— Huooop!!! Amca oğlu!!! Burada durulur mu, ya hu!

Yokuşta durmak zorunda kalınca, dolmuşun kapısını açıp öndeki taksinin şoförüne  bağırıyor.

— Yanlış anlama abi… Şu yokuşta nasıl zorlanıyor, duyuyor musun?

— Estağfirullah.

— Yağmuru sevmiyor bu meret!

— …

— Kar olsa, takarsın kış lastiğini, kalkar!

— …

— Geçen bir arkadaş zorlamış böyle kalkarken, zincir atmış…

— (Zincir???)

— Tabii zincir atınca, motor gitmiş…

— (Karbüratör, şanzıman, vites kutusu… Zincir???)

— Olmuş mu, on iki buçuk milyarlık!

— (İyi para! Platin, meme, brülör… Zincir???)

— Zaten bir buçuk, iki lira para topluyoruz…

— (Doğru: Taksim beş buçuk! Termostat, istavroz dişlisi… Zincir?)

— Adam iflah olmadı: Battı gitti… Dolmuşu da bıraktı. Buyurun abiciğim!

— Kültür merkezi mi burası?

— Yok abi. Kültür merkezi yukarıda kalıyor. Aşağıda yolcu bekliyor ya, çıkamıyoruz oraya. Yürüyeceksin biraz.

— (Yolcular aşağıda bekliyor… Kültür merkezi yukarıda… Marş dinamosu, diferansiyel, Diferansiyel Hesap Üstüne İki El Yazması, diferansiyel rant, artı değer, Zincir??? Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan…) Haa, eyvallah. Hayırlı işler.

İstanbul Devlet Tiyatroları’nın Bersisa adlı oyunu için yazdığım partilerin üç yaylıyla seslendirilmiş hallerini Soundcloud‘da bir “playlist” olarak yayımladım.

Bu listede bestesi bendenize ait olmayan tek eser “Kutsal Evlilik Ayini” adlı geleneksel Bizans düğün ilahisidir.

 

Gece yarısı Mühürdar’da, kollarını havaya kaldırmış genç bir adam, başını tartımla sallayıp bir şeyler söyleyerek üstüme geliyor. Sol kulağım zaten az duyuyor; kapüşonu da kapatınca hiç bir şey duyamıyorum.

Durum değerlendirmesi:

⎯ Kollarını kaldırarak üstünüze yürüyen adam saldırgan mı?

⎯ Hayır. Hatta sevimli bile denilebilir.

⎯ Peki, bu adam sizden para mı isteyecek?

⎯ Sanmıyorum. Başka türlü bir hali var.

⎯ Nedir o?

⎯ Hakikaten nedir bu?

Kapüşonu açıyorum:

⎯ Anlamadım, canım. Ne diyorsun?

⎯ Bütün insanları, diyorum abi. Bütün insanları çok seviyorum.

⎯ Ha, eyvallah.

⎯ Savaşlara hayır, abi!

⎯ Eyvallah, ona da eyvallah.

⎯ Kusuruma bakma, abi. Ben biraz içtim de.

⎯ Eyvallah, canım.

⎯ Abi, sen ne güzel bir abisin, her şeye eyvallah diyorsun.

⎯ Eyvallah, babacığım; ya ne diyelim.

⎯ Sen de mi içtin, abi?

⎯ Yok. Bıraktım ben.

⎯ ?!!

⎯ ?

⎯ Eyvallah, abi.

⎯ Eyvallah.

