HASTALIĞIM GEÇMEDİ Mİ?
 
Karar verilmiştir
Hayat sadece alıyor ve vermiyor
İngiltere bana ait ve bana bir yaşam borçlu
Nedenini sorma sakın, suratına tükürürüm
Sor da suratına tüküreyim
Eski düşlere tutunamayız artık
Hayır o düşlere tutunamayız
 
Beden mi zihne hükmeder
Yoksa zihin mi bedene?
Bilemiyorum
 
Demir köprünün altında öpüştük
Ve dudaklarım morarana dek devam etmeme rağmen
Bir şekilde eski günlerdeki gibi değildi artık
Hayır, o günlerdeki gibi değildi
Hastalığım geçmedi mi?
Ah…
Hastalığım geçmedi mi?

Beden mi zihne hükmeder
Yoksa zihin mi bedene?
Bilemiyorum
 
Nedenini sor da geberip gideyim
Ah, bir sor da öleyim
Ve eğer yarın işe gitmek zorundaysan
Yerinde olsam umurumda olmazdı
Çünkü hayatın daha güzel yanları var
Biliyorum çünkü görmüşlüğüm var
Pek sık olmasa da

Demir köprünün altında öpüştük
Ve dudaklarım morarana dek devam etmeme rağmen
Bir şekilde eski günlerdeki gibi değildi artık
Hayır, o günlerdeki gibi değildi
Hastalığım geçmedi mi?
Ah…
Hastalığım geçmedi mi?

 

