1.Konuşma bir kas hareketidir.
2.Sayısız şehir ve mahallede elektriklerin kesildiği bir seçimde hile yapıldığı ortaya çıkan binlerce kanıtla beraber nettir.Ve bu hal memleketin seçim öncesi haliyle son derece uyumludur.
3.Konuşma yüz kaslarının koordineli bir hareketidir.
4.Cumhuriyet tarihinin en ‘karanlık’ seçimleri biteli 3 gün olduğu halde oy sayımları bitirilememekte, bazı yerlerde kazanan isimler sürekli değişmektedir.
5.Vücut geliştirmek için Biceps şişirmekle,fikir geliştirmek için Masseter şişirmek arasında pek fark yoktur. Biri pazu egzersizi diğeri yanak egzersizidir. İkisi de sonuçta kas hareketidir.
6.Tutanakların değiştirildiği,oy sandıklarının çalındığı,oy pusulalarının yakıldığı,birçok yerde mum ışığında oy sayımlarının yapıldığı bir seçimin sonucunu bütün bu nesnel anomalilerden bağımsız olarak analiz etmeye kalkmak ve bu amaçla konuşmaya başlamak,sadece bir kas hareketidir.
7.Bu seçimle ilgili sağlıklı hiçbir analiz yapılamaz.Bir seçim yapılmamış,bir hile yapılmış,onda da kedilerin gazabına uğranılmıştır.
8.Küreselleşmiş bir dünyada ülkeleri yönetenlerin akıbetine Kırşehir,Malatya ya da Kadıköy’de oturan hemşehriler karar vermemektedir.
9.Küreselleşmiş dünyada küçük ülkelerin yöneticileri ile ilgili kararları büyük ülkelerin yöneticileri vermektedir.Bizim memleketimizle ilgili olarak da karar verilmiş gözükmektedir.
10.Büyük ülkelerin bu konuda karar alırken önemsedikleri kriterler arasında insan hakları, demokrasi,düşünce özgürlüğü filan falan yer almamaktadır.Tek kriter vardır,dünyanın parasını kimin götüreceği.Küçükler küçük götürmelidir,büyükler büyük.Bu kuralı bozdurmazlar.

Yerel Seçim coşkusu her yeri sarmış. Her yerde bayraklar, adeta bir şenlik havasında. Cıvıl cıvıl seçmenlerde tatlı bir telaş… Hiç tanımadığım adamların resimleri her yerde, kravatlı gülümsüyorlar. Oyunuzu bize verin. Bir oy bir oydur. Aman oyuna gelmeyin. Oy, oy, oy…

Oy vermeye gittiğimiz okulun önünde amcam da vardı. Amcam, soğukta titreyen adamı işaret ederek sordu:
“Bizim muhtar adayına oy vermeye ne dersin?”
“Elbette amca, neden olmasın?” Soğuktan ölmezse belki size ikametgâh kâğıdı almaya geliriz.

Kardeşim bizimle oy vermeye gelmemişti. Sandık görevlisi beyefendiye sordum:
“Kardeşimin yerine de oy atabilir miyim?”
“Kendi neden gelmiyormuş?”
“Tatil, evde dinleniyor” dedim. Görevli:
“Al şu oy pusulasını da bas git” dedi. Tek kişilik oy pusulası vermesine biraz bozuldum ama kardeşimin de gönlü olsun diye onun da istediği partiye bastım. Kimsenin gönlü kalmasın. Evet, evet…

Amblemini sevmediğim partiye de HAYIR basacaktım (o ne biçim bir şekil öyle?) ama bana “Sadece EVET var” dediler. Bilsem yanımda HAYIR getirirdim. ‘Her işte bir hayır vardır’ derler fakat bu işte yoktu…

Politikacıları seviyorum. Bana kendimi önemli hissettiriyorlar. Sadece seçim zamanı da olsa… İlerde bir politikacı olup da ülkeyi yöneteceksem maaş almayı filan da düşünmüyorum. Çünkü hayırsever vatandaşların yardımları bana yeter de artar bile…

95-96

Türkiye’de ba(ğ)zı çocuklar Kur’an kursuna giderlerdi yaz aylarında.Elifba okuyan o çocukların ilk ilahları başında namaz takkesiyle cami merdivenlerinden inerken uzaktan imrenerek izledikleri onlardan önce Kur-an’a geçmiş akranlarıydı.Bu çocuklar bütün duaları öğrenirler,Elifba’dan sonra onlar da Kur-an’a geçip hatim indirirler,bütün ramazan boyunca teravih namazı kılar,yaz sıcağında sokak arasında top oynarken bir yandan otuz gün oruç tutarlardı.Issız Anadolu kasabaları ramazanda sahura kadar herkesin sokaklarda dolaştığı şenlik yerlerine döner,çocuklar bayram günlerinde ellerinde ‘şans-talih-kader- kısmet’ kutuları ve temiz kıyafetleriyle bir düşün içinden yürüyerek geçerlerdi.

