Yanılıyor olamazdı!
“O sendin!” dedi yolcu taksiciye.
“Hayır” dedi taksici kaşlarını çatarak. Israrla reddediyordu.
“Hani soldaki sokağa gir demiştim. Sen de orası ters yön demiştin?” Oydu. Biliyordu! Sesi, tipi bir kenara; aynasında sallanan süslerden, renkli kumaşındaki temizlenmesine rağmen kalmış koyu lekeden… Yolcu üsteleyerek tekrarladı:
“Sen o taksicisin!”
İnkâr etmenin bir anlamı yoktu. Taksici sonunda kabul etti:
“Evet. O bendim. Seni arabaya tekrar almamam gerekliydi biliyorum. Ama bunu yaptım. Kahretsin!”
Yolcu tebessümle yâd etti:
“Geçirdiğimiz o yolculuk çok güzeldi…”
“Evet” dedi taksici, çok eğlenceliydi… Ondan sonra hep seni aradım. Biri el kaldırdığında hep onu sana benzettim. Hep biri inerken senin gibi ‘Üstü kalsın’ sözlerini duymayı bekledim…”
Yolcunun yüzü kızardı, taksici teessürle vah etti:
“Sen rastladığım en iyi yolcuydun!”
Yolcunun mahcubiyetten kaçırmaya çalıştığı bakışları, taksicinin dikiz aynasından yansıyan dolu gözleriyle buluştu. Sanki o an taksimetre büyülenmişti. Bir o yana bir bu yana sallanan süsler pür dikkat kesilmişti. Arabanın farları merakla parlıyordu; motor susmuş, onları dinliyordu.
Belli ki her ikisinin de söyleyecek sözü vardı. Fakat tek kelime bile etmediler.
“Burası” dedi yolcu başını dışarı çevirerek: “Ben sağda ineyim…”
“İn!” diye inledi taksici, “Lütfen bir daha bu arabaya binme. Yüzünü görmek istemiyorum!” Yolcu yutkundu.
“Emin ol bir daha beni görmeyeceksin” dedi, “Artık benim bir arabam var”
“Biliyordum!” dedi taksici gözyaşlarına boğularak.
Dışarıda çisil çisil yağmur yağıyordu. Kayboldu yolcu karanlıkta…


rob cham 2

• Çocuk Şiiri: Tozlu camda top izi olsam sevgilim, en azından sabahları görür müsün beni?

• Çıngırağın adresi ikidir; salyalısı bebekte, sanatsalı yılanda.

• Kamyonlar konuşabilseydi ilk sözleri “Maşaallah” olurdu.

• İsviçre’deki dil meraklıları “Şu bizim klozet markası GEBERIT Türkçede köpeğin ölmesini istemek anlamına geliyor” der mi acaba?

• Zevksizliğin sınırı yok, bir de sarının tonlarının.

• “Pazarlık payı” denen şeyi anlayamıyorum, modern bir insan olmamı nasıl beklersiniz?

• Yaşamımız üç gergin soruya ait üç döneme ayrılabilir; Ödevlerini bitirdin mi?, Ne zaman evleniyorsun?, Mini barı kullandınız mı?

• Kimse kimseyi gerçekten tanıyamaz; can yeleği kapışmayı tecrübe etmeden.

• Babetle flamenko tevazunun İspanyolcasıdır.

• Fotokopi çekmeye duyduğun hevesi bir domatesi sulamaya duymadın. Oysa senin daha çok domatese istidadın vardı.

• Raket, top ve rakip olmadan hayali bir tenis maçı oynarsam delirdiğimi düşünürsünüz. Akli dengemin yerinde olduğuna inanmanız için bir raket, top ve rakip yetiyor öyle mi?

• Yarı olimpik yüzme havuzunda birinci gelen gümüş madalya alıyor. Sular da klorlu değil, karbonatlı.

• Kontrplak, tahtadan daha teknolojik olabilir fakat ileri düzey endişe ile baş edemez.