Çeviri: Hakan Bıçakcı
 

tumblr_mw7cpmWNCa1sg2u8ko1_1280

Biri bazı sıradan insanlara gelip “Sen bugüne kadar ne günahlar işledin? Bilerek veya bilmeyerek kime, ne kötülükler yaptın?” diye sorsa onlar derin bir iç çekerek birçok şey sayarlar bir çırpıda. Soranı da vazgeçirecek kadar sayarlar.
Bu dünyaya insan olmak için geldiklerini, ama tam da beceremeyerek utandıkları, hatırlamak dahi istemedikleri pek çok yanlış yapmış olduklarını düşünmektedirler. Karşılarındaki kişi “Yok canım abartma! Senin yerinde kim olsa aynısını yapardı” diyerek onları avutmaya çalışsa bile “Başkası beni ilgilendirmez. Ben yapmamalıydım. Yakışmadı” derler. ‘Yakışmadı’ ne demekse? Bunu kendi kendisine söyleyen kendi kimse? Bu koskoca gök kubbenin altında bu yalnızlığın içinde her soluk alışın ardından niye kendi kendine sürekli söylenip duruyorsa? Niyeyse? İnsan ya da en azından bazı insanlar neden suçluluk duyar?Ahlak derler, vicdan derler, işi ruhbilimsel terminolojiye boğup başka terim ve açıklamalarla da izaha çalışırlar. Laf. Bazı insanlar yapıp ettiklerinden dolayı sorumluluk duygusu taşır, yaptıklarının sonuçlarının başkalarını olumsuz etkileyip etkilememesiyle ilgili hassasiyetler, kaygılar taşır ve kendileriyle doğrudan ilgili olarak ortaya çıkan olumsuzluklar konusunda da önünde veya sonunda suçluluk, pişmanlık, üzüntü, utanç gibi duygular yaşarlar. Bazı insanlar. Az sayıda insan. Düzen bu insanların hemen hiçbir alanda önemli konumlara gelmesine izin vermez. Doku onları reddetmeden ezkaza izin verse bile bu tür kimseler böyle bir düzenin içinde yükselmeye zaten tenezzül de etmez. İş, bilim, sanat, politika, spor hemen her alan, içinde zerre suçluluk duygusu taşımayan, kifayetsiz ama çok hırslı; saldırganlığı kolayca şiddete evrilebilen, benmerkezci ve zeki kişilerin tekelindedir. Dünya görüşleri ne kadar farklı olursa olsun hepsi tek bir tanrıya, Para’ya tapar.
Kim suçluluk duygusu taşır ve neden taşır, hâlâ tam çözemedim, ama kim suçluluk duygusu taşımaz gayet iyi biliyorum: Antisosyal ve narsisistik kişilik özellikleriyle bezeli bu insanlar suçluluk duygusu taşımaz. Döv, yık, gözünü kırpmadan yalan söyle, aldat, çal, sat, öldür, öldürt ve devam et. Önüne çıkan engelleri aştıkça iyice gemi azıya almak zorundalar hem de. Dönüşü olmayan, bitişi olan bir yol.
Başta ne yapsalar yanına kâr kalacak ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünse de, bu tipler sonunda kaybederler ve ancak o zaman pişman olurlar. O pişmanlık da yapıp ettikleriyle ilgili olmaz asla. Birine güvenmekle hata ettiklerini, insani zaaf gösterdiklerini söylerler. Başka biri yüzünden bu hale düştüklerini söylerler, gene kendileri yoktur ortada. Çünkü kendileri yok ortada. İmalat safhasında düşünülmemiş! Kendi varlıklarıyla diğerleri arasında bir sınır, bir had yok. Dolayısıyla varlıklarının geçici olduğuna, diğer insanlar gibi tek başına ve yalnız olduklarına dair bir bilgi/bilinç oluşamıyor.
Dünyayla aralarında bir mesafe yok. Dünyanın sabah uyanmalarıyla güneşin etrafında dönmeye başlayan, akşam uyuduklarında da onlarla beraber uyuyan bir yer olduğunu sanıyorlar. Dünyayı kendi varlıkları içinde eritip bir çözelti haline getireceklerini sanıyorlar. İşte bu insanlar tarafından yönetiliyoruz. Bu insanlar getirdi dünyayı bu hale. Tersi olmuyor bir türlü. Olamıyor. Onlarla başa çıkmaya, onları alaşağı etmeye çalışan insanlar da giderek onlara benzemeye başlıyor. Bir bilim-kurgu hikayesi gibi.
Bu tiplerin nasıl rehabilite edileceklerinin, bunun mümkün olup olmadığının tartışılacağı bir gezegen yerine, bu tiplerin başında olduğu bir organize kötülük şebekesinin yönettiği, onların kötülüklerinin kurbanı olan bir gezegen!
Bunlar bize kendi egemenliklerini ve kötülüklerini dayatmak için ideolojilerini kurarken, insanı tanımlayarak yola çıkıyorlar hep.
Neymiş? İnsan aslında kötüymüş son tahlilde! Filmlerde de görüyoruz bunu ya da diğer sanatsal metinlerde “İnsan çelişkilerle doludur!”, “Aslında hepimiz kötüyüz”, “Eserimde insanı, onun çıkışı olmayan labirentlerini ele aldım” falan filan. “Ben aslında kendim öyleyim” diyemiyorlar, “Böyle söylersem kabul görüyor. Bu sayede paraları, primleri, ödülleri topluyorum” diyemiyorlar.
Çelişki filan yok oysa! Bu dünyayı yöneten insanlarda, antisosyal ve ağır narsisistik kişiliklerde hiç çelişki yok. Katışıksız kötüler. Çelişkili tavır insanı tanımlamada ana enstrüman da değil ayrıca. Dünya görüşün ne olursa olsun, suçluluk duygusu taşıyor musun, taşımıyor musun? Onlar taşımıyor. Onları anlamaya çalışmakla, yaptıklarını açıklamaya çalışmakla vakit harcamaya değmez. Onların biliminden, sanatından, medyasından bize doğru üfürdüklerini de Tanrı kelamı gibi kabullenmek gerekmez. Onların fıtratında olan şey niye bizde de olsun? Böyle bir şart yok!
Korkarım bu gezegen, içinde suçluluk duygusu taşıyan, pişmanlıkları olan, utanç duyabilen, özür dileyebilen, mezar taşlarına “Verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dilerim” yazılmasını vasiyet edecek duyarlıktaki insanlar tarafından hiç yönetilemeden kendi kendini yok edecek!
Başka bir yol olmalı!
watchmen - rorschach