Bu çocuklar daha sonra din ile ilgilerini çocukluklarında bırakıp büyüdüler ve önce cuma namazlarını sonra bayram namazlarını terk ederek,camiye- o da avlusuna- anca cenaze namazlarında adım atmaya başladılar.Ancak ramazan günlerinde iftar saatlerinde her top patlayışında,güzel sesli müezzinlerden her sela dinleyişlerinde,turistik maksatla tarihi camilere her girişlerinde,cuma namazı için yol kenarlarına serili hasırlara dizili cemaatin yanından yürüyerek her geçişlerinde kalplerinde çocukluklarından gelen derin bir ürperme yankılandı hep.Bu çocukların bir kısmı altmış yaşını devirdikten sonra çocukluklarında bıraktığı yere belki de biraz ölümün yakına gelmesi nedeniyle yeniden döndüler.Dönmeyenler için de o günler hep o çocukluğun masalsı masumiyetinin içinden onlara gülümsedi durdu sürekli.Din başlı başına bir psiko-sosyo-kültürel olgu olarak Türkiye’de yaşayan ba(ğ)zı çocuklukların içine demir bir pençe ile mıhlanmıştır.

12 yıllık Erdoğan rejiminin yarattığı apaçık ve akıl almaz yıkım sadece siyasi-ekonomik bir alanı kapsamıyor,bu yıkım aynı zamanda Türkiye’de yaşayan dinle az/çok ilgili ya da hiç ilgisiz insanların tamamının ahlaki- insanal varoluşuna yöneliktir.

Yıkımın Erdoğanistler tarafından inkar yolu ile rasyonalizasyonu ve yıkım sonrasındaki yaşanması muhakkak yasal süreçlerin yansımalarının aynı toplum içinde birlikte yaşama dinamiklerini dinamitleyerek uzun vadeli, geri dönüşsüz artçı etkileri olacağı ise kesindir.

Babaannem, insanoğlunun Ay’a ayak basmasından sonra yirmi yıl daha yaşadı, öldüğü güne kadar Ay’a ayak basıldığına inanmamıştı. İnanmaması belli bir nedene dayanmıyordu, herhalde şöyle göz kararı bir ölçüp biçmişti ve bunun gerçek olamayacağına kanaat getirmişti. Tabii, hayatının büyük kısmı boyunca çevresinde anlayamadığı bir teknolojinin ürünü aletler yoktu. Onun zamanından beri, teknoloji konusundaki ortalama bilginin çok fazla ilerlediğini söyleyemeyiz, ama artık çoğu insan, nasıl çalıştığını anlayamadığı gereçlerle çevrili durumda. Neyin teknolojik olarak mümkün olduğu konusunda dayanacağı hiçbir kaynak yok. Kendi bilgisi onu anlamaya zaten yetmiyor, televizyonda izlediğinin de, film, reality show ya da haber programı olması fark etmiyor, gerçek mi, kurmaca mı olduğu konusunda hiçbir fikri yok. Günümüzün insanı, babaannemden çok daha kötü durumda aslında. Babaannem, en azından kendi gözüne ve izanına güvenip, insanın Ay’a gidemeyeceği konusunda fikir yürütebilecek kadar akıl sahibiydi. Şimdinin insanlarının kendilerine ait akılları yok, başkalarının onlar adına yürüttüğü akılla idare ediyorlar.

Amerika’da, özellikle hukuk sisteminde etkisini hissettiren CSI etkisi diye bir problemden bahsedilir olmuş son zamanlarda. Makbul (ama bilgili olması gerekmeyen) vatandaşlardan seçilen jüriler, CSI dizisinde gördükleri teknolojinin gerçekten var olduğunu düşündükleri için, gerçek hayatta elde edilmesi mümkün olmayan kanıtları bekler olmuşlar. O yüzden normalde mahkum olacak şüphelileri delil yetersizliğinden beraat ettiriyorlarmış.

Babaannem gerçekte olan teknolojilere inanmıyordu. Şimdinin insanları ise, gerçekte olmayan teknolojileri, televizyonda gördükleri için var sanıyorlar. Bilim ile bilimkurgu birbirine karışmış.

Böylece, yenilir yutulur cinste olmayan ses kayıtlarının bilgisayarla “kolaylıkla” üretilebildiği söylendiğinde, buna inanan hatırı sayılır bir kitle olabiliyor. Çünkü aynı şeyi “Görevimiz Tehlike”de izlemişlerdi. Orada oluyorsa, burada da oluyordur.