• Kâinatın en kaprisli Zeynep’i “En son ben geliyorum aklına değil mi?” derken bunu z harfine bağladı.

• Üretime katılmaktan anladığın surat yapmak mı?

• Bugünlerde iki kurşun havada çarpışmıyor. Bu yüzden zamane kurşunları empati yapmayı bilmez.

Stop and search

Hem de kızlı, erkekli!
İstanbul trafiğini arabalarını yan çevirip durdurarak felç eden Geziciler, Marmaray’ı ise imdat frenini çekerek sabote ediyor! Söylemler tamamen zıvanadan çıkmış durumda. Gezi, iktidar için tam anlamıyla seçilmiş bir travmaya dönüştü.
“Kızlı, erkekli…” diyerek bir konuşmaya başlamak, “Yanıma yürüyerek bir kız insan geldi ve konuşarak dedi ki…” diyerek konuşmaya başlamak kadar anlamsız ve tüyler ürpertici.
İktidar kendisine ahlaki bir yörünge arıyor. Kadınların doğurma biçimlerini, korunma yöntemlerini, çocuk sayılarını, başını örtme tarzlarını, vapur ve metrolarda ve (şimdi de) evlerde erkeklerle yaptıklarını/yapacaklarını belirlemeye çalışmaktan gayrı bir eksen de bulamıyor/kuramıyor. İktidar, bu ahlaki yörüngeyi  yönetimde yer alan erkeklerinin parayla kurdukları ilişkide, yaptıkları çeşitli basın açıklamalarındaki pervasızlıkta, polisin emekçilerin hak arayışlarını karşılayış biçiminde, öğrencilerin çeşitli seçme sınavlarında olup biten ‘sehven’ anormalliklerde, kamunun çeşitli ihalelerinde-özelleştirmelerinde yapıldığı iddia edilen rüşvet ve yolsuzluklarda,  sahte “kasetler” yüzünden hapse atılan masum insanlara yapılan zulümde ya da El Kaide’ye yapıldığı iddia edilen himaye ve desteklerde arayabilirdi. Tercihi bu şekilde olabilirdi. Olmuyor ya da olamıyor anlaşılan. Kadınlardan başka ahlak vurgusu ile ele alınacak tek bir değer kalmadı mı yoksa bu ülkede?
İktidara dahil olan erkeklerin ve bu erkeklere katılan kadınların on yılı aşkın süre içinde yapıp ettikleri her şeyin, ama her şeyin ya büyük bir başarı ya da büyük bir mağduriyet dalgası halinde algılatılmaya çalışılmasından sonra söylemler gelip “Kızlı,erkekli merdivenden indiler, yemek yediler, evlerde kaldılar…” a  dayanıyorsa  belli ki ortada çok büyük bir düş kırıklığı ve öfke var. Oysa yeni bir cihan imparatorluğu girişiminde ve bu girişimde yaşanan büyük siyasi hezimette sokaktaki insanların (kızlı, erkekli) hiçbir suçu ve sorumluluğu yok. Ancak bu öfke yanlış adrese yönelmeye devam edecek gibi. Bu seçilmiş travma belli ki artık iyileşmeyecek, daha da garip ve trajikomik boyutlara ulaşarak yayılacak. Bu süreçten mutlu ve birbirleriyle asgari düzeyde iyi geçinen insanlardan oluşan bir toplum çıkmayacağı çok açık. Ve son gelişmelerle de toplumun iki ayrı yakasının birbirleriyle çatışacakları dar ve karanlık bir yola doğru sürüklenmekte olduğu da görülmekte. Laikçilerin belli bir yere kadar taşıdığı zıtlaşmayı, kişisel emelleri için kutsal değerleri  kullananlar (‘dindar’ demeye dilim varmıyor) başarıyla şiddetlendirmeye çok yakın!

