Elbette farkındasınız. Son 10-15 yıldır Türkiye’de politika sanki sadece bir grup şifre kırıcı ‘uzman’ tarafından tartışılabilecek bir mevzu olarak görülüyordu. Ankara’nın şifreleri, meclis koridorlarının sırrı, bilmemkimin yaptığı konuşmanın satır araları, şunla bunun yaptığı görüşmenin kerameti, hikmeti, vs gibi bir dolu zırva teknik bir dil haline gelmişti. Politika hayatın ta kendisini, huşu içinde seyrettiğimiz günbatımını, altında serinlediğimiz ağacı ve hatta gece aç yatan komşumuzu kapsayan bir şey olmaktan tamamen çıkmıştı. O artık basit bir bilanço yapma, kar-zarar hesaplama, şunu bunu idare ederken kendini de sağlama alma işine indirgenmişti.

Bu uğraşın meşruluğu artık kesin olarak sıfırdır, bazıları kendilerine yeni bir iş aramaya başlayabilir. Çünkü artık zorla evlerinde tutulduğu iddia edilen oturtulmuş kıtalar değil, evinde oturamayanlar, içi içine sığmayanlar, bu kadar kibre de pes diyenler konuşmaya başladı. Ve onlar hülasa yaşayanların dilini konuşuyorlar, ağaçların, hayvanların ve insanların; fetiş veya totem olan paranın, ihalelerin, imajların, betonların ve kolpa siyasetin değil.

İki şey hayret verici şekilde güzel son günlerde. Birincisi, iyilik patlaması. İkincisi ise neşe.

Gezi’ye yolu düşen herkes görmüştür, insanlar dev kalabalığın içinde geziniyor, ellerinde poşetler, poşetlerde simitler, sular, mevyeler, meyve suları, sandviçler, kurabiyeler, kekler, ayranlar ve toplanan, toplanmaya her daim devam edilen çöpler. Tek bir soru var: İster misiniz? Veya, yerinizden kalkmayın, çöpünüz varsa biz alalım? Kimsede açgözlülük yok.

Mülkiyet kalkınca açgözlülük de otomatikman ortadan kalkıyor. İki kere iki dört. Herkes ortak mutfağa, ihtiyaç merkezine, revire yapacağı katkıyı sırtlanarak gelmiş. Herkes ne zaman bir şeye ihtiyacı olsa alabileceğini biliyor. Herkes herkesin arkasını kolluyor. Bir ütopya, bir tonluk biber gazının etkisinden büyük bir iyilik patlamasına yol açabiliyor. O gazı yemiş birisi kendi ağzındaki maskeyi çıkarıp hiç tanımadığı bir insana takabiliyor; yerde yuvarlanan biri önce yanındaki şiddet mağduru için yardım çığlığı atabiliyor; hiç tanımadığım birisi, en son çocukken annemin sorduğu şu soruyu sorabiliyor bana: Süt içer misin?

Bu insanlar, biz, neşeyle doluyuz. Yas, matem, hınç, kin, nefret yok şarkılarımızda, davullarımızda, düdüklerimizde. Karşımıza sürülen yoksul polislere bir hıncımız yok. Ben, gaz yedikten sonra kahkahalar atarak ve kendi yerlerini alacak arkadaşlarıyla şakalaşarak geri çekilen ama durdukları yerde duramayan gencecik kadınlar ve erkekler gördüm. Durdukları yerde duramıyorlardı ama öfkeden değil. Sadece, özgürlük bir an evvel kavuşulmayı ister, bu yüzden. Kederin değil, hıncın değil, esas neşenin ve arzunun kendinden emin, haklı isyanını yaşıyorlardı, yaşayacaklar.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Türkiye’nin önde gelen yazarları bir haftadır devam eden Taksim Gezi Parkı eylemlerinde polisin sert müdahalesiyle ilgili devlet ve hükümet yöneticilerine ortak bir çağrıya imza attı.

Yazarların imzaladığı bildiride şu ifadeler yer aldı:
“Biz aşağıda imzası olan yazarlar İstanbul’daki bir parkın yok edilmesine karşı protesto hakkını kullanmak isteyen halkın, polis güçlerinin durmaksızın süren şiddetli saldırıları ile baş başa bırakılması ve devletin üst düzey yöneticilerinin polis şiddetini durdurmak için tedbir almamaları sonucu tüm Türkiye’ye yayılan protesto gösterilerinin halkı dinlemek yerine giderek artan bir şiddetle bastırılmaya çalışılmasını kınıyoruz.
Ülkeyi halk adına yönetenlerin görevi bu durumda öncelikle vekaletini aldığı insanların isteklerini dinlemek ve polis ile halkı karşı karşıya bırakmaktan kaçınmak olmalıdır. Bu nedenle devlet ve hükümetin yönetici kadrosunu ivedi olarak polis güçlerinin şiddetli saldırısını durdurmak için çağrı yapmaya ve daha sonra halkın isteklerini dinlemek için bağımsız bir kurul oluşturmaya davet ediyoruz.”