Bilgisayarla bunlar yapılabiliyor olsa, mesela, reklamcılar seslendirme için neden Okan Bayülgen’e çuvalla para versinler, diye düşünmez mi insan, Okan Bayülgen’in sesini bilgisayarda “kolaylıkla” üretebilmek varken? Dahası, bu yapıldığında, Okan Bayülgen buna haklı olarak itiraz ederdi, “ses tonu mülkiyeti” diye bir şey, kavram dünyamıza girmiş olurdu.

Hükümet medyasında hep bir ağızdan “paralel yapının en büyük oyunu deşifre oldu” başlığıyla çıkan haberleri görünce, bu konuda son noktaya vardığımızı düşündüm. Bu habere göre, silikondan yapılma maskeler kullanılarak kurmaca videolar yapılabiliyormuş ve paralel yapı da bu teknolojiye sahipmiş. Yani biz, önümüzdeki günlerde, gayet iyi tanıdığımız kişilerin, ayan beyan, olmaması gereken hallerde bulundukları videoları izleyeceğiz ve bu kişiler de bu videoların silikon maskelerle yapıldığını iddia edecekler. Şu anda şaka gibi geliyor ama birkaç gün içinde büyük ihtimal hepimiz bunu konuşuyor olacağız.

Bunun bir sonraki aşaması, paralel yapının uzaylılarla ittifak içinde olduğunu iddia etmek olur diyeceğim, ama onun bir sonraki aşama olduğundan emin değilim. O aşama atlandı galiba.

Haksızlık etmeyelim, Türkiye daha kötü dönemlerden de geçti. Ama insan aklının bu kadar aşağılandığı bir dönem yaşanmamıştı herhalde.

Bugüne dek geçen 12 yıl boyunca çeşitli anlarda Erdoğan-Cemaat koalisyonunu destekleyerek bütün bu dehşetengiz güzellikleri yaşamamıza unutulmaz katkılarda bulunan bütün Türk ve Kürt aydınlarına teşekkürlerimi iletiyor, demokrasiye olan sarsılmaz inançları ve derin politik bilgi ve öngörülerinin önünde saygıyla eğiliyorum!

93-94

Memleketinin içinde bulunduğu siyasi çalkantı ortamının en can sıkıcı yanlarından biri, ilgilenmeme özgürlüğünüzün elinizden alınmış olması. Olan biteni sinirleriniz kaldırmıyor olabilir, ya da o kadar ilginç bulmuyor olabilirsiniz, ama bunu yüksek sesle söyleyemezsiniz, ayıplanırsınız. Dahası, halihazırda başlamış olan ekonomik kriz yüzünden, şu anda ilgilenmiyorsanız bile onlar sizinle ilgilenecek yakında. Komplo teorisi kuracak kadar bu meselelere kafa yoracak değilim, ama bir yandan da eninde sonunda bizim cebimize el atacaklar ve her şey de bunun için tezgahlanıyor gibi bir hissim de yok değil.

Bu arada yaklaşan yerel seçimler için “illa ki oy ver” kampanyası yapan meşhur simalar gözüme çarptı. Bunun üzerine; çokça bilinen, bilinmese bile hissedilen “oy verme paradoksu”ndan bahsetmenin tam zamanıdır, diye düşündüm.

Eğer, “tek bir oy neyi değiştirebilir ki” diyorsanız, söyleyeyim, evet haklısınız. Hiçbir şeyi değiştirmez. Sizin vereceğiniz tek bir oyun seçimin sonucunu değiştirmesi için (özellikle belediye başkanlığı gibi en çok oy alanın kazandığı, diğer herkesin kaybettiği seçimlerde) sizin oy verdiğiniz adayın, en yakın rakibinden sadece bir fazla oy alması gerekir. Diğer her durumda, siz oy vermeseniz de aynı kişi kazanırdı. Sizin seçimi istediğiniz adayın kazanmasından elde edeceğiniz maddi-manevi kazanç çarpı seçim sonucunun tek bir oyla belli olması ihtimali, sizin oy vermek için kıçınızı kaldırıp mahalle ilkokuluna gitmekle girdiğiniz külfetin, yaktığınız kalorinin yanında ihmal edilebilecek kadar küçüktür.

Tam burada sazan okuyucunun (ya da okuyucu sazanın) itirazı gelecektir: Ama ya herkes böyle düşünürse ne olacak? Herkes böyle düşünürse hiç kimse oy vermeye gitmeyecek demektir. Böyle bir durumda seçim sonucu ne olur, yasada bunun yeri var mıdır, bilemiyorum. Ama en azından aday olanların kendilerine oy vermesini beklemek gerekir. Kendi oyuyla hiçbir şey değişmeyeceğini biliyor olsa da, kendine oy vermeye bile üşeniyor görünmesi siyasi geleceği açısından hayırlı olmayacaktır. Ya hiç kimse aday da olmamışsa? Orası olsa olsa cennet olmalıdır. Gerçekten, cennette böyle olmasını beklersiniz, orada da iktidar mücadelesi yapacak değilsiniz. Düşünün, cennete gitmişsiniz, yetmemiş, bir de oranın belediye başkanı olmak istiyorsunuz. “Pardon, bir yanlışlık olmuş, sizi alt kata alalım” derler adama.