Basit sorular:

“Kızlı, erkekli… diye sataşmaya başlarken ‘karılı, kocalı, çocuklu’ oturanların ideal olarak görülüp referans alındığı anlaşılıyor, öyleyse bu ülkedeki aile içi ensest oranı nedir?
Kadınlar dile gelse bu ülkenin caddelerinde başı dik yürüyen ‘adam’ sayısı acaba kaça iner?
Erkek arkadaşıyla oturup yemek yemekte olan reşit bir genç kızın evine, ona göz koymuş ve beklentilerine karşılık bulamamış haset dolu orta yaşlı ve evli üst kat komşusunun ihbarı üzerine yapılacak operasyona acaba hangi polis birimleri katılacak?
Terörle mücadele kapıyı kırarak ellerinde silahlarla mı girecek?
Evde cürüm sırasında yakalan(a)mazlarsa –prezervatif, doğum kontrol hapı vb.- suç delili araştırması mı yapılacak?
Genç kız yakın zamanda arkadaşı ile cinsel ilişki kurup kurmadığının saptanması için kelepçelenerek muayeneye mi götürülecek?
Operasyon sırasında, ilişkinin itirafı halinde acilen imam nikahı kıyması için bir imam da bulundurulacak mı?
Polis bu ülkede günde ortalama kaç bin adet bu türden ihbar alacak ve bu tür operasyondan yapacak?
Operasyonun zeminini hazırlayan ve önceden vaz’edilip sonradan yazılan ‘hukuki’ düzenlemede ‘ibret-i alem’ için ne yazacak?
Erişkin insanların kendilerine ait mekanlarda ‘kızlı, erkekli’ oldukları için baskına uğrayabileceği bir ülkede yasaların teminatı altında herhangi bir hayat alanı kalmış mıdır?
Böyle bir ülkedeki rejime -ülke içinde açıkça söylenemese de- dünyanın diğer yerlerinde kısaca ne derler?

Adamın biri evine, evdeki fareleri yemesi için bir bitki satın almış. Bir zaman sonra bitki tüm evi sarmış. Kapıdan bacaya, bacadan avluya, ta sokağın bir diğer ucuna kadar… Böyle olunca evde fare namına bir şey kalmamış. Böyle bir bitkiye ihtiyaç duymasının sebebi yine fareleri yakalaması için aldığı küçük kediymiş. Misafirperver bir mizaca sahip olan kedi, fareleri yakalamak şöyle dursun onlar için dolaptan peynir bile aşırdığı oluyormuş.  Evin içinde kediden önce yine fareleri yakalaması için yanlışlıkla satın aldığı bir de köpek varmış. Bunlardan çok daha öncesinde kendisine hediye gelen bir bukalemun da varmış ama o da kim bilir şu anda neredeymiş. O karışıklıkta belki üstüne oturmuş bile olabilirlermiş. Belki de bukalemun çoktan gitmiştir evden. Bunu bilmiyoruz.

Kedi köpeğe dalaşır, köpek kediyi kovalar günlerini bu şekilde geçirirlermiş. Ama sadece eğlenmesine… Esasen kedi, köpeğin kardeşi gibiymiş. Köpek onu mahalle kedilerinden korurmuş. Kedi de bundan cesaret alıp ona buna dalaşırmış. “Miyav! Miyav! Maaaaruuuuuuurrrrrr…” Bu şekilde. Sonrasını zaten siz de biliyorsunuz: “Feukreaakrrr-kreeoo!” ya da “Khreoooourururuuu” Aynen böyle.

Lakin ne kedinin, ne köpeğin, ne de fare meraklısı bir bitkinin öyküsü bu.

Bu evin hemen arka sokağında Şukufe isimli bir teyze otururmuş. Teyze’nin kocası bundan on sene evvel başına düşen bir meteor sonucu terk-i diyar eylemiş. Teyzenin sürekli bu olaydan dolayı duyduğu pişmanlığı anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü o gün adamı evden şu sözlerle kovmuş:

“Git pişmaniye al da gel! Canım pişmaniye istedi! Hadi, defol!”

Ömrünün en büyük hatasıymış bu. Ama nerden bilsin değil mi? İşte.

