• “Genç ve güzel kız caddeden salınarak geçti” cümlesinde yükleme sordum: “Kim salınarak geçti?” “Ayol ne bileyim ben, kokoşlar geçmiştir” dedi.

• Kalem pile sormuşlar: “Büyüyünce ne olacaksın?” “Kumanda” demiş.

• “Arp istiyorum” dedi çocuk. “Olmaz” dedi annesi, “Erkekler arp çalmaz.” “Niye?” “Bilmiyorum, kurcalama. Yanıma otur da sana nasıl doğduğunu anlatayım.”

• “İrtifa kaybediyoruz.” “Mübalağa ediyorsunuz.” “Galiba düşeceğiz.” “Teveccühünüz.” “Bir kadeh daha şarap?” “Lütfen!”

• Büyük balık küçük balığa “Aç değilim ama prosedür gereği seni yutacağım” demiş. Daha büyük balık araya girmiş: “Gürültü etmeyin içeride!”

• Allah ördeklere dünyanın en küçük şakasını bahşetmiş: Vak!

• Naftalin romantikler için geçmişin kokusu olabilir, realistler için sadece böcek ilacı.

• Bazı dizgi hataları ölümcüldür: “Adamın ağzındandan… Kan fışkırıyordu.”

• Karmaşık metro hatları olan Avrupa şehirlerini boşuna methediyorlar. Metro haritaları çok sade olan bir ülke işin özünü kavramış demektir.

İnkişaf inşaat yazayım derken insaf inşallah yazmak ne güzel, ne anlamlı bir yanlışlıktır.

Love Story’i izleyip “Kız öldü! Bu film aşkı yanlış tanıtıyor!” diye bağırmamalıyız.

• Kurbağa sesi çıkaran telefon melodileri ilginç olmasına rağmen moda olmadı çünkü bataklıkta başıboş gezen yeşil ve ıslak yaratıklar gibi görünmek istemiyoruz.

• Patlak lastiği su dolu leğene sokunca, sorguda işkence yapanlar gibi hissederim kendimi. Lastik, baloncuklar çıkararak bir şeyler itiraf eder, ne dediğini de anlamam. Boş koltuğun kararlı fakat diyaloğa açık duruşunu seviyorum. Yastığı kabartmak için pat pat vuran kadına “Zorla güzellik olmaz” demek istiyorum. Erişte öyle geleneksel bir şey ki triticum kaynaklı olup gluten içermesine ve lipoksidaz aktivitesine inanasım gelmiyor. Üzüm sevmem. Bağını sormak ve bağcıyı dövmek gibi angaryalar için fazla üşengecim. Masa lambam feci alıngan. Hatırını soruyorum cevap vermiyor, hep başı önde, hep bir tafralar. Kitap ayracı biçiminde düğün davetiyesi aldığım gün Erkekler İçin Boşanma Davasında Donu Kaptırmamanın Yolları adlı kitabı okuduğumu damada söylemedim.

• Dedim bal nedir / Dedi dilimdir / Dedim dal nedir / Dedi belimdir / Dedim ne alakası var.

• Peter Sellers mı daha komik yoksa ahşap konağın tırabzanına oturarak kaymak isteyip de eski tahtanın kayganlığını yitirmiş olması nedeniyle kayamayıp yürümeyen atı dehler gibi hareketler yaparak yer çekimini sürtünmeye karşı kışkırtmaya çalışmak mı?

• “Her rüzgârı, her ıslığı hücum borusu sayıp saldırdılar” dedi Aleksi Pavloviç. “Sûr üflenince defansa geçecekler.”

