Baktım rafta “Cins” diye bir dergi.

Kapakta Jack Nicholson’un en manyak resimlerinden birisi. “Cinnet” filminde baltayla kapı kırarken.

Üzerinde “aylık kültür dergisi” yazıyor. Kültürel iktidara savaş açıyor. Nâzım Hikmet’in o meşhur “putları yıkıyoruz!” sloganına atıfta bulunuyor.

Demeye getiriyor ki “Jack Nicholson abimiz misali baltayla dalacağız putların arasına.”

Dedim ki bu iş tamamdır.

Muhalif aydınlar sonunda attılar üzerlerindeki ölü toprağını. Zamanlarını gıybet yerine daha hayırlı işlere harcamaya karar verdiler.

Bir elektrik yaratacak ve muhalefet nasıl yapılırmış dosta-düşmana gösterecekler. Bağlamını kaybetmiş memlekete bir bağlam, içi geçmiş fikir dünyamıza reaktör olacaklar.

Şimdi bittiniz ey iktidarlar!

Fakat o da ne? Derginin başındaki İsmail Kılıçarslan değil mi? Hani şu muhafazakâr entelektüel arkadaşımız?

Yanındakiler de “Meksika Sınırı”ndan beri yoldaşları Selahattin Yusuf, Tarık Tufan, İbrahim Tenekeci, Hakan Arslanbenzer… Hatta Haşmet Babaoğlu abimiz bile var.

İyi de bu ekip mevcut iktidardan yana değil mi? Onun memleket için en hayırlısı, en uğurlusu olduğuna inanmıyorlar mı?

O zaman nasıl oluyor “muhalif” oluyorlar? “Putları yıkmaktan” ve “iktidarın yaldızlarını sökmekten” bahsediyorlar?

Sunuş yazısını okuyunca çaktım köfteyi: Meğer kendilerini kültürel bakımdan muhalefette görüyorlarmış.

Gençliğimizde İslamcı entelektüeller arasında yaygındı bu görüş. Haklıydılar; kültür-sanat ortamı batıcıların vesayetindeydi.

İnternet öncesi dünyanın ana akım televizyonlarında, dergilerinde, gazetelerinde, kültür bakanlığında batıcı tayfa vardı. Gündemi onlar belirler, polemiği onlar yapar, raconu onlar keserdi.

Oysa Allah için, 90’larda doğucu entelektüellerdi en çok okuyan-araştıran-kendilerini her fırsatta yeniden doğuranlar. Sezai Karakoç ile Tarantino’yu sinesinde buluşturanlar.

Hiç unutmam, Orhan Pamuk bir akşam Cem Özer’in programına çıkmıştı. Söyleşiden önce mikrofon tutmuşlardı sokaktaki vatandaşa.

Pamuk’un o güne kadarki romanlarını eksiksiz sayabilen tek kişi, başörtülü bir genç kızdı. Süslü kızlarsa “Kim o, yeni bir popçu mu?” diyordu.

Sonra “Meksika Sınırı” fenomeni geldi. Mehmet Efe’nin şiirinden ilhamla bulunmuş, tarihin en güzel program ismiydi. Üç genç adam çok değişik işler yapıyorlardı.

Doğudan batıya, İbni Arabi’den Kurt Vonnegut’a, Filibeli Ahmed Hilmi’den Pink Floyd’a, Tarkovski’den Gazali’ye sıçrayarak başımızı döndürüyorlardı.

Hem muhalefet ediyor hem de gayet özgüvenli bir şekilde batı mahallesiyle muhabbet ediyorlardı.

“Böyle işleri biz de yaparız icabında, hem de en kralını!” fiyakası vardı programın. Bu satırların batı mahallesinde büyümüş yazarı ondan ve devamı “Kafa Dengi” programından çok şey kaptı.

Her zaman hemfikir olmadı, bazı yerlerde karşı çıktı ama kaybetmedi ilgisini ve muhabbetini.

Çünkü haklı olduklarını hissediyordu. Sistem tarafından o güne kadar görmezden gelinen bir kesimin fikrini, vicdanını ve irfanını vuruyorlardı yüzümüze.

Doğuyla batı arasında köprüler kuruyor, hafiften “Gri bölgeler” yaratmaya çalışıyorlardı.

Belli ki Meksika sınırının ötesinden gelen kafa dengi insanlardı. Meksika sınırı aslında doğuyla batı arasındaydı. Üstelik her fikrin, her mahallenin, her siyasetin ortasından geçiyordu.