Kader böyle bir şey olmalı. Sen gel, onlarca ışık yılı ötedeki, milyonlarca yıl önce patlamış bir gezegen artığı, adamın kafasını bul!

Rahmi Bey hemen oracıkta rahmetlik olmuş ve bu olayın ardından Şukufe Hanım kafayı yemiş. Kocasının arada sırada kendisini ziyarete geldiğini filan iddia ediyormuş. Soranlara:

“Cesedinin kafası yoktu. Peki, kafası nerde? Söyler misin komşu. Neredeydi beyni benim beyimin? Bence uzaylılar kaçırdı Rahmiciğimin kafasını. Eve tevet. Kafan kopsun demeseydim keşke. Duaların kabul olacağı vakitmiş. Keşke demeseydim. Ah keşke demeseydim! Gelirken pişmaniye al da gel demiş idim. Pişmaniyeyi de yiyemeden gitti yiğidim…”

Bu yüzden ne zaman bir pişmaniye görse pişmanlıktan hüngür hüngür ağlar imiş Şukufe Hanım. Baklava ya da kadayıf gördüğü zaman biraz hüzünlenir; lokma tatlısı gördüğü zaman içlenirmiş. Sütlaç ya da kazandibinin konuyla çok da alakası yoksa da bahsi geçince hafif hafif içi sızılar, fıstık ezmesi ya da fındık ezmesi gibi tatlıları da hiç düşünmeden afiyetle midesine indirirmiş.

Zaten fıstık ezmesi yemekten dolayı da hayli kilo almış. Artık kapıdan çıkamadığı için uzun süredir oturma odasında oturmaktaymış. Mahalledeki çocuklar ona Dev Anası diyorlarmış. Ama bunun asıl sebebi kiloları değil; oğlunun gerçek bir dev olması imiş. Hatta “Ufacık kadın bunu nasıl doğurdu ayol” diye (ki o zaman çok ufakmış) kadınlar aralarında konuşurlarmış.

Dev Bey, çocukken iki metre boyunda imiş… Şimdiki boyunu siz düşünün. Belki beş metre… On metre. Sonuçta nasıl bir dev ise bu… On beş metre. Belki yirmi. Birinin bana söylediğine göre dev ile konuşmak için megafon şartmış.

Birisi de az önce dedi ki. “Onu küçükken zürafalar bulup, yetiştirmiş”

“Atma” dedim. “Evet, atıyor olabilirim” dedi. “Olabilirsin” dedim. Öyküye karışmayın.

Aslında çok lüzumlu görmediğim için değinmemiştim ama Şukufe Teyzenin evinde bazı hayaletler de varmış. Fakat kimseye gözükmedikleri için kimsenin bu hayaletlerden haberi yokmuş. Rahmi Bey mi? Hayır, onun kafasını uzaylılar kaçırmış.

Şimdi derin bir nefes alın ve öykünün adına aldanıp da bu öykünün Şukufe Teyze hakkında olduğunu filan sanmayın (ve Dâhili Martılar da nedir?) Lütfen… Hikâyemiz aslen Şukufe Teyzelerin iki apartman ötesinde oturan Bilge Adam ve çivisi hakkındadır, hazır olun:

Kafası dalgın mı dalgın ama gözleri derin mi derin bakan, Haşmet adında bir adam varmış. İşte bu kişi az önce Bilge Adam dediğim.

Bir gün Bilge Adam yerde kocaman bir çivi bulmuş. Ama çok büyük… Buraya desen değil, oraya desen değil. Peki nereye?

Ardından bir karara varmış ve çiviyi boynuna asmış.
“Bu nedir?” diyenlere de:
“Bu dünyanın çivisidir” dermiş.
“Hahahaha! Taksana o zaman yerine de dünyanın çivisini her şey yoluna girsin!” derlermiş onlar da.
Ve Bilge: “Takacağım yeri bilsem boynuma asar mıydım?” diye cevaplarmış bu soruyu.
Hep aynı soruyu soruyorlarmış ama hep.
Bir keresinde dayanamamış ve soruyu sorana:
“Bu çiviyi takacağım yeri ben biliyorum, dön… Dön!”
Yahu. Bilgeyi de delirttiniz…
“Sakin ol” demişler. Dalga mı geçiyorsunuz adamla?