Soma faciası sonrası, televizyonda çokça görülen konuyla birinci derecede ilgili, daha doğrusu bizim adımıza bu konuyla ilgilenmekle görevli bakan, eğer bir ihmal varsa kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağını falan söylüyor. Eğer bir ihmal varsa… Bu memlekette yeterince uzun süre yaşamışsanız; cümleye böyle başlanıyorsa, bu sürecin sonunda, bir ihmal olmadığına karar verileceğini de baştan bilirsiniz. Zaten aynı kişinin bu madenin sahibiyle can-ciğer-kuzu-sarması görüntüleri de görülmüştür. Böyle bir olayla karşılaşınca, bunun artık sistemin çöktüğü nokta olduğunu düşünürsünüz. Bu andan itibaren köklü değişikliklere gidilmesini beklersiniz. Mesela, madenlerin özel şirketlere kiralanması uygulamasına son verilecek midir? Taşeronluk müessesesinin kökü kazınacak mıdır? En azından, Türkiye’nin onaylamamakta direndiğini öğrendiğimiz ILO sözleşmesi onaylanacak mıdır? Hayır. Padişah efendimiz “olur böyle vakalar” buyurmuştur, meselenin ne yöne gideceği anlaşılmıştır. Saçınızı başınızı yolmak isteyebilirsiniz. Sakin olun. Mark Knopfler’ın son albümü Privateering‘i dinleyin, huzur bulmaya çalışın.

Bu arada, sözü geçen bakanı görünce “ben bu sakallıyı bir yerden tanıyorum” dedim kendi kendime. Sonra hatırladım. Birkaç sene önce, çok yakınımız olan birinin yanında, büyük bir devlet hastanesindeydik. Hastamızın durumu ağırdı. Oradan oraya koşuşturma halindeydik. Yine hastane içinde bir yerden bir yere giderken yolumuz bir takım yarmalar tarafından kesildi. “Ne var, ne oluyor” dedik. “Durun, bekleyin” dediler. Sayın bakanımız hastaneye bir yakınını ziyarete gelmiş. Kazara koridorlarda falan sıradan vatandaşlarla burun buruna gelmesi tehlikesine karşı, korumaları onun geçeceği yolları boşaltıyorlar. Çok işlek ve kalabalık bir hastane, bir yerde yol kesilince o noktada insanlar birikmeye başlıyor. Arkada toplaşanlar “ne oldu, niye geçemiyoruz” diye birbirlerine soruyorlar. Derken bakan göründü, artık bayağı bir kalabalık haline gelmiş olan bizlere döndü eliyle bir işaret yaptı. Ne demek istediğini anlamadık ama korumalardan biri tercüme etti: “Size selam veriyor.”

Şu işe bakın… Orada kendi gorillerinin yolu kesmesi yüzünden oluşan kalabalığa, onu görmeye gelmiş hayranları muamelesi yapıyor. Her biri kendi hastasının derdinde, canı burnunda bir sürü insan, devlet büyüğümüzün kıllı yüzünü görmek için oraya toplanmışız sanki. Bize selam veriyormuş. Biz de onun lütfedip verdiği selama karşı aval aval bakmaya devam eden öküzler oluyoruz. Ağzımdan, gayri ihtiyari, normalde ağzımdan çıkmayan cinsten birkaç kelime çıktı. Bayağı alçak sesle söylediğimi sanıyordum ama sesimi tam kontrol edememişim ki, tam önümdeki homo izbandutus duydu, irkilmesinden anladım (ne yalan söyleyeyim, bir an için yüreğim ağzıma geldi). Neyse ki herif duymazlıktan gelmeye karar verdi de birkaç dakika sonra yolumuza devam edebildik.

Bunu neden anlatıyorum? Vallahi ben de bilmiyorum. Biraz, içimde kaldığı için… Biraz da şunun için: Biz, yani mümkün olduğunca doğruları söylemeye ve insanlara iyi davranmaya çalışan normal ve sıradan insanlar; bu yönetici, siyasetçi, sermayedar, falan filan güç sahiplerini, kendimiz gibi sanabiliriz. Bir vicdanları olduğu ve başka insanların acılarını yüreklerinde hissettikleri yanılgısına kapılabiliriz. Onlardan umarsızca anlayış ve insaf beklememiz de bu yüzdendir. Boşuna beklemeyin. Onlar böyle şeylerden anlamaz, sadece güçten anlarlar. Gücünüzü gösteremiyorsanız, başka da gösterebileceğiniz bir şeyiniz yoktur. Sakin olun. Mark Knopfler dinleyin. Privateering albümünden “Haul Away“, çok güzel…

“Yaramız yakın mezardandır
bugünden değeri soyun meskeni olmadan
Yaramız işte burada gariban
bütün gurbet nasibidir garibin”

İmruü’l-Kays


Babalarının cenazesine hazırlanan çocukları yas da avutmaz artık. Yerin altında gazla öldürülenle, yerin üstünde gazla öldürülene eşit davranıyor bu ülke. Şiddetten yana adiller. Üstelik insan ömründe bir kez gerçekleşen ölümü “olağan” kılıyorlar, her gün yaşattıkları için.

