bütün Mecnunların en “yanlış Leyla”sıydım
muhtemelen bir yerde belimi doğrultacaktım
reçetemi yazanı bulup boğazlayacaktım
burada aşk yetişmiyor hiç.

balın içine sinek düşmüştü, hangisine üzülmeliydim
operasyon başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve suni teneffüs yetersizdi
şimdi burada bir sinek kanat çırpmayı bıraksa diyordum
dünyanın diğer ucunda havasızlıktan ölürler mi
nedense payımda abartılı genellemeler, yanlış anlaşılmalar
ve bu konuda hiçbir bilgim yoklar çok fazla bizdeler
mutfaktaydım ve kimsenin haberi yoktu, bir sineğin
bir gece, bir uçuşu tamamlamadığından, öldüğüne
balın içinde.

mezarlık çiçekçisiydim ve ölüler hakkını veriyordu tohumların
çürümesine müsaade etmeden karınlarına çekiyorlardı kökleri
kafama incir ağacı diksinler istiyordum nalları diktiğimde
koşmayı bıraktığında çünkü bir tek, meyve düşmeli insanın üstüne
tanrım beni ödüllendirdin, Allah çok razı olsun senden
savaş meydanında değnekçiydim, gelme gelme gelme dur!

burada kutunun içindeydim ve deneyin bir parçasıydım
ağzıma damlatılan suyu çoktan devirmiş olmalıydım
savunma sanatında yeteneksizdim, yoksa çoktan sıyırmıştım
belki çoktan sıyırdım, savunma sanatında yeteneksizdim
nedense payımda kararsızlıklar, buna bağlı gelişen ani kararlar
çok travmatikler ve çocukluğa bağlı tepkimeler, hep bizdeler
kutunun içindeydim ve deneyin bir parçasıydım
kimsenin haberi yoktu, gizli yeteneklerimden
içime mikroplar salıyorlardı, faydam olsun diye insanlığa
pardon diyesim vardı, beni kutudan azad ederseniz,
dünyanın bütün hastalarına kitap okuyabilirdim.

reçetemi yazanı bulmuştum, saldırma sanatında hızlıydım çok
yumruğumu kaldırmıştım, kapıya indirecektim, kapı aralanmıştı
savaş meydanında değnekçiydim, kendimi talan edip nihayet
ganimetimi kucaklamıştım.

insanlığı kurtarmıştım
aşksızlıktan
bir tek ben alkışlıyordum.

Bir ses duyuldu. Uzayın farklı bir boyutundan çıkagelen ve sanki hiçbir dalga boyuna ait olmayan bir ses. Kimine göre bu ses atmosferi çatlatmış, kimine göre ise dünyayı yörüngesinden oynatmıştı. Bu ses bir kadının ölümüne sebep oldu, bir kadının ise aniden doğurmasına. İnsanlar bu sese bir anlam veremedi, bu sesi “yörüngeden taklalar” olarak anlayan bir kişi vardı fakat bu kişinin nörolojik problemleri var ve hikayemizle de bir alakası yok. Şu anda doktora muayeneye gidiyor. O gidedursun siz onu boş verin, dikkatinizi bu karaktere vermeyin. Sese de fazla takılmayın. Bu sesin hangi ses olduğunu zaten daha sonra anlayacaksınız. Zamanda geriye gidelim ve bu öykünün esas karakteri Terbiye Hanım’a yakından bakalım. Başına gelen onca olaydan sonra artık aklından geçen tek şey keman çalmak. “Jascha Heifetz’den bile daha iyi çalacağım!” demişti o konseri seyrettikten sonra. Garip…

Terbiye Hanımın 75 yaşında olduğunu hesaba katarsak bu iş için hiç de geç kalmış sayılmaz.
Keman olayı şöyle gerçekleşti:
Bir sabah uyandı, yataktan hızla doğruldu ve kendini “Keman çalmalıyım” derken buldu.
Terbiye Hanım ömründe daha önce hiç keman çalmamıştı. Eline kemanının yayını dahi almamıştı. Yayı bırakın sapını bile tutmamıştı. Sapını bırakın çünkü bunların hiçbiri doğru değil. O bunu böyle hatırlıyor. Küçükken başına gelen o üzücü olaya bir göz atalım:
Bir okul müsameresi ve keman çalan küçük bir kız. Herkes ona hayran. Kemanını çalıyor ve alıyor büyük bir alkış. Küçük Terbiye de keman çalan bu küçük kızı hayranlıkla seyrediyor:
“O elindeki şeyden mi çıkarıyor bu sesleri? Nasıl da büyüleyici! Hangi sınıfta bu kız? Acaba onunla arkadaş olabilir miyim? Keman ne kadar da güzel bir şeymiş!”

Kemanı resitalini sona erdiren küçük kız, kemanını bir köşeye bıraktı ve tebrikleri kabul etmeye başladı. Küçük Terbiye ise tebrik etmek için aralarına daldığında önünde biriken kalabalığın arasında kaybolan Kemancı Kız’dan gittikçe daha da uzaklaşıyordu. Sonunda kalabalığın ardında tek gördüğü kızın az önce çaldığı göz alıcı kemandı. Işıldıyordu adeta.
“Acaba ben de çalabilir miyim?”