BİLDİRİDE İMZASI BULUNAN YAZARLAR:
Zülfü Livaneli, Ahmet Ümit, Buket Uzuner, Ayşe Kulin, Ece Temelkuran, Hasan Ali Toptaş, Ali Çimen, Aslı Tohumcu, Canan Tan, Ayfer Tunç, Onur Caymaz, İclal Aydın, Mine Söğüt, Berrak Yurdakul, Deniz Gezgin, Kürşat Başar, Hamdi Koç, Hikmet Hükümenoğlu, Hatice Meryem, Demet Altınyeleklioğlu, Ünver Alibey, Hakan Bıçakçı, Ahmet Tulgar, Celil Oker, Irmak Zileli, Umay Umay, Yiğit Karaahmet, Başar Başarır, Yalçın Tosun, Altay Öktem, Zeynep Çavuşoğlu, Lale Müldür, Vildan Çetin, Sezer Ateş Ayvaz, İsmail Güzelsoy, Deniz Durukan, Karin Karakaşlı, Yasemin Yazıcı, Fatih Balkış, Dursun Göçmen, Merve Küçüksarp, Atalay Girgin, Leyla Ruhan Okyay, Selim Temo, Aslı Solakoğlu, Fırat Demir, Mehmet Said Aydın, Oray Eğin, Şükran Yücel.


