rascneu, kendim kullanmak için geliştirdiğim bir müzik notasyonu sistemi. Aslında geliştirdiğim demek bile fazla iddialı; son derece basit. Aslen notaları harflerle göstermekten ibaret, ebced notası ya da Hamparsum notası gibi. Ama kullandıkça bazı kurallar oluştu. Tabii porte üzerine yazılan Batı müziği notasyonu kadar kolay okunmuyor olabilir. Ama boş bir kağıda hızlıca bir müziği kaydetmek istediğinizde bayağı kullanışlı. Aynı zamanda bilgisayarda da Finale benzeri bir yazılıma ihtiyaç duymadan, metin işleme programı ile yazılabiliyor. Belki yararlananlar olabilir diye kısaca bahsetmek istiyorum.
Notalar aşağıdaki harflerle gösteriliyor:
r rast / sol
a dügâh / la
s buselik / si
c çargâh / do
n nevâ / re
e hüseyni / mi
u acem / fa
Bu harfler nereden çıktı derseniz, başta Cermen kökenli ülkelerde notalar için kullanılan a, b, c, d, e, f, g harflerini kullanmıştım. Ama aşağı ya da yukarı çıkıntısı olan harfler biraz zorluk çıkarıyordu. Sonra b harfini, si’nin ve Türk müziğinde yakın ses olan segâh’ın baş harfi olan s ile değiştirdim. Re notasını gösteren d harfi yerine Türk müziğindeki adı olan nevâ’nın baş hafi n‘yi, sol için de g yerine rast’ın baş harfi olan r‘yi kullandım. Fa için u harfini, kalan harfler içinden rastgele seçtim.
Notasyon, üstte bir ölçü satırı ve altta bir veya daha fazla nota satırından oluşuyor. Nota satırında, notaları gösteren hafler dışında şunlar da kullanılabiliyor:
Post-express dergisinde birkaç yıl önce yayınlanan bir röportaj vardı. Çalışma psikodinamiği uzmanı Christoph Dejours, France Telecom’da arka arkaya yaşanan işyerinde intihar vakaları üzerinden sürdürdüğü çalışmasında, modern çalışma biçimlerinin, yeni dominasyon yöntemleri ürettiğinden bahsediyordu. Bunlardan en önemlisi ve araştırdığı vaka üzerinde en çok etkili olduğunu saptadığı yöntem ise bireysel performans değerlendirme sistemleri.
Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir seminere katıldım. Bozgunculuk yapmamak, sadece oturup dinlemek niyetindeydim. Ama bir yerde, anlamadığım bir nokta olduğunu söyleyerek söz aldım. Konu, çalışanın işine ait her bir sorumluluk alanı için, gelecek döneme dair bir hedef belirlemesiydi. Anlayamadığım nokta şuydu: Söz konusu sorumluluk alanları, işverenin çalışana, aldığı maaş karşılığında verdiği işler olduğuna göre, çalışanından ne iş yapmasını beklediği bilgisi de aslen ve özellikle işverende olduğuna göre, neden çalışandan kendisi için hedef belirlemesi isteniyor? Belirlenecek hedef ne olursa olsun, yapılmakta olan işle ilgilidir, ve aslen çalışana değil şirkete aittir. Bu hedefleri belirleme işini (sözde) çalışana yaptırmak, bir tür kandırmacadan başka bir şey olamaz. Para karşılığı emek vermekle yükümlü çalışana, bazı sözler verdirmek, bu sözleri de kendi ağzından almak, çalışanın buradaki profesyonel ilişkiyi bir şeref meselesi haline getirmesini sağlamak için yapılmıyorsa, başka ne için yapılabileceği konusunda hiçbir fikrim yok. Konuşmacı biraz telaşlandı, ilk cevabı şu oldu: “Ama istatistiksel olarak, kişilerin kendi koyduğu hedeflere ulaşmak için daha çok çabaladıkları tespit edilmiş.” Bunun, benim argümanımı tümüyle destekleyen bir şey olduğunu söyledim. Konuşmacı o noktadan sonra konuyu değiştirdi, ben de bu kadar bozgunculuğun yeteceğine karar verip sustum.