Bizler Boğaziçi Üniversitesi’nden Barış Eğitimi’nde gönüllü olarak çalışan bir avuç öğrenciyiz. Yaklaşık iki senedir Tarlabaşı’nda bulunan Beyoğlu 75. Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi’nde 9-13 yaş arası çocuklarla her cumartesi ve pazar oyun, drama ve sanattan yola çıkarak sosyal sorumluluk projeleri kapsamında Barış Eğitimi çalışmaları yapmaktayız. Ancak, birlikte çalıştığımız çocuklardan kurumun faaliyetlerine yakın bir zamanda son verileceğini öğrendik. Asıl gerekçe nedir ne değildir bilemiyoruz, personelle görüşmeyi denediğimizde aslında onların da bizlerden çok farklı durumda olmadıklarını gördük. Her ne gerekçe olarak gösterilirse gösterilsin kurumun şu ana kadar gerçekleştirdiği ve hali hazırda gerçekleştirmekte olduğu tüm faaliyetler her türden gerekçeyi geçersiz kılmaya yeter diye düşünmekteyiz.
Toplumda dayanışma içerisinde yaşamak, cebimizin gazını alırcasına maddi bağışlarda bulunmak dışında birikimlerimizi, deneyimlerimizi paylaşmak ve birbirimizin becerilerini geliştirmede destek olmak da demektir. Biz öğrencilerin mevcut koşullar altında iki yıldır barış kültürünü benimsetmeyi odağında tutarak yapmakta olduğu da budur. Bu kurum da buna en güzel vesileyi sağlamaktadır. Diğer kurumlardan en büyük farkı sokakta çalışan/çalıştırılan çocukları hedeflemiş olması ve onların bedensel, ruhsal ve duygusal gelişimlerine katkıda bulunmada her fırsatı değerlendirmesidir.
Bir çocuğun gelişimi için olumsuz görülebilecek her türlü duruma kolaylıkla maruz kalınabilecek bir ortamda, onlar için olabilecek en faydalı –bireysel danışmanlık, resim-heykel atölyesi, fotoğraf atölyesi, matematik&fen atölyesi, satranç atölyesi, bireysel eğitim sınıfları- imkanları ulaşılabilir kılmıştır. Bu kurumun faaliyetlerine son vermek demek her yıl 200-250 çocuğa ve ailelerine ulaşan ve bu çocuklar için maddi manevi birçok şeyin sorumluluğunu üstlenen bir eli yok etmek demektir. Biliyoruz ki kurumda bizler gibi diğer üniversitelerden ve vakıflardan gönüllü arkadaşlar bunu satın alacak gücü olmayan çocukların hem okul eğitimlerine hem de sosyal becerilerini geliştirmelerine destek oluyorlar. Ayrıca, kurum personeli gerektiği durumlarda dershanelerle veya sivil toplum kuruluşlarıyla iletişime geçerek çocuklara burs olanakları sağlıyor. Tüm bunları yaparken ailelerden de bağımsız değiller. Düzenli olarak aile ziyaretleri yapıyor ve çocuklardaki dönüşümü ebeveynlerinden dinliyorlar. Sosyal hizmet gönüllüleri olmamıza rağmen 3 hafta boyunca gerçekleştirdiğimiz ev ziyaretlerinde bizler de oldukça hoş karşılandık. Kurum civarında Karadeniz’den, Doğu Anadolu’dan ve Güneydoğu Anadolu’dan göç etmiş, çoğunluğu Kürt olan aileler yaşamaktadır. Kurumdan faydalanan çocuklar da bu ailelerin çocuklarıdır. Eğer, gerçekten bir barış süreci içerisindeysek bu kurumun da bunun ciddi bir parçası olduğunu bilmeliyiz.

teyze, amca, bir imza ver…

https://www.change.org/tr/kampanyalar/beyoğlu-çocuk-ve-gençlik-merkezi-kapatılmasın

Çok kötü birşey oldu. Çok daha kötülerinin olmasının önünde bir engelin var olup olmadığını bilen tek bir kişi var mı?Medyanın tamamına kendi adamlarınızı dizseniz de-ki birkaç kişi hariç aşağı yukarı öyle- olan bitenin duyulmasına engel olamazsınız. İdeologlarınızın-eğer varsa- medya kuramları on yıl önce iktidara gelmenize faydalı olmuş olabilir, ama artık herkesin elinde bir telefon var, medya desantralize oldu ve kontrol(ünüz)den çıktı. Hiçbir şekilde geri dönüşü olmayan bir adım bu. Dolayısıyla yayın yasağınız ölümleri bilmemize, ölen- yaralanan insanlar için üzülmemize, bizi bu hale-ve daha nice hallere- getirenlere, getirecek olanlara karşı duyduğumuz çeşitli hislerin büyümesine engel olamaz.

