Küçükken, yani sekiz ya da dokuz yaşındayken, belki on, yaz tatiline yeni girmiştik, annem makarna yapmıştı ve ben kola içmeyi seviyordum. Düşünüyorum da, annem o yaşlarda kola içmeme nasıl izin veriyormuş  anlam veremiyorum. Benim çocuğum olsa kola içirmezdim, çocuğum on yedi yaşında sigaraya başlasa annem gibi ağlamak yerine bir tokat patlatırdım, çocuğum yirmi altı yaşında aşk acısı çektiğini söylediğinde ona sarılıp teselli eder miydim emin değilim. Annemin doğru ya da yanlışları vardı ama bu doğruya ya da yanlışa dair bir hikâye değil.

Makarnam öylece yerinde dururken ve ben sekiz ya da dokuz yaşındayken, belki on, annem bana bir bakış atıp “O makarna bitmeden masadan kalkmak yok,” dedi. “Tamam,” dedim, “bu makarna bitecek.” Kolayı fazla kaçırmıştım, masadan makarna bitene kadar kalkmama cezası almıştım ve midemde tek bir fiyonkluk bile yer yoktu.

Masada oturuyordum. İlk on dakikada midemin birazdan makarnayı almaya hazır hale geleceğine ikna etmiştim kendimi. Yirminci dakikaya girdiğimde “Birazdan,” diyordum, “makarnayı bitireceğim ve dışarı çıkacağım.” Arkadaşlarım denize gideceklerini haber verdiklerinde otuzuncu dakikanın içindeydik, önümdeki makarna ve başımda dikilen annem yerlerinde sabit duruyorlardı.

Nedenini tam olarak hatırlamasam da -her evde olduğu gibi bizimkinde de bulunan, kıyıya köşeye saklanmış Arapça kağıtlarla alakalı olmalı- o aralar büyüye merak salmıştım. İmama okutulmalı, denize atılmalı, kurbağa yağıyla yakılmalı derken, anlaşılan o ki benim kafa gitmişti.

Makarnaya baktım ve o an yapmam gereken en mantıklı şeyin büyü olduğuna karar verdim. Gayet mantıklıydı, tabii ya, yapacak nasılsa başka bir şeyim yoktu; midemden umut kesilmişti ve eh, büyü işimi görebilirdi.

Gözlerimi kapadım. “Tanrım,” dedim, “gözlerimi açacağım ve şu an geride kalmış olacak. On sekiz yaşında olacağım ve bu an geçmiş, bu işkence sona ermiş olacak. AMİN.” Tam olarak bu cümleleri kurduğumdan emin değilim ama kastettiğim şey, olmasını istediğim buydu. Gözlerimi sıkıca kapadım, on saniye bekledim ve açtım.

Sonrasında makarna ne oldu, yedim mi, yoksa annem tarafından af mı edildim, bilmiyorum.

On sekiz yaşımdayken, arkadaşlarla mahalledeki köşebaşında sigara içip mahallemizden gelip geçenleri izlerken, bir arkadaşım aniden çocukluğuna dair bir şeyler anlatmaya başladı; “Bizde,” dedi, “her gün makarna yapılırdı. Annem o makarnalar sayesinde şimdi oturduğumuz evi aldı.” Aziz Pavlus’u o yaşımda tanıyor olsaydım, yaşadığım aydınlanmayı onun attan düşüşüne benzetebilirdim. Tanımadığım için içimden sadece “OHA” dedim ve düşündüm. Sekiz yaşıma döndüm, ya da dokuz, belki on. Makarna öylece önümde duruyordu, gözlerimi sıkıca kapıyordum, on saniye bekliyordum ve mahallemizdeki köşe başındaydım.

Belki büyü tutmuştu, belki  de evimizde bulunan Arapça kağıtlarla alakalıydı.

Ama oradaydım ve makarna yoktu.
Geçmişti.

İlk aşk acımı çekmeme iki yıl, son aşk acımı çekmeme sekiz yıl vardı. Anneme sarılıp ağlarken gözlerimi kapadım, “Geçecek,” dedi. “Biliyorum anne,” dedim.