Bir Yusuf Yerkel olsam canı yanan insanları tekmelediğim fotoğrafımı görsem; Başbakan olsam ve yüzlerce ceset içerisinden cenazesini almak için “morga” giden vatandaşın, haklı protestosuna yumrukla karşılık versem… bu görüntülerimi izlesem ömrümden utanırdım. “Olağan” bir şey yaşatırdım kendime o gün. Ama iktidarın fıtratında zulmetmek, hükmetmek, katletmek var.
Hepsine istifa et diyorsun ya… O da sana şöyle diyor:
“Biz niye istifa ediyoruz. Allah etsin, onun sorumsuzluğu…”

Ulusal yasta yürüyüş yapılmazmış. Siyaset değil, yas zamanıymış. Üzüntünü yaşamana, yas tutmana izin vermeyen siyasetçiler varsa, siyasetin tam da zamanıdır. Elbette işçi ölümleri, yani işçi cinayetleri politik. Öfken o yüzden üzüntünden bile ağır basacak. İlâhi olan hiçbir şey hiçbir zaman bu kadar ayaklar altına alınmamışken, kadere güvenmenin yanı sıra insan, kalbine ve aklına elbet mukayyet olmalı ve sessiz kalmamalı.

“Babam bir madenciydi
Ölüm gününe kadar”
William Holman

soma_1202
Somadaki facia bize neyi anlatıyor?
Ölüm karşısında bile…
Evladını kaybeden annelerin ağıtları karşısında…
Hayat arkadaşını yitiren eşlerin gözyaşları…
Darmadağın olmuş yuvalar…
Hüzne kesmiş yetimler karısında bile…
Birileri yalnızca iktidarı, siyasi zaferi, parasal çıkarı savunuyor.
Dilleri tutulmuyor.
Nefret daha da çoğalıyor, kavga iyice hararetleniyor.
Cenazeleri saymaya yetişilemezken…
Tertemiz adamlar, ekmek parası için canını dişine takmış babalar, gencecik çocuklar ölürken…
“Karbon monoksitten ölmek çok tatlıdır” diyenler mi ararsınız…
“Mayıs ayında her yıl çok ölen oluyor…” şeklinde haber yapanlar mı…
“Bazı kazmalar, hükümete vurmanın yolunu buldular…” yazanlar mı…
“Gezi’nin yıldönümünde sabotaj ihtimali”nden bahsedenler mi?…

İş güvenliği?
İşçi hakları?
Sorumlu şirketin ve benzeri şirketlerin denetlenmesi?
Soma’daki işçi ölümlerinin tetkiki için verilen meclis önergesinin iktidar partisi tarafından reddedilmesi?..
Hükümet liderinin 1963’ten önce dünyada meydana gelen maden kazalarını sayıp döktükten sonra “Bunlar olağan şeylerdir” demesi?

Emeğe ve esere değer vermeyen…
Yalnızca kişisel çıkarına odaklanan…
Hiçbir zaman özür dilemeyen, pişmanlık duymayan, sorumluluk almayan…
Öfkeyi hitabet sanatı, örtbas etmeyi siyaset, avantacılıkla para elde etmeyi zenginlik sanan kimselerin…
Yalnızca dünyaya inanan, zırdeli dünyeviliğini din iman ambalajıyla pazarlayan kimselerin…

Soma’da facia karşısında doğru, iyi ve güzel bir tavır takınmalarını beklemiyoruz.
Berkin Elvan’ın annesini… Küçücük çocuğunu toprağa vermiş bir anneyi yuhalatanlar…
Soma’daki yetimleri, dulları, evlat acısıyla çarpılmış ebeveynleri mi umursayacak?