“Cins” dergisini çıkaranlarsa, o programı yapan gençlerin kemale ermiş halleriydi işte.

Vaziyete uyanınca heyecanlandım. Ama bu sefer kekre bir tat da hissettim. “Hayırdır inşallah?” dedim.

Adeta bir manifesto niteliğindeki sunuş yazısını tekrar okuduğum zaman bu hissin sebebini çakozlar gibi oldum.

“Korkmayın. Şaka şaka. Korkun.” diye başlıyordu. “’Senelerdir kendinizi sahibi, bekçisi, ustası, atası saydığınız alanlarda rahatça at koşturduğunuz yeter’ demeye geldik çünkü. ‘Kültürü, sanatı, edebiyatı, sokağı, sosyolojiyi biz biliriz’ tafralarınızın yaldızlarını dökmeye geldik.”

Sonu da şu şekildeydi: “Ve sevgili okur, sen. Senin için çıktı bu dergi. ‘Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa’ diye mızmızlanmaman için çıktı.”

2000’lerin başında falan olsak, bu yazı orta sahadan röveşatayla atılmış İbrahimoviç golü efekti yaratırdı. Ağır çekimde izlemelere doyamazdık, kimin kalesine girmiş olursa olsun.

Ama tarihin rüzgârı onu avuta çıkarmıştı. Sözlerin sahipleri artık iktidardaydılar. Paslaşma, şut çekme, röveşata yapma, hava topuna çıkma imkânları artık diğerlerinden fazlaydı.

Destekledikleri iktidar memlekete kapitalizmin hasını getirmişti. O yüzden de aynı sözler eskisi kadar baş döndürücü, heyecanlandırıcı, “helal olsun!” dedirtici gelememişti fakire.

“Gelmediyse gelmedi, zaten hedef kitlede sen yoksun ki!” diyenleri duyar gibiyim.

Mesele de herhalde bu. “Meksika Sınırı”nın hedef kitlesinde olduğumu hissediyordum izlerken.

“Korkun!” demek yerine gri bölgeler arayan, doğuyla batı arasındaki sınırı iki taraf lehine maymun eden kafa dengi gençlerdi onlar.

Bugün “Korkun!” demenin hiçbir esprisi ya da orijinalliği yok. Zaten her mahallenin kendi önderleri tarafından diğer mahallelerle sabah-akşam ölümüne korkutulduğu günlerdeyiz.

Meksika sınırının ekseni değişti yani. Hatta West Indies, Kızıl Elma, İtaki ve Maçin sınırlarının da.

Vaktiyle Meksika Sınırı programını yapan gençler muhtemelen böyle düşünürdü. Günü geçmiş pasaportlar ve vizelerle değil.

“Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa” diyen okura şöyle cevap verirlerdi: “Artık kim yapabiliyor ki sanki?”

“Memlekette adam gibi fikir tartışması, bir kültür bağlamı mı var? Bunların yokluğundan muzdarip sadece biz miyiz? O zaman aynı çıkmazı görenleri ötekileştirmek niye? Böyle yapacaksak farkımız ne?”

İslamcı gençlerin çok okudukları, çok yazdıkları fakat görmezden gelindikleri o yıllarda, Mel Gibson’un “Cesur Yürek” filmi kasıp kavuruyordu ortalığı.

Beyoğlu’nun, Tophane’nin, Galata’nın bıçkın delikanlıları birer Mel Gibson kesilmişti. O mahallelerde William Wallace aleyhinde laf söylemek mangal gibi yürek isterdi.

Kadınlar da çok sevmişti biricik aşkını kaybetmenin acısıyla vatan kurtarmaya soyunan ekose etekli yiğidi.

Bu kadar insanı adını bile duymadıkları, yüzlerce yıl önce yaşamış Allah’ın İskoç’una bağlanmaya götüren şey sanatın ta kendisiydi. Hikâye ve sinema sanatının.

Mahalleler arasına, doğuyla batı arasına çizilmiş Meksika sınırlarını yıkan, gönülleri bağlanmaya, insanları birbirini keşfetmeye çağıran kültürün.

“Cins” dergisini “Meksika Sınırı”nı yapan gençler çıkarıyor olsaydı “Cesur Yürek” seyrettirirlerdi bize. “İntikam” dizisinin yerli versiyonunu değil.