Vasat bir siyasetçinin ilk yapacağı iş hemen bir iki valiyi, emniyet müdürünü görevden alarak, emrindeki medyayı da sahaya sürerek, geri adım atarak özür dilemek ve tansiyonu düşürmeye çalışmak olabilirdi. Ancak Türkiye’yi bir üstün insan yönettiği için öyle olmadı. Olan bitenin ayırdında değil belli ki! Etrafında akil adam da kalmamış. Şimdi önce sokaklardaki insanların ‘istifa’ taleplerine onları öldürmeden bir karşılık bulacaksın sonra Rusya’nın “Şu Adana’da bulunan Sarin gazını hele bi bana açıkla” sorusuna cevap vereceksin. Ondan sonra da BDP’nin “Hadi ikinci aşama için vaat ettiklerini yerine getir bakalım” talebine karşılık vereceksin. Elini hevesle iki elinin arasına aldığın Obama seni terk etti. Fox ve Al Jazeera’den bunu gayet iyi görüyoruz. Liberallerin de tüydü çoktan. Böyle bir atmosferde Fas’a gitme fikri ise durumun vahametini iyice gösteriyor.
Sokaklar herkesin evi oldu. Gidiyorlar. Sonra yeniden geliyorlar. Bu çocuklar yıllardır evde bilgisayar başındaydı. Çıkmadılar hiç. Çıkınca da bir daha eve sokamazsınız. Çıkma nedenleri ortadan kalkmadan bir daha içeri girmezler. Girer gibi yaparlar. Girmezler. Kendileri girmedikçe kimseyi de eve sokmazlar. 60 yaşında adamların / kadınların algılayamayacağı, çözemeyeceği eylemler bunlar. Başbakan ve şurekası devre dışı. Bütün siyasi partiler devre dışı. Liberaller, akil adamlar, stüdyo güzelleri devre dışı. Alçak Medya devre dışı. Halktv’nin de,Ulusal tv’nin de, Uğur Dündar’ın ya da Sözcü gazetesinin de algılayamayacağı ağır günler. Türkiye tarihinin en büyük halk ayaklanması. Dünya tarihi açısından da Zizek ve benzerlerinin akıl erdiremeyeceği kadar sıra dışı günler. Bir kategoriye sokulabilir gibi görünmüyor. Geçmişteki hiçbir örnekle mukayese edilebilir değil. Müstakil olarak değerlendirilmesi gereken ve bitmeden sağlıklı analiz edilemeyecek gibi görünen bir eylemler haftası.
“Az önce Beşiktaş’a gelen Tır şoförleri yolları kapatmış… Adana’dan gelen erzak kamyonları İstanbul’daki direnişçilere ulaşmış…” ve daha binlercesi binlercesi binlercesi.
Tayyip Erdoğan’ın medyadaki amiral gemilerinden birinin önüne beyaz yakalılar öğlen yemeği arasında binlerle birikiyorsa orada klasik siyasetçilerin ve televizyon sosyologlarının okuyamayacağı yeni bir dil kuruluyor demektir. Televizyonlarda gezen bütün çokbilmişleri bir gecede oyundan düşüren çok boyutlu, çok katmanlı bir eylemler dizisi. Türkiye böylesini görmedi. Kanımca henüz dünya da…
Bir ağacın altında kitap okuyan gençlerin üzerine gaz sıkılması ile düştü son damla, daha önceki binlercesinin üstüne. Ve taştı deniz.
Türkiye hücrelerine kadar ayrılmışken yeniden birleşiyor. Cephe cephe.Karargahta komutan yok. Twitter’da kurulu bir doğaçlama karargahtan herkesi cepheye sevk eden ortak bir duygu var; insanlar-çoğu genç- Türkiye’yi 11 yıldır yöneten adama ateş püskürüyor. Siz istediğiniz kadar vesayet deyin, darbe deyin. Hiçbiri bunları görmedi, bilmedi. Çocukluklarından beri bildikleri bir tek kişi var ve o adama bilenmişler. Sloganları politik değil. Eylemleri sivil. Tek bir hedef var ve bu hedef verili bir siyasi merkez tarafından kontrol edilmiyor. Dolayısıyla bu hareketin sonucu öngörülebilir değil. Bu hareketin bir önderi yok. Dolayısıyla eylemlerin sonlandırılması bir pazarlığa tabi değil. Aralarına provokatör sokmuyorlar, eylem alanlarını temizliyorlar, yaralanmalardan bir bilgisayar oyunundaki kadar yılıyorlar. Hepimizin ezberini bozdu, tuzla buz etti bu Y kuşağı. En azından onların öncü olduğunu şuna dayanarak iddia edebiliriz, en yeni iletişim yöntemleriyle yürütülüyor bu eylem. Kimse bu eylemlerden kendi siyasi emellerine rüzgar devşirebileceğini düşünmesin. Abdullah Gül ve Mustafa Sarıgül de dahil hiçbir eski figüre bu gençlerden ekmek çıkmaz. Bütün dünyanın gözü önünde etkileri yıllarca sürecek bir şeyler oluyor.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Türkiye’de daha önceki faşist rejimler -27 Mayıs,12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat- sadece insana saldırdı ve acımasızca işkence etti.
Bu seferki insana, su kaynaklarına, yerel tohumlara, ağaçlara, önüne gelen her türlü canlıya, bütün bir hayata saldırıyor ve acımasızca işkence ediyor. Hepsi kaybetti. Bunlar da kaybedecek. Ve doğal olarak en kötü bunlar kaybedecek.

Ortaokuldayken İngiliz bir hoca gelmişti okulumuza: “Siz Türkler sayı sayarken telaffuz hatanız yüzünden bir… iki… ağaç dediğinizi sanıyoruz.”

E ne güzelmiş işte.

*

Sıradan kişiler merhamet edebilir, sıradan kişiler empati kurabilir, vicdan sahibi olabilir. Makam sahipleri bunun için ekstra çaba sarfetmeli. Sarfetmeyince kendiliğinden olmuyor yani. Şimdiye kadar gördüklerimiz bize bunu öğretti. Kimi makamlar insana yaptığı her şeyin doğru olduğu yanılgısını hediye eder. Özür dilemeyi bir düşüklük, geri adım atmayı zavallı bir şey sanmayı yapıştırıverir kalbine telaşla. Takım elbisenin içinde tiyatro sahnesi gibi karşılama törenlerinde gurur avuçlanınca, yumuşak halılarda parlak iskarpinlerle yürününce, içinde bir şeyler için umut olan garipler kucaklarca, çuvallarca oy vermişse bir başka oluyor demek ki. İçinde oturduğu duvarlara benziyor insan. Mermer sehpalar gibi, çelik yelekler gibi sertleşiyor, ses ve renk geçirmez oluyor. Unutkanlık başlıyor.

O ağaçların bazıları yetmiş yaşındaymış. Onlar da birçok şeyi gördüler, soralım. Hatırlayacaklarına eminim.

Belki biraz yumuşarız, ağaçları dinlersek. Ne bileyim, iki dakika nefeslenirsek… Suyu sağa sola ziyan etmeyip diplerine şöyle usulca döksek yeter onlara. Sohbetleri çok tatlıdır, olgunluk ne de olsa.

