Zenne filmi hakkında Yeni Akit gazetesinde nefret dolu bir yazı yayınlandı. Eşcinselliğe sapıklık diyen, twitterda ”Cinsel münafıklığı hoş görecek değiliz.” ”Eşcinsel aşk olur mu? Veya böyle bir kıpırdanma olsa dahi ona ‘aşk’ mı denmeli?” diyen birinin kaleme aldığı bir yazı bu.
Dünkü yazıda,
Kitap yazanlar, terör örgütü üyesi,
Yumurta atan öğrenciler, terörist,
Chuck Palahniuk, William S. Burroughs müstehcen,
Sanatçılar, bilim adamları, makaleleri, şiirleri, resimleriyle terör destekçisi.
Hrant’ın katillerine gelince, onlar daha ‘‘Çocuk’’
Hiçbir terör örgütüne üye değiller.
diye yazmıştım. Şimdi aynı zihniyetin ”Eşcinseller sapıktır.” yargılarını da buraya eklemek gerek. Zenne filminin yapımcısı, yönetmeni olan M. Caner Alper’le Mehmet Binay’ın konuyla ilgili açıklamalarını aynen aktarıyorum:
“ZENNE” Filmi ile İlgili Yeni Akit Gazete’sinde Çıkan Haber Hakkında Yönetmenlerin Basın Açıklaması
18 Ocak 2012
YENİ AKİT: “ZENNE, Sapıkların Filmi”
Ayrımcılık, nefret suçu, toplumsal dışlanma ve temel haklardan yoksun bırakılma gibi birçok konuda hak ihlali yaşayan kişilere karşı kamuoyunun bilinçlenmesini de amaçlayan “ZENNE” filmi, Yeni Akit gazetesi tarafından 17 Ocak 2012, Salı günü yayımlanan Fahrettin Dede imzalı bir makalede “Sapıkların Filmi” olarak nitelendirildi. Yeni Akit gazetesinde “Eşcinsellerden Kültürel Atak” başlığıyla yayınlanan, filmin içinde yer almayan fotoğrafı ise “Filmden Bir Görüntü” bilgisiyle yayımlayan gazete; “ZENNE” filmini ve benzer kültürel çalışmaları, nefret söylemi ve suçlarını teşvik eder bir yaklaşımla, her anlamda hedef göstermektedir.
Aynı makalede, Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven’e karşı açılan ve kazanılan bir davadan da söz edilerek, Yargıtay’ın, Vakit aleyhine çıkan kararının geyleri şımarttığı dile getirilmektedir. Yeni Akit, yargı organlarının kararına karşı da saygısızca yaklaşarak, mahkemelerimiz tarafından verilen bu cezayı küçümsemektedir.
“ZENNE” filmi; gerek Anayasamız, gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve dolayısıyla hukuk devleti ile koruma altına alınmış bulunan insan haklarından “Yaşama Hakkı”nı öne çıkarmakta ve nefret söylemine de karşı çıkmaktadır. Ne yazık ki söz konusu makalede olduğu gibi bazı yazarlar, daha filmi izlemeden eşcinselliği ‘sapıklık’ olarak değerlendiren bir zihniyetle, yaşamın temelini oluşturan yaşama ve kişi hakkına, ölçüsüzce saldırıda bulunabilmektedirler.
İşte bu tür yaklaşımların sonucunda ya filmdeki gibi bir cinayet ya da intiharla sonuçlanan olaylarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Eşcinsellik bir hastalık, namussuzluk, ahlaksızlık yahut gayri insani bir durum değildir. Bizler sanatçılar olarak, toplumumuzda yaşayan farklı kimlikler ve yönelimdeki insanlara karşı hoşgörülü davranılması gerektiğini düşünüyoruz. Her gün binlerce insanın okuduğu bir gazetenin, toplumu kin ve düşmanlığa sevk eder, nefret suçlarını teşvik eder bir biçimde kaleme aldığı bu yazıyı yayımlamış olmasını esefle kınıyoruz. Bizce asıl sapıklık, yaşam hakkına saygı duymayan, toplumdaki insanları kin ve nefrete sevk eden düşüncelerdir.