Bu olaydan sonra hastaneye kapatılan Bilge Adam, doktorların çok ilgisini çekmiş ve kısa bir süre sonra aralarında bayağı popüler olmuş. Ünü daha sonra diğer bilim adamlarına da yayılmış ve herkes Bilge Adamı konuşur olmuş. Bilge Adamı hastaneden çıkarıp evine yollamışlar fakat çivisini geri vermemişler. Öyle ya, çivi dünyaya aitmiş.

Bu konu üzerine hassasiyetle eğilen bilim adamları araştırmışlar tarattırmışlar ve çivinin nereye çakılması gerektiğini tespit etmişler. Fakat çiviyi kimin çakacağı konusunda bir türlü anlaşmaya varamıyorlarmış. Böyle durumlarda mutlaka içlerinden biri ortaya çıkar ve yüksek sesle: “Kura çekelim!” der; herkes de bu fikri kabul eder. Öyle de olmuş.

Fakat olayı biraz abartmışlar, çekiliş tüm dünya genelinde yapılmış.
Kura sarı sakallı bir adama çıkmış, ama adamın bıyığı hiç yokmuş. Sadece sakal.

Ve gün gelince çivinin çakılacağı noktaya toplanmışlar. Her yer bilim adamı doluymuş. Ortalarında da sarı sakallı bıyıksız bir adam…

“Burası mı?” diye sormuş sarı sakallı. Hayır bıyık yok.
“Evet. Burası o noktadır. Büyük bir hassasiyetle hesapladım” demiş bir bilim adamı gururla öne çıkarak.
“Çakıyorum” demiş.
“Çak! Çak!” diye desteklemişler diğer bilimciler.
Durmuş. “Bir şey olmaz değil mi?” demiş.
“Hayır hayır olmaz”
“Bir şey olmayacaksa niye çakıyorum?”
Haydaa… Bunun üzerine başka bir bilimci öne çıkıp açıklamaya başlamış:
“Sana olacakları söyleyeyim: O çiviyi çaktığın zaman,
İnsanlar birbirlerini sevecek ve sayacaklar.
Dürüstlük, erdem ve bilgelik salgın gibi yayılacak.
İnsanlar birbirlerine hürmetli,
Hürmetliler neşeli.
Neşeliler pek keyifli olacaklar”mış.
“Hm… Çakıyorum o halde” demiş.
“Çak!” demişler.
Çekici eline almış ve:
ÇAK! Çakmış…
Ardından yer çatırdamaya, gök gürlemeye başlamış.
Bu olaydan sonra dünya ortadan ikiye ayrılmış.
İsterseniz size bunu bir çizimle açıklamama izin verin.
İşte böyle:

Ortadan yarılma çizgisi tam da bizimkilerin sokağından geçiyormuş. Şukufe teyzenin evi ayrılmaya başlamış. Kapı dünyanın diğer tarafında kalmış. Teyze sonunda özgür kalmış fakat… O da nesi? Uzaylılar evin tam da altında saklanmasınlar mı? Şu işe bakın! Yer yarılınca hepsi ortaya çıkmış. Rahmi Beyin kafası da elbette ellerindeymiş. Şukufe Teyze:

“Ben demiştim!”

Uzaylılar Rahmi beyin kafasını geri vermek istememişler. Çünkü bu onlar için çok önemli bir şey. Ama Şukufe Teyzenin iri cüssesi ve oğlunun da bir dev oluşu onları biraz korkutuyormuş da. Bu konuyu kurul gündemine taşıyacaklarını söylemişler.

Bilge adam kafayı yediği ve ardından da çivisi elinden alındığı için evinden hiç çıkmayıp sürekli duvarda asılı duran tabloyu tutan çiviye bakıyormuş:

“Belki de o çivi bu çividir?”