 

İnsanlar, arkalarından konuşulanları duysalardı, toplum diye bir şey olmazdı.
[BALZAC]

İnanılması en zor dedikodular, aptalların hafızasında en uzun süre kalanlardır.
[ALFRED DE VIGNY]

Gossip by Norman Rockwell

“Bana bir şans ver.” dedi adam, “Sana artık aynı kişi olmadığımı ispatlayayım.”

Kadının gözleri inançsız bakıyordu: “Nasıl olacakmış o?”

“Sadece biraz zaman… Çok değil. Pişman olmayacaksın.”

Bir kıyı kahvesindeydiler. Hafta içi olduğundan, fazla kimse yoktu. Boğazdan bir gemi geçiyordu; uzaktan, uzaklara.

“Bu lafları çok duydum.” dedi kadın.

“Biliyorum. Ama bu sefer farklı. Ne kadar değiştiğime inanamayacaksın.”

“İnsanlar değişmez. Bunu bana sen öğrettin.”

“Tamam işte!” dedi adam, gözlerinde acayip bir parlamayla: “Artık insan değilim ben!”

Kadın tedirgin olmuştu: “Ne demek istiyorsun?”

“Dur hemen göstereyim.” dedi adam ve titremeye başladı. Titreme giderek yükseldi, ürkütücü bir hal aldı. Sara krizi geçiriyordu sanki.

“Lütfen kes şunu!” dedi kadın, “Beni korkutuyorsun!”

Adam onu duymuyordu. Titremeye devam etti. Titrerken sırtından bir çatırtı duyuldu. Dehşete kapılmıştı kadın. Derken adamın omuzlarından yükselen şeyi fark etti. Tüylü, rüzgârla oynayan, bembeyaz şeyler… Adam titredikçe o bembeyaz şeyler bir tür kanata dönüştü. O kadar büyüdüler ki, adam masayla sandalye arasına sığmadığından ayağa kalkmak zorunda kaldı. Şimdi sadece kadın değil kahvedeki herkes şaşkınlıkla bakıyordu.

Kanatlar son şeklini aldığında adamın titremesi de bitmişti. Peçeteyle sildi alnındaki teri. Kanatları toplayıp oturdu yerine.

“Demiştim ben sana.” dedi, “Değiştim ben sevgilim.”

Kadın çekinerek uzanıp dokundu adamın kanatlarına: “Ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Adam, “Ne güzeller değil mi?” dedi övünerek, “Ne kadar şahaneler. Sanki birer sanat eseri. Onlara sahip olmak için çok uğraştım. Ama değdi sonunda!”

“Sana bir şey söylemem lazım.” dedi kadın.

“Hele uçmaya başladığımda o kadar güzel oluyorlar ki. Meğer beni göstermeyen bunlarmış.”

“Söyleyeceğim şey önemli…”

Ama adam dinlemiyordu: “Bazen ayna karşısına geçip saatlerce seyrediyorum. İnsanı büyülüyorlar.”

Sonunda kadın dayanamadı: “Ben başkasını seviyorum Muzaffer.”

Söz bomba gibi düşmüştü kanatlarla kadının arasına. Dünya durmuştu sanki. Acı verici sessizliği adamın sorusu bozdu:

“Senin için yaptığım onca şeyden sonra ha? Peki ama kimi?”

“Kendine değil, bana aşık birini…” dedi kadın.

Sonra cevap beklemeden kalktı, arkasına bile bakmadan yürüdü gitti. Adam çaresiz bakakaldı arkasından. Kanatlarını toplayıp küçüldü sandalyesinde, ne yapacağını bilemedi.

O boynu bükük otururken garson geldi: “Abi güzelmiş kanatlar…”

“Değil mi?” diye coşkuyla cevapladı adam: “Sen onları bir de havada göreceksin!”

father brown

İyi haber: Gilbert Keith Chesterton’ın [1874-1936] Peder Brown’lı polisiye hikayeleri, BBC tarafından yeniden uyarlanıyor: Father Brown.
Aslına bakarsanız, dizi, geçen yıl yayınlanmaya başlamış. Fakat gözümüzden kaçmış. Tesadüfen buluverdim.
***
Bildiğim kadarıyla ilk Peder Brown filmi ta 1934’te çekilmişti. Dedektif rahip, daha sonra defalarca beyaz perdede ve ekranda boy gösterdi, bisikletiyle turladı.