Bu yazı, “Sapıkların Filmi” tanımlamasıyla şahsımıza yönelik hakaret ettiği gibi filme gidenlerin de sapık olduğu düşüncesini oluşturacak şekilde, kamuoyunu filmden soğutma ve uzaklaştırma amacıyla düzenlenmiştir. Bir yazarın film hakkında olumlu-olumsuz görüşlerini yazarken, eleştirisini kişisel onur ve hakların ihlaline ve hakarete dönüştürmemesi, toplumu kin ve nefrete sevk edecek şekilde yapmaması gerektiği açıktır.
Yasal haklarımız kullanılacaktır.
Saygılarımızla,
M.Caner Alper ve Mehmet Binay
“ZENNE” Filmi Yapımcıları ve Yönetmenleri

“Ahtapotun kol ya da bacağının kendi düşünceleri vardır.” İkinci Cahillikler Kitabı / J.Lloyd-J.Mitchinson
Leblebi Gibi İnsan Yağıyordu / Dün akşam çok tuhaf bir şey oldu. Yukarıdan süzüle süzüle bir şey indi. Süzüle süzüle indi diyorum çünkü galiba batıyordu. Arkadaşlara bunun bir denizaltı olduğunu, ağır silahlarla donatılmış insan yapısı bir gemi olduğunu söyledim. Anlayamadılar önce. Geminin su altında ne işi varmış. Su altında gitmesi için tasarlanmış olduğunu izah ettim. Hangi memleketten olduğunu seçemedim. Tayfur ve birkaç arkadaşı hızla aşağı batığın peşinden gittiler. O makinelerin on santimetreye kadar kalın çelikten bir zırhları oluyor. Akılları sıra ekmek çıkar mı diye bakıyorlar. Hiç zannetmem. Hatırlıyorum da buzdağına çarpan şu meşhur transatlantiğin batışına şahit olmuş Rıza Kaymak adlı bir kaplumbağa ile tanışmıştım. Birkaç sene önce öldü toprağı bol olsun. Dediğine göre gemi batarken arkasından bütün leş yiyiciler koşturuyormuş. “Zemine ulaştığında etrafına toplanan meraklı kalabalık ve fırsatçılardan güverteyi göremiyorduk” derdi. “Yukarıdan da leblebi gibi insan yağıyordu” derdi. Tabii oralar soğuk. Yiyemediklerini saklamak zor olmamış. Bu Tayfur gibileri aylarca bayram etmiş. Rıza Kaymak çok şeker ve çok bilge bir kaplumbağaydı. Tavşanla yarışmasından bahsetti bir keresinde. “Dalga mı geçiyorsun, o hikâyedeki kara kaplumbağasıydı” diye itiraz ettim sırıtarak. “Düşün işte, o kadar kibirli bir tavşandı.” dedi. Yarış bitmeden boğulmuş gitmiş.
Alman Paraşütleri / Denizanaları bazen mahallece gezmeye çıkıyorlar. Sanırsın Nazi Ordusu Varşova’ya hava indirme başlatmış. Aralarından bir tek Piraye’yi tanıyorum. Bunları görünce sesleniyorum: “Yüz kişi dolaşmayın vallahi ödüm patlıyor, Alman paraşütü sanıyorum sizi” Gülüyor. Haa, paraşüt deyince aklıma ne geldi bakın: Dünya Sağlık Örgütü, 1960’lı yılların başında sıtma salgınını önlemek için birçok ülkeye DDT sıkmış ancak işler ters gitmiş. Malezya’da yalnızca sivrisinekler değil hamamböcekleri de cortlamış. Zehirli hamamböceklerini yiyen kediler ölünce fareler inanılmaz artmış. Hayvan, verem ve tifüs gibi hastalıkların taşıyıcısı olduğu için de köyler birdenbire bu hastalıklarla baş başa kalmış. Örgüt tutuşmuş, sağa sola “Yetişin, acil kedi lazım” diye mesajlar bırakmış. “Nasıl kedi istiyorsunuz? İran mı, Van mı, Cihangir mi?” diye soranları “Faşist misiniz?” diye terslemiş. Birkaç gün içinde yüzlerce kedi bulunup, İngiliz uçaklarından paraşütle iç kesimlerdeki uzak köylere bırakılmış. Buna “kedi bırakma operasyonu” denmiş ve başarılı olmuşlar. Aradan elli yıl geçti. Cihangir kedilerinin atalarının tavşan olduğu da hesaba katılırsa Malezya’ya şimdi de birkaç elektrik süpürgesi fabrikası açmak gerekiyor olabilir.