Küçük Terbiye kemana uzanıyor ve eline geçiriyor sapını. Kemanı nasıl tutacağını dahi bilmiyor: “Böyle mi yoksa şöyle mi tutuyordu? Boynuna yerleştirmişti sanki. Oysa böyle daha rahat çalınmaz mı? Yoksa böyle tutulunca mı daha iyi çalınıyor? Nasıldı ki? Dizime koysam olmaz mı? Gitar gibi de çalınabiliyor mu? Elindeki keman birden yabancı bir güç tarafından kendinden zorla çekilip alındı:
“Ver!”
Küçük Kemancı Kız kemanını geri almak istemişti. Bütünüyle haklıydı elbette. Başkalarının eşyalarına el sürmemeliydik. Onlara dokunmak da doğru değildi. Onları çalmak da. Ve o kemanı çalmak istemişti… Hayır hayır! Elbette o şekilde değil! Kötü bir niyeti yoktu. Küçük kızın kemanı birden elinden çekmesi ona çok dokunmuştu.
Ver!
İşte bu sözcük. Yaşamının geri kalanında bu kelime ona sebebini bilemediği bir huzursuzluk ve derinden bir acı verecekti. Belki de şu anda içindeki keman çalma isteğinin sebebi de budur. Ama kendisi bunu bilemez. Bu olay bulanık bilinçaltı havuzunun yüzeyinde beliren bir pet şişe gibi.
Terbiye hanım az önce müzik aletleri satılan bir dükkâna girdi ve kemanlara bakıyor. Kemanlar çeşit çeşit. Parlıyorlar. Ne kadar da güzeller!
Dükkân sahibine söylediği sözler şunlardı: “Keman almayı düşünüyorum. Hangisini önerirsiniz” Satıcı ona şöyle bir baktı ve sordu:
“İlk defa mı çalacaksınız?”
“Evet ben… Bilmiyorum. İlk defa deneyeceğim”
Aslında bu ikinci deneyişiydi. İlkini sayarsak. Ya da saymayalım. Yok yok, o olayı hiç olmamış kabul edelim. Bu en iyisi.
75 yaşında keman çalmayı öğrenmek isteyen bir hanımefendi! Hiç şaşırmayın. Satıcı da böyle şeylere alışıktı. Geçenlerde 90 yaşlarında bir delikanlı gelmiş ve bir bateri seti satın almıştı. “Sesi sert çıksın!” diyordu. “Yeri göğü inletmek istiyorum”
Öğrenmenin yaşı yoktu, müziğin dili evrenseldi. İlerde uzaylılar dünyamızı yeniden ziyarete geldiklerinde onları görkemli bir müzik töreni ile karşılamalıydık. Bakın biz neler yaptık. Bizi bıraktığınız yerde değiliz. Aynı kalmadık. Değiştik ve güzelleştik. Bu doğanın kanunudur. Bakın müziğimize. Müzik evrenseldir. Siz ne tür müzik yapıyorsunuz? Bizim yaptığımız müzik böyledir. Daha iyisini yapabiliyorsanız çalın da dinleyelim. Elbette bizim müziğimizin hepsi bu değil. Ama bazıları bunlar gibidir. Çıstaklı ve dımdımlı müzikler. Gümgümlüler ve gıygıylılar. Üfürmelilerle tıngırdatmalılar. Sizde neler var? Bizdeki çalgılar bu şekildedir.
Bu şekilde anlaşmalıydık çünkü uzaylılar geldiklerinde bizimle bizim dilimizle konuşmayacaktılar. Üçüncü türden nasıl yakınlaşmamız gerektiğini biliyorduk.
Terbiye Hanım’a dönelim. Kendisinin içinde bir müzik dehası saklıydı sanki. Aslında alakası yok ama böyle davranıyordu. Hayali gıygıylamalar. Panik nöbetlemeleri ve ilham gelmeleri. Mırıldanarak şarkılar terennüm etmeler. Bilmiyorum belki de bu şöyle olmuştur. Genç yaşta ölen bir müzisyenin ruhu yanlışlıkla Terbiye Hanıma kaçmış ve içinde hapsolmuştur. Belki de o çocuksu tavırlarının sebebi yaşlılık değil de budur. Bu konudaki bilgilerimiz sınırlıdır. Bu nedenle bu konuya daha fazla girmiyorum.
Bakın biz bunlardan söz ederken Terbiye Hanım dükkândan ayrılmış bile. Elinde de bir keman çantası. Hangisini satın aldı acaba?
Kırmızı renkli olanı mı yoksa koyu kahve renkli olanı mı? Siyah beyaz çizgilerle bezeli olan mı yoksa Örümcek Adamlı olan mı? Bakalım. Hah evet! Tam da tahmin ettiğim gibi. Kırmızı ve parlak olanı. Tıpkı yıllar önce Küçük Kemancı Kızın çaldığı keman gibi. Hatta aynısı! Farkında bile değil! Hatırlamadığı bir anı şu an zihnini kontrol ediyor. Hahaha! Bilinçaltımız bize oyunlar oynuyor tüm hayat boyu. Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsak mutlu bir çocukluk geçirmemiz gereklidir. Bunu biliyorsunuz. Nasıl başlarsa öyle gider zaten öyle değil mi?
Hayat bizi bazen savurmaya kalkar ve biz direniriz. İşte o rüzgâr var ya, biraz arsızdır. Israrla bizi devirmeye çalışır. Biz çabaladıkça daha şiddetli eser. Biz de ona karşı koyarız ama bu rüzgâr esmekte diretir. Biz de ayakta durmakta diretiriz. Ama duramadığımız zaman yani sendelediğimizde işte o vakit rüzgâr biraz söner gibi davranır. Buna aldanmayın çünkü bu tamamen bir şaşırtmaca. Çünkü rüzgâr daha şiddetli esecek ve biz beklemediğimiz anda bizi yere yapıştıracak ve kahkahayı basacaktır. Çok dikkatli olalım. Zaman geçtikçe rüzgar bize eser ve gürler. Aldırış etmeyelim. Terbiye Hanım’a da rüzgâr esmişti deli deli. İşte o deli deli esen rüzgâr  da Terbiye Hanımın delirmesine sebep olmuştu.
Bu olay şöyle:
Terbiye Hanım’ın deniz subayı bir kocası vardı. Amiral olmayı bekliyordu. Herkes onun amiral olmasını bekliyordu. Daha yeni teğmen olduğu zamanlarda bile açıkça söylemişti bunu. Ben amiral olacağım. Yanlarındaki yeni yetme subay arkadaşları da parlayan beyaz elbiseleriyle kendisiyle dalga geçmemişler, aksine bu kararlılığını büyük bir hayranlıkla karşılamışlardı. Hatta bunu kimse hatırlamıyor ama bebekken onu doğuran ebe kuvöze koyarken “Paşa Kaptan Paşa, çok yaşa!” demişti küçücük bebeğe. İçine mi doğmuş ne? (Dipnot: Belki bazılarınıza önemsiz görünecek ama küçükken bir denizci gibi çizgili bir kıyafetinin olduğunu ve bunu üzerinden hiç çıkarmadığını da belirtelim) Kararlar açıklandığında bir amiral olduğunu öğrenince “Eh, olması gereken de buydu” diye düşünmüştü. Diğer herkes de böyle olmasını bekliyordu.
Derken savaş çıktı.
İşte bunu kimse beklemiyordu.
Savaş başlayınca tüm paşalar acilen karargâhta toplandılar.
“Üzerlerine tüm füzeleri yollayalım!” Bu fikir kara kuvvetleri komutanından gelmişti. Tüm komutanların bu fikre katıldığını öngörürsek iyi bir fikir zannedilebilir. Oysa bu en kötü fikirdi. Küçük bir çocuğu koysak onların yerine daha iyi bir fikir öne sürebilirdi. Füze yollayalım! Bu bir fikir değildi. Bombalayalım. Hayır, bu da değil. Kurşun yağmuru? Hayır. Taş sopa? Olmaaz… İyi de o zaman ne peki? Püfff…