Yukarıda parantez içinde yazdığım “sözde”nin anlamını da açıklayayım. Sistem şu şekilde işliyor: Çalışan kendi iş alanları için birtakım hedefler koyuyor. Daha sonra bu hedefleri yöneticisiyle müzakere ediyor, hedefler gözden geçiriliyor, sonunda bir orta noktada buluşuluyor. Çalışanla yöneticisi arasında nasıl bir orta nokta bulunur? Bu iki seçmeni olan ve birinin 2 oy hakkı olan bir demokrasiye benziyor. İşin doğrusu şudur: Siz ne derseniz deyin, sonunda yöneticinin dediği olur. Zaten ona bu yüzden yönetici denir. Ama siz bu tatsız yola koşulursunuz ve hedeflerinizi kendiniz, yöneticinin kabul edebileceği şekilde yazarsınız. Eğer sistem gerçekten ciddiye alınıyor olsa (neyse ki çoğu yerde alınmıyor), daha sonra bu hedeflere ulaşamadığınız için sorumlu tutulmanız, kendinizi yetersiz hissetmeniz için bu ve benzeri psikolojik baskı araçlarının devreye sokulması, sonunda günün birinde işten çıkarıldığınızda, bunu çoktandır hak etmiş olduğunuza inanmış olmanız da mümkündür. Aynı sistemin başka araçları içinde, çalışanların birbirlerinin performansını değerlendirmeleri gibi şeyler de vardır. Sistemin tasarımcılarına göre; bu, arkadaşların birbirlerine, eksiklerini söyleyerek kendilerini geliştirmeleri konusunda destek olmasını sağlar. Christoph Dejours ise, bunu iş arkadaşları arasındaki dayanışmanın ve dostluğun sabote edilmesi olarak yorumluyor. Özellikle performans değerlendirmesi sonucunda alınan puanların, maaş artışı ve prim üzerinde etkisi oluyorsa, ya da işten çıkarılma sırasının belirlenmesinde kullanılıyorsa… Ki hiçbir çalışan bu şekilde kullanılmayacağından emin olamaz.
Belki bu teorileri üretenler, “insan kaynakları” denen uydurma bilimin akıl hocaları, bu sistemleri dostluğu ve dayanışmayı ortadan kaldırma amacıyla tasarlamadılar. Ama bu, ulaşılmaya çalışılan başka bir amacın yan etkisi oldu. Asıl amaç, bana göre, çalışanın yaptığı işte kendini her zaman yetersiz hissetmesini sağlamaktır. Bunu tersten ifade ederek olumlu bir şey gibi göstermek mümkün: Asıl amaç, çalışanların kendilerini her zaman geliştirmelerini sağlamaktır. Ama insan kendini ne kadar geliştirebilir ki! Hele pek çoğumuz gibi rutin bir işte ömür tüketirken… Bana bir keresinde akıcı konuşma becerimi geliştirmem gerektiği söylenmişti. Akıcı konuşma konusunda hiçbir zaman iddialı değildim. Belki konuşma konusunda çok becerikli olsaydım, kâtip değil stendapçı falan olurdum (bazen Cem Yılmaz kadar komik şeyler bulabiliyorum). Aslında, pek kimseyle konuşmadan işimi yapabileceğimi sandığım için bu mesleği seçmiştim. Bana bunun hatırlatılmasının bana ne faydası var? “Hep daha iyi olabilirsin” demek, gayet düz mantıkla, “hiçbir zaman yeterince iyi olamazsın” demek değil midir?