sherlock holmes & peder brown

SHERLOCK HOLMES vs. PEDER BROWN
Türk okuru, bu kilise polisiyesine artık epey aşina.
Peder Brown Öyküleri adlı kitap, Labirent Yayınları’ndan, Burcu Çelik çevirisiyle tam 1 yıl önce yayınlandı.
Ondan önce, Peder Brown Maceraları adlı seçme, Turkuaz’dan, Zarife Biliz çevirisiyle çıkmıştı.
***
Chesterton’ı, [kimilerine göre, Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri’ne de esin kaynağı olan] meşhur romanı Bay Perşembe’yle tanımıştık.
Mitos’tan çıkan Garip Ticaretler Kulübü ve Dost Yayınevi’nin Babil Kitaplığı dizisinde yer alan Apollon’un Gözü de harika kitaplardı.
Dedalus Kitap, yine geçen yıl, yazarın Çok Şey Bilen Adam adlı eserinin tercümesini neşretti.
Don Kişot’un Dönüşü‘nü de unutmamak gerek [OkuyanUs Yay.].
***
Gelgelelim, bunlar, Chesterton külliyatının önemli fakat küçük bir bölümünü teşkil ediyor.
***
İngiliz Edebiyatı’nın dehalarından olan Chesterton’la ilgili, yeni fark ettiğim ve beni epey meraklandıran yerli bir çalışma var: Fulya Turhan imzalı Sherlock Holmes & Peder Brown –Rasyonalite ve İnancın Çatışması [Labirent Yay.]

peder brown oykuleri

MONK’UN İCAZET ALDIĞI DEDEKTİF
J.L. Borges’ten Agatha Christie’ye kadar birçok yazar, Chesterton’ı hayranlıkla anar.
***
Üstadın; bilim ve rasyonaliteye karşı, sağduyu ve inançtan yana tavır aldığı sıklıkla vurgulanır. Halbuki, Chesterton’ın yaklaşımı, bilinç ile vicdanı, zeka ile sezgiyi, temkin ile teslimiyeti birarada tutmaya matuftur.
***
BBC’deki uyarlamada dikkatimi çeken şey, Peder Brown’ın [Mark Williams], simaen, enikonu Chesterton’a benzemesi oldu.
***
Seri polisiyelerdeki ve tv dizilerindeki birçok dedektifin Sherlock Holmes’u andırdığı söylenir.
Fakat mesela Monk [kelime, “Rahip” anlamına gelir], Peder Brown ekolündendir.
***
Ha, BBC’deki dizide pek uçma kaçma yok. Onun yerine zeka dolu, zarif bir kurgu; rafine replikler ve hem sıcak hem de mesafeli bir üslup var.
***
Son bir şey: Yeni dizinin senaristlerinden birinin adı Tahsin Guner. Bu ad’a ilk kez rastlıyorum. Kendisini buradan selamlamak, kutlamak isterim.

g.k. chesterton

gozetleme-kulesi-04

SUÇLULUK KULESİNDEN GAYET “NORMAL” MANZARALAR

Sinema ve belgesel alanında çok önemli ve yenilikçi eserler üreten Pelin Esmer’in son filmi “Gözetleme Kulesi” (2012) izleyiciyi bir tür gözetleme kulesine yerleştiriyor. Ama kulenin geniş görüşlü konforunu sunmak yerine klostrofobi yüklü bir atmosferde, kuleden yapılan “normal” anonslarının ardına gizlenenleri göstererek.