Tüm sorunların çözülmesi için  yapılması gereken tek şey sağlıklı bir iletişimdi. Fakat bu çözümler arasında en çok zekâ gerektireni idi. Zeka ve para ters orantılıdır. İşte bu yüzden savaşlar pahalıya geliyordu.
Düşman ülkelerine girdi ve her yeri sardılar. Gemiler ise kara savaşı olduğu için hiç kıpırdamadan oldukları yere demirlenmiş duruyorlardı. Amiral birkaç fikir öne sürmüştü ama kimse onu dinlememişti: “Gemilerle onları gafil avlayabiliriz!!” Hayır. Hiç duymamış gibiydiler. “Yahu burada eşek mi osuruyor! Dinlesenize!” böyle söylememişti tabi ama içinden aynen böyle düşünmüştü. “O kadar amiral olduk şansıma kara savaşı denk geldi… Ne biçim şansım varmış benim! Ne talihsizmişim!” diye de hayıflanıyordu. “Hey! Gemilerle belki kıyıları bombalarız” diye seslendi. “Hayır” dediler masanın etrafındaki haritaya eğilmişler ve hummalı bir şekilde tartışıyorlardı. Masanın çevresinin biraz gerisinde kalmıştı. Araya girmeye çalışıyor fakat giremiyordu. Sonunda çabalamaktan vazgeçti. Sadece sesleri işitiyordu. Duyduğu ses: “Kuvvetleri birleştirebiliriz. Havadan geliriz ve bombalarla…” “Hah! O taktik işe yaramaz!” diye dikkatlerini çekmeye çalıştı. Bir anda sesleri kesildi. Geri dönüp ona baktılar. Bunu beklemiyordu. Deminden beri onu dinlemiyorlardı. Şimdi mi dinleyecekleri tutmuştu?
“Peki, önerin nedir?” diye sordu başkomutan yakın gözlüklerinin üzerinden meraklı bakışlarını ona yönelterek.
“Şey… Bakın, biraz çekilir de haritayı görmeme izin verirseniz”
İşte o sırada haritaya baktığında ilk başta bunun ne haritası olduğunu anlamakta güçlük çekti. Nerenin neresi olduğunu bir türlü kavrayamıyordu. Hepsi nasıl bilebiliyorlardı? Şu ne ki? Bu nasıl bir haritaydı böyle! Bir şeyi mi kaçırmıştı acaba? Çekilmediler ki göreyim! Bu şekil de ne? Vakit daralıyordu.
“Evet söyleyeceğiniz Amiral. Sizi dinliyoruz”
“Şey…  Şuradan girersek…” diye belli belirsiz bir yeri gösterir gibi yaptı eliyle. Generallerden biri “Saçmalık!” diye sesini yükseltti. Bir başkası: “Mümkün değil. Anında bizi kıstırırlar” dedi geri dönerek. Çenesini ovuşturan Kara kuvvetleri komutanı “Haklı olabilir” dedi. Hatta “Dâhice!” dedi sonradan. Buradan geliriz ve sonra da onları şurada gafil avlarız! Böyle düşündün değil mi? Böyle!” “Evet…” dedi Amiral Bey emin olamayarak tam olarak ne söylendiğini de anlamadan. General onu tebrik etti. Herkesler onu kutladılar. Tebrikler takdirler… Amiral iyice şişindi, kabardı. Yani zaten baştan izin verselerdi konuşmasına bu kadar uzamazdı bu toplantı. Her neyse…
Neticede bu taktik tuttu ve savaş kazanıldı. Madalya da verdiler Amirale.
Terbiye Hanım savaştan muzaffer dönen kocasına mükellef bir sofra kurdu ve gece huzurlu bir uyku uyudular.
Her şey yoluna girdiği o gece rüyasında beyaz bir geyik gördü Terbiye Hanım. Üzerinde de kocası vardı. Sonra kocası geyiğin üzerindeyken geyik tuhaf bir şekilde kişneyerek rengârenk bir şekilde osurdu. Arka ayağının tekini ileriye atılacak bir boğa gibi yere sürtüyordu. Neyse şimdi uzun uzun rüyayı anlatmayacağım. Neticede bu rüya kadının aklına takıldı ve bir rüya yorumcusuna sorması gerektiğine karar verdi. “Bildiğiniz bir Hoca var mı?” diye altın gününde arkadaşlarına bu konuyu açtı. Bir hocanın adresini verdiler. Verilen adrese gitti.
Kapıyı açan kişi bahsi geçen Hoca Efendi idi. Sanki bu adamı daha önceden tanıyordu. Salona geçtiler ve kadın rüyasını anlatmaya başladı. Hoca onu ilgiyle dinliyor ve yüzü rüya anlatılırken şekilden şekle giriyordu. Anlatmasını bitirince Hoca ona dedi ki:
“Bu gördüğün çok hayırlı bir rüyadır”
“Geyik patlıyordu ama hocam” dedi Terbiye hanım.
Kısa bir süre sessiz kalan Hoca: “Patlaması daha da güzel” dedi.
“Öyle mi?”
“Elbette. Patlamasaydı…”
“Evet?”
“O zaman kork işte!”
“Hmm…”
Hoca rüyanın hayra yorulması gerektiğini biliyordu. Korktuğu bir şey daha vardı ki o da bu rüyanın gerçek anlamı şuydu. Kocası ölecek ve boynuzlanacaktı. Sıraları farklı olabilir. Kocasını aldattığı kişi ise bomba gibi patlayarak havaya uçacak ve parçaları her yere saçılacaktı. Bu parçaları da arsız kediler yiyecekti ve kediler bir süre hazımsızlık çekecektiler. İşte bu kadar detaylı bir rüya görmüştü Terbiye Hanım. Ama böyle birşey olabilir miydi ki? Böyle bir kadının kocasını aldatacağını düşünmüyordu. Dürüst ve güvenilir görünüyordu. Çok güzel bir hanımdı. Dudakları da çok güzeldi. Dolgundu. “Başka yere baksam iyi olacak” diye düşündü hoca Efendi.
“Böyle işte”
“Yani diyorsunuz ki bu rüya iyidir”
“Evet evet”
“Teşekkürler Hoca efendi çok korkmuştum. İçime bir kurt düşmüştü”
“Yok yok”
“Size ne kadar vermem gerekiyor?
“Ne ne kadar?”
“Ücret?
“Aman efendim ben böyle şeylerden ücret almıyorum” dedi.
“Ne kadar iyi bir insan” diye düşündü Terbiye hanım.
“Ne kadar güzel gözleri var” diye düşündü Hoca Efendi. Gözüne uzun uzun baktığını fark edince gözünü hemen aşağıda bir noktaya kaydırdı ve istemeyerek gördüğü şeyi söyledi:
“Gözünüzün altında kiprik var”
Hoca eliyle kendi yüzünde varmış gibi kirpiği savuşturur bir hareket yaptı. Kadın adamın yaptığını taklit etmeye çalıştı.
“Hayır, orda değil. Diğer tarafta. Hayır. Şurada. Hayır, gitmedi” Hoca Efendi kirpiği almak için eliyle kadının tenine dokundu. Göz göze geldiler.
Hoca Efendi olacakların farkına varmıştı. Çıkmaz sokağa son sürat girilmişti. Birbirlerine tutkuyla sarıldılar. Ateşli bir birliktelik oldu.
Bu olaydan sonra Hoca Efendi başına gelecekleri biliyordu. Havaya uçacaktı. Ve kediler. Fakat nasıl?