14 yaşımda okulu kırıp Taksim’den Harbiye’ye, külrengi bir yağmur altında el ele yürüdüğümüzde sevdim. Sonra anan okulu basıp “Sen misin kızımın konuştuğu çocuk!” diye kükrediğinde.
16 yaşımda okulunda konser verdiğimizde o zamanlar alemin en acemi solisti olmama rağmen nezaket gösterip sesimi Bruce Dickinson’a benzettiğin zaman sevdim.
20 yaşımda Marmara Ereğlisi’ndeki iskelede bir sabah Enis Batur’un “Gri Divan” kitabını verdiğin zaman sevdim. Şimdi bulamıyorum o baskıyı, sahaflarda bile.
23 yaşımda Sapho Club’da dans ederken karşılaştığım zaman. Kıvır kıvır akarken omuzlarından kadınlığın.
25 yaşımda yılbaşı gecesi elinde sepetle Beşiktaş’taki Kadıköy iskelesinde beklerken gördüğüm zaman sevdim.
27 yaşımda bana klasik müzik sevdirme konusundaki inadından dolayı sevdim. Bach, Elgar, ama ille de Jacqueline du Pré!
29 yaşımda çalıştığım ofisin orta yerinde, bembeyaz giysiler içinde, bir Venüslü masumiyetiyle belirdiğin zaman.
33 yaşımda bir gece yaşadığın yalının penceresinden Boğaz’ı gösterip “o gemi ne zaman geçse ben seni düşüneceğim” dediğin zaman.
37 yaşımda karlı bir Sofya gecesi karşıma geçip “nihayet büyüdün galiba” diyerek kadehini dünyanın ve Tanrı’nın yalnızlığına kaldırdığında…
40 yaşımda fonda Yıldız Tilbe çalarken önüme bir kadeh koyduktan sonra “ikimiz de yeterince bedel ödemişiz, gel kalplerimizdeki güçleri birleştirelim” dediğin zaman.
Sonunda anladım ki sen aslında hep aynı kadındın. Aynı kusursuz, evrensel dişi. Saçları kozmik ışınlarla, yıldız tozlarıyla yıkanmış. Parmak uçlarında şimşeklerin dans ettiği.
Bense her defasında başka bir adam. Her defasında yenik düşüp değişmiş, bu yüzden senin kıymetini bilememiş başka bir budala.
Bunları anladığımda kadehini kaldırmış bana gülümsüyordun. Aynı anda sarı, kumral, kızıl, simsiyahtı saçların. Gözlerin aynı anda deniz mavisi ve elaydı. Fonda David Bowie çalıyordu. İçimde koca bir sarkaç gibi sallanıyordu zaman.

daha önce şurada bahsetmiştim: http://www.afilifilintalar.com/birkac-kelam-ve-bir-duyuru

araya çok zaman girdi, bir sürü iş, güç, dert, bela girdi; alakadar olamadım. şimdi yavaştan başlıyorum. ilk misafirim Serkan Canbaz, kendisiyle ilgili bilgiyi en sona koydum.

sayfasından çaldığım bu satırları mazur görsün.

bir şeyi de belirtmem lazım, bu ve bundan sonrakiler de dahil olmak üzere burada paylaştığım metinleri tartışmak için doğru kişi ben değil o metnin yazarıdır. burada paylaşmış olmam o metne dair her şeyi onayladığım/beğendiğim/savunduğum/desteklediğim anlamı taşımamaktadır. hem zaten yazarı daha iyi bilir, akla takılan bir yanı varsa.

okuru bol olsun.

m.

______________________________________________________________________________________________________________________________

 