Nokta, 12 Ekim 2015

 

Hayatım boyunca annemden sonra en çok sevdiğim şey ülkem oldu. Bazen kendimi bile şaşırtan bir tutkuyla sevdim ben memleketimi. Devirdiğim otuz küsür yılda bir sürü saçmalık görmeme rağmen hep görmezden gelmeye çalıştım. Yurt dışına kapağı atmaya çalışan, bu ülkeden bir halt olmaz artık diyen yakınlarımı, dostlarımı elimden geldiğince engellemeye çalıştım, engelleyemediklerimle dalga geçtim, hatta bunu söylerken utanıyorum şimdi ama, biraz küçümsedim..

Kardeşim bir süredir yurt dışında. Doktora tamamlamaya Avusturya’ya gitti. Yaz başında, yurt dışına gittiği ilk günlerde şey diye düşündüm hep, bir an önce git, işlerini hallet, kendini geliştir, yetiştir ve gel. Sonra burda ülkene, öğrencilerine hizmet et biz de seninle gurur duyalım. Aşağı yukarı her gün ağladı annnem, oğluşum oralarda ne yapıyordur şimdi diye. Aşağı yukarı her gün teselli ettim annemi, sayılı gün anne dedim, bitirir gelir tez zamanda üzülme sen..

Ama bugün olanlar sadece içimi ezmekle kalmadı, ülkeme dair son umut kırıntımı da aldı elimden. Kendimi, gelme kardeşim derken yakaladım bugün. Kal kardeşim oralarda imkan bulabilirsen. Benden bir cacık olmaz artık, istesem de başka bir ülkeye gidip yerleşemem, nefes alamam. Ama senin bir şansın var, kal. Annemi merak etme, uçağa bindirip getiririm yanına çok özleştiğiniz zamanlarda. Kal abicim kalabiliyorsan. Burası artık bizim ülkemiz değil, burası her an her yerde kendisi gibi düşünmeyenleri öldürebileceklerin ülkesi. Burası yerli yersiz korna çalıp kulağımızın zarını siken, burası yere utanmadan iri iri balgamlar atan, burası yan baktığını iddia adip sokak ortasında hiç tanımadığı insanlara dalan, burası sırf kıyafetinden tahrik olduğu için gencecik kızlara tecavüz eden, burası on lira için adam kesen, on yaşında çocukları para karşılığı iğrenç adamlara satan, birbirine saygı duymayan, allahtan da kuldan korkmayanların ülkesi artık…. Ben pes ediyorum kardeşim, ne ülkeme ne içindeki insanlara güvenim kaldı? Ama yapabileceğim bir şey de yok, ülkemin kaderi benim de kaderim artık, aynı pislikte birbirimize sarılıp yavaş yavaş boğulacağız. Sen kurtar kendini kardeşim, bizi düşünme. Anneme ben anlatırım durumu, üzülür ama anlar merak etme…

Tiyatrocu bir arkadaş isyan etti. “İki saattir oturmuş siyaset konuşuyoruz. Siyasetçiler iki dakika tiyatro konuşuyor mu!”
Düşündüm, haklı valla. Konuşacak o kadar konu varken bütün akşamımızı yemiş siyaset.
Güya dertleşmek için buluşmuştuk. Fani dertlerimize beraber çare arayacaktık. Oysa memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtaramadık yine.
Her yerde durum aynı. Otobüste, takside, berberde, tribünde… Sanırsın siyasetten başka konu yok. Herkes memleketi kurtarmak derdinde.
Sosyal medyada ilgisiz bir şey bile paylaşsan altına siyasi yorum döşeyen çıkıyor illa ki.
Üstelik bunu yapanın militan falan olmadığı belli. Sade, sıradan vatandaşlar.
Futbola bakıyorsun siyaset, sanata bakıyorsun siyaset, şehir planlamasına bakıyorsun siyaset… Ufukta seçim olsa da olmasa da siyaset.
“Sağlıklı” bir toplumda siyasetin kendini bu kadar hissettirmemesi gerek.
Hekimler der ya “Eğer bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” diye, işte o hesap.
Sağlıksız siyaset daha çok hissettiriyor kendini. Bünyeye metastaz yapıp bütün hayatı kaplıyor. Onun dışında hiçbir şey konuşmaz, düşünmez hale geliyoruz.
Hızımızı alamayınca da başlıyoruz komplo teorilerinin derinliklerinde yitip gitmeye.
Sonuçta memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtarmaya halimiz kalmıyor.
İnsanların birbirini kurtarmadığı bir toplum maneviyat krizi geçiriyor demektir.
“Maneviyat” dediğimiz dinden ibaret değil. Vefa, diğerkâmlık, çevre duyarlığı, vatan sevgisi, empati de maneviyat.
Başkasının mutluluğuyla mutlu olabilmek. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak…
İnsanlara gönül bağlarını göstermek, onları birbirinin halinden anlar kılmak…
Hayatta paradan ve iktidardan daha önemli şeyler olduğunu hatırlatmak birbirine.
Nihayetinde yürek dayanışması içinde, sağlıklı bir millet olmak.
Bizse aşırı maddiyatçı hale gelmiş bir toplumuz. Birbirimizin fiyatını gayet iyi biliyor ama değerini asla bilmiyoruz.
Bu yüzden de gözümüz artık siyasetten ve onun illüzyonlarından başka bir şey görmüyor.
Siyaset sahnesinde hangi tiyatro oynarsa oynasın kalbi temiz tutmak ya da tutmamak. İşte kapımızdaki seçim.