Neyse, asıl demek istediğim, seçim sonucunu etkileyebilecek kadar çok insan böyle düşünürse dahi, tek bir oyun anlamı açısından bu durum ortadan kalkmayacaktır. Yani çok sayıda insan, bir oyun bir şey değiştirmeyeceği inancıyla (ki bu inanç doğru olduğu için buna inançtan ziyade tespit demek gerekir) sandığa gitmezse, sizin sorumluluk sahibi demokrasi aşığı bir seçmen olarak sandığa gitmeniz, yine seçimin sonucunu değiştirmeyecektir, oy verdiğiniz kişi sadece tek bir oy farkla seçimi kazanmadığı sürece.

Buna paradoks denmesinin nedeni, düpedüz ortada olan bu duruma rağmen insanların oy vermeye gitmesi, hatta bir çoğunun sabahın köründe gidip kuyruğa falan girerek ekstra külfete katlanması. Aslına bakarsanız, ben de defalarca oy verdim, çoğunlukla da barajın altında kalacağını kesin olarak bildiğim partilere verdim. Oy vermenin seçimi kazanmaktan başka anlamları, bundan alınan başka tarz bir tatmin duygusu vardır. Çok ayrıntısına girmeye gerek yok. İnsanlar daha çok böyle bir şey için oy verirler. Eğer kendi oylarıyla seçimin sonucunun değişeceğini düşünseler, daha çok kendi çıkarları doğrultusunda oy vermelerini beklerdik. Ama çoğu insan öyle yapmıyor, kendi çıkarından bağımsız olarak, siyasi görüşüne göre oy veriyor.

Doğrusu, kimse oy vermek zorunda değildir. Oy vermemek, olan bitene duyarsız olmak anlamına gelmez. Ayrıca, siyasi sistemin pratikte çökmüş durumda olduğu şu günlerde oy vererek demokrasiyi kurtaracağına inanmak için fazla naif olmak gerekiyor. Oy vermemek de bir tepkidir. Yaşar Kurt “oyunu verme anneeeee” derken böyle bir şeyden bahsediyordu (herhalde). Sizin tepkinizden kimsenin haberi olmaz, orası ayrı. Ama oy verseniz de kimsenin haberi olmayacağına göre, tepki açısından da pek bir şey fark etmiyor.

Bence, bu “oy ver” kampanyasını yapanların, yanlış hesapladıkları bir şey daha var. Bu kişiler, az çok hükümet karşıtı olarak bilinen kişiler olduklarına göre, oy vermeye niyeti olmayanları ikna ederek, AKP dışı partilerin yüzdesini arttıracaklarını düşünüyor olmalılar. Yoksa, niye böyle bir kampanya yapsınlar? Türkiye’de zaten seçimlere katılım dünya ortalamalarına göre bayağı yüksektir. Daha da fazla çıkmasının kime ne yararı var? Bundan çıkarılabilecek siyası bir anlam da yoktur. Halkın olan bitene tepki duyduğu da iddia edilebilir, olanlardan hiç etkilenmediği de.

Öyleyse, dediğim gibi, bu kampanyanın yüzdeleri değiştireceğini düşünüyor olmalılar. AKP seçmeninin her şart altında oy verdiği, CHP’lilerinse akşamdan kalma oldukları için oy vermeye gitmeyeceği yönünde yaygın bir inanış var, ondan etkilenmiş olabilirler. Ama bence, şu şartlar altında, içinden hiç oy vermek gelmeyenler, asıl, önceki seçimlerde AKP’ye oy vermiş olanlardır. Onlardan, birden dönüp başka bir partinin taraftarı olmasını bekleyemezsiniz. Öyleyse, bırakın evlerinde otursunlar, niye kurcalıyorsunuz?

Tayyip Erdoğan oğluyla bütün bu konuşmaları Mevlana’ya gider iken yapmış görünüyor. Şeb-i Arus’un öncesinde ve sonrasında.
Paraların konuşulması, evden taşınması, akrabalara paylaştırılması hepsi Mevlana arası.
12 yıllık Erdoğan döneminin özeti budur.
Olan bitenin Erdoğanistler için aşırı doz olduğu açık. Onlar açısından hemen kabullenilecek gibi değil gerçekten.
Ve naçizane kanaatimce zamanlamaya ‘paralel’ gibi basit bir tanımlamadan ziyade daha ilahi bir neden atfetmek lazım!