Hoca Efendi ile Terbiye Hanım uzun zamandır birliktelerdi. Amiral Bey, karısının savaştan sonra kendisinden uzaklaşmaya başladığını fark etmişti. Ama bunun toplumun içinde bulunduğu bunalımdan kaynaklandığını düşünüyordu. Savaş kazanılmıştı fakat savaşta harcanan onca paranın yükü vatandaşın cebinden çıkarılıyordu. Vatandaşın biri donunu çıkarıp: “Bir bu kaldı! Bunu da alın!” diyerek sarayın önünde eylem yapmıştı. Donu da aldılar.

Amma velakin bu gelişmelerin hiçbiri Amiral ’in umurunda bile değildi. Karısının, kendisi savaştan döndüğündeki neşesi yoktu. Yaptığı yemeklerin tadı kötüleşmişti. Ona şaka yapmak ya da yakınlaşmak istediğinde, tıpkı o savaş toplantısı masasında kendini dışlayan diğer generallerin arasında hissettiği gibi hissediyordu.
Durum ortadaydı, karısı onu önemsemiyor ve onunla ilgilenmiyordu artık. Acaba başka biri mi vardı? Meraklanmaya başladı. İstihbarat şefi arkadaşıydı, onunla irtibata geçti ve karısını takip ettirmeye başladı.
İstihbarat Şefi bu haberi ona üzülerek verdi. Karısı kendini genç bir adamla aldatıyordu. Bunu size söylemedim. Hoca aslında bayağı genç biriydi. Kadının ise yaşlılığına denk gelmişti bu olay. Diyelim ki hoca 33 yaşında kadın da 53 yaşında olsun. Nasıl sizce? Evet evet… İşte bu yüzden söylemedim ben de.
Bu olayı öğrenen Amiral öfke krizleri geçirmeye başladı:
“Evi neredeymiş bu O.Ç.nun?”
“Tam burada”
“Hm… Ben ne yapacağımı biliyorum!”
Amiralin emekli olmasına bir hafta vardı. Halen sözü geçerli bir komutandı. Adamla kadının buluştukları ev sahile yakın olduğu için gemilerle yapılan bombardıman hedefe tam isabet edecekti.
Bu olayın olacağı gün kadının içini huzursuz eden bir şeyler vardı. Her zaman buluştukları saatte Hoca’nın evine gitti. Önce beraber oldular. Sonra “Oturalım, seninle konuşacaklarım var” dedi. Ağlayarak artık kocasıyla beraber olmak istediğini ve buna bir son vermeleri gerektiğini söyledi. Hoca aynı zamanda büyücü olduğu için “Gidemez. Onu bağlama büyüsü ile bağlarım! Köçertme magisiyle ile kendimin ederim. Hiç bir yere gidemez!” diye düşünüyordu öfkeyle. Ama kadın gitmişti. Hoca yapayalnız kalmıştı. Pencereyi açıp bir sigara yaktı. Gittiğin yerden gelir hasretinin özü. Yangınlığımın ateşinden közümün yarası falan diye içinden dizeler geçirirken: “O da ne öyle?”
Bir ışık görmüştü Hoca efendi. Gittikçe büyüyen bir aydınlık. Acaba çektiği acıların sonunda bir aydınlanma mı yaşıyordu? Işık yaklaştı… Yaklaştı… Ve her yer aydınlandı. Sanki havada uçuyor ve ısınıyordu. Sonra her şey karardı. Kötü bir şey mi olmuştu? Yoksa iyi bir şey mi? O da biliyordu ki bir zamandan sonra hiçbir şey daha iyi olmazdı.

Terbiye Hanım kocasına gidiyordu. Onu ne kadar çok özlediğini düşünüyordu. Ona daha önce yapmadığı kadar güzel bir yemek yapacaktı. Eskisi gibi olacaktı her şey. Döndüğünde kocasının cansız bedeni ile karşılaştı. Kocası saldırı emrini verirken kendi için kararı da çok önceden almıştı. Askeri mahkemede yargılanmak yerine kendi infazına karar vermişti.

Amiral için görkemli bir cenaze töreni yapılmadı. Çünkü olayın iç yüzünü herkes öğrenmişti. İstihbarat şefi ağzı sıkı biri değildi. Onun yüzünden ülke sırlarının çoğu sokaktaki çocukların ağzında birer tekerlemeydi:

Petrol kuyularını kapattırdık ki kimse bize saldırmasın.
O kuyularda galon galon petrol vardır.
Ve biz petrollerimizi saklarız.
Ülkemizin petrollerini
Ki artık bize saldırmasınlar.
Bize hiç bulaşmasınlar.

Terbiye Hanım bu olaydan sonra aklını kaçırdı.
“Keşke o rüyayı görmeseydim.  Keşke Kenan’la hiç tanışmasaydım. Bu arada Kenan, hocanın adıydı. Hocanın tam adı Kenan Poray Binparça idi. Soy isimlerimize gizlenen kader şakaları… Pek de komik sayılmazlardı…

Terbiye Hanım hakkında bir sürü söylenti yayıldı. Hatta sokakta oynayan çocukların tekerlemeleri… Bunlardan bahsetmek istemiyorum. Bu Terbiye Hanımın bozuk olan psikolojisini daha da kötü etkiledi. Bir kadının kalbinin götürdüğü yere gitmesine toplum neden sıcak bakmıyordu?
Terbiye Hanım yaşadığı ülkeyi değiştirdi. Tüm bu olaylar unutulana kadar yurtdışında yaşayacaktı. Kendine bir ev tuttu. Manzarası güzeldi. Parka bakan huzurlu bir sokaktaydı. Ara sıra kocası rüyalarına beyazlar içinde geliyordu. Kenan da geliyordu bazen ama tek parça halinde değil.

Unuttuğumuz bir şey var. Terbiye Hanım keman çalmak istiyordu. Öyle değil mi? Bunu ölesiye istiyordu. Kemanı satın alınca direkt eve koştu. Kemanı eline aldı ve bir ses çıkardı. Bu ses keman icat edildiğinden bu yana bir kemandan çıkarılmış en kötü sesti. Bu sesi duyunca Terbiye Hanım fenalaştı. Olduğu yere yığıldı ve öylece kaldı.  Yaşlı kalbi buna fazla dayanamadı ve öldü.
Keman da Kenan da ona uğurlu gelmemişti.
Öldükten sonra öbür dünyaya gittiğindeki yerde dolaşıyordu. Buraya daha önce gelmiş gibiydi. Sanki şu anı daha önceden yaşamıştı. Ve garip bir şekilde tüm yaşamı boyunca başına gelen herşeyi hatırlıyordu.
Orada bulunan iki kişi vardı. Daha sonra bu kişilerin  Kenan Hoca ve Amiral Beyefendi olduklarını fark etti. Ona üç soru sordular.
“Hayatta en çok kimi sevdin?”
İkisine de bakarak emin olamıyordu. “İkinizi de birden sevdim” diye cevap verdi. Bu koca bir yalandı. Sevdiği tek bir kişi olmuştu tüm yaşamı boyunca. O da kendisiydi. Tıpkı diğer birçok insan gibi.
İkinci hayati soruya geçtiler.
“Keman çalabiliyor musun?”
Bunun tuzak bir soru olduğunu düşündü. “Hayır dersem başıma çok kötü şeyler gelebilir” diye düşünüyordu.
“Evet” diye cevapladı, “Keman çalabiliyorum. Fakat çaldığım zaman ses o kadar iyi çıkmayabiliyor”
Bu doğru bir cevap sayılmazdı ama yanlış da değildi.
“Peki, son bir sorumuz var”
“Evet?”
Küçük iki çocuk çıktı adamların arasından. Bu Küçük Kemancı Kız ile kendi küçüklüğü idi.
“Sorunuz nedir?”
“Vereceğin tercihe göre bir hayat yaşayacaksın. İçlerinden hangisinin yerinde olmak istersin?”
Kadın bu soru karşısında afalladı. Keman çalabilen kızın yerinde olmayı çok istiyordu. Fakat şunu da iyi biliyordu ki eğer küçük kızı seçerse bir daha asla kendisi olamayacaktı. Mutlu olmak için kendinden vazgeçmesi gerekiyordu. Yeni bir hayata başlamak için başka biri olması gerekiyordu… Kadın bu soruya verilebilecek en doğru cevabı vererek sonsuzluğun koridorlarındaki yoluna devam etti…

 