arcimboldo_feuer“Vaughan,baştan sona hayali araba kazası felaketleri ve çılgınca yaralarla-orta yaşlı adamların kapı kollarıyla parçalanmış ciğerleri, genç kadınların direksiyon kolonlarına geçmiş göğüsleri, yakışıklı gençlerin köşe lambalarının metal mandallarıyla delinmiş yanakları-dolu dehşet verici bir yıllık hazırlamıştı, bu şekilde kendisini tüketmeye çalışıyordu sanki. Ona göre bu yaralar, sapkın bir teknolojiden doğmuş yeni bir cinselliğin kapılarını aralıyordu. Bu yara imgeleri, bir mezbaha müzesinde sergilenen eserler gibi zihnine takılıp kalmıştı.” (Çarpışma-J.G.Ballard-Çeviri:Nurgül Deveci-Ayrıntı Yay.)

Ballard,teknolojinin dönüştürerek yeni baştan kurduğu şimdiki dünyadan o denli nefret ediyordu ki, duygularını “uç bir durumun uç noktada bir eğretilemesi” olarak nitelendirdiği Çarpışma’da bu kelimelere döktü. Kitap,arabalarıyla sürekli birbirine vurup duran insanların kazalar sırasında bedenlerine giren araba parçalarından, metallerle bütünleşen bedenlerden, o bedenlerden sızan iniltilerden, sıvılardan pornografik bir dille söz eder. Bugün araba kullananların kaza anları öncesi halet-i ruhiyeleri ve arabalarıyla kurdukları ilişkilerine bakıldığında kitaptaki pornografik unsurların artık uç olarak nitelendirilemeyeceği de düşünülebilir. Aracıyla bütünleşmiş ya da bütünleşmeye teşne insan, kaza yapmadan arabalara bakarken de araba galerilerinde/fuarlarında gezinirken de araba kataloglarını incelerken ya da araba yarışlarını izlerken de türünün şimdiki dünyadaki prototipidir.
Bedenlerin,içeriye enjektörlerle sokuşturulan botokslarla ya da dışarıdan döşenen ve yüze de uzanmaya başlayan dövmelerle vitrinlerdeki cansız mankenlere ya da doğrudan cadde kenarlarındaki billboard’lara dönüştürüldüğü, cep telefonu ve tabletlerin bedenin metalik birer uzantısı,birer hayati uzvu haline geldiği bir çağ bu.Sokaklarında ‘çağın hastalığı’adı verilen bir ıstırap sonucu tek memeli hatta memesiz, tek böbrekli, tek bacaklı, troid bezi, midesi, safra kesesi, mesanesi, barsakları, akciğerinin bir lobu çıkarılmış büyüklü küçüklü milyonlarca insanın dolaştığı yeni bir dünya.

Bedenlerle oynayan, bedenlerle oynanan yeni dünya.

Ortadoğu’da geçmekte olan 3. Dünya Savaşı süresince ‘özgürlükler ülkesi’ ABD’ne sadece Irak’ta bir milyondan fazla masum insanı sinek öldürür gibi öldürdüğü, doğumevlerini bile bombaladığı halde en ufak bir tepki bile vermeyen uluslararası toplum denen sefil makinanın, bu katliamlardan yıllar yıllar sonra deniz kıyısına vuran Suriye’li çocuğun cansız bedeninin fotoğrafına bakarak dile gelebildiği bir dünya.

En ahlaksızların ahlakı, en kötülerin iyiliği, en bencillerin diğergamlığı, en zalimlerin masumiyeti kimselere bırakmadığı absürd yeni dünya.