On binlerce kişinin ölümüne, çok daha fazlasının kalıcı biçimde sakatlanmasına neden olan bir savaşın bitmesine aklı başında hiç kimse karşı çıkamaz.
Kısa süre öncesine dönelim:
1.Aralarında secilmiş belediye başkanlarının, gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi elleri kelepçeli halde kuyruklar halinde KCK’lı olduğu iddiasıyla cezaevine gönderiliyordu.
2. PKK cezaevlerinde açlık grevleri yapmaya başlamıştı ve bu grevler insan sağlığı açısından kritik sınıra yaklaşmaktaydı.
3.Başbakan PKK’lılarla kucaklaşan BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının en kısa sürede kaldırılacağını meclis kürsüsünden duyuruyordu.
Sonra ne oldu? Ne oldu da bir anda tam ters istikamete dönülerek yeni anayasa ‘AKP ve BDP tarafından yapılıyor’ noktasına gelindi. Kısa zaman öncesine kadar birbiriyle savaş halinde olduğu açıkça ortada olan iki taraf –iki taraftan birinin kaybettiğine dair net kanıtlar olmadan-bu kadar çabuk barış masasına nasıl oturur? Bir oturtan varsa ya da iki, neden olmasın? Ayrıca savaşan tarafların savaş süresince bir yandan müzakereleri sürdürdüklerini de biliyoruz. Bunun da savaş tarihinde pek çok örneği var. Dolayısıyla barış masasına kim nasıl oturursa otursun, onu kim oturtursa oturtsun, barışmak insana yakışan güzel birşey. Sorun bundan sonrasında.Barışan taraflar ayrılıp iki ayrı ülkeye gitmeyecek gibi görünüyorlar, en azından şimdilik. Barışan taraflardan birinin lideri diğerinin hapishanesinde 15 yıldır yatmakta. Barışan taraflardan biri büyük kazanımlar elde etmiş hissini yayıyor etrafa. Diğer tarafta ise bu konuyla ilgili bir açıklık yok, birtakım ödünler verilmiş izlenimi yaygın ve halk kesimlerinde merak, tereddüt, öfke, belirsizlik hakim. Bir tarafın siyasi önderliğince atılan -görünen-tek adım birtakım önemli olduğu düşünülen kişilerden oluşan heyetlerin memleketin çeşitli yerlerine yollanarak halka durumun anlatılmaya çalışılması. İlk çözüm adımı sonraki adımlara ilişkin umutları oldukça örselese de bir an için iyimser olunduğunda bile gelinen noktada bu heyetlerin çabasının boşa kürek çekmekten öteye gidemeyeceği ortaya çıkmış durumda. Hızlı nabız tutma özelliğine sahip olduğu anlaşılan epey akilli bir üye hızlı ve düzensiz nabız sahibi olduğu gerekçesiyle şimdiden müsaadesini istedi bile. Diğerleri de öfkeli insanların arasında –haklı olarak-can derdine düşmüş görünüyorlar. Hiçbir ön hazırlık olmaksızın sokağa salınan akilli insanların toplumun sosyopsikolojisinden ne kadar haberdar olduğu da ortada. Bu adımla istemeden de olsa birşey daha ölçülmüş oldu; direnç var. Direncin sadece belli odaklarda gözlendiği de kolayca iddia edilemez. Zira isimlerinin önüne T.C ibaresi koymaya başlayan insanların sayısı da ciddi boyutlarda. Süreci birkaç adım ileri saralım. Diyelim ki bir tarafın olmazsa olmazı gerçekleşmiş ve Abdullah Öcalan dışarıya çıkmış. Herhalde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ya da Gülten Kışanak ile BDP eş başkanı olmaya razı olmak için değil. Büyük bir rüzgar olmuş memleketin bir tarafında.Diğer taraf bu coşkuyu sessizce hınçlanarak izlemiş, unuttuğu kötü anıları hatırlamaya başlamış. Bölünme olmadığına göre tek bir meclis var hala. Öcalan ya da muadili orada olacak kuşkusuz. Bir tarafın çocuk katili diye adlandırdığı kişi diğer tarafın büyük halk önderi, adeta Mandela’sı olan Öcalan meclise girecek. Ne olarak? Muhalefet lideri, Başbakan Yardımcısı, Başbakan? Hangisi olarak? Hepsi olabilir mi? Neden olmasın? Ertuğrul Kürkçü açıkladı :”PKK, BDP olacak.” İyi de halkın daha birkaç sivil kişi aralarında bu süreci anlatmak için dolaşmaya başladığında onları doğduğuna pişman eden öfkeli kesimleri bu sırada nerede olacak? Mecliste örneğin Karayılan ve benzerleri ile Bahçeli ve benzerleri arasında bir tartışma çıkarsa kıyamet kopacak belli de asıl dışarıda ne olacak? Toplumsal tutumlar medya üzerinden birkaç kamuoyu yönlendirme hamlesi ile istenilen başka bir düzeye hemen sevk edilemiyor henüz. Savaşan kesimlerin barışa oturması ortaya bir masa koyarak da olmuyor. Ancak toplumsal anlamda hiçbir ön hazırlık yapılmaksızın barış kararı alınmış durumda. Buradan kalkılmasının bu saatten sonra iki taraf için de felaket olacağı da açık.Savaşta başarı askeri deha ve liderlik ister. Barışta başarı ise siyasi deha ve liderlik gerektirir. Böylesine tarihi ve kökleşmiş bir sorunun çözümünde siyasi liderlik de toplumun bütün kesimlerinin sivil ve siyasi temsilcileriyle birlikte yürütülürse liderlik olur. Bunun için de öncelikle bir tarafın liderinin bilmediği bir lisanı öğrenmesi gerekir, sakin, iyimser ve sürekli çatışma-karşıtlık kurmayan birleştirici bir lisanı.
Cumhuriyet tarihinin en ağır sorusunun 63 tane hevesli ile 4-5 bürokrat tarafından çözülemeyeceği zaten belliydi. Siyasi liderlik, taşın altına eli sokmayı gerektiriyor. Tabii burada bir tarafın bütün kesimleri işe karışsa bile diğer tarafın lideri hapiste, yardımcısı yurtdışındayken bu sürecin sağlıklı bir şekilde nasıl götürülebileceği sorusu da ortada duruyor. İnisiyatif alacak liderler lazım. O tür liderlere ise bu çağda pek rastlanmıyor. Ülke büyük bir felaketin içine düşmeden siyasi erk sahibi kişilerin, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı göz önüne alarak kendi ikballerinin bir adım dışına ve gerisine doğru adım atmayı göze almaları gerek. Bu mümkün olabilir mi? Keşke, ama görünen o ki, çok çok düşük bir ihtimal.