Vazop Kılıklı / Vatoz balıkları hakkında çok şey söylüyorlar. Balık dediğin oradan oraya gezermiş. Bu uçuyormuş, havada süzülür gibi kanat çırpıyormuş. Hakikaten öyle. Diken gibi kuyruğu var ya akrebe benzetiyorlar. Eskilerin “Vatoz belası gibi dikilmek” diye bir deyimi vardır. Şimdiki çocuklar bilmez. “Cebine vatoz yapışmak” “K.çına vatoz kaçmış gibi dans etmek” laflarını da duydum. Kafanın büyükannesi gizli işler çevirip yakınlarını üzenlere “vazop kılıklı” derdi. Onların köyünde vazop derlermiş. Bu tuhaf yaratıkların deniz kuvvetlerinin ajanı olduğuna inanlar da var. Tevekkeli değil sinsi sinsi dolaşıyor aşağılarda. Dokunanı da yakıyor. Geçen hafta salı günü kollardan biri değecek oldu da zor tuttum. Bu kafadan çıkan on sekiz kol var. Birçoğu saf. Doğruyu yanlışı bilemiyorlar.
Mute / Kollardan birine Mute ismini taktım. Çünkü hiç konuşmuyor. Uyum sağlıyor. Sızlanmıyor. Ama bu hali çok tehlikeli. İçinde biriktirdiğine inandığımdan bir gün gelip her şeyi kusacağından korkuyorum. Gevezelikten hoşlanmadığım doğrudur ama zevzek birini içine atan birine tercih ederim. Mute’ye böyle söyledim. “Kendi iyiliğin için biraz konuş. Derdini aç bana, futbolun artık futbol olmadığını yeni bir fikirmiş gibi söyle, bazı kitapların edebi olup olmadığına mahkemeler karar vermelidir de, kurban olayım, her cinayet sonuçta iki kişiliktir de razıyım ama susma, ne olur iş işten geçmeden fışkırt” dedim. Vantuzlarıyla oynamakla yetindi. Tutup sarstım. Önüne baktı. “Senin vantuzlarının sülalesini s…” dedim. Küstü. Eyvah ki eyvah!
(İllüstrasyon: Wesley Edgebrecht /ABD)
Tam bir yıl önceki yazının başlığı ‘‘4 Yıl Oldu’’ idi. Bugün 5 yıl oldu. Bu yazılar bir tür adalet bekleme sayacına dönüşecek sanırım. Sayaç ileri işliyor ama, adalet, hukuk, vicdan uzaklaşıyor bu topraklardan.
Kitap yazanlar, terör örgütü üyesi,
Yumurta atan öğrenciler, terörist,
Chuck Palahniuk, William S. Burroughs müstehcen,
Sanatçılar, bilim adamları, makaleleri, şiirleri, resimleriyle terör destekçisi.
Hrant’ın katillerine gelince, onlar daha ‘‘Çocuk’’
Hiçbir terör örgütüne üye değiller.
8 Kasım 1975’de, Pasolini’yle, öldürülmesinden birkaç saat önce bir gazeteci söyleşi yapar. Görüşmenin sonunda gazeteci Pasolini’ye söyleşiye nasıl bir başlık koymak istediğini sorar. Şöyle yanıtlar Pasolini: ‘‘ Sen, şimdi seni kimin öldürmeyi planladığını bile bilmiyorsun. Bu adı ver istersen: Çünkü hepimiz tehlikedeyiz.’’
Geçen 5 yıl iyice öğretti bunu bize. Bu ülkeyi güzel bir ülke yapmayı hayal eden, bu hayalin peşinden koşan herkes tehlikede.