Derken duvar kendinden uzaklaşmaya başlamış. Yerin yarıldığını sonradan fark etmiş. Aşağıya eğilip bakmış; dünyanın ta öbür ucu görünüyor. Ardından da uzay…

“Henüz çok geç olmamış olabilir. O çiviyi mutlaka almalıyım” diyerek karşıya atlamış fakat tutunamayarak aşağıya uçmuş. Dünyanın merkezine vardıktan sonra da sonsuza kadar yukarı düşmüş.

Öykünün başındaki sokağın iki yanına uzamış olan bitki  de dünya ortadan ikiye ayrılınca dalları aşırı gerilerek bir bir kopmuş: Flop-Pof!

Meğerse bitki, fareleri içindeki ortamda korumuş ve canlı kalmalarını sağlamış. Fakat bitkinin içinde fareler tuhaf bir adaptasyon geçirmişler. Bu yüzden bitki koptuktan sonra her yerde, tüylü küçük bir balon gibi pembe fareler uçuşuyormuş.

Evin köpeği başını oynatarak suratının etrafında uçuşan pembe fareyi savuşturmuş. Dünyanın diğer tarafında kalan yoldaşı; kediye bakıyormuş. Köpek, kediyi artık koruyamayacağı için kedinin etrafını diğer kediler sarmaya başlamışlar.

Köpek, az sonra gerçekleşecek manzaraya dayanamayacağı için arkasını dönmüş. Diğer kediler birden bizim kedinin üstüne atlamışlar: “Vrouuvvv, uuuuvriyuvv fkarraee!”

Köpek uzaklaşırken sesler hala kulağına geliyormuş. Gitmiş de gitmiş, gitmiş de gitmiş, ama sesler kulağından asla silinmemiş.

Hikâyemizde sadece kötü şeyler olmuyor. Şukufe Teyze tasavvuf diyetiyle zayıflamış ve kocasının kafasını uzaylıların elinden geri alıp, ona ‘kafalı’ bir cenaze töreni düzenleme imkânı bulmuş. (Akrabaların çoğu dünyanın diğer tarafında kaldığı için kalabalık bir cenaze töreni olacağını beklemeyin derim)

Cenazede Şukufe Teyze ve martılar dâhil herkes ağlamış… Şimdi az önce fark ettim de. Başlıktaki yazı: Martılar Dâhil olacak bence. Şukufe Teyze ve Martılar Dâhil. Aynen böyle. Dâhili Martılar değil. Yanlış yazılmış.

Ve dünya bir o yana bir bu yana hızla uzaklaşmış. Herkes kendi kaderine doğru yol almış, tıpkı her zaman olduğu gibi…

Dükkânı kapatıp eve doğru yol almak için bir belediye otobüsüne atladım. Ağzına kadar dolu otobüste zarzor ilerleyerek orta mahaldeki pencere kenarına fani bünyemi park ettim. Derken bir teyze ile, ona kadar saymayı henüz öğrenmiş oğlu yanımda bitiverdi. Ufacık çocuk onca bacağın arasında sıkışmışlığın verdiği rahatsızlıkla habire annesini çekiştirip duruyordu.
“Anne inmemize ne kadar kaldı?”
“Daha var evladım.”
“Anne inmemiz için birden ona kadar kaç kez saymam lazım?”
“Altmış defa evladım.”
Bu diyalogdan sonra çocuk ile annesi arasında bir süre sessizlik hüküm sürdü.
Derken çocuk sevinçle ağzını açtı:
“Anne saydım.”
“Bu kadar çabuk mu? inanmıyorum sana!”
“Bana inanmıyorsan Allah’a sor!”
Çocuğun bu sözü üzerine annesinin yüzüne yayılan şaşkınlığı görmeliydiniz.

da vinci

• Heves turizmi kursak otelinde gelişecekse içimde kalan arzular boşuna ev aramasın.