Yine bu sene vizyona giren Yeşim Ustaoğlu’nun “Araf” filminde (2012) olduğu gibi Pelin Esmer de kamerasını geçip giderken gördüğümüz insanların dünyasına sabitliyor. Geçiş mekânlarında mahsur kalanlara odaklanıyor. Ve filmin incelikli kurgusu bize önce sonuçları sonra nedenleri gösteriyor.
“Araf”takine göre daha az kurumsal ve daha kasvetli bir mola yeri var karşımızda. Tosya’da mini bir yol üstü otogarı. Seher (Nilay Erdönmez) buraya bağlı çalışan otobüslerde hosteslik yapıyor, anonsları yapıyor hatta bazen cep telefonunu mikrofona yaklaştırarak müzik yayını yapıyor. Ancak birden rahatsızlanınca otobüsten alınıp mola yerine veriliyor. Ve burada yemek yapıp masalara çay götürmeye başlıyor. Ayrıca molanın süresini belirterek yolculara oradaki geçiciliklerini hatırlatan tipik anonsları yapıyor. Ses olarak çok iyi tanıdığımız ama hemen hiçbir zaman kaynağını görmediğimiz bu anonsları dinlerken anonsu yapan Seher’i izliyoruz. Yine çok iyi bildiğimiz ama kaynağı görmezden gelinen başka bir mesele daha var ortada. Aile içi taciz sonucu hamile kalan bir genç kız. Kürtaj için geç kalmış olan Seher’in rahatsızlığının çaresizce gizlemeye çalıştığı hamileliği olduğunu anlıyoruz. Nedenin ortaya çıkmasıyla sonuç içimizde ağırlaşmaya başlıyor. Çünkü tecavüz sonucu ortaya çıkan bebeğin babası, Seher’in dayısı… Aynı üniversitede okuduğu kız arkadaşlarıyla eve çıkma fikrini dehşet verici bulan ailesi tarafından “emniyetli” denilerek yanında kalması istenen dayısı… Seher annesi dışında kimseye bir şey söyleyemiyor. Annesi de “aileyi korumak” adına sessiz kalmayı tercih ediyor. Ve Seher yollara düşüyor. Üniversitede edebiyat okuyan bir öğrenci olarak neden otogarda çalıştığı sorulduğundaysa “denk geldi” diyor.

Aynı köyün gözetleme kulesinde çalışmaya başlayan Nihat (Olgun Şimşek) da yaptığı işle ilgili sorulan bir soruya aynı cevabı veriyor: “Denk geldi.” Planlı programlı yaşamın kıyısında mutluluk reçeteleri olmadan yaşayan bu iki insanın yakınlaşması da bir denk gelme ile oluyor.

Nihat fazlasıyla içine kapanık, derin bir suçluluk duygusu içinde yaşayan yalnız bir adam… Gözetleme kulesindeki işi dürbünle etrafa bakıp ateş veya duman görmediği sürece telsizin düğmesine basıp “Normal” demek. Günler normal normal geçiyor. Sonra bir gün Nihat bekçilik yapmadığı bir anda, hiç de normal olmayan bir manzaraya tanık oluyor. Gördüğünün, bebeğini mola alanının bir köşesinde terk edip giden bir kadın olduğunu merkeze bildiremiyor. Seher kendi kendine doğurmak zorunda kaldığı bebeğini nasılsa biri bulur diye düşünerek bırakıyor. Ancak ölüme terk edilmiş durumdaki bebeği sadece olayı gören Nihat buluyor.

Nihat’ın da vaktiyle bir çocuğu ve karısı olduğunu ve ikisini birden içi geçip direksiyonda uyuduğu bir kazada kaybettiğini öğreniyoruz. Fazlasıyla meraklı bir başka kule bekçisiyle gerçekleştirdiği telsiz konuşmaları aracılığıyla öğreniyoruz bu korkunç gerçeği. Özünde diyalog da olsa bir tür monolog duygusuyla izlediğimiz bu sahne boyunca “Normal” anonslarıyla yaşayan telsizin tüm işlevi ve manası değişiyor.

Biri fiziksel diğeri ruhsal olarak ailesini kaybetmiş, biri çocuğundan kurtulmak diğeri ona yeniden kavuşabilmek isteyen iki çaresiz insan, yeni doğan bebekle birlikte gözetleme kulesinde yaşamaya başlıyorlar. Nihat kulenin alt katına yerleştirdiği anneyle bebeğini yukarıdan izliyor. Gözetleme kulesinin anlamı da yavaş yavaş değişmeye başlıyor böylece. Dışarıdaki dünya “normal” anonslarıyla dönerken içeride her şeyin normale dönmesi için çabalıyor Nihat.