Tek gezegende ilk kez tek dünya.

From: Hakkı Boncuk <hakkibon33@fmail.com>

Date: 2015-09-25 12:41 GMT+03:00
Subject: Sayın April Yayıncılık
To: April Yayıncılık <aprilyayin@aprilmail.com>

>>

Öncelikle çok selam eder, hayırlı işler dilerim. Benim ismim Hakkı Boncuk. 38 yaşındayım. Garsonum. Evvelki akşam terastaki masalardan birinde dört-beş genç küçük bir kitabı birbirlerine okuyarak gürültülü bir şekilde gülüyorlardı. “Benimle oynar mısın?” yazıyordu kapağında. Gençlere neyle ilgili olduğunu sordum. “İçinde bir sürü soru var” dediler. Benimle konuşurken de fışır fışır gülüyorlardı. İçlerinden biri kitabı çok seveceğimi, öbürsü yayınevinin bu sorulardan en sevdiklerini cevaplayarak gönderen üç kişiye tablet vereceğini belirtti. Diğer arkadaşları buna güldü. Önce benimle dalga geçtiklerini sandım ama şansımı denemeye karar verdim. Kitabı sabahleyin aldım. Restoran kapanınca cevaplarımı yazdım. İşte gönderiyorum. İnşallah tablet bana çıkar, bizim oğlana vereceğim.

benimle-oynarmisin

“Hemen şu anda dünyada bir şeyi değiştirme şansın olsaydı, neyi değiştirirdin?”

Menüyü değiştirirdim. Oraya “Şefin tavsiyesi” yazmışlar. Ne olduğu belli değil. Patron diyor ki “O gün hangi yemek gitmemişse onu söyleyin” diyor. Böyle dalavere olmaz.

“Bir adada tarihten bir kişiyle sonsuza dek yaşamak zorunda kalsaydın, kiminle kalmak isterdin?”

Ben aslında rahmetli Ecevit’i çok severdim ama adamın biriyle adada yaşamak istemem. Safiye Sultan olur, neydi öbürsü Hürrem Sultan olur. Bunlar olabilir.

“Su dışında bir sıvıda boğulacak olsaydın, ne olmasını isterdin?”

Ihlamur. Çok faydalı.

“İnsanüstü bir yeteneğe sahip olabilecek olsaydın, nasıl bir gücün olsun isterdin?”

Uçmak isterdim. Otobüslerden sıtkım sıyrıldı. Ama havada da şu çöpçü pis martılar var. Kask takardım, uçardım.

“Vücudunun bir bölgesi reklamlarda gösterilecek olsaydı, hangi bölgenin nasıl bir ürün ya da hizmet için gösterilmesini isterdin?”

Ayaklarımı göstersinler. Benim bacaklarda hiç çorap izi olmaz biliyor musunuz? Hanım şaşıyor bu işe. Allah’ın bir lütfu işte. En kral lastikli çorabı getirin, tık yok. Hanım bayılıyor buna.

“Anayasa’ya bir madde ekleyecek olsaydın, neyi eklerdin?”

Bütün garsonlar 15 yılda emekli olsun. Devlet garsonları korumakla mükelleftir. Bir de emekli maaşı dolara endeksli olacak yazsın.

“Dünya üzerinde istediğin herhangi biri için çalışabilecek olsaydın, bu kim olurdu ve sen hangi pozisyonda olmak isterdin?”

Bir film seyrettiydim: Don Karleona. Onun adamı olmak isterdim.

“Neyi icat eden mucit olmak isterdin?”

Trileçe. Çok gidiyor.

“Hayatını konu alan kitabın ismi ne olurdu?”

Suç ve Ceza. İlk baş aklıma Karga ile Tilki geldi ama o masaldı galiba.

“Kaçırıldın. Yanına tek bir eşya alma hakkın var. Bu ne olurdu ve onunla ne yapardın?”

Tabanca. Beni kaçıranların gözüne sıkardım.

“Hangi ünlünün annesi/babası olmak isterdin ve neden?”

Acun Ilıcalı’nın babası.

“Aslında doğru olduğunu düşündüğün bir şeyin yanlış olduğunu öğrenecek olsaydın, ne olmasını isterdin?”

Bizim hanım 22 ayar altını 1 kilometreden tanıyor manyak. Keşke bu doğru olmasaydı. Keşke 8 ayarı görünce de “Kocacım ne zahmet ettin, şofpeni yakıyorum…” deseydi.