• Müdür dedi ki: “Faliyet raporlarında lüzumsuz mürekep sarfiyatına son veriyorum, bundan sonra adım da Selahatin.”

• Transparan modasını başlatan lahana sarmasıydı.

• Düzenli olarak jelâtin hışırdatılan bir yerde karıncanın akıl sağlığına güvenmeyiniz.

• Menemen yaparken yumurtanın sarısını iki denemede patlatamayınca yanlış bir şey yaptığımı sanıp vazgeçerim.

• Veda Şiiri: Çadırımın üstü altın bulut. Konargöçerim bence beni unut. Çadırımın üstü gümüş vitray. Züğürdüm, bir hırka, bir kaykay. Çadırımın üstü krom karamel. Öpmeden giderim, sen düşüme gel.

• Sandık geçmişte yaşar, fiilen.

• Çok sayıda kararın ve çok sayıda vazgeçişin bir arada hızla gerçekleşmesine vibrasyon denir.

• Hırvatçada “svcebljeskaliza” diye bir kelime var; “Aşırı kellikten şapkası bile parlayan adam” demek. “Ja zapravo čine”nin karşılığı ise “aslında uyduruyorum”

• Turşu bidonunun kronik gastriti asla kornişonun gündemi olmayacak.

• “Ben siyahın kokusuyum” dedi füme.

•  “Jetonu buzdan dünya hatır bile soramadan eriyor” dedi Aleksi Pavloviç. “Seveceksen ivedi sev.”

• Una yumurta kırdığında bu yumurtanın kariyerinde zirvedir.

• Keramet kavukta değil ama birazı mandalinada.

• Bisikletimle geçerken “Tekerlekler dönüyo” dedi. “Bi’ doktora görün o zaman” dedim.

• Yarış köpeklerinin ağızları kapatılır ki kendi aralarında niçin koştuklarını sorgulayıp anarşi çıkarmasınlar.

• Bir çeşmede su akmıyorsa sular kesiktir de, yan yana iki çeşme akmıyorsa çeşmeler birbirine dargındır.

• “Sana mükellef bi sofra hazırladım” dedi kadın. “Hep aynı şakayı yapıyorsun” dedi vergi müfettişi.

• Duyarlı bir bilim insanından beklenen, kız isteme merasiminin gerçekleşeceği yerdeki standart barometreleri güvenli bir yere almasıdır.

• Kayak tesisi müdürünü kızağa çekmişler; eh, pek terfi sayılmaz.

• Ne vakit Kurabiye Canavarı’nı düşünsem bir elektrik süpürgesi daha hizmete girer.

• “Vay! Vay! Vay!” dedi adam. “Philosopher sen?” dedi turist kadın.

• Gitar çalıyordum o zamanlar. Deneysel bir arpej solonun ortasında “Akort çok uzun sürdü” dediler. Galiba alkışlarla yaşayamayacaktım. Pes ettiğim anı tam olarak hatırlamıyorum.

• “Ben şişenin düzenli hayatıyım” dedi sürahi.

• “İstifa ederek olmaz. Manipülasyona kapalı, organik ve kişisel bir protesto biçimi bul, hemen bul, tam burada bul” dedi. “İstifra olur mu?” dedim.

• Meraklının duvarı yaş, meraksızın jalûzisi taş.

• Kırmızı ile mavinin kavuşması sadece köpekbalığı saldırısına bağlı değil ki, belki Şirinler de kapı önünde salçalı ekmek yer bir gün.

• “Berlin gibi” dedi Aleksi Pavloviç. “Sanki tek bir şarkı söyledim ve sonra nefesimi aldılar.”