-kapı-

Kocaman duvarların diplerinden, ateş saçan nehirlerin kıyılarından, yalanlar savuran fırtınalarının ortasından geçtim. Yağmur yağdı. Çok fazla. Ortalık battı. Kanalizasyonlar patladı. Yerin dibine itmeye çalıştığım bütün pislikler ortaya çıktı. Daha fazla gizleyemedim. Yanı başımda, suyun üstünde bize öylece bakıyorlardı. Kaçtım, konuşmadan. Sustum çünkü yalan söyledim. Sonrası isteksiz saatler, günler. Senin tertemiz yüzünden daha uzaklara gidesim geldi. Yoruldum. Yüksek ihtimalle haklı suçlamalarından. Yüzüme savuşturacağını bildiğim haklılıklarından. Her zaman giden mi suçlu. Ortalık sakinleşti, sular çekildi. Hafiften burnumuzu kesen o pis koku kaldı sadece. Pek de gidecek gibi değil. Ellerim çözülmüştü artık. Önümde yemyeşil bir vadi var. Onun ortasında duvarsız kapılar. Onlarca.. Yüzlerce.. Buradan bakınca bile kaç tane olduğunu sayamıyorum. Yüksekteyim. Yüzüme rüzgar çapıyor. Sert. Isırıyor inceden. Dudaklarım kurumaya başladı bile ama güneş tepede. Yalandan da olsa mesaisini doldurmak için görev başında. Tek tek geçmem gerek o kapılardan. İndim önlerine kadar. Gölgeleri üç insan boyu. Güneşi kesiyor, soğuk yerde. Açıyorum deniz çıkıyor karşıma. Karşıda birkaç küçük ada. Önümden motorlu bir kayık geçiyor, üstünde yaşlı bir adam. Sesleniyorum duymuyor. Kendimi duyurmak için bağırıyorum. Kafasını çeviriyor. Sigarasını tuttuğu elini kulağına götürüp beni anlamadığını gösteriyor. Kapatıyorum kapıyı. Ne o tembel güneş var ne de soğuk yeşillik. Ayağım suyun içinde. Kıyının karşısına geçmişim bile. Burası şaşırmamı engelleyecek kadar güzel. Tırnak büyüklüğünde yengeç yavruları dışında kimse yok. Sürekli esneyen bir boşluğun içindeyim. Uzaktan Rumca bir şarkı sesi geliyor gibi. Hafif esen rüzgara yenilmediği anlarda kulağımda. Az ötede, ağacın arkasında başka bir kapı görüyorum. Sudan çıkıp hızlıca oraya doğru gitmeye başlıyorum. Güzelim toprak ayağımın altında çamur olmuş. Minik taşlar canımı yakıyor biliyorum ama hissetmiyorum. Açıyorum kapıyı, karşımda boş bir oda. Duvarları yeni boyanmış. Sanki bana hazırlamışlar gibi. Beyaz duvarlı boş bir oda. Kapıdan geri çıkmak için arkamı dönüyorum. Beyaz duvar burnumun dibinde. Berbat kokuyor bu boya. Yer sıcak, cam yok. Tek bir ışık var, o da beyaz. Gözüm yanıyor bu parlaklıktan. Yere çöküyorum. Sıcak iyi geldi. İçim geçmiş, gözlerim kapalı. Buradan çıkmanın bir yolu mutlaka var, biliyorum ama elden bir şey gelmiyor. Olduğum yerden ayağa kalkmaya çalışıyorum. Oda yan dönmeye başlıyor. Tavan yanımda, tutunamıyorum. Beni bir boşluğa atıyor. Dışkı gibi. Yutulamayan kılçık gibi. Tükürüyor. Büyük bir caddeye atıyor beni. Yolun ortasındayım şimdi. Üzerimde bir takım elbise. Arabalar yanımdan vızır vızır geçiyorlar. Aynaları kolumu sıyırıyor. Kaldırımlar bomboş. Herkes deli gibi araba kullanıyor. Kafamı kaldırıp sağa sola bakıyorum belki kapı görürüm diye ama yok. Kaldırıma çıkmam gerekiyor, şokun etkisi geçince harekete geçiyorum. Önce elimdeki Bond çantayı atıp zaman tutuyorum. Bir… İki… Üç… Araba çantayı ezdi geçti. Ceketimi çıkarıp kaldırıma doğru havadan atıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Bir anda ortaya çıkan, berbat müzikli samba okulu aracına aslı kalıyor. Seni göreceğim güne daha çok uzaklaşıyorum. Umudum azalıyor. Arabalar kolumu parçalamaya başladı bile. Kesikler derinleşti. Acı desen senin yüzün var gözlerimde. Yolu iyice kollayıp son bir güç kaldırıma doğru attım kendimi. Kaldırıma kadar yetişemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Haksız da sayılmazdım. Aslında hiç haksız olmadım ben. Başıma gelecekleri hep önceden bildim. İşte aldığım kararların berbatlığını kestiremedim bir türlü, hepsi o. Kaldırıma kadar yetişemedim. İlk sağ yanağımda hissettim o yanma hissini. Saniyesinde vücudumun tamamına yayıldı. Gözlerimi açamadım. Çirkin bir binanın tepesinde, elimde sondan üçüncü sigaramla oturmuş, yatan bedenimi izliyordum. Artık işin hiçbir heyecanı kalmamıştı. Ayaklarımı topladım. Kalkıp yürümek geldi içimden. Arkama döndüm, kumsal. Bembeyaz kumlu bir kumsal. Uzunca. Bir tek sen vardın. Uzakta. Epey uzakta. Baktım, baktın. Yanına gelmek istedim, gelemedim. Yürümek istedim. Kum beni içeri doğru çekmeye başladı. Bağırmak istedim, boğazım düğümlendi. Şimdi sana, kalan son enerjimle bakıyorum. O kumsalda bir tek sen varsın.