“Şu an sana bir mektup gelmesini sağlayabilecek olsaydın, kimden gelmesini ve ne yazmasını isterdin?”

Acun’dan. “Sevgili abim, seni severim bilirsin. Al yengeyi gel yanıma, kanalın yemekhanesi senin. Yengeyi de Yeteneksizsiniz’e jüri yapayım. Hülya’yı göndermeye fırsat kolluyorum.”

“Bir sirkte çalışıyor olsan, ne yapıyor olurdun?”

Aslan olurdum. Çemberden geçer, sonrasında kalıbı devirir yatardım.

İnsan yapımı herhangi bir objeyi karakterini en iyi yansıtan simge olarak seçecek olsaydın, bu ne olurdu?”

Ayna. Aynalar da hiç uyumaz, faka basmaz, aldatmaz ve aldanmaz. Doğruya doğru. Meraklı değildir ama hakemler gibi gördüğünü çalar.

“Ünlü birinin zihnini okuyabilecek olsaydın, kimin zihnini okumak isterdin?”

Bülent Ersoy’un okumak isterdim. Yaz başı bizim mekâna geldiydi. Bir tepsi karışık yedi, üstüne tam tavuk. Yetmedi yarım kilo künefenin canına okudu. Ben böyle iştah görmedim. Siyasete girecekti, acıkırım diye girmedi belki.

“Bir kokuyu yok edebilecek olsaydın, hangi koku olurdu?”

Ölü martı kokusunu. İnan ki ölü adam bu şekil kokmaz. Çöp yiyor kardeşim sabahtan akşama.

“Hangi ünlünün giyeceği iç çamaşırı olmak isterdin?”

Bülent Ersoy dermişim… Ama yok. Kimsenin donu filan olmak istemem. Üzerine oturuyorlar, bir de muhatap olduğun şey belli.

“Hayata bir hayvan olarak gelecek olsaydın, hangi hayvan olarak doğmak isterdin?”

Aslan olarak. Ya da fil de olabilir. Mekânda laflarına itiraz edilmeyen hayvanlar bunlar.

“Şimdi itiraf zamanı! İşlediğin bir suçu itiraf et!”

Geçen yıl arkadan uzatılan akbili kendi akbilimle değiştirdim. İnince anladım, çaldığım akbilde daha az bakiye vardı.

“Meclisten istediğin yasayı geçirebilecek olsaydın, neyi teklif ederdin?”

Garsonlar 10 senede emekli olsunlar yasası. Buna göre 2 sene fazlam var.

“Bu yüzyılın en büyük olayı sence neydi?”

Yalova depremi.

“Ülkenin liderine bir özellik verebilseydin, bu ne olurdu?”

Kendisini sevmeyen herkesi düşman bellememesini isterdim. Sevmemek başka, düşman başka.

“Bir politikacıyı sonsuza dek siyasetten uzak tutma şansın olsaydı, bu kim olurdu?”

Ankara belediye başkanını uzaklaştırmak isterdim. İnşallah beni mahkemeye vermez.

“Hayatının geri kalanında yalnızca tek bir kişiye mektup yazma hakkınolsaydı, kime yazardın?”

Oğlana yazardım. Derdim ki, oğlum garson olma. Bir de halden anla. Bazen insanlar hata yapar, bazen yanlış yapar. Kimseyi sevmek zorunda değilsin ama sevecek bir şeyler bulursan daha mutlu olursun. Mutlu olmak için garson olma ve sevdiğin bir işi yapmalısın.

Dünyayı kurtaracak tek şey affetmenin erdemidir. Özellikle de kolay kolay affedilemeyecek şeyleri affetmek. Çocuklarımızın, gençlerimizin gün aşırı toprağa verildiği, kardeşlik bağlarımızın git gide ateşe verilmek istendiği korkunç günlerden geçiyoruz. Hemen, derhal, acilen barışmak dışında da hiçbir şey çare olamayacak gibi. Bunun da tek yolu haklıya haksıza bakmadan affetmenin erdemine sığınmak. Unutmak demiyorum, unutulmayacak elbet kolay kolay. Suçluların cezalandırılmamasından da bahsetmiyorum masumların kanına kim girdiyse elbet ödeyecek cezasını. Ama tüm bunlar olurken fütursuzca kırıyoruz ya birbirimizi. Kürt diye, Alevi diye, yobaz diye, faşist diye, diye diye diye… Canımız korkunç yansa bile bir sitemden gayrısını layık görmeyip hasım bildiklerimize, sığınabilsek affetmenin erdemine, keşke…
 