Başlıktaki önermenin sahibi, devletimizin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili, Bozkurt kitabında anlatılan bir hikaye vardır. Yazarı şaibeli bir kitabın içeriğine de güven olmayacağını düşünebilirsiniz, ama hikaye aslında Mustafa Kemal’le ilgili herkesin bildikleriyle gayet örtüşüyor. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim, ana hatlarıyla aşağı yukarı şöyle bir şey:

Batı cephesi komutanı İsmet Paşa, Eskişehir’e yönelen Yunan ordusunu durdurmak ve şehri korumakla görevlidir, ama elindeki kuvvet yaklaşan orduya direnemeyecek kadar zayıftır. Askeri açıdan doğru karar, geri çekilmek ve şehrin işgaline izin vermek gibi görünmektedir. Ama İsmet Paşa, Yunan ordusunun şehirdeki müslüman nüfusa yönelik bir katliama girişeceğinden de endişe etmektedir. Onları tümüyle savunmasız bırakmak ve kaderlerine terk etmek içine sinmemektedir. Bu zorlu kararı kendi başına vermek istemez, başkomutana danışır. Mustafa Kemal karargâha gelir, orduların durumuna şöyle bir bakar ve “geri çekiliyoruz” der. Beş dakika bile tereddüt etmez. Kitapta bu, Mustafa Kemal’in askeri meseleler söz konusu olduğunda insani duyguların (zaafların da diyebiliriz) zerre kadar etkisinde kalmamasına örnek olarak anlatılır. Evet, bazı sivil vatandaşlar ölebilir, ama nihai hedef savaşı kazanmaksa eldeki askerleri ve silahları korumak gerekir, sivilleri değil. Savaşı siviller kazanmayacak. Siviller feda edilebilir. “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” diyen de aynı kişidir sonuçta. Yufka yürekli birinin edeceği bir laf değildir bu.

Mustafa Kemal, bu tür kararları verebildiği için büyük bir komutandır. Aynı zamanda iyi bir insan olması gerekmez. Bir kişi aynı anda hem iyi bir asker, hem iyi bir insan olamaz muhtemelen. Şefkatli bir boksör olamayacağı gibi… Bizim için fark etmez. Ulu önderin aynı zamanda pamuk gibi bir kalbi olmasına ihtiyacımız yoktur.

Bir açıdan da böyle kararları tereddütsüz şekilde alabilmek, üstün bir zekaya işaret eder. Bu tarz savaş hikayeleri, hamasi tarih kitaplarında gördüğümüz hikayelere benzemez. Orada şanlı geri çekilmeler, efsanevi sıvışmalar anlatılmaz. Gerçek bir zeka, doğru bir karar vermek için hamasi duyguları bir kenara bırakması gerektiğini bilir. Hamaset, liderin gerektiğinde kullanacağı bir şeydir, etkisinde kalacağı bir şey değil. Tek geçerli kriter vardır; hangi kararın nihai hedefe daha çok hizmet ettiği.

İlkelerinden asla taviz vermemek ve her ne şart altında olursa olsun aynı şeyleri savunmak, bir zeka fonksiyonu değildir. 1 Kasım seçimleri ertesinde, sosyal medyada Aziz Nesin’in seviyesiz özdeyişini tekrarlayan kalın kafalı ulusalcıların anlayamadığı şey bu. Türk milleti zekidir. İktidar, hukuk devletini fiilen ortadan kaldırmış, muhalefeti susturmuş, ülkeyi kan gölüne çevirmiş olabilir. Milletimiz, bunun için çok kızgındır belki. Ama öfkesine yenik düşmeyecek kadar da aklı vardır. Ölçüsüz bir Kürt düşmanlığından başka bir siyasi görüşü olmayan bir sözde muhalefet partisinin tıkadığı bir siyaset sahnesinden çözüm çıkmayacağını görmüştür. Bunlarla uğraşacak zamanı yoktur. Hayat geçip gitmektedir. İşlerin yürümesi lazımdır, piyasa bir an önce açılmalıdır. Daha ev alacaktır, kamyoneti satacaktır, oğluna iş bulacaktır ya da kızını evlendirecektir. Hukuk devleti falan şu an için acil ihtiyaç değildir, feda edilebilir.

Kürtler açısından durum daha da ağır. Başbakan meydanda açıkça “bize oy vermezseniz beyaz toroslar dolaşmaya başlar” demiştir. Kürtler bu mesajı almıştır. Kürt halkı, görülmemiş baskılara direnmiş cesur bir halktır, ama bunu göze alacak kadar değil. Kürt hareketinin mücadelesi ilkesel olarak iyidir hoştur ama canından da kıymetli değildir.

Biz, iktidara muhalif olanlar, bu sonucu beklemiyorduk. Çünkü ancak eğitimle ulaşılabilecek bir salaklıktan muzdaripiz. Herkes gibi bizim de hayatımız geçip gidiyor ama biz işi gücü bırakmış Bilal’in sıfırladığı paralarla falan uğraşıyoruz. Televizyonda tartışma programlarını izleyip sinirden dişlerimizi gıcırdatıyoruz. Zayıf olduğumuzu ve geri çekilmemiz gerektiğini idrak edemiyoruz.

Erdoğan’ı bu milleti gerçekten çok iyi tanıdığı için takdir etmek gerekir. Ağayla savaşa tutuşup sonunda muhtemelen ipe gidecek olan Kibar Feyzo bir tanedir, kalan herkes ağanın arkasında hazırolda durmaktadır. Ve çoğu da Feyzo’dan uzun yaşayacaktır.

Bu açıdan bakınca anketlerin bu kadar yanılması da anlaşılıyor. Birisi oy vereceğiniz partiyi sorduğunda, gurur duyarak, göğsünüzü gere gere söylemek istersiniz, “aman neme lazım” diyerek oy vereceğiniz partiyi söylemek istemeyebilirsiniz.

Milletin kararına saygı duyma meselesine gelince… Hayır, bence bu tarz bir zekaya saygı duymak zorunda değilsiniz.

Arkadaşlar, hazır bu seçimi de nihayet atlatmışken var mısınız ülkeyi üçe bölelim gitsin?

Yaşadığımız bütün stres böylece bitsin?

İslamcılar alsın Orta Anadolu’yu, Karadeniz’i, Akdeniz’in doğusunu…

Laikler alsın Trakya’yı, Ege’yi, Akdeniz’in batısını…

Kürtlerin nereyi alacağı zaten dünden belli.

Birinin başkenti Konya olsun, birininki İzmir, birininki Diyarbakır. Ankara federal başkent, İstanbul ise açık şehir. Mis.

Herkes o başkentlerde kursun kendi düzenini. Kendi federal parlamentosunu, ekonomisini, eğitimini, güvenlik ve sağlık sistemini…

Birinde Atatürk posterleri dalgalansın her yerde, birinde Erdoğan, birinde Öcalan.

İçişlerinde bağımsız, dışişlerinde Ankara’ya bağlı eyaletler olsunlar… Herkes kendi eyaletinde diğerlerine bulaşmadan, kendisi gibi olanlarla yaşayıp gitsin.

Yok eğer “ben laikim ama Konya’da yaşamak istiyorum” ya da “Kürdüm ama eş durumundan İzmir’deyim” ya da “İslamcıyım ama Diyarbakır’da işim gücüm” dersek onu da yapalım. Ama azınlık olduğumuzu bilerek. Ev sahibinin yaşam biçimine uyum göstererek.

Bir on sene de böyle yaşayalım bakalım ne olacak. Yine olmazsa o zaman “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna” makamına geçeriz.