Bugün saat 13′de, bu hayalin peşinden cesurca koşan Hrant Dink için Hrant’ın Arkadaşları, vurulduğu yere, Taksim’den Agos Gazetesi’ne yürüyecek.
Orada olalım.
Bu karanlık biraz uzaklaşsın diye.
28 Aralık’ta Irak sınırında 35 (sonradan 34 diye çevirdiler galiba) kişinin bombalama sonucunda öldüğü olaydan sonra ötede beride (varsayalım sosyal medyada) “Ama kaçakçılar…” gibi söylenenler oldu…
Kaçakçılığı ölümle cezalandırmak istiyorsak yurtdışından eşine dostuna iPhone, iPad ve diğer ıvır zıvırı aldıran herkesi sallandırmalıyız.
Hrant Dink’in ölümü karşısında da “katil”i içselleştirmenin benzer bir görünümü yaşamadık mı? Çoğu insan için Ogün Samast’ın kişiliği ve nasıl bu duruma geldiği daha ilginç bir konuydu.
Kendimizi affetmeyi, daha beteri kendimizi affedip üste çıkmayı iş sayan bir millet olup çıktık. Dersim’de yaşananları yıllar sonra şöyle böyle dile getirirken bile kekeliyoruz. Özür mü? Özür dilememiz bile bir büyüklenme, bir gösteri, bir bağışlama değil mi?
Katil olmayı giderek içimize sindiriyoruz. Katil halimizi seviyoruz. Kendi irinli yarasını yalayan bir hayvan gibi. Tuz susuzluğumuzu artırdıkça daha bir iştahla…
Öldürdüklerimizle aynı soydan olduğumuzu söylemedikçe insan olamayacağız. Yüzümüzü eğmedikçe.
Başım yıldızlara çarpar
Dağların zirvelerinde ayaklarım.
Kâh vadilerinde kâh kıyılarında evrensel hayatın
gezinip durur parmak uçlarım.
İlk özlerin fokurdayan köpüğüne
dalar ellerim ve
yazgının çakıl taşlarıyla oynarım.
Defalarca gidip geldim cehenneme
Cennetin her köşesini bilirim
Ne de olsa konuştum Tanrı’yla.
Kanı ve bağırsaklarıyla uğraştım dehşetin
Benden sorun güzelliğin tutkulu kavrayışını
ve “Uzak dur” diyen işaretlerin hepsine
insanın muhteşem isyanını.
Benim adım Hakikat, benim kâinatın en kaçkın tutsağı.
Carl Sandburg
Kafamın güzel olduğu o acayip saatte mutluydum
Ama şimdi berbat bir haldeyim
Bir iş arıyordum, sonra bir iş buldum
Ve şimdi berbat bir haldeyim
Kendi hayatımda
değerli zamanımı neden ayırıyorum ki
ölü ya da diri olduğumu umursamayan insanlara?
İki sevgili geçti yanımdan sarmaş dolaş
Ve şimdi berbat bir haldeyim
Şu kızın bana söylediğine bak akşam akşam
Caligula’nın* bile yüzü kızarırdı valla
“Bu evde gereğinden fazla kaldın” dedi
Oradan nasıl kaçacağımı şaşırdım haliyle
Kendi hayatımda
Neden yüzlerine gülüyorum ki
Aslında suratlarının ortasına tekmeyi basmayı tercih ettiğim insanların?
Çeviri: Hakan Bıçakcı
* 37-41 yılları arasında görev yapmış Roma İmparatorluğu’nun 4. İmparatoru.
Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır, despotluğuyla hatırlanır.


• İnsanlık tahterevalliye binmeye benzer, ağır ya da kalabalıksanız kontrol sizdedir ama böyle asla gökyüzüne yükselemezsiniz.
• H.L. Mencken çok okuyanlar için ‘bibliobibuli’ demiş. Kaynaklar yazarın o sırada bir buçuk yaşında olduğunu söylüyor.
• Asıl soru ofsayt kuralının saçma mı olduğu değil, yirmi iki kişiye sadece bir tane top verilmesinin haksızlık olup olmadığı.