• Kullanım kılavuzlarının temel sıkıntısı, onu cihazı kullanmayı çok iyi bilenlerin yazmış olması.

• İlk modern tuvalet kâğıdını 1857’de Joseph Gayetty üretmiş. Gayet iyi Joe, gayet iyi.

• Su depolarının yükseğe yapılmasının suya hürmetle ilgisi olmadığını duydum.

• Fransız Nicephore Niepce “Pencereden Bir Manzara” adını verdiği tarihteki ilk fotoğrafı 1826’da çekmiş. Kadınların poz verirken başlarını yana eğmelerinin mucidinin de Mösyö Niepce olduğu söylenir.

• Zeki Müren, Barış Manço ve Neşet Ertaş kahvehaneye girmiş. Dünyanın geri kalanı onlar çıkana kadar çok sıkılmış.

• Karadeniz Şiiri: Güneş bulutların arasından çıktı. “Şaka şaka” dedi, gitti.

• Mantık mizaha yakın, “Makas fabrikasının açılışında kurdeleyi dişleriyle kopardılar” cümlesinde olduğu gibi.

• Bir arama motorunda başka bir arama motorunu aratmak kuafördeki kadına diğer güzel kadının nerede olduğunu sormaya benzer; hem özne hem de nesne için kapsamlı çöküşleri tetikler.

• Tüfek icat olunca mertlik bozulmuştu da okçular çok mu cesurdu?

• “Obezitenin kurumsallaşması TV kumandasının hayatımıza girmesiyle gerçekleşmiştir.” “Kanalı değiştirsene, ‘Haydi Kilo Verelim’ programı başladı.”

• Marion Danovan. Ev kadını. 1946’da duş perdesiyle su geçirmez çocuk bezini imal etti. Bu bezler çocuk ıslak bir yere oturduğunda poposunun su almasını önlüyordu. İçten dışa gerçekleşen sızmalar ise “Çişin gelince söyle, söylemezsen dayak!” cümlesiyle ancak 80’lerden sonra belli bir seviyeye çekilebildi.

• Öğretmen bugün ödev vermedi. Ders de boştu. Okula bile gelmemiş öğretmen. Aslında ben de gitmedim, önceki gün de gitmemiştim. Yaşımın 3 olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. İşin doğrusu 1318 yılındayız, milli eğitim bakanlığı bile yok.

• “Şuradan şuraya gitmem” diye naif tehditlerimiz vardı bizim. Gittiler.

• Garson tabağıma bakıp “Devam ediyor musunuz?” diye sordu. “Ben devam edemeyeceğim, siz beni bırakın” dedim.

• Saygı görmek istiyorsanız karşınızdakine kötü davranmanıza gerek yok, ismini unutun yeter.

• “Kör şarkıcıyı eldivenle alkışlama” dedi Aleksi Pavloviç. “Belki hep bu anı beklemiştir.”