Nasıl fikir ama?

Eğer şu an diyorsanız ki “hay ağzına sağlık, ben de aynen böyle düşünüyorum”, siz bilirsiniz.

Ama “Olur mu lan öyle salakça dava!” diyorsanız, ki inşallah diyorsunuzdur, o zaman kusura bakmayın ama yapacak işimiz var.

Bu üç kesimi bir arada tutacak ortak değerleri, ortak bağlamı ve ortak toplum ruhunu yeniden yaratmak gibi bir çetin tarihi görev bizleri bekliyor. Geyik muhabbetiyle yeterince zaman kaybettik.

Eğer dersek ki “Türkiye’nin tek bir ortak ruhu vardır, o da bizim mahalleninkidir, yersen!” o zaman olmaz.

Yani olur da şimdi olduğu gibi olur.

Çünkü diğer iki mahalle de biz istemesek de varlar. Üstelik seçim sonuçlarından anlaşıldığı üzere, gayet kalabalıklar. Yani birbirimizden bu gidişle kurtulamıyoruz.

Tek çare kafa kafaya verip o ortak ruhu ve değerleri canlandıracak sentezi bir şekilde bulmak. Bir Türkiye bağlamı yaratmak.

“Ama o öyle yaptı, bu böyle yaptı” demeyi bırakmak. “Sen başlattın-ben başlattım!” safhasını geçmek bir kalem.

Kim yapacak bunu? Herhalde siyasetçiler değil. Siyasetin görev tanımı insanları kutuplaştırmak, malum. Biz kutuplaşacağız ki siyasetçiye ekmek çıksın.

O zaman kaldı elimizde kavga-dövüşten çıkarı olmayan iyi niyetli vatandaşlar. Kendi pozisyonlarını değil memleketin iyiliğini düşünenler. Entelektüel namus sahibi kadınlar ve erkekler.

Amacı bağcı dövmek değil, bağı kurtarmak olanlar. Türkiye denen şu ülkeyi samimiyetle sevenler.

“Nerelerde ayrışırız?” değil, “Nerelerde birleşiriz?” derdinde olanlara muhtacız yani. Ay-yıldızın altında ortak ruha sahip bir toplum olmamızı sağlayacak kafalara.

Birbirlerinin değerlerine, hassasiyetlerine, dertlerine hiç olmazsa asgari saygıyı gösterecek gerçek fikir önderlerine.

Tabii kutuplaşmadan beslenen tiplerin yaylım ateşine göğüslerini siper edecek kadar yiğit olmaları da gerekecektir: O tipler kolay pes etmeyecek.

Bu kaba-saba tipler barış gelince işsiz kalacaklarını çok iyi bilir, bu yüzden de itiş-kakış ebediyen sürsün isterler. İcabında vururlar adamı. Üç kesimde de var bunlardan, dikkat ederseniz.

Mesela bu yazı bir kesim aleyhine nefret söylemi üretseydi anında sallardı sosyal medyayı. Yanlış mıyım?

“Sen hangisindensin hocam bu kesimlerin?” diye sorarsanız cevabım basit: “Ya üçünden de ya da hiçbirinden.”

Biz bu esas seçimi yapana kadar ben hem laikim hem İslamcıyım hem de Kürdüm arkadaş!

Asıl seçim bu ve kapımıza dayandı. Ya şimdiye kadar yaptığımız gibi görmezden gelip faydasız siyasi seçimlerle kendimizi kandıracağız ya da cesur kadınlar ve erkekler gibi davranacağız.

O cesur erkekler ve kadınlar diyecekler ki “Biz beraber yaşamak ve ortak bir ruh yaratmak istiyoruz arkadaş! Evlatlarımız bizi hayırla ansın!”

Ya da diyecekler ki “madem ortak ruh yaratacağımız falan yok, bari herkes gitsin kendi yoluna selametle!”

İşte bu tek gerçek seçimi yapana kadar dönüp duracağız aynı kısır döngünün içinde. Beş kuruş faydası olmayan nutuklarla, sloganlarla, oy vermelerle, anketlerle, çatışmalarla, bombalarla, yok yere ölen ve yaralanan gencecik canlarla.

Bu seçim bizim a dostlar. Tıpkı şairin deyimiyle “kısrak başı gibi uzanan” bu memleket gibi.

Baktım rafta “Cins” diye bir dergi.

Kapakta Jack Nicholson’un en manyak resimlerinden birisi. “Cinnet” filminde baltayla kapı kırarken.

Üzerinde “aylık kültür dergisi” yazıyor. Kültürel iktidara savaş açıyor. Nâzım Hikmet’in o meşhur “putları yıkıyoruz!” sloganına atıfta bulunuyor.

Demeye getiriyor ki “Jack Nicholson abimiz misali baltayla dalacağız putların arasına.”

Dedim ki bu iş tamamdır.

Muhalif aydınlar sonunda attılar üzerlerindeki ölü toprağını. Zamanlarını gıybet yerine daha hayırlı işlere harcamaya karar verdiler.

Bir elektrik yaratacak ve muhalefet nasıl yapılırmış dosta-düşmana gösterecekler. Bağlamını kaybetmiş memlekete bir bağlam, içi geçmiş fikir dünyamıza reaktör olacaklar.

Şimdi bittiniz ey iktidarlar!

Fakat o da ne? Derginin başındaki İsmail Kılıçarslan değil mi? Hani şu muhafazakâr entelektüel arkadaşımız?

Yanındakiler de “Meksika Sınırı”ndan beri yoldaşları Selahattin Yusuf, Tarık Tufan, İbrahim Tenekeci, Hakan Arslanbenzer… Hatta Haşmet Babaoğlu abimiz bile var.

İyi de bu ekip mevcut iktidardan yana değil mi? Onun memleket için en hayırlısı, en uğurlusu olduğuna inanmıyorlar mı?

O zaman nasıl oluyor “muhalif” oluyorlar? “Putları yıkmaktan” ve “iktidarın yaldızlarını sökmekten” bahsediyorlar?

Sunuş yazısını okuyunca çaktım köfteyi: Meğer kendilerini kültürel bakımdan muhalefette görüyorlarmış.

Gençliğimizde İslamcı entelektüeller arasında yaygındı bu görüş. Haklıydılar; kültür-sanat ortamı batıcıların vesayetindeydi.

İnternet öncesi dünyanın ana akım televizyonlarında, dergilerinde, gazetelerinde, kültür bakanlığında batıcı tayfa vardı. Gündemi onlar belirler, polemiği onlar yapar, raconu onlar keserdi.

Oysa Allah için, 90’larda doğucu entelektüellerdi en çok okuyan-araştıran-kendilerini her fırsatta yeniden doğuranlar. Sezai Karakoç ile Tarantino’yu sinesinde buluşturanlar.

Hiç unutmam, Orhan Pamuk bir akşam Cem Özer’in programına çıkmıştı. Söyleşiden önce mikrofon tutmuşlardı sokaktaki vatandaşa.

Pamuk’un o güne kadarki romanlarını eksiksiz sayabilen tek kişi, başörtülü bir genç kızdı. Süslü kızlarsa “Kim o, yeni bir popçu mu?” diyordu.

Sonra “Meksika Sınırı” fenomeni geldi. Mehmet Efe’nin şiirinden ilhamla bulunmuş, tarihin en güzel program ismiydi. Üç genç adam çok değişik işler yapıyorlardı.