_______________________________________________________________________________________________________________________________

Serkan Canbaz

Serkan Canbaz 1990 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Annesinin çocukluğu boyunca ”televizyona fazla yaklaşma” uyarılarına aldırış etmeden büyüyünce utanmadan gidip televizyonun içine girer ve bu işi kendisine meslek edindir. Perde takmayı, yeni yıkanmış kot pantolonla koşmayı ve uçakları pek seviyor. Cesaret buldukça da yazmaya çalışıyor.

 

 

Bism-i şah Allah Allah.

Gizli bir hazineyken bilinmeyi seven ve murad eden, biz henüz taleb nedir bilmez iken esmaını ve efalini bildirerek bizi talib, zatını dahi matlub kılan Zülcelâl-i vel-İkrâm Allahü Teâla’ya, ilm-i ilahisi ve tecelliyatı adedince aşk u şevk ile hamd olsun.

Muhabbet-i ezelînin muhatabı, Hakk’ın muhabbetinin, nurunun, kelamının velhasıl küntü kenzin mazharı, talib-i Hakk’ın rehberi, mürşidlerin serveri, yegâne penâhımız, dü âlemde sultanımız, rahmeten-li’l-âlemin, Fahr-i âlem Efendimiz Muhammed Mustafa’ya, muhabbetle halk olunan âlemler adedince ve muhabbetle salât ü selam olsun. Bu hamd ü sena ve salât ü selamın bereketi, bahusus onun ehl-i beytine, evladına ve etbaına dahi îsal olunsun. Âmin.

Varis-i sırrü’l-hüdavendigâr, sultan-ı şuara, mefhar-i fukara, Şeyh Galib efendim hazretleri, cenab-ı Hakk’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun; Allah sırrınızı takdis eylesin.

Canımdan aziz efendim, sizi böyle vakitsiz rahatsız etmemin sebebini izahla söze başlayayım müsaadenizle. Matbuattan ahbabımız, müteveffa muharriruna yazılmış mektubatın ceminden müteşekkil bir kitapta neşredilmek üzere, fakirden de bir mektub istediler. Evvela bu taleb karşısında taaccüb etsem de, bu iş dahi bir hayra tahvil edilebilir diye fehmederek, bu satırları kaleme almaya kani oldum. Fakat mevtaya mektub yazmak gibi bir abesle iştigal etmemek için, size müracaat etmeyi ihtiyar ettim. Çünkü sizin hayatiyetiniz karşısında bizim ahvalimiz cemadattan evla değildir, efendim.