Off.. ne biçim de sarhoştuk. Hepimiz terk edilmiş, kaldırım kenarına bırakılmış köpek yavruları gibi üşümüş, çaresiz ve zavallıydık. Dördümüzden en bıyıklı olanı, ben, hapşırdı birkaç sefer. Soğuktu. Parklarda içmenin en kötü tarafı, çaresizliği hastalığa satması. Bir diğerimiz kustu sonra, sabah olacak da çocuklar tırmanıp ‘hop’ kayacak diye bildiğimiz kayakların üstünden, yer çekimine doğru. Bir ötekimiz ağlaya ağlaya yüzüğünü öpüyordu bir yandan. “Burcu” diyordu. Sarhoş aklımla düşündüm, ne çirkindi Burcu. Toplasan kırk kilo zar zor gelecek bir kadına bu kadar aşk, zavallıca geliyordu bana.  Diğerimiz suskundu, kıvırcık saçlımız. Konuşsa Allah’a, Atatürk’e, faşist diktatörlüğe ve bizi bir araya getirmeyen oligarşiye sövecekti, Allah muhafaza. Çok şükür konuşmuyordu. Kabahatler Kanunu’na giriyordu yediğimiz halt henüz. Bir sövse, sürün sürünebildiğin kadar. Allah’a, Atatürk’e laf ettirir mi faşist diktatörlük? Oligarşi uyuyabilir mi huzurla, biz parklarda sarhoş, mukaddesata söverken?
Tahterevallinin arkasında uyuklayan köpek, huzursuz oldu ergen metrukluğumuzdan bir ara, puflayarak kalktı yerinden, gitti şimşirin dibine yattı sonra. Kaçırmak istemiyordu varyeteyi bir yandan da. Köpek de olsa, eğlenceli görünüyorduk, bizi eğlenceli bulmuştu. Biz acı çekiyorduk dünyadan, ergen ve aşıktık, köpek bizden iyi görünüyordu.
Sarhoşların konuştuğu ortak bir dil var hani, ateş istemekle başlayıp aynı berduş evde sızmaya uzanan. O dili konuşan bir cümbüşçü geldi yanımıza sonra. Pavyonda yediğimiz dayağın acısı benim kaşımda, ikincisinin eliyle kavradığı omuz çıkığında, üçüncüyü askerlikten yırtmakla ödüllendirecek bel ağrısında, dördüncünün yüzüğünü öpen zavallılığında yükseldikçe yükseldi. Kırmızı biralarla doldurduğumuz poşetlerimizden ganimetlerimizi sunup ayyaş cümbüşçüye, “Pişman Olur da Bir Gün” istedik ondan. Uzunca kulplu bir tencere gibi görünen cümbüşüyle şahane sedalar uydurarak ağızlarımızın ortasına ortasına vurdu sanki, “Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri…”
Terk edilmiş sivilceli oğlanlar olmamız dışında her şey yolundaydı haydarları belimize belimize indirene kadar kanunun fedaileri. Akşamımız şahane başlamıştı oysa. Feleği tongaya getirecek, bu geceyi ondan çalacaktık. Üç numara olanımız, on sekizini dolduruyordu da o gece, kalkıp –adam olmamızın şerefine- pavyona gelmiştik kutlamaya. Pavyon en güzel yerlerinden biridir dünyanın. Orada mini etekli kadınlar, bacaklarına baktığın için sana kızmazlar. Simli gerdanlarıyla kadınlar orada, zavallı erkeklere sahipleriymiş gibi hürmet gösterir üç beş biraya. Oysaki sen, dünyada topu topu üç-beş biraya sahip olabilecek bir adamsındır. “Doğunca bir yaşında mı olur insan” diye çıkışmıştı kapıdaki fedai. “On sekiz yaşına basmadan pavyona giremezsiniz birader” diye itelemişti bizi narin göğsümüzden. Çil çil yüz liraya mal olmuştu bize fedai beyin kanuna hürmeti. Geçtik, bir masaya oturduk sonra, kadınları seyrederken gelsin biralar, meyveler, çerezler. Günümüzün yarısından çoğunu kadın etinin kadifeliğini düşlemekle geçirdiğimiz zamanlardı. Nice yüz liralar feda olsun onlar gibisine, ergenlik zor.
Hayatına lanet etmiş, kırılgan bir adamcağız dandik şarkılar bağırıyordu mikrofona sahnede. Çok mutluyduk bak, Allah belamızı verse umurumuzda değildi. Bir gürültü koptu sonra. Bedduayı andırır bir silah sesi patladı üç, bilemedin beş metre uzağımıza. Ana avrat bir sövüş geldi sonra, “Yandım anam!” dedi karanlıkta bir ses. Işıklar ceza gibi söndü. Kadınlar kaçıştı, ayıba günaha bulanmış eller buz gibi kırıldı kaçışırken. Bir el, üç numaramızınki, masanın altına çekti beni arka cebimin kulağından. Bir iki silah daha patladı tam da dibimizde. Adam olalım derken ölümüz çıkacak gibiydi, mahşer yerine döndü ortalık. Sahnedeki mutsuz yaralandı mı acaba diye üzüntü sıktı içimi. Küfürlerle yarıştı bir on beş dakika kadar karanlıkta. İniltiler galip geldi sonra. Silah sesleri, küfürler sustu; yaralılar kaldı geriye, yerlerde kavunlar, peçeteler ve yorgunluktan yan yatmış sandalyeler. Rakı içen adamlar heyecanlı olurlar tamam da, ölüm rakının bu kadar dibinde gezer miymiş? Gezermiş, doğum günü hediyesi bu da.