Vicdanı taş kömürü gibi kararmış kimseler…
Soma’daki işçi ölümleriyle ilgili meclis önergesini reddettikleri halde…
Hâlâ demagoji yapmaya, ajitasyona devam edecek, öfkelenecek birilerini mutlaka bulacaklardır.

Başımız sağ olsun.
Allah ıslah etsin.
Gerçekten çok, çok üzgünüz…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


soma
Soma Faciası… Çok üzgünüz…

Onur Ünlü’nün son filmi “İtirazım Var”ın en tehlikeli tarafı, kültürel melezlikler barındırması.

Daha neler! Uhrevi olanla dünyevi olan, eskiyle yeni, kadınla erkek, yerliyle küresel, modernle geleneksel, elitle arabesk, İslam’la Hıristiyanlık, Sünnilikle Alevilik yan yana gelip melezleşiyor resmen.

Adeta tüm mahallelere anons ediliyor: “Sandığınız kadar farklı değilsiniz hanımlar-beyler. Sandığınız kadar yalnız değilsiniz. Esprileriniz, hasretleriniz, korkularınız, sakarlığınız, naifliğiniz, şiddetiniz bir.”

Düpedüz kötü örnek: Böyle filmler, romanlar, oyunlar falan çoğalırsa ne yaparız? Allah korusun, birbirimiz hakkındaki önyargılarımızı kaybederiz.

Aramıza yıllardır itinayla ördükleri duvarlar paldır-küldür yıkılıverir. Birbirimizi ötekileştiremez, birbirimizden korkmaz oluruz. Sonra ayır ayırabilirsen kim zenci kim beyaz. Kalbini karartabilirsen karart!

İşin kötüsü, en güzel çocuklar melezleşmelerden doğar. Önlem alınmazsa çoğalır, dört bir yanı sararlar. Demedi demeyin, itirazım var! 

 

[Sosyoloji ve edebiyat arasındaki ilişkiye dair zihin açıcı tespitler içeren bu metin, yazar-sosyolog Besim F. Dellaloğlu‘nun hazırladığı ders notlarından, kısaltmak suretiyle elde edilmiştir…]
Mr Collins didn't read novels

TECRÜBEDEN KOPUK TEORİ
“Edebiyattan uzaklaşma”
ya da yirmi yıl sosyal bilim metni okuduktan sonra artık roman, şiir okuyamama sendromu aslında biraz da dâhil olunan akademik, bilimsel, sosyolojik zihniyetten kaynaklanmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında edebiyat olsa olsa sosyoloji sofrasının sosu olabilir, asla ana yemeği değil!
Bu, bizlerin sadece maruz kaldığı değil, aynı zamanda bizzat ürettiği bir zihniyetti. Olguyu her zaman, olgunun yaşantılanmasından daha fazla ciddiye almak. Bence bu bakış sosyolojinin Türkiye’de ve dünyada en büyük özelliğidir. Üstelik değerden bağımsız bir olgusallık mümkünmüşcesine!
Modern toplum, öznenin maruz kaldığı bir gerçekliktir ve bu “maruz kalma” durumu belki de en iyi “ebedileşmiş” hâlinden okunabilir.

EDEBİYAT: SOSYAL VARLIĞIMIZIN YANSIMASI
Memleketin edebiyatını yeterince önemsemeyen sosyoloji, giderek bir tür teknisyenliğe dönüşüyor sanırım.
Oysa bu ülkenin Batı’yla modernlikle romanla sosyolojiyle teması zamansal, mekânsal ve insani olarak çakışmıştır. Bunu görmek için Namık Kemal, Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Tanpınar isimleri bile yeterlidir. Siyasetçi, edebiyatçı, düşünür ve sosyolog kimliği Türkiye modernleşmesinin aydınlarında birleşmişti. Üstelik Ortodoks ya da heterodoks fark etmeden. Bugünün sosyologları olarak bizler, arkamızda böylesi bir gelenek olduğunun farkında olmalıyız. Bugün artık böyle entelektüeller pek çıkmıyor. Neden acaba?
“Edebiyat ki bir bakıma, sosyo-kültürel kişiliğimizin söz ve yazı hâlinde kendini dışa vurması demek; kah kendisi toplumu belirleyen kah toplumla biçimlenen fakat hangi suretle olursa olsun sosyal varlığımızı olduğu gibi aksettiren ifade ve sembollerin toplamı olarak önümüze seriliyor.” (Sabri Ülgener)
Türkiye benzeri modernleşme ülkelerinde bilindiği gibi toplumsal olan değil, siyasal olan daha güçlü olmuştur. Türkiye bir ulus-devlet olmaktan çok bir devlet-ulus’tur. Örneğin, bizim gibi ülkelerde “toplumsal” olanın içinde ütopyanın, kurgunun payı çok önemlidir. Bu nedenle modernleşme ülkelerinde olgu-değer ayrımı yapabilmek Batı’dan daha zordur.