Bu vesileyle hem sizin meşhur “Gele bir devr ki bu Galib’i yâd eyleyeler / Fursat-ı sohbeti ahbab ganimet bilsin” nutkunuzu haklamak, hem de yine bu müfred beyitle alakalı, altı senedir zihnimi meşgul eden bir müşkülü zat-ı alinize arz etmek isterim. Efendimizin hicretinin bin dört yüz yirmi yedinci senesinde telif ettiğim, —kendisi bir kıymeti haiz olmamakla birlikte— ancak sizin mısraınızın iktibasıyla kıymet bulan kitabımda, bâlâda zikrettiğim müfred beyte ilaveten, mirî malıdır deyu, müsemmeninizden dahi birçok mısraı yağmaladım: “Efendimsin, cihanda itibarım varsa sendendir”. Asarınızla meşgul oldukça bir güzel hal tecelli ediverdi de, o beyitte tarih düştüğünüz zannına kapıldım. Fakir hesabın içinden çıkamayınca ehline müracaat ettim. Fakat ehil sandığımız rüsum uleması, bir tarih verebilmek şöyle dursun, yekten, “bu beyitte tarih düşüldüğüne dair bir emare dahi yoktur” dediler.

Sultanım, fakir mi vesveseye düşmüşüm, yoksa ulema mı gafil bilemediğimden, tüm cehaletimle size müracaat ediyorum. Buyurduğunuz üzere, ahbab için sizi yâd eylemek —vakitle tahdit edilemez surette— ganimettir. Hal böyle iken, “Gele bir devr” diyerek, muayyen bir vakte işaret buyurmanızda ancak bir hikmet olacağını vehmettim. Hatta “Gele bir devr” ifadesinin eksik ta’miyeye işaret ettiği fikrine kapıldım. Bu fikirden hareketle, asıl ebcedle hesab ettiğimde iki bin elli üç senesine ulaştım. “Ganimet” kelimesinden muradın “gevher”e telmih olabileceğini fehmederek, noktalı hurufatın hesabından ise bin beş yüz on dokuz senesini buldum. Bu tevarih hem hicrî hem de miladî olarak bize uzak olduğundan, (kendi zamanıma yakın bir tarih bulmam gerektiği vehmiyle) ünsüz hurufatın hesabından iki bin on beş senesini çıkardım.

Nur-i kalbim, efendim, sizden dileğim odur ki, ya himmet edin bu tarihi biz hesab edelim, ya da lütfedip manada bildirin. Kerem edin ki, varsa bu muayyen tarihi bilmek ve dahi âleme bildirmek, ancak sizi yâd eylemekle ganiy olan fukaraya nasib olsun. Sertacım, efendim, hatm-i kelam niyetine muhabbetle aşk u niyaz ederim. Bi-hürmeti Tâ-hâ ve Yâ-sin ve bi-izzeti âl-i Yâ-sin ve selâmün ‘alel-mürselîn vel-hamdü lillâhi Rabbil-‘âlemîn. Bi-sırr-ı Pîr el Fatiha.

Fukaradan İhsan kulunuz,

20 Ocak 2013, Asitane

 


METAFORİK ANESTEZİ

Becerebilir misin ki bunca kalabalığın arasından
Sıyrılıp gelmene izin verir mi dış mihraklar
Osho’nun öğütlerinin ciddiye alındığı çağdayız
İç ve dış temsilcilikler komple düşman üretiyor
Televizyonlar kötü gasteler kötü dergiler inanılmaz moralsiz
Bir rakımız var ortalarda müştereken yüzümüzü güldüren
Onu da ayrı ayrı yerlerde içiyoruz nokta nokta
Sövmeyeyim peki sevdiğim sövmeyeyim peki madem de
Sövmeyip de ne yapayım sen söyle?

-Birinci tekil yazıyormuşum hep eleştiri bir-

Daha iki dakka önce ağladım hastayım dedim garsona
Aynı anda kaygılandım hem sana hem Kamuran’a
Kamuran kim? Kamuran çocuk sokakta mendil satıyor
Ben kimim potansiyel müşteri hem garsona hem Kamuran’a
Kamuran muhteşem bir kinle büyüyor göreceksin
Çok pis intikam alacak itilip kakılmalarından
Sokakta bir Kamuran garip bir ben
Bir sen gelirsin hakkımızdan bir sen, gelsen
Ama gelmezsin çok işlerinin sıyrılıp arasından