Filmde “doğa” “kültür” çatışması bir tür birliktelik olarak çıkıyor karşımıza. Gözetleme kulesini çevreleyen doğa ile kültürü temsil eden otogar hikâye ilerledikçe ortada buluşurcasına yakınlaşıyor. Otogar anonsları toplumsal olanın trafiğini belirlerken kule anonsları doğanın tekdüzeliğini sayıklıyor. Nihat doğal yollarla uzadıkça uzayan sakalını, bebekle annenin yanına taşınmasıyla birlikte toplumsal olarak kabul görecek bir biçimde kestiriyor. Ve yıldırım düşmesi sonucu tek bir ağacın yanması, ormanı tehdit etmediği sürece “normal”in sinsi iktidarını sarsmaya yetmiyor.

Son dönem Türkiye sinemasının en etkileyici örneklerinden “Gözetleme Kulesi” minimal anlatısını son derece güçlü bir atmosferle, doğal oyunculuklarla ve unutulmaz sahnelerle yoğunlaştıran; aile, vicdan, suçluluk, mahrem, gözetleme ve gözetlenme üzerine derin bir film.

Not: Bu yazı “Sekans Sinema Yazıları Seçkisi-8″de yayımlanmıştır.

kuş lokumu son cumartesi

Pulp art

Yazarlığın hakikaten esrarengiz bir yönü varsa, o da şudur: Seni kimlerin okuduğunu asla tam olarak bilemezsin.
Bilip de ne yapacaksın? Onu da bilmeyiver?
I-ıh. O kadar basit değil.
***
Genç bir adam bana gönderdiği e-postada şunu söylüyordu: “Abi, ihtiyarların fesat kimseler olduğunu senin sayende anladım. Geçen gün, bilet kuyruğunda yaşlı bir kadına sıramı vermedim. Rica etti, reddettim. Moruklar yüzsüz oluyor hakikaten…”
Dehşete düştüm. Ruhi Mücerret adlı romanda, 100 yaşında bir adamın ağzından yazdıklarımı, bu genç okur tümüyle yanlış anlamıştı. Romanın genelindeki mesaj yerine, küçük bir bölümdeki espriye odaklanmış ve uğursuz bir sonuca varmıştı.
***
Bu durum bana, uzun yıllar önce, henüz 18 yaşındayken, usta bir şairden duyduğum sözleri hatırlattı: “Yazdıklarımı yayınlamaktan çekiniyorum” diyordu, “ya biri, bir mısramı yanlış anlayıp suç işlerse? Veya günaha girerse? Bunu göze alamıyorum…” Tanıyanların hayranlık ve hürmet duyduğu şairin hassasiyeti bana epey mübalağalı görünmüştü. Yani kim bir şiirden, bir dizeden bahane devşirip sağa sola saldırırdı ki? Olacak şey miydi?
***
Domovoy adlı enfes bir Rus filmi vardır. Karen Oganesyan’ın yönettiği, 2008 yapımı, etkileyici bir polisiye gerilim. Orada, yazar ile okurlarından biri arasında, yazıp okumanın ötesine geçen bir münasebetin sonuçları anlatılır. Aslında bu temayı işleyen epey roman ve film var. Birçoğunda da iş cinayete varıyor.
***
Kitabevi sahibi bir dostum, romanlarımın, okurlarca ne kadar çok benimsendiğinden bahisle, şaka yollu “Var ya, istesen kendi ordunu kurabilirsin!” demişti. Doğrusu, gururum okşanmıştı. Gelgelelim, şimdilerde bu iltifatı hatırlamak beni endişeye sevk ediyor.
***
Tüm bunları neden yazıyorum?
Çünkü… çok sayıda yazar, düpedüz ordu kurmaya, asker toplamaya yönelmiş görünüyor.
Politikacılar bunu alenen yapıyorlar.
Habire “Biz” diyorlar, “onlar” diyorlar.
Milyonlarca insan, özellikle de 15-25 yaş arası gençler; konuşmacılardan, yazarlardan kaptıkları birkaç cümleyi, kavgaya giriş repliği olarak kullanıyor!
Politik liderler bir yana, yazarların, bu ağır vebal tablosunu görememelerine şaşıyorum.
Kanaat önderleri, kan çıkarma eğilimini besliyor.
Atmosfere savaş bulutları taşıyorlar.
Ağız dalaşıyla yayılan bir veba salgınına sebep oluyorlar.
Cümlelerinin, masum insanlara karşı silah olarak kullanıldığını gerçekten bilmiyorlar mı?
***
Harıl harıl asker toplayan yazarlara inanmayın.
Duygularınızı ve enerjinizi sömürmelerine müsaade etmeyin.
Hiçbirimizin düşmana ihtiyacımız yok.
Bakın, bir düşüncenin sağlamasını yapmak istiyorsanız, durun ve o düşüncenin tam tersi yönde kanıtlar arayın.
Çok ciddiyim.
Bu, sizi hakiki bir okur yapar.
Her yazarın her cümlesini içselleştirmek, iyi bir okura yakışmaz.
Politikacıların peşine takılmaktan, mitinglere katılıp alkış tutmaktan hiç bahsetmiyorum bile.
Militanlık mintanının, deli gömleğinden tek farkı, ilkini kendiniz giyersiniz. Giymeyin.