Masanın altından, kaçışan naylon bacaklar, yere devrilen, karabiber ve sumak kokulu adamlar, yere patlayan çerez tabakları gördük. Bir ah yırtıldı sonra masanın dibinde. Annemin altı taksitle Seven Sport’tan aldığı mekapların dibine bir mağdur yığıldı sonra. Nasıl desem, “İyiydim ben, ne oldu ki bıçakladınız beni şimdi?” diyen bir yığılma. Göğsü can çekişir gibi indi kalktı masanın ve benim mekapların dibinde. Yıldırım’ın pavyonları böyle acı, böyle keder görmemişti. Onlar gördüyse de biz görmemiştik, sığmamıştı on sekiz-on dokuz yaşımıza. Küfürlü yumruklar şakladı kulağımızda, “ananı”, “avradını”, “eşiğindekini”, “beşiğindekini” diye. Her vuruşta bin bir iç yağı erimesiyle. Sarhoş gibiydim ben. İki numarayla dört numara da öyleydi. Masanın altına devrildim. İçim geçivermiş.
“Kalk itin oğlu kalk” diyen postallı tekmesiyle uyandım asayişin. “Yürü” diye gömleğimin yakasından kavradı sonra, ekip arabasına kadar üfürdü beni rüzgârıyla. İlk binişimdi ekip arabasına. Hani bir ağzımızdan kaçsa, “Bizim ne suçumuz var amirim, biz bir şey görmedik ki?” desek sicilimizi yakacak otorite, döve döve bindirdi yarısı siyah yarısı beyaz minibüse. Ford. İki numarayla beni ön, diğerlerini arka koltuğa tepip kapattılar kapıyı. Sarhoşluğun ilacı uyku. Uyumaya çalışan bir akıl gibi ya sarhoşluk hani, rüyadan saymaya çabaladık bir müddet olan biteni. Çenemdeki yumruk daha soğumamıştı. Kusura bakma ama amirim, on dokuzundaki adama da yapılacak şey değil bu yumruk. Bilanço “vakayı adliye”ye dahildi, üç ölü, on sekiz yaralı, biri ağır, biri çatalla yaralanmış. Karakolda gördüm Vatan Lokantası’nın öğrenciye indirim yapan kasiyerini. Kim kime dum dumaymışız meğer pavyonda.
Yeni İmaret Karakolu’na seğirtti sonra siyahlı beyazlı gövdesi mavili kırmızı ışığıyla minibüs. Tekmeleyerek, ailemizdeki cümle nisaya söverek itekledi, sürükledi beni, annemin kuyruklarda beklerken “Benim vergimle maaş alıyorsunuz.” dediği polisler. Yarısına kadar resmi pembe, yarısından sonra iğrenç sarıyla boyalı karakol duvarları, bizi bir odasına layık gördü. İçinde daktilosu, vantilatörü, demirbaşa kayıtlı bir askısı ve üstünde ‘Solmazlar Un’ takvimi bulunan masanın bulunduğu bir odaya döküldük mıcır gibi. Tükürdü bir polis bizi odaya bırakırken, iki numarayla ben paylaştık tükürüğü. Büyük parçası ondaydı gerçi.
Vatandaşına değil de rakibin taraftarına konuşur gibi söven komiser gelene kadar öylece bekledik orada. Benim çişim, dört numaranın Burcu’ya hasreti vardı. Sahi terk edilmiştik. Ayazlı, donlu ve karlı kışını silkeleyip üstünden atmış, bahara ve yeni adamlara uyanan Edirne’nin “Allah belalarını versin” kadıncıkları terk etmişti bizi. Dördünün yaşını toplasan sekseni bulmaz.
Komiser gelip, “Sizin ne işiniz vardı ulan orada gece vakti dedi”. Üniversite öğrencisi kütüphanede olur, kantinde olur. Anlayamadı komiser, terk edildiğimizden ve doğum gününden haberi olmadığı için, kızdı bize. Havaya kaldırdığı tokadını paylaştırdı hepimize adaletsizce. Sabıkası bir yana, karakola pasaport almaya gitmişliğimiz yoktu öncesinde. Olmayanı göremeyince kayıtlarda polisler, bizi pavyondan getiren ekip otosuna doldurup Kırklareli yoluna döktüler gecenin sabaha dönen saatlerinde. Gözlerimizi bağladılar bir de, sanki memlekete kast ettik. İndirirken işi itliğe vurdu memurlar, gözleri bağlı döküp bizi arabadan, kendi etrafımızda üç tur sağa, -saymaya hassasiyet göstermediklerinden belki-  beş tur sola döndürüp tekmelediler yolun kenarına. Dibimizin üstüne çöküp otura durduğumuzla kaldık. Arabanın giden sesiyle uyandık ellerimizdeki ipi, gözlerimizdeki bandı çözmeye. Simli gerdanların sıcağı soğumamıştı daha aklımızda.
Hava ayazdı ama. Gözlerimizin bandını açtığımızda ne izi vardı siyahlı-beyazlı, mavili-kırmızılı minibüsün ne de sesi, gidişi. Ufuklarda iki uç, hangisi Edirne cenahı, hangisi Kırklareli. Güneş doğsa, bulurduk yönümüzü, gemisinden yıldızları, gündoğumunu kesen Viking gibi. Yazı tura attık sonra. Bir tarafa yürümeye başladık. Bir buçuk saat sürdü şehrin ışıklarını görmemiz. Kalan üç kuruşla kırmızı bira alıp parka sotelenmemizse iki saat.
Cümbüşçüye “Çalsana dayı,” dedik. “Kimseye etmem şikâyet,” istedik. Bir kırmızı biraya tav oldu. Doğum günümüz kutlu olmuştu, yaş kemal sayılırdı artık, büyümüştük, tecrübeli bile sayılırdık. Zaten terk de edilmiştik, titriyorduk baktıkça istikbalimize. Bir de şu Burcu bizim oğlana bunu yapmasaydı, hadi biz neyse…