• Pileli eteğin bir dalgınlık sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum. Terzi kumaşı katladığını unutup öylece dikivermiş işte.
• Parçacık fiziğinin standart modeline göre maddeyi tamamen enerjiye çevirmek mümkün. Yani bir at ya da bir insan az yorgunsa çok yorulana kadar, çok yorgunsa ölene kadar, öldüyse de -dert değil- bedenindeki bütün proton ve nötronları ayırmak suretiyle enerji elde edilebilir.
• Enis Batur’a kitaplığındaki bütün kitapları okuyup okumadığını sorduklarında “Tabii ki okuduklarımın hepsi bunlar değil” demiş. Geçenlerde kuzenim aynı soruyu bana sordu. “Tabii ki hepsi bunlar değil; Enis Batur’un ödünç alıp geri getirmedikleri de var” dedim.
• Önce tuş koleksiyoncuları vardı. Sonra birinin aklına piyano almak geldi. Avrupa’da klasik müzik tarihi böyle başlar.
• Besin zincirinde kravatların rolü nedir? Kuru temizlemeci Hamdi açıklıyor…
• Her şey yeniden yorumlanabilir, aşure hariç.
Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
İlahların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağlarda kalan hiçliğe.
…
Devamını Salim Rıza Kırkpınar’dan dinleyiniz.
Bu şarkıyı tanışmamızdan iki saat önce yazdım
Ne adını biliyordum ne de neye benzediğini
Bütün gün eve tıkılıp sonra da yatağı boylayabilirdim
Ya da çıkıp bir film falan izleyebilirdim
Sen fikrini değiştirip bir arkadaşa uğrayabilirdin
Hayat çok farklı olabilirdi ama sonra bir şey değişti
Yukarıda bir yerlerde biri olduğuna inanıyor musun?
Ne yani bu adamın ilişki durumlarını idare eden bir zaman çizelgesi falan mı var?
Neden bu şarkıyı tutup da tam o gün yazdım?
Neden elimi tutup bana yumuşacık sesinle dedin ki
“Saçma sapan sorular sormayı bırak
Dudaklarını uzat da burada bugünü kutlayalım
Bak işte bir şey değişti”
O sabah uyandığımızda bilmemize imkân ihtimal yoktu
Sonra birkaç saat içinde bambaşka yollara sapmış bulunduk
Nerede olurdum şimdi
Eğer hiç karşılaşmasaydık?
Bu şarkıyı senin yerine bir başkasına mı söyleyecektim yani?
Ne bileyim ama senin de dediğin gibi, “Bir şey değişti”
Geçtiğimiz haftalarda bir çoğunuzun duyduğunu sandığım bir olay cereyan etti. Sitemiz yazarlarından Aslı Tohumcu’nun Abis isimli eseri, ki ben bu kitap sayesinde Aslı’yla tanıştım, Türk Eğitim Sen 2 Nolu şube başkanınca, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından başlatılan “Yazarlar Okullarda” projesinden çıkartılması istendi. [Projenin gerekliliği üzerine ayrıca bir tartışma yapılabilir. Milli Eğitim Bakanlığı marifetiyle öğrencilerin edebiyata daha bağlı olacağına inanmıyorum. Ama bu başka bir yazının konusu.] Eğitim-Sen’in gerekçesi ise son derece komik: “Pornografiye varan ifadeler” ve “Gençlerin manevi değerlerini zedeleyici unsurlar”. Bu olaydan sonra çeşitli medya kuruluşlarında Aslı Tohumcu hedef tahtasına konulmaya çalışılsa da sağ duyulu insanlar bu duruma seyirci kalmayarak tepkilerini belirttiler. Örneğin okurları bir imza kampanyası başlattı. İmza atmadıysanız sizi şuraya alalım.
Aynı çerçevede yarın Aslı Tohumcu’ya destek olarak “şiddet”i, “iktidar-şiddet-edebiyat üçgenini”, okulların kitap okutma sorunlarını ve diğer hususları konuşmak için bir etkinlik düzenlendi. Etkinlikle alakalı detayları buradan bulabilirsiniz. Yarın görüşmek üzere.
