-Hep Melek diyormuşum herkes şikayet ediyor!-

Karlı karlı zamanlarda hepimize aşı lazımmış
Öyle diyor Çağrı abim itiraz etmek ne mümkün
Lakin şiirde özel dostluklar ilaç isimleri falan zikredilmezmiş
Ee emre itaat edip soyut şeylerden bahsedelim madem
Ruhum, eşyanın ruhu, kapitalizmin ruhu ve tuz ruhu
İdealar kuramı ve soyut kuramlar antolojisi
Sarsak girişimler ve sanat ve post-modernizm
Hepsine andolsun
İlk söz verdiğim kanepede bekleyeceğim gelmeni
Histerik bar kahkahaları ve Kamuran şahit

-Sıradaki kar tatili uzaktan sevenlere-

muz tabanca

• Bütün atık pil kutuları kullanılmış kâğıt peçetelerle dolsun.

• Bayat ekmekler aşağılansın, soğuk çorbalara hakaret edilsin, tuzsuz yemekler lanetlensin.

• Araçlar amaçların önüne geçsin, hayır lokması kuyruğunda boynuzun “Hastam var” gerekçesiyle kulağın önüne geçmesi gibi.

• Herkes herkesin hatasından tespih yapsın.

• Sabahları kibrit kutusu kadar peynir, bir dilim ekmek, bir kaşık bal ve bir çimdik dedikodu tüketmeden evden çıkılmasın.

• Şükür “fakir”, vakar ise “kibir” sanılsın.

• Arabanın içinde veya dışında olmak fark etmeksizin herkes herkese korna çalsın.

• Üç kişinin oturduğu sohbet masasında, birisi konuşurken diğerleri dinlemesin, her ikisi de kendi tiradına başlayacak en uygun zamanı kollasın.

• Herkes imtihanda kopya çekmeyi, sokakta yere tükürmeyi, trafikte makas atmayı kendine hak görürken politik tartışmalarda cevval kesilsin.

• Halı silkeleme olimpiyatlarda resmi spor olsun.

• Bütün kardanadamların burnu çalınsın çünkü havuç yemeden uyuyacağımıza ölelim daha iyi.

• Tüm düğünlerde kız veya erkek tarafından en az bir akraba muhakkak küssün.

• Bir şaka yapıldığında, çevredeki herkes bu şakayı puanlayarak kişiyi hapse ya da özgür dünyaya göndermek misyonunu yüklenmiş bir yargıç olduğuna inansın.

• Ancak şu gerekçe için başlar siperden çıksın; düşmanın ölülerini saymak.

• Jüteki ile Öteki birlikte yemeğe giderse hesabı mutlaka Öteki ödesin.

• Çok okuyan da çok gezen de bilmesin, çok konuşan bilsin.

iqra-calligraphy

Şeyhim beni 70’lere ışınla,
3 milyar saniyem bitmeden önce
Sonsuzluğu bükeyim, kalan ömrümce.
Tasavvuf strese iyi geliyor bence.

Bir fırt ab-ı hayat versene şeyhim
Dindirsin faniliğin hararetini.
Bitsin mutat prova, deney, tatbikat;
Ecel formalitesi, azap rutini.

Şeyhim nedir bütün bu illüzyonlar seraplar?
Aşk üçgeni, meşk dairesi, kudret karesi,
Zeval kulvarındaki zırhlı araçlar?
Şimdi yani tam şu an kaderde ne var?

Şeyhim adım kara listede, aha!
Görünmüyor hicret rotasındaki vaha
Açamam, açamazsın, açılmaz şeyhim,
Sıfırın ortasına bir delik daha.

Şeyhim 14 milyar yıl ne çabuk geçti
Yaş kırk oldu kırklara karışamadım
Ben defterden sildim ölümsüzlüğü
Şeyhim kainata alışamadım.

Yıllık iznimin bir bölümünü memleketim olan Haruun Kal gezegeninde geçiriyordum. Jedi şövalyeliği mesleği son zamanlarda epey yormuştu beni. Yok karanlık tarafla dövüş, yok uzay haydutlarını kovala, vay efendim galaksideki barış tehlikedeymiş… Yaş ilerledikçe valla ağır geliyordu insana.