Peygamberimizin en sevdiği amcası, koruyucusu, tüm ezilenlerin hamisi Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi’yi hepimiz biliriz. Ebu Süfyan’ın eşi Hind’in talimatıyla Hz. Hamza’yı öldüren ve peşinden iç organlarını çıkartıp Hind’e sunan Vahşi, hadiseden hayli zaman geçtikten sonra müslüman olmaya karar vermişti. Vermişti vermesine de nasıl gidecek? Gidecek çünkü çaresi yok başka. Gidecek, onu yiyip bitiren derdini anlatacak ve yüz sürüp af isteyecek Peygamberden… Koyuldu Medine yoluna Vahşi… Vardı… Peygamber efendimizin camide olduğunu öğrenince oraya doğru yürümeye başladı.. Yürümüyor sürünüyordu sanki, kanı çekilmiş gibiydi. Ne yüzle karşısına çıkacaktı onun? Ve ne diyecek, nasıl anlatacaktı? “Hamza’yı kalleşçe öldürüp sonra da göğsünü yarıp vücudunu parçalayıp iç organları ile Hind’e kolye yaptık” mı diyecekti? Diyecekti. Hepsini bir bir diyecek ve yüz sürecekti, başka çaresi yoktu.
 
Seslendiler; “Vahşi geldi Ya Resulullah. Pişman. Af dilemek ve tövbe edip müslüman olmak ister…”
 
“Gelsin”, der mübarek, tek kelimeyle. Gelsin…
 
Girer içeri Vahşi. Başını kaldıramadan öylece durur. “Anlat” der Resulullah, “Amcamı nasıl öldürdüğünü bir de bana anlat!”
 
Yerin dibindedir artık Vahşi. Hıçkırıklarla anlatır. Vahşi’yi dinleyen Peygamberimizin gözyaşları sakallarını ıslatır. Kendisine bakmasını ister Vahşi’den ve ona anlamlı ve yaşlı gözlerle bakarak;
 
“Ey Vahşi! Seni gördükçe sevgili amcamın parçalanmış hali gözümün önüne geliyor. Eğer mümkünse, seninle yüz yüze gelmeyelim. Kendini bana gösterme! Bir daha yüzüme bakma!
 
İki gözü iki çeşme Vahşi’nin boynu kırılmış gibi başı önüne düşer, birden hıçkırıklara boğulurken zoraki konuşur;
 
“Emrin olur ey Allah’ın Resulü. Gül yüzünüze bakamam artık!”
 
 
Peygamber Vahşi’yi affetmiş midir? Elbette affetmiştir, aksi nasıl mümkün olabilir? Ama bir taraftan da insandır o. O an bir peygamber olmakla beraber aynı zamanda amcasının kol kanat gerdiği küçük yetim Muhammed’dir. Üzgün bir ruh, acılı bir evlat, yüreği yanan bir insandır. Elbette affeder ama benden uzak ol der. Bizden uzak ol demez, müslüman olma, git buradan hiç diyemez. Sadece yüzünü gördüğünde hep amcasının parçalanmış bedenini aklına getireceğini bilir, yüreğinin bunu kaldıramayacağını da bilir. O yüzden der benden uzak ol diye. Ama affeder, kalpten, yürekten affeder…
 
Dost olanı, kendinden olanı, arkadaş olanı affetmek kolay. Marifet kendinden görmediğini de affedebilmek. Ancak bunu becerebilirsek yeniden inşa edebiliriz yıkılmaya yüz tutan kardeşlik binamızı. Ve ancak bu şekilde af dileyebiliriz günahlarımız için Allah’tan. Yoksa… Yoksası yok kardeşlerim. Yoksa acı, yoksa kan, yoksa gözyaşı, yoksa zulüm…

hissetmelerin
birbirleriyle
kafa bulduğu
bu yerde
sığındığın ve sığındığına
pişman olduğun her insan
içinde patlayan
geniş zamanlı
bir bomba

tüm bunları bilirken
tüm bunlara inat
olanları olacak olanlardan
ayıramayacak kadar saf
bir sen varsın
bir de arsenik!

atların çığlıklarının
ve sodayla karışık rakının
geçti an itibariyle
hükmü
olacak artık olacak olan
kim geçebilir önüne

beni bırak
söylediklerimi de
hemen şimdi bir mum yak içinde
ikimizin yerine
ve bir dilek tut
mümkün olan en dar zamanlı bir dilek
ben uzaktan elham okurum
sen zangoçlarına çan çaldır
ayrılığın şerefine!