Kapitalistlerin, ödedikleri ücret karşısında mümkün olan en yüksek emeği (insan kaynakçılarının sevdiği tabirle “performansı”) elde etmeye çalışmalarını anlayabilirim. Anlayamadığım, mazur göremediğim şey, kendi açılarından bakınca profesyonel bir alışveriş olan bu ilişkiyi; çalışanın, kendi açısından, bir tür şeref meselesi olarak görmesini sağlamak için ellerinden geleni yapmaları… Amerikalıların sevdiği tabirle söyleyeyim: “Bu hiç adil değil.”
• Bazen hayallerimizin söndüğünden bahsediyoruz çünkü bazı hayallerimiz balon.
• Q klavyedeki tek sıra tuşla, Türkçe olarak yazılabilen en çok harfli ülke Fildişi Sahili’dir. Fildişi Sahili bunu her yıl törenlerle kutlamaktadır.
• “Ne demek istedin?” feminen bir sorudur, “anlamı nedir?” maskülen. Bu yüzden meal erkektir, tefsir kadın.
• Eskişehir’de bol miktarda lüle taşı çıkar ve o kadar pipoyu kim içiyor bilinememektedir.
• Aslında bir çuval incirin berbat olması için kimsenin ekstra çaba göstermesine gerek yok. 50 kg taze inciri çuvala doldurup biraz beklediğinizde en az yarısının kendi kendine berbat olduğunu görebilirsiniz.
• Tuhafiyenin camında “On beş dakikaya dönerim” yazan bir kâğıt gördüm. Hakikaten on beş dakika sonra döndü: “Bu da madalyonun öbür yüzü” imiş.
• Dünyadaki en uzun yer ismi Yeni Zelanda’daki Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapikimaungahoronukupokaiwenuakitnatahu adlı tepedir. Okumaya bile üşendin, hiç heyecanlanma.
• Erişte yüklü genç eşeği kaçınca “sıpa getti” diye bağıran İtalyan köylü hikâyesi şu diyalektik gerçeği atlıyor: İtalya’da Yörük lehçesi yok.
• Nişanlım Jülyet’e açık mektup: Sevgili Jülyet, her gece beni pembe saten bir yorgan gibi saran tatlı düşlerinizle uyuyorum. Burada hiç kırtasiye yok, bana biraz zarf gönderebilir misiniz?
• Benim özgürlüğüm senin özgürlüğünün başladığı yerde biter. Bizim özgürlüğümüz onun özgürlüğünden sonra hiç başlamaz.
• Değişim muhteşem bir şey olabilir fakat kozadan çıkan kelebeğin ömrü azalmış demektir.
• “Baca deliğine doldurulmuş gazete gibiyim” dedi Aleksi Pavloviç, “Onlar için ne dediğim önemli değil.”

Ayten Alpman da vefat etti. Dilerim gittiği yerden memnun kalsın. Memleketi, şarkısındaki gibi, cennet olsun. Meral Okay’a, Ümit Usta’ya, tüm tanıdıklara da selamlarımızı söylesin. Yakında biz de göçeceğiz o ‘başka’ memlekete.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Tarlabaşı’ndaki kentsel dönüşüm bloğunun önüne, harabeye dönmüş binaların dış cephelerini kapatacak biçimde konan dev panoları gördünüz mü? Pırıl pırıl güneşli günde beyaz parmak arası terlikleriyle keyifli bir yürüyüş yapan o kadını. Üzerinde şık takım elbisesi, tatlı bir hırsla işine yürüyen genç adamı. Kafelerde oturmuş hayatın tadını çıkaranları. Ve diğer çağdaş, paylaşımcı, mutlu, cici insanları… Üzerlerinde bir “yeni” patlangacı eksik.
Bu neyin reklamı? Yeni bir semtin mi? Gidenlerin yerini bu parlak insanlar mı alacaklar? Kırık camların arkasından silik ifadelerle bakan semtin yorgun sakinleri binalarla birlikte yıkılıp gidecekler. Burada yeni bir sayfa açılacak. Dikkat köpek var yazılarına karışmış bira fiyatları geride bırakılacak. Perukçular kel kalacak.