Evimde sessiz sakin oturmuş ışın kılıcımın bakımını yapıyordum. Dört kanatlı uzay gemim garajda yatıyordu. Bir taraftan da koymuştum teybe bir Müslüm kaseti, ufak ufak demleniyordum. Zaten bizim meslekte çoluğa-çocuğa karışılmadığından tatilde kafa ütüleyen de olmaz. Keyfim gıcırdı yani. Birden intergalaktik hologram ekranında gözüme bir haber ilişti. Aynen şöyle yazıyordu. “Diyanet Yoda’ya savaş açtı!”

Nerede? Samanyolu galaksisindeki Güneş sisteminin Dünya adlı gezegenindeki Türkiye adlı ülkede. Herhalde intergalaktik ajans bu haberi sırf içinde “Yoda” kelimesi geçiyor diye süzüp bana göstermişti. Öğrendim ki bu Dünya denen taş parçası meğer Müslüm’ün doğduğu yermiş. Hemen merak ettim tabii; Müslüm’ün memleketi olması dışında benim açımdan en ufak önem arz etmeyen bir gezegenin sakinleri ustamız Yoda’ya niye savaş açsındı?

Acep bu “Diyanet” dedikleri şey de neydi?

Meğer bizim Jedi konseyi gibi bir şeymiş. İslam dininin Türkiye adlı ülkedeki işlerine o bakarmış. Resmine bakılırsa başındaki şahsın pek öyle savaşçı bir hali yoktu. Ama belli olmazdı tabii. Sonuçta bizim Jedi ustaları içinde ne mülayim görünüşlü arıza tipler var.

O sırada Dünya’nın “sosyal medya” denen sanal ortamında Türkiye ülkesinin vatandaşları kapışmıştı çoktan. Bazıları Yoda’yı savunuyor, onlara karşı olanlar da ustamıza hakaret yağdırıyordu. Bir kısmı Diyanet ile alay ediyor, diğerleri de bunu yapanları dinsizlikle suçluyordu. Anladığım kadarıyla bu ülkede birini dinsizlikle suçlamak çok fena bir şeydi. Kavgada bile söylenmezdi yani. Ayrıca tarafların birbirlerine ettikleri laflara bakıp bir çeşit iç savaş yaşadıklarını anlamak zor değildi. İyi de biz nasıl bulaşmıştık bu işe? Milyonlarca ışık yılı öteden? Kendi derdimiz bize yetmiyormuş gibi?

Canım sıkılmıştı doğrusu. Ama Yoda’ya dil uzatıldığı için falan değil. Ustamızın adını bile duymadığı bir gezegende yaşananları umursayacağını sanmıyordum. Sorun şuydu ki Jedi raconuna gore bu istihbaratı konseye rapor etmem gerekiyordu. Ne kadar önemsiz olursa olsun.

Tabii bu da çok değerli tatil günlerimden birini çalışarak geçireceğim anlamına geliyordu. Bir an ciddi ciddi kaytarmayı düşündüm. Kimin haberı olacaktı bit kadar gezegendeki mikrop kadar ülkeden? Sonra vazgeçtim tabii. Lanet olsundu içimdeki sorumluluk duygusuna!

Bari önce şu Diyanet dergisindeki yazıya bakayım dedim. Jedi geleneğinde araştırmaya orijinal kaynakla başlamaya büyük önem verilir. Hepimizin daha çocuk yaşta edindiği bir terbiyedir bu.

Ne görsem beğenirsiniz? Yazıda ne Yoda’ya ne de Jedi dinine saldırı vardı. Hatta en küçük bir hürmetsizlik bile yoktu. Sadece insanlığın yeni moda inançlarından bahsediliyordu. Meğer bizim din gezegenin bazı yerlerinde almış yürümüş.