Tamamen bilinçdışımın kontrolüne bıraktığım bir alışkanlık. Ruhumun conatus ritüeli. Cehaletten sindiğim, insanoğlundan tiksindiğim an ayaklarım beni en yakın kütüphaneye yönlendiriyor. Bazen saatler almıyor, bazen aylar sürüyor. İşte öyle bir gün. Salı. Yağmur da peşimde. Sağanak nokta atışları yapıyor. Kütüphanenin kapısı, kahvemin son yudumunun sırtında sigaramın son fırtı. İçeri fırlatıyorum kendimi. Kaldırıyorum kafamı:
Dankkkkkk!!!! Bammmmmm!!!! Pattttttttt!!!! Zızızızızızızzızızı!!!!!!
Karşımda bir peri. Kulağında bir kulaklık. Önünde bir kitap. Hafif hafif sallıyor kafasını. Aylak Kadın. Ay pardon, anla işte. Hatırlamaya çalışarak yaklaşıyorum adım adım. Bilinçsizce. Dokunuyorum. Kaldırıyor kafasını. Çıkartıyor kulaklıkları. Tebessümünün sıcaklığıyla eriyip dökülüyor sözcükler:
“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”
Gözleri doluyor. Sizin saatinize göre bir saniye içinde kulaklıkları bana uzatıyor. Gözlerim doluyor. Başlıyorum dinlemeye;

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

rob cham

• Bi’ dakika! Kimse kontrbastan keman olmasını beklemez. Tamam, şimdi diyete devam edebilirsin.

• Ne zaman mekik çekmek istesem ayaklarım kalkıp itiraz ediyor. Duruyorum. “Söyleyin şimdi, ne var?” diyorum. Susuyorlar.

• “El çırpın çocuklar” dedi anaokulu öğretmeni. “Şu anda aklıma daha iyi bir şey gelmiyor.”

• Nedir kariyer? Önce vale, sonra çilingir, sonra emlakçı ve sonunda anahtar olmak.

• Oyun biter, perde kapanır. Sonra ansızın perde bir yerinden kıpırdar. Ben bunun hangi sakar olduğunu merak ederim.

• Halıcı Bilmecesi: Yüz şemsiye yüz turist, yüzü de sıkı yüz artist? Kuru kalabalık.

• Elektrikler kesildi. Evde sadece küçücük dekoratif mumlar vardı. Beş tanesini yakıp yan yana koydum. Elektrikler geri geldiğinde beş yaşına girdim.

• Külüstür düdük çok fazla ü harcar.

• Hiç e Georges Perec. İki e merak. Üç e ninni. Oku, merak et ve uyu.

• Taziyeden dönerken ölümden uzaklaşmıyorsun.

• Burada g.tü devirmiş yatarken gökteki uçaklardan herhangi birinin kabin basıncının düşmesinden sorumlu olmadığımı bilmek güzel.

• Şefin Tavsiyesi Şiiri: Maydanozu kıy. Havucu doğra. Patatesi haşla. Tavuğu kes. Hep sen kazan.

• Damalı bayraktaki siyah ve beyazlar öyle huzur içinde yaşamasa araba yarışları hiç bitemeyecek. Buna katlanabilir miydin?

• “Afedersiniz, konuşmanıza kulak misafiri oldum” dedi. “Şu da bir kilo kulak pamuğu, eli boş gelmeyi hiç sevmem.” Canımı ye kulak misafiri.

• “Patetiksin” dedi. “Patetik babandır” dedim. “Şimdi daha çok yakıştı” dedi.

• Vestiyer Şiiri: At. As. Sus. Sorma ağır mı.

• Müteahhit, kedisinin kumuna bile göz dikmişse sorun sadece kedinin sorunu değildir.

• Bir iş yerinde kriz olduğunda önce ara elemanların işine son verilir. Çalışanlar en çok ara elemanların gidişine üzülür. İlkbaharla sonbahar gibi.

• Tüp askere gitmiş. Tüp askerdeyken mahalle doğalgaza geçmiş. Yazık. Teskere bırakmış, dönmemiş tüp. Nişanlısını da çini deseniyle kaplayıp gelin etmişler başkasına. Sonra bir gün haberi gelmiş; rütbeli yemekhanesinde… Nasıl demeli, birdenbire. Ah be tüp!

• “Makas atma dostum makas al” dedi Aleksi Pavloviç. “Letafetten felaket çıkmaz.”