Bu yıkıntıların arasından bir Şanzelize maketi mi çıkaracağız şimdi? Tepeden inme, mış gibi, taklit bir Şanzelize… Elimizdeki kağıt bardaklardaki kahvelerden şuruplu yudumlar alarak üçüncü dünyayı unutma egzersizleri mi yapacağız burada? Vitrine yeni bir semt koyuyoruz belli ki. Sadece vitrinde duran, içerde satılmayan bir ürün gibi… Görene ait olmayan bir rüya gibi…
Bu parlak resimlerin ardına saklanarak yıkılıyor Tarlabaşı. Binalar tek tek boşaltılıyor. Tarlabaşı Bulvarı’ndaki bir 2. katta çalışmalarını sürdüren Tiyatro Oyunevi de tüm binanın tahliye edilmesi nedeniyle, provalarını yaptığı ve oyunlarını sahnelediği mekanı epey önce boşaltmak zorunda kalmıştı. İşte şimdi onun yerine çok daha büyük bir tiyatro geliyor. Belki de dünyanın en büyük tiyatrosu kuruluyor Tarlabaşı’na. Gerçek hayatla aramıza bir set gibi çekilen bu dev panolardaki gıcıklandırılmış yeni dünya görselleri bana bunu söylüyor.
ÇIKTI
Tüm Kitapevleri, D&R Mağazaları ve Idefix’de
kitaptan:
Bir Ruhi Su uzunçaları dönüyor pikapta:
“yedi yaşında bir kızım
büyümez ölü çocuklar
…
çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsin.”
“Zaten acı içindedir çiçekler ve çocuklar. Zaten içindeydiler. Ve anam avradım olsun içindedirler hala.” Tarihi düşmemiş notun altına, tarihi uzun zaman önce unutmuş, terk etmiş ve bırakmış tarihi. Cildi parçalanmış eprik defter ihtiyar duruyor avuçlarının içinde, avuçları karda soğuk yemiş bir kedi kadar zavallı ve yoksun kendini içe doğru sıkıp kapamaktan, bir yumruk olmaktan yani, yoksun. Anneler bilirler ölmenin ne büyük bir yalan olduğunu sadece. Bir bebeğin ölüsünü sadece anneler saklar topraktan öte. Tanrı ezilendir annenin acısının altında. Anne sever Allah’ı -saçlarını okşar, yavrusudur annenin Allah da. Karanlık odalarda pis gaz yağı kokusunda bit ayıklanır. En çok yanan yakılan ormanlara benzer ölümü çocukların, ve ağaçların ölümü en çok Allah’ın ölümüne, ağaç Allah’tır. Orduların tarihleri annelere ve Allah’a karşı yazılmıştır, annelerin ve Allah’ın kanını akıtmıştır aslen yerkürenin tüm orduları. Hem vallahi de billahi de yakılan ormanları ve vurulan çocukları ayrıca sormalıydı tarih –diğerlerinin yanı sıra ayrıca! -Sormalı.