Finnegans Wake romanı eşi benzeri olmayan bir başarıdır. Onunla başa çıkmayı denemiş insanları afallatıp büsbütün yılgınlığa sürüklemiştir. Aynı zamanda kendine özgü bir hayran kitlesi, ‘Wakeciler’, yaratmıştır. Bunlar Joyce camiası içinde ayrı bir gruptur ve ezoterik bilgileri korkutucu olmasa da çetrefildir. Wake ile ilgili sorun kişinin onu olağan anlamıyla okuyamamasıdır. En azından kitabın başlarında okurun gözünü korkutan, kendine has bir dile rastlıyoruz. Bu dil altmıştan fazla yaşayan ve ölü dilin izlerini taşır. Muğlâk kinayelerle doludur. Yorumcular Wake romanını kazıyıp ondan bir hikâye çıkarmaya epey zaman ve çaba harcamışlardır.  Kitaba üşüşmüş kahramanları ayrıntılı şekilde açıklamışlardır. Ne var ki bu anlatıların her bir versiyonu tartışmaya açıktır. Kitapta ismi ve sembolik işlevi olan belli belirsiz figürler yer almaktadır. Gelgelelim bu figürlerin izlerini sürmek veya onları kayda değer bir kesinlikle birbirinden ayırmak zordur. Joyce’un kendisi ‘Kitapta, deyim yerindeyse, münferit bir halk yoktur’ demiştir (PE, s. 149). Ayrıca kitabın ‘ilerleyen bir olay örgüsü’ de yoktur (L 3, s. 141). Alışıldık saiklerin yokluğuyla karşılaşan okurların cesaretinin kırılmasına şaşmamak gerek. Eğer yılmayıp okumaya devam ederlerse, kitabın, belli bir modernist estetik, felsefi iddianın veya dil kuramının enikonu ayrıntılandırılması olduğu tezinin sadece okurların çabasının kifayetsiz bir tesellisi olmakla kalmayıp tartışmaya da açık olduğu kolayca görülecektir. Eğer nihayetinde amaç, soyutlama ise neden metni değil de eleştirileri okumayalım ki? Neden Joyce ana fikrini tam da bu şekilde, bu denli uzun ve okuru heder edercesine işlemiştir. Neden bu zahmete katlanmıştır? [Andrew Gibson’ın Türkçeye tercüme edilmekte olan James Joyce kitabından bir alıntı]

Suruc
Gözleriyle gülümseyen gencecik insanların teker teker ya da kitlesel olarak ortadan kaldırıldığı bir katliamlar coğrafyasında, çıldırtıcı bir dönemdeyiz.

Çirkinsiniz! Herkese yolladığınız samimiyetsiz toplu kutlama sms’leriniz kadar çirkinsiniz. Mütemadiyen örnek aldığınızı söylediğiniz peygamberimizin fitne kuyusu amcası Ebu Leheb kadar çirkinsiniz, dünya güzeli ağaçları kesip kesip genişlettiğiniz yollar kadar çirkinsiniz, kutularda istifli paralar kadar çirkinsiniz, törenlerde plaket verdiğiniz iş adamları kadar çirkinsiniz, gözlerinizden akan, gözlerinizi bürüyen, hırs gibi, kin gibi, öfke gibi çirkinsiniz…

 

Bizse güzeliz. Memleket kadar güzeliz. Tek bir yaprağını bile incitmeye kıyamayacağımız ağaçlarımız kadar güzeliz. Meydanlarda yuhlatılan annelerimizin gözyaşları kadar güzeliz. Her gece cam kenarına tüneyip babasının eve dönmesini bekleyen Soma’lı maden işçisinin oğlu Seyit Ahmet kadar güzeliz. Allah’tan sizin için bile mağfiret dileyecek kadar, hidayet dileyecek kadar güzeliz. Siz sizden olmayanı öldürmek isteyecek kadar çirkinsiniz, biz sizinle birlikte, hep birlikte kardeş kardeş yaşamaktan başka hiçbir şey istemeyecek kadar güzeliz…

 

Er ya da geç saracak güzellik çirkinliği. Kucaklayacak. O zaman kuracağımız o güzel kardeşlik sofrasına sizi de buyur edecek kadar güzeliz biz…