Doğudan batıya, İbni Arabi’den Kurt Vonnegut’a, Filibeli Ahmed Hilmi’den Pink Floyd’a, Tarkovski’den Gazali’ye sıçrayarak başımızı döndürüyorlardı.

Hem muhalefet ediyor hem de gayet özgüvenli bir şekilde batı mahallesiyle muhabbet ediyorlardı.

“Böyle işleri biz de yaparız icabında, hem de en kralını!” fiyakası vardı programın. Bu satırların batı mahallesinde büyümüş yazarı ondan ve devamı “Kafa Dengi” programından çok şey kaptı.

Her zaman hemfikir olmadı, bazı yerlerde karşı çıktı ama kaybetmedi ilgisini ve muhabbetini.

Çünkü haklı olduklarını hissediyordu. Sistem tarafından o güne kadar görmezden gelinen bir kesimin fikrini, vicdanını ve irfanını vuruyorlardı yüzümüze.

Doğuyla batı arasında köprüler kuruyor, hafiften “Gri bölgeler” yaratmaya çalışıyorlardı.

Belli ki Meksika sınırının ötesinden gelen kafa dengi insanlardı. Meksika sınırı aslında doğuyla batı arasındaydı. Üstelik her fikrin, her mahallenin, her siyasetin ortasından geçiyordu.

“Cins” dergisini çıkaranlarsa, o programı yapan gençlerin kemale ermiş halleriydi işte.

Vaziyete uyanınca heyecanlandım. Ama bu sefer kekre bir tat da hissettim. “Hayırdır inşallah?” dedim.

Adeta bir manifesto niteliğindeki sunuş yazısını tekrar okuduğum zaman bu hissin sebebini çakozlar gibi oldum.

“Korkmayın. Şaka şaka. Korkun.” diye başlıyordu. “’Senelerdir kendinizi sahibi, bekçisi, ustası, atası saydığınız alanlarda rahatça at koşturduğunuz yeter’ demeye geldik çünkü. ‘Kültürü, sanatı, edebiyatı, sokağı, sosyolojiyi biz biliriz’ tafralarınızın yaldızlarını dökmeye geldik.”

Sonu da şu şekildeydi: “Ve sevgili okur, sen. Senin için çıktı bu dergi. ‘Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa’ diye mızmızlanmaman için çıktı.”

2000’lerin başında falan olsak, bu yazı orta sahadan röveşatayla atılmış İbrahimoviç golü efekti yaratırdı. Ağır çekimde izlemelere doyamazdık, kimin kalesine girmiş olursa olsun.

Ama tarihin rüzgârı onu avuta çıkarmıştı. Sözlerin sahipleri artık iktidardaydılar. Paslaşma, şut çekme, röveşata yapma, hava topuna çıkma imkânları artık diğerlerinden fazlaydı.

Destekledikleri iktidar memlekete kapitalizmin hasını getirmişti. O yüzden de aynı sözler eskisi kadar baş döndürücü, heyecanlandırıcı, “helal olsun!” dedirtici gelememişti fakire.

“Gelmediyse gelmedi, zaten hedef kitlede sen yoksun ki!” diyenleri duyar gibiyim.

Mesele de herhalde bu. “Meksika Sınırı”nın hedef kitlesinde olduğumu hissediyordum izlerken.

“Korkun!” demek yerine gri bölgeler arayan, doğuyla batı arasındaki sınırı iki taraf lehine maymun eden kafa dengi gençlerdi onlar.

Bugün “Korkun!” demenin hiçbir esprisi ya da orijinalliği yok. Zaten her mahallenin kendi önderleri tarafından diğer mahallelerle sabah-akşam ölümüne korkutulduğu günlerdeyiz.

Meksika sınırının ekseni değişti yani. Hatta West Indies, Kızıl Elma, İtaki ve Maçin sınırlarının da.

Vaktiyle Meksika Sınırı programını yapan gençler muhtemelen böyle düşünürdü. Günü geçmiş pasaportlar ve vizelerle değil.

“Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa” diyen okura şöyle cevap verirlerdi: “Artık kim yapabiliyor ki sanki?”

“Memlekette adam gibi fikir tartışması, bir kültür bağlamı mı var? Bunların yokluğundan muzdarip sadece biz miyiz? O zaman aynı çıkmazı görenleri ötekileştirmek niye? Böyle yapacaksak farkımız ne?”

İslamcı gençlerin çok okudukları, çok yazdıkları fakat görmezden gelindikleri o yıllarda, Mel Gibson’un “Cesur Yürek” filmi kasıp kavuruyordu ortalığı.

Beyoğlu’nun, Tophane’nin, Galata’nın bıçkın delikanlıları birer Mel Gibson kesilmişti. O mahallelerde William Wallace aleyhinde laf söylemek mangal gibi yürek isterdi.

Kadınlar da çok sevmişti biricik aşkını kaybetmenin acısıyla vatan kurtarmaya soyunan ekose etekli yiğidi.

Bu kadar insanı adını bile duymadıkları, yüzlerce yıl önce yaşamış Allah’ın İskoç’una bağlanmaya götüren şey sanatın ta kendisiydi. Hikâye ve sinema sanatının.

Mahalleler arasına, doğuyla batı arasına çizilmiş Meksika sınırlarını yıkan, gönülleri bağlanmaya, insanları birbirini keşfetmeye çağıran kültürün.

“Cins” dergisini “Meksika Sınırı”nı yapan gençler çıkarıyor olsaydı “Cesur Yürek” seyrettirirlerdi bize. “İntikam” dizisinin yerli versiyonunu değil.

Nokta, 12 Ekim 2015

 

Hayatım boyunca annemden sonra en çok sevdiğim şey ülkem oldu. Bazen kendimi bile şaşırtan bir tutkuyla sevdim ben memleketimi. Devirdiğim otuz küsür yılda bir sürü saçmalık görmeme rağmen hep görmezden gelmeye çalıştım. Yurt dışına kapağı atmaya çalışan, bu ülkeden bir halt olmaz artık diyen yakınlarımı, dostlarımı elimden geldiğince engellemeye çalıştım, engelleyemediklerimle dalga geçtim, hatta bunu söylerken utanıyorum şimdi ama, biraz küçümsedim..

Kardeşim bir süredir yurt dışında. Doktora tamamlamaya Avusturya’ya gitti. Yaz başında, yurt dışına gittiği ilk günlerde şey diye düşündüm hep, bir an önce git, işlerini hallet, kendini geliştir, yetiştir ve gel. Sonra burda ülkene, öğrencilerine hizmet et biz de seninle gurur duyalım. Aşağı yukarı her gün ağladı annnem, oğluşum oralarda ne yapıyordur şimdi diye. Aşağı yukarı her gün teselli ettim annemi, sayılı gün anne dedim, bitirir gelir tez zamanda üzülme sen..