itirazim var

Camide bir sıraya dizilmiş ihtiyarlar… İmam Selman Bey mihrapta. Tekbir, Fatiha derken “DUF!” bir silah sesi ve cemaatten bir vatandaş kanlar içinde düşüyor.
Hoca, cenazeyi yıkamadan önce cinayeti çözebilecek mi?
İmam Selman Bulut [Serkan Keskin], aslında cinayet çözme hevesinde değil. Fakat olaylar onu soruşturmanın içine çekiyor.
O da Sherlock Holmes ile Mike Hammer’ın ortak kuzeni gibi işe girişiyor.
Hikaye şahane. Polisiye türünün hakkını veren bir film İtirazım Var.
Filmin teaser’ını buradan izleyebilirsiniz.
Fragman da şurada.
Filmde, fragmandakinden çok daha fazlası var. Hareketli, heyecan verici ve şaşırtıcı.
Selman Bulut rolünde Serkan Keskin çok iyi iş çıkarmış. Leyla ile Mecnun dizisiyle üzerine yapışan İsmail Abi rolünden fersah fersah uzaklaşmış. Son derece zeki ve stil sahibi bir “dedektif-imam” olup çıkmış.
Filmi izlerken aklımdan iki şey geçti: 1- Tekrar izlerim. 2- Devamı çekilse keşke.
Onur Ünlü baştan sona saat gibi işleyen, merakla izlenen ve de güçlü bir sürprizle taçlanan bir filme imza atmış.
Kaçırmayın derim.
15 Nisan’da İstanbul Film Festivali’nde. 18 Nisan’da sinemalarda.

İtirazım Var
Sen. – Yön.: Onur Ünlü
Oyn.: Serkan Keskin, Hazal Kaya, Öner Erkan, Osman Sonat, Büşra Pekin, Sırrı Süreyya Önder, Serdar Orçin
Yapım yılı: 2014

fakat nasıl reaksiyon gösterdiğin daha önemli.
Bana sorarsanız, iletişimin, insan ilişkilerinin en temel kuralı bu.

T1040156_01

 Tamam nazik birisin, evet espritüelsin, iyi niyetlisin, barışçısın ve güzel konuşuyorsun…

Peki ya biri sana saldırdığında ne yapıyorsun? Hakarete uğradığında? Tehdit, şantaj ve baskı karşısında ne cevap veriyorsun? Biri sana ilan-ı aşk ettiğinde? Ödül alırken? Ayakta alkışlanırken? Alnına bir namlu dayandığında? Sigara isteyen evsize, işten kovan patrona, dans teklifini reddeden teyzeye nasıl karşılık veriyorsun?

Karakterimiz, davranışlarımızdan ziyade reaksiyonlarımızdan belli olur.

Hazırcevaplıktan söz etmiyorum. Düşünülmüş, seçilmiş davranıştan bahsediyorum.

Doğru karşılıklar vermek için, bir “reaksiyon repertuarı” oluşturabilmek için en büyük kaynak romanlardır.

Edebiyat terbiyesi, doğru davranmaktan öte, münasip reaksiyon göstermeyi bilmektir.

Sözgelimi, senden yüz çeviren evladın, yıllar sonra dönüp özür dilediğinde ona ne karşılık vereceksin? Charles Dickens okumadıysan işin zor.