TÜRKİYE SOSYOLOJİ DEĞİL, SİYASET BİLİMİ ÜLKESİ
Bizim gibi ülkelerde, bir toplumsal çözümleme ile bir edebi metin arasında sanıldığından çok daha az fark vardır.
Bizde edebi metnin yani kurgusal olanın sosyolojik statüsü bilimsel olanın hiç de gerisinde değildir.
Türkiye bir sosyoloji ülkesi olmaktan çok siyaset bilimi ülkesidir. Modernleşme ülkelerinde, toplumsal olanın siyasal olana etkisi daha sınırlıdır.
Aslında Türkiye Batı toplumlarından çok daha karmaşık ve çok boyutlu bir toplumdur. Dolayısıyla biz çok daha derin, nüanslı bir sosyoloji yapabiliriz. Ama Türkiye’de sosyolojinin bunu ne kadar başarabildiği oldukça tartışmalı bir konudur.
Türkiye’de sosyoloji edebiyatla daha sıkı fıkı olmak durumundadır.

SOSYAL OLMAYAN SOSYOLOJİ
Kendimizi ifade ederken seçtiğimiz dil, ifade etmek istediğimiz içerikten tamamen bağımsız değildir. Bu Sosyoloji için de geçerlidir. Bugün bu dil öylesine dogmatikleşmiş, öylesine kurulaşmıştır ki artık hedeflerini gerçekleştirmesinin önünde en önemli engel hâline gelmiştir. Artık ortalama bir sosyoloji tezinin, o tezin jürisi dışında birileri tarafından okunması giderek imkânsızlaşmaktadır. Akademik olanın, hayatla ilişkisi neredeyse kopmuştur. O zaman ne cüretle hâlâ “sosyal bilim” kavramını kullanıyoruz? Kendisi sosyal olmayan bir sosyoloji ne anlama gelir? Ne işe yarar?

besim dellaloglu

Besim F. Dellaloğlu

MEŞRUTİYET’LE MEŞRU BİR MÜNASEBET
O zaman Edebiyatla sıkı fıkılık sadece içeriksel değil, biçimsel açıdan da elzemdir. Önemli bir dil problemimiz var. Geçmişle bugün arasında kalın bir duvar gibi. Bu belki de manevi bir duvar ya da bir zihniyet duvarı. Zihinsel bir duvar. Mesela, Meşrutiyet ile ilgili bir çalışma için Osmanlıca bilmek gerekir. O dönemlerde yazılmış romanların kaç tanesi bugünkü alfabeyle mevcut?
“Bilgiyi sunmanın yöntemleri, kanalları ve araçları da en az bilginin içeriği kadar önemlidir.” (Johannes Fabian)

10298776_763358023697791_2530333566659723015_n
Hakan Bıçakcı’dan Doğa Tarihi

http://www.iletisim.com.tr/kitap/doga-tarihi/8876#.U2yXV62Sxtl

Hayat hakikaten gariptir. Bunu tek hücreli canlılar bile hisseder. Sahafa arada bir uğrayan ihtiyar bir dilenci “İşler nasıl gidiyor?” diye sordu. “Henüz siftah yok abi” dedim. “Allah ile Aldatmak” kitabını alıp masaya 25 kuruş bıraktı. “Gerisini sonra veririm, hadi hayırlı işler” deyip çıktı. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra sevimli küçük kızıyla içeri giren Suriyeli genç adam, dua eder gibi ellerini havaya kaldırıp Kürtçe bir şeyler söyledi. Masada duran 25 kuruşu ona verdim. “Hodeşte razi” deyip çıktı.