Avustralya’da 70 bin kişi, İngiltere’de 390 bin kişi kendisini “Jedi” olarak tanımlıyormuş. Bir Jedi olarak iftihar ettim tabii. Takdir edersiniz ki Güç’ün ışığının ta oralardan görünmesi az-buz şey değil.
Bu arada, İslam dinini araştırırken bizdeki Güç’ü çağrıştıran Vahdet-i Vücut felsefesine rastladım. Galaksilerimiz farklı da olsa aklın yolu birdi sonuçta.

Sonra tekrar baktım hologramıma düşen haberin başlığına: Hayır, yanlış okumamıştım. “Diyanet Yoda’ya savaş açtı!” deniyordu harbiden. Bu işte bir tuhaflık vardı. En iyisi gezegenin o ülkesinde yaşayan bilgelerle irtibat kurayım dedim. Nedir-ne değildir beni aydınlatsınlar.

“Akil Adamlar” diye bir olay keşfettim. Adına bakılırsa bilge kişilerden oluşan bir konsey olmalıydı.

Orhan Gencebay isimli bilge telefonuma çıkmadı. Lale Mansur’a da ulaşamadım. Ali Bayramoğlu, Hülya Koçyiğit, Yılmaz Erdoğan, Murat Belge, Hilal Kaplan, Abdurrahman Dilipak’a da. Kadir İnanır isimli bilge ise beni telefonda “Jedi-medi dinlemem alayınızı döverim üleyn!” diye azarladı.

Bula bula Tuna Kiremitçi diye bir adamı bulabildim. Akil-makil değildi ama özgeçmişinde “müzisyen ve romancı” yazıyordu. Bir halta yarardı belki.

Dedi ki “Jedi kardeşim, sen sen ol bizim memlekette olanları akıl yoluyla kavramaya çalışma. Yoksa kafayı yersin.”

Sonra devam etti: “Bizler hiçbir konuyu kendi bağlamı içinde kalarak konuşmayı bilmeyiz. Her mevzuu bağlamından saptırır kavga vesilesi yaparız. O yüzden hiçbir tartışma bir yere varmaz. Ortaya atılan fikirlerin kimseye hayrı dokunmaz.”

“Nasıl yani?” demiş bulundum.

“Şöyle yani” dedi. “Birisi sana bir şey gösterdiği zaman o şeye bakarsın değil mi? Oysa biz gösterenin parmağına bakarız. Yani fikrine değil hangi partiden olduğuna, mahallesine, mezhebine, hatta giyim-kuşamına takarız kafayı.”

Güç’e sığınıp sordum galaksilerarası diplomasi sınırlarını çok fena zorlayan sorumu. “Niye böyle yapıyorsunuz kardeşim? Manyak mısınız?”

“Tam aksine, gayet akıllıyız” dedi gülerek. “Hatta uyanığın önde gideniyiz. Bu işlerden rant nasıl yenir çok iyi biliyoruz. O yüzden hepimizin derdi öbür mahalleye körlemesine saldırıp kendi mahallemizin kahramanı olmak. Farklı düşünenleri direkt vatan haini ilan etmek. Sadece bizimle aynı partiye oy verenleri milletten saymak. Gönül gözümüzü birbirimize kapamak. Senin anlayacağın, hepimiz kendi oyunlarımızı oynuyoruz. Gerçekler bir avuç hayalciden başka kimsenin umurunda değil.”

Dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Bu kafa benim Jedi mantığımı aşıyordu. Aptal olmuştum resmen. Bizde böyle şeyler ancak Darth Vader’in aklına gelirdi.

Konu değişsin diye şu Vahdet-i Vücut meselesini sordum. Neyse ki dini konularda cahil değildi. Bana Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlana gibi şahıslardan bahsetti. Muhtemelen kimsenin okumayacağı raporumu yazdıktan sonra dediği isimlerin kitaplarına başladım. Anladım ki evrenin her yerinde varlığın özü bir.

İznim bitip de Coruscant’taki Jedi tapınağına döndüğümde ilk işim kıbleyi bulmak oldu. Şimdii meditasyonlarımı çaktırmadan oraya doğru yapıyorum. Mahalle baskısından korkmasam namaza da başlayacağım inşallah.