Ülkenin bir yakasında Türk laik/milliyetçi/ulusalcı egemenleri devre dışı kalırken diğer yakasında Kürt laik/milliyetçi/ulusalcıları sahne almaya hazırlanıyor. Her iki yaka da sünni islamcı AKP egemenliğinde birarada tutulmaya çalışılıyor. AKP, en büyük biraderin desteğiyle Türk milliyetçi/ulusalcılarından hevesle aldığı iktidarını gene en büyük biraderin gözetiminde istemeye istemeye Kürt ulusalcı/milliyetçileriyle paylaşmaya hazırlanıyor.
Bu sürece çok öfkelenenler kadar çok sevinenler de var. Kim haklı? Elbette herkes. Şüphesiz herkes. Her zaman herkes.
Hayatı boyunca bir kez bile özür dilememişlerin, riyakarların,kibir abidelerinin,kim düşmüşse üstünde, kim çıkmışsa altında birikmeye programlanmış insanların kahir ekseriyette yaşadığı bu topraklarda herkes, her zaman, her yerde, her koşulda, yüzde yüz haklı. Dolayısıyla politik ortamdaki büyük dalgalanmalar ne şekilde ve ne zaman yatışırsa yatışsın gene herkes haklı kalacak.Bu toprakların ortak kaderi bu. Kaderimize razıyız.
Burada herkesi etkileyen bambaşka bir gerçeklik daha oluştu bir süredir. Politik toz dumandan, altüst oluştan dolayı pek öne çıkmayan bir vahim durum daha var. Kamuoyu araştırma şirketleri,kamuoyu oluşturma ve yönlendirme konusundaki asıl ve asil misyonlarının yanı sıra eğer zahmet olmazsa ve bir gıdım gerçeklikle alakaları kalmışsa bir konuyu daha araştırsalar keşke.Sokaktan geçen insanlara-ki bu insanlar Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi, Sünni İslamcı, Alevi, Ateist, Panteist, Radikal İslamcı, Punkçı her ne olursa olsun-tek bir soru sormalılar: “Yakınlarınız arasında hiç kanser hastası var mı?” Bir hekim olarak iddia ediyorum, bu soruya “Hayır.”yanıtını veren hiç kimse çıkmayacak. Ve bu çok anormal durumun ülkenin başbakanı da dahil hemen herkesi etkilediği bir ortamda bu sorun ile hiç ilgilenmeden ‘makro’ meselelerle ilgilenmek çok çok daha anormal bir durum. Ülkede herkesin ya kendisi ya da bir yakını kanser neredeyse. Sadece Karadeniz’e özgü bir durum değil bu üstelik. Sıklık olağan olmayan bir şekilde roket hızıyla artıyor. Bu artışın nedenlerini araştırmak ülkenin geleceği için üç çoçuk önermekten daha masraflı olabilir belki ama Karadeniz’den Marmara’ya kanal açmaya çalışmaktan daha masrafsız olacağı da şüphesiz. Trajik olan ise bu epidemiyi bir sorun olarak kabul edip çözmeye kalkışıldığında atılacak ilk adımın havaalanı, köprü, alışveriş merkezi, gökdelen ya da toplu konut dikmek amacıyla (Vakıa Suresine rağmen)milyonlarca ağacı kesmekten vazgeçmek yerine televizyonlarda gezen doktorlardan akil doktorlar heyeti tesis etmek şeklinde atılabilme ihtimali.
Herkesin haklı olduğu,herkesin bir yakınının kanserden ölümünü çaresizce ve üzüntüyle izlediği ya da kemoterapi seanslarında sessizce zamanının dolmasını beklediği bir yer, bir zaman. Bilim-kurgu filmi gibi. Bu toprakların ortak yeni kaderi bu. Kaderimize razıyız.