Sık sık düşündüğü sıralama yıllardır bozulmuyor hiç. Çocukları, ağaçları ve ölüleri düşünürken yakalıyor kendini. Zaten hep kendini yakalıyor yüksek bir binanın beş santimlik pervazında yağmur yağarken neredeyse çıplak ve sabah türküsüne başlamamışken müezzin, uyuyan son kuşlardan az önce bir köprü korkuluğunun çiğ düşmüş zemininde titremeden ayakları yürürken…
…
ölümün çok sayıda gördüğüm hallerinin az sayıdaki notlanmışlığıdır bu yazı
hasat vakti ekinlerin üzerinde geziniyordu ölüm
medeniyetlerin ölümü de vardı elbet
ki ben
bazı ölümlere dokundum bugün
modern zamanların cellatlarını düşündüm
ölüleri yok kuşlar geçti bir de aklımdan
kalabalığın içinde yürümekteydi ölüm
çini mürekkebinde ölümü gördüm
sağanaktı ölüm
ölümün listesi de var
ağlara takılmış balık ölümleri düştü aklıma
bir garın ölümü mesela
mor başlı varrak: ece ayhan’ın ölümü
ağaçların reenkarnasyonu
rant açısından doğanın katli
politik ölüm
işçi ölüm
sik kaldıran ölüm ve kalabalığı: ölüm olarak idam ve meydanları
zaman ve çürüme
elbette porno olarak ölüm
mevsimler ve getiri ölümleri
kürk olarak ölüm
ölümün arzulanması
ölüyü giyinme
sapkınlık olarak ölüm
İslam ritüellerinde ölüm
ölümün halleri: ünsüzlerin ölümü ünlülerin ölümü
sessizlerin ölümü
bir kitap adıdır ölüm
camdan bakmaktadır
yağmur yağmadadır
ölümüm kadın halleri de vardır
devlet halleri de
bir de elbet: su hali ölümün
bir tarafı eksik yürümektedir güneş
sabahtır
elleri üşümüştür
denize doğru bakmaktadır ölüm
sessizliktir kent meydanındaki
şehrin boşluklarına gizlenmiştir ölüm
ve bazan cansıkıntısı kılığındadır
sıcaktır!
insanlardan arınmış sokağı izlemek gibidir de
sıklıkla rastlaştığındır
bir keresinde eski bir Rum eviydi ölüm
yağmur suyu ızgaralarına sıkışmıştı görmüştü
köşeden bakıp gülümsedi ona bir defasında
…
Ayının karnı açtı… Ne de olsa oldukça uzun bir süredir ağzına tek damla bal sürmemişti zavallı… Arı kovanlarındaki tüm balları bitirmişti ve şimdi de her yerde bal arıyordu. Köstebek kardeşe sordu: “Köstebek kardeş, köstebek kardeş! Balın var mı acaba?” Köstebeğin yanıtı çok sert oldu: “Hayır yok! Defol git!” Bunu demesiyle birlikte ayının kendisini kaybedip, pençesinin köstebeğin boynuna çarpmasıyla köstebeğin kafasının kopup yerlerde yuvarlanırken etrafa kanların saçılması bir oldu. Sonra ayı köstebeğin bu haline çok üzüldü, kafayı yerden aldı ve cebinden çıkardığı yapıştırıcıyla kafayla gövdeyi yapıştırdı. Köstebeğin gözleri açıldı ve şöyle söyledi: “Göremiyorum! Göremiyorum!” Ayı ani bir hareketle kafayı yerinden söküp çok uzaklara fırlattı.
Ayının çamurdan heykel yapmak gibi bir merakı vardı ve aklı fikri hep balda olduğu için çamurdan bal heykelleri başladı. Heykel yaparken düşünmeye de fırsat bulmuştu aslında. Ama o hep şöyle düşünüyordu: “…Çünkü ben bal heykeli yapıyorum ama bu sadece kendimi avutmak için oysa bal heykeli yenmez ama kendimi avutmak için ben bal heykeli yapıyorum çünkü…” Aradan uzun günler geçmiş, ayının saçı başı dağılmış ve sakalları uzamıştı ve artık canına tak etmişti gidecek ve konuşacaktı. Diyecekti ki: “Benim karnım aç, ben bal istiyorum.” Ama bu lafı kime diyecekti. Ya kendisiyle dalga geçerlerse, ya alaya alırlarsa onu… O ayı yüreği buna dayanamazdı.