Bildiğim kadarıyla ağaçlar göz de yaşartmıyor, dallarına bakıp kendiliğimizden ağlamazsak.

12 Mart’ı iyi hatırlıyorum.12 Eylül’ü çok iyi hatırlıyorum.28 Şubat’ı çok çok iyi hatırlıyorum. Bugün hepsinden kötü.İnanılmaz.

• “bn cmri deglm” dedi. “İkna olmadım” dedim.

• Hiç düğün olmayan köy belki biraz hüzünlü ama ekonomisi de davul tozuna dayalı.

Hoşgeldiniz diyen paspaslar var, konuşan ayakkabı yok.

• “Karanlık çağda kabileler; avcılar, kekikçiler ve diğerleri şeklinde üç sınıfa ayrılmıştı. Bir tutam kekik için cinayet bile işleniyordu.” Prof.Dr. Albert Bürst / Çiğ Etin Tarihi

• Çocuğumun adını Filan koyacağım, kimse unutamayacak.

• “Niye sinyal vermeden döndünüz?” dedi trafik polisi. “Önemli bir şey olsaydı kırmızı olurdu” dedi şoför.

• Rekabet Kurumu’yla ilk karşı karşıya gelişimi pencereden futbolcu kartlarımı kapıştırdığım zaman yaşadım. Televizyonu ispirtoyla silince RTÜK’le, mahalledekilerle bayram harçlıklarımızı birleştirip arka bahçeye gömdüğümüzde de BDDK ile başımız belaya girmişti.

• “Bende hoparlöre verilecek kız yok” dedi belediye başkanı. Hoparlör boynunu büktü: “Yeşil şortlu, dört yaşında Ümit adında bir çocuk kaybolmuştur. Bulanların sıkı sıkı sarılması…”

• Durmuş Kalmış, dolmuşçu olmuş. Geçmişe takılmasın da ne yapsın bu adam.

• “Evladım delgeçle pestil delinmez” dedi adam. “Ama yazık ona, hep kâğıt yiyor” dedi çocuk.

• Söylenceye göre satın alınan her beş megapiksel için George Orwell’ın bir kemiği daha sızlarmış.

• “Boru paça mı seversin İspanyol paça mı?” dedim. “Beykoz paça” dedi.

• Medeniyet Şiiri: Bir parmak bal. Beş parmak tokat. On parmak daktilo.

• “Nargileyi müzik aleti sanıyordum.” “Ses çıkarmaz ki nargile, belki fokurtu…” “Müzik zevkim mütevazıdır.”

• Sayın apartman sakinleri, lütfen cümledeki mesajı kaçırmayınız.

• “Komşu sizde merdiven var mıydı?” sorusu keşfedilmeseydi yerleşik hayata geçiş sürecini tamamlayamazdık.

• İdam sehpası kırılınca fiskos masası koyulmuş mahkûmun altına. Son isteğini sormuşlar, kahve istemiş.

• “Kırk katır mı, kırk satır mı?” dedi padişah. “Yatırım açısından mı?” dedi bankacı.

Bir ülkenin bir yerinde insanlar bir katliam sonrası ölen yakınlarını cep telefonu ışıkları altında gömmeye çalışırken aynı anda ülkenin başka bir yerinde bu insanlarla ilgili ışıl ışıl televizyonlara çıkılarak iddia ve ithamlarda bulunulabilinir mi? Demek ki bulunulabiliniyormuş!
Bu konu politik, dini ya da ideolojik bir tartışma konusu değildir. Çünkü öyle bakıldığında herkes haklı ve herkes birbirini ikna etmeye amade bu ülkede. Bir konu ile ilgili konuşmak gerektiğinde hemen iki taraf zuhur ettiriliyor ve o konu bir sözcük sağanağı altında zihnin labirentlerinde kaybediliyor. Bıktırıcı bir sahtekarlığa boğazımıza kadar batmışız!
Oysa sözünü ettiğimiz bu konu politik, dini ya da ideolojik değil net olarak ahlaki bir konu. Dolayısıyla ‘özür’ peşi sıra bir de tutum gerektirir, eğer gerçek bir özürse.Özürün gerçek bir duygunun tekabülü olduğu konusunda samimiyet söz konusuysa özür kalıcı bir tutum değişikliği gerektirir.Bu olmadıkça yaratılmış ahlaki sorun bu özüre samimiyetle inanmış insanları daha da inciterek iktidarına devam eder.