ZENGİN MİLLETİ OYUNLARI

Ay, mor gökyüzünde asılı
Bebeği uykuda, annesi iç çekiyor
Zengin milletinden bahsediyor
Zengin milletinin şakaları aynı
Ve park yerleri belli

Rahip, sığ bir mezardan vaaz veriyor
Parasını sayıyor ve kurtulduğunu müjdeliyor
Sözü genç milletine
Genç milletinin de şakaları aynı
Ama onlar daha eski mekânlarda buluşuyorlar

O zaman bana başarılarından bahsetme
Ya da mutluluğum için hazırladığın o reçetelerden
Yatakta, ağzımda sigara
Hazmedebilmem imkânsız
Akıp gittiğini iddia ettiğin hayalleri

Güneş her zamanki gibi parlıyor
Tabut tozu herkesin yazgısı
Bahsettiği zengin milleti
Zengin oyunlarını yaratanlar fakirler
Ve buna inananlar yalnızca ana sütü emmiş ahmaklar

O zaman bana başarılarından bahsetme
Ya da mutluluğum için hazırladığın o reçetelerden
Yatakta, ağzımda sigara
Hazmedebilmem imkânsız
Akıp gittiğini iddia ettiğin hayalleri

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Gerçekçilikten fersah fersah uzak olduğumu ilan etmeme lüzum yoktur sanırım. Ama bu defa gerçekleşmiş bir olayı anlatmak istiyorum. Olay her ne kadar gerçek olsa da, onu anlatmakla herhangi bir gerçekliği yansıtmak derdinde değilim. Aksine, onu anlatmama sebep olan şey, tam da onun anlamsızlığı.

Geçtiğimiz yüzyılın başında tamir gören bir mescid var, sıkça gittiğim. Şadırvanı çok sonra eklenmiş: İki metre yüksekliğinde, mimari bir hususiyeti olmayan, tavanı dümdüz, çirkin bir yapı! Bu yetmezmiş gibi tavanında devasa bir su deposu duruyor. Buraya kadar her şey doğal: Modern Türk mimarisi! Peki, bu su deposu tezyinatlı şadırvan tavanına kim ve niçin yetmişler stili retro bir kanepe koyar?

Şimdi bu şadırvanı, tavanındaki devasa su deposu ve retro bordo kanepesiyle hayal edin. Bu manzaraya da gurub-u şemsi ilave edin. Güneşin son ışıkları arkadan vurduğu için, ters ışıkta neredeyse sadece siluetler seçilmekte.  Tasvir tatmin ediciyse vakaya geçelim.

Muhayyilenize son kez müracaat edeceğim: Şimdi bu manzaraya —tam olarak kanepenin önüne— kısa boylu ama geniş vücutlu, çalı bıyıklı, kasketli bir ağabey yerleştirin. Ne oldu? Şaşırdınız, değil mi? Henüz şaşırmayanlar, bu ağabeyin ellerine de birer dambıl tutuştursun!

Güldüğümü görmesin diye başımı öne eğdim. Cesaret bulur bulmaz, kafamı kaldırıp sordum: “Abi hayırdır?” Hiç oralı olmadı. Dambılları kaldırıp indirmeye devam etti: “İşine bak!” Hiç bir şey diyemedim.

Ağabey bu kadar cool olmasaydı harika bir hikâye çıkabilirdi. Ama olmadı. Neyse, ona söyleyemediklerimi buraya yazarak bitireyim: Abiciğim, akşam güneşinin son ışıkları altında, berbat bir mimariye sahip şadırvanın tavanında, devasa su deposunun yanındaki retro bordo kanepenin önünde, kısa ama yapılı vücudun, çalı bıyıkların ve kısa kollu gömleğinle durmuş, dambılları kaldırıp indirirken nasıl böyle cool olabiliyorsun? Cana yakın olsana biraz!

• İkinin küpü armudun sapı derken sekiz kere kaldım matematikten.

• Dünya bir dedikodu. Yalan olsa doğruyu söyler kurtulurduk.

• Bazı buluşlar birbirini etkilemiştir, mesela; pusula-coğrafi keşifler, ayna-vücut geliştirme salonları.

• Fuarcılıkta önemli olan ne fuarı yaptığın değil, kaç kişiyi stantlara sürtüne sürtüne dolaştırdığın.

• “Benim gözlerim kırışmaz bence” dedi adam. “Kazın ayağı öyle değil ama” dedi kadın.

• Sarsıcıdır bazen bıkkın biletçiye selam vermek, boş bulunur da “Yer yok” deyiverir.

• “%50’yeVaranİndirim” adlı bir süperkahraman olmak isterdim, bütün sorunları çözüp, dünyayı mutlu bir yere çevirip dönünce “YalnızcaKırmızıEtiketliBirAvuçÜründe sen neredeydin? Az önce çok acayip şeyler oldu” derlerdi.

• Patrona Halil hamam tellağıydı, ama sorsan göbek taşında tek fotoğrafı yoktur.

• Yirmi katlı binada yalnızca iki asansör varsa, herkes seferidir.

• Ey şehirlerarası otobüsler! Kulakları yakmayan kulaklık! Lütfen.

• Mucide sormuşlar: “Tekerlekli kamera fikri nasıl doğdu?” “06 REC plakalı bir araba gördüm, stop lambası yanıp sönüyordu.”

• Akvaryumda onca balığın küçücük yerde birbirini tanımıyormuş gibi dolaşmasına şaşırdım. Sonra kafamı kaldırdım, kalabalık bir alışveriş merkezindeydim.

• “Soluğundan kibri çıkar” dedi Aleksi Pavloviç. “Hatırla, oyuncak balonu bile uçuramadı nefesin.”