Bir gün kapı çalındı ve içeriye çok güzel ve zarif, alımlı dişi bir yılan girdi. Ve dedi ki: “Af edersiniz ayı bey, siz bal arıyormuşsunuz duyduğuma göre.” Ayı uzun süre sosyal hayattan kopuk yaşadığı için iki lafı bir araya getirip konuşamıyordu. Ağzından çıkan laf şuydu: “Haa…” Çok utanmış, yüzü kıpkırmızı olmuştu ayının ama tüylerinin ardından yüzünün gözükmediği için yılan bunu fark edemedi. Konuşmayı şu şekilde devam ettirdi yılan: “Bizim eski yuvamızda bolca bal var. Hatta ve hatta bayaa bayaa bolca bal var.” Yılan konuşmasını bitirince ayı düşündü. “Bir yılanın balla ne alakası olabilir ki? “Ve şöyle konuştu: “Sizin ne alakanız var balla?” Yılan: “Valla, bizim eski yuvamız bir arı kovanının altında bulunuyordu, bir gün arı kovanına bir köstebek kafası çarptı ve bütün ballar bizim yuvaya döküldü” dedi. Ayı bu duruma çok sevindi. “Demek öyle ha!? Hemen beni yuvanıza götür!” “Peki gel peşimden” “Haydi gidelim.” Yola çıktılar, aynın keyfi yerindeydi. Hatta giderken yolda yılana şaka bile yaptı. Şöyle söylemişti: “Ayağa kalksana niye yerlerde sürünüyorsun?”

Yolculuk sırasında ayı ile yılan arasında hafif bir elektriklenme oldu sanki. Yoksa yılan ayıya aşık mı oluyordu? Birden ayı bir taşa takıldı ve yılanın üzerine düştü. Göz göze geldiler. Yılan ayıya: “Üstümden kalk lan ayı! Nefes alamıyorum!” dedi. Ayı üzerinden kalktıktan sonra: “Af edersin böyle demek istememiştim. Lütfen beni bağışla” diye ekledi. Aralarında hoş bir muhabbet başladı. Bir ara ayının “Bana yılanlığı anlat!” demesine karşılık yılan; elleri olmadan yemek yemenin zorluğundan kulakları olmadığı halde her söylenileni anlamasının acayipliğinden falan bahsetti. Bu sefer yılan ayının kendisinden bahsetmesini isteyince ayı kendisi hakkında bahsedilecek fazla bir şey olmadığını sadece işte bir ayı olduğunu söyledi. Yılan birden ayıyı çok sevimli bulduğunu kaçırdı ağzından. Ayı da: “Bende seni çok sivri dişli ve düz vücutlu buldum” dedi. Ne yapsın, diyecek söz bulamamıştı, ayının tekiydi çünkü… Yılanın yüzü kızardı, bakışlarını başka yöne çevirip: “İşte geldik!” dedi. Karşılarında kırılmış koca bir arı kovanı, kopmuş bir köstebek başı ve ağzına kadar bal dolu bir yılan yuvası vardı. Ayı hayvan gibi bağırarak hızla bala doğru koşmaya başladı. Gözü hiçbir şey görmüyordu, yılanı ezip suyunu çıkardığını da fark etmedi zaten. Yuvanın içindeki tüm balı kısa sürede mideye indirdi. Doymuştu artık…
(Nisan 2000)
Sabit Fikir ve İstanbul Modern “sözünü sakınmadan” adında bir etkinlik düzenliyor. Bu etkinliğe daha önce Küçük İskender, Murahan Mungan, Elif Şafak, Emrah Serbes gibi isimler konuk oldu. 18 Nisan Çarşamba günü yapılacak programın konuğu afili dostumuz Hakan Bıçakcı. Sabit Fikir ve İstanbul Modern adına ev sahipliğini üstlenecek olanlar ise Ömer Türkeş ve Semih Gümüş.
Programa katılmak ve detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. Programı ayakta izleme riskini almak istemiyorsanız rezervasyon yaptırmak menfaatiniz gereğidir.