Ama bugün olanlar sadece içimi ezmekle kalmadı, ülkeme dair son umut kırıntımı da aldı elimden. Kendimi, gelme kardeşim derken yakaladım bugün. Kal kardeşim oralarda imkan bulabilirsen. Benden bir cacık olmaz artık, istesem de başka bir ülkeye gidip yerleşemem, nefes alamam. Ama senin bir şansın var, kal. Annemi merak etme, uçağa bindirip getiririm yanına çok özleştiğiniz zamanlarda. Kal abicim kalabiliyorsan. Burası artık bizim ülkemiz değil, burası her an her yerde kendisi gibi düşünmeyenleri öldürebileceklerin ülkesi. Burası yerli yersiz korna çalıp kulağımızın zarını siken, burası yere utanmadan iri iri balgamlar atan, burası yan baktığını iddia adip sokak ortasında hiç tanımadığı insanlara dalan, burası sırf kıyafetinden tahrik olduğu için gencecik kızlara tecavüz eden, burası on lira için adam kesen, on yaşında çocukları para karşılığı iğrenç adamlara satan, birbirine saygı duymayan, allahtan da kuldan korkmayanların ülkesi artık…. Ben pes ediyorum kardeşim, ne ülkeme ne içindeki insanlara güvenim kaldı? Ama yapabileceğim bir şey de yok, ülkemin kaderi benim de kaderim artık, aynı pislikte birbirimize sarılıp yavaş yavaş boğulacağız. Sen kurtar kendini kardeşim, bizi düşünme. Anneme ben anlatırım durumu, üzülür ama anlar merak etme…

Tiyatrocu bir arkadaş isyan etti. “İki saattir oturmuş siyaset konuşuyoruz. Siyasetçiler iki dakika tiyatro konuşuyor mu!”
Düşündüm, haklı valla. Konuşacak o kadar konu varken bütün akşamımızı yemiş siyaset.
Güya dertleşmek için buluşmuştuk. Fani dertlerimize beraber çare arayacaktık. Oysa memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtaramadık yine.
Her yerde durum aynı. Otobüste, takside, berberde, tribünde… Sanırsın siyasetten başka konu yok. Herkes memleketi kurtarmak derdinde.
Sosyal medyada ilgisiz bir şey bile paylaşsan altına siyasi yorum döşeyen çıkıyor illa ki.
Üstelik bunu yapanın militan falan olmadığı belli. Sade, sıradan vatandaşlar.
Futbola bakıyorsun siyaset, sanata bakıyorsun siyaset, şehir planlamasına bakıyorsun siyaset… Ufukta seçim olsa da olmasa da siyaset.
“Sağlıklı” bir toplumda siyasetin kendini bu kadar hissettirmemesi gerek.
Hekimler der ya “Eğer bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” diye, işte o hesap.
Sağlıksız siyaset daha çok hissettiriyor kendini. Bünyeye metastaz yapıp bütün hayatı kaplıyor. Onun dışında hiçbir şey konuşmaz, düşünmez hale geliyoruz.
Hızımızı alamayınca da başlıyoruz komplo teorilerinin derinliklerinde yitip gitmeye.
Sonuçta memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtarmaya halimiz kalmıyor.
İnsanların birbirini kurtarmadığı bir toplum maneviyat krizi geçiriyor demektir.
“Maneviyat” dediğimiz dinden ibaret değil. Vefa, diğerkâmlık, çevre duyarlığı, vatan sevgisi, empati de maneviyat.
Başkasının mutluluğuyla mutlu olabilmek. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak…
İnsanlara gönül bağlarını göstermek, onları birbirinin halinden anlar kılmak…
Hayatta paradan ve iktidardan daha önemli şeyler olduğunu hatırlatmak birbirine.
Nihayetinde yürek dayanışması içinde, sağlıklı bir millet olmak.
Bizse aşırı maddiyatçı hale gelmiş bir toplumuz. Birbirimizin fiyatını gayet iyi biliyor ama değerini asla bilmiyoruz.
Bu yüzden de gözümüz artık siyasetten ve onun illüzyonlarından başka bir şey görmüyor.
Siyaset sahnesinde hangi tiyatro oynarsa oynasın kalbi temiz tutmak ya da tutmamak. İşte kapımızdaki seçim.

arcimboldo_feuer“Vaughan,baştan sona hayali araba kazası felaketleri ve çılgınca yaralarla-orta yaşlı adamların kapı kollarıyla parçalanmış ciğerleri, genç kadınların direksiyon kolonlarına geçmiş göğüsleri, yakışıklı gençlerin köşe lambalarının metal mandallarıyla delinmiş yanakları-dolu dehşet verici bir yıllık hazırlamıştı, bu şekilde kendisini tüketmeye çalışıyordu sanki. Ona göre bu yaralar, sapkın bir teknolojiden doğmuş yeni bir cinselliğin kapılarını aralıyordu. Bu yara imgeleri, bir mezbaha müzesinde sergilenen eserler gibi zihnine takılıp kalmıştı.” (Çarpışma-J.G.Ballard-Çeviri:Nurgül Deveci-Ayrıntı Yay.)

Ballard,teknolojinin dönüştürerek yeni baştan kurduğu şimdiki dünyadan o denli nefret ediyordu ki, duygularını “uç bir durumun uç noktada bir eğretilemesi” olarak nitelendirdiği Çarpışma’da bu kelimelere döktü. Kitap,arabalarıyla sürekli birbirine vurup duran insanların kazalar sırasında bedenlerine giren araba parçalarından, metallerle bütünleşen bedenlerden, o bedenlerden sızan iniltilerden, sıvılardan pornografik bir dille söz eder. Bugün araba kullananların kaza anları öncesi halet-i ruhiyeleri ve arabalarıyla kurdukları ilişkilerine bakıldığında kitaptaki pornografik unsurların artık uç olarak nitelendirilemeyeceği de düşünülebilir. Aracıyla bütünleşmiş ya da bütünleşmeye teşne insan, kaza yapmadan arabalara bakarken de araba galerilerinde/fuarlarında gezinirken de araba kataloglarını incelerken ya da araba yarışlarını izlerken de türünün şimdiki dünyadaki prototipidir.
Bedenlerin,içeriye enjektörlerle sokuşturulan botokslarla ya da dışarıdan döşenen ve yüze de uzanmaya başlayan dövmelerle vitrinlerdeki cansız mankenlere ya da doğrudan cadde kenarlarındaki billboard’lara dönüştürüldüğü, cep telefonu ve tabletlerin bedenin metalik birer uzantısı,birer hayati uzvu haline geldiği bir çağ bu.Sokaklarında ‘çağın hastalığı’adı verilen bir ıstırap sonucu tek memeli hatta memesiz, tek böbrekli, tek bacaklı, troid bezi, midesi, safra kesesi, mesanesi, barsakları, akciğerinin bir lobu çıkarılmış büyüklü küçüklü milyonlarca insanın dolaştığı yeni bir dünya.

Bedenlerle oynayan, bedenlerle oynanan yeni dünya.

Ortadoğu’da geçmekte olan 3. Dünya Savaşı süresince ‘özgürlükler ülkesi’ ABD’ne sadece Irak’ta bir milyondan fazla masum insanı sinek öldürür gibi öldürdüğü, doğumevlerini bile bombaladığı halde en ufak bir tepki bile vermeyen uluslararası toplum denen sefil makinanın, bu katliamlardan yıllar yıllar sonra deniz kıyısına vuran Suriye’li çocuğun cansız bedeninin fotoğrafına bakarak dile gelebildiği bir dünya.

En ahlaksızların ahlakı, en kötülerin iyiliği, en bencillerin diğergamlığı, en zalimlerin masumiyeti kimselere bırakmadığı absürd yeni dünya.

Tek gezegende ilk kez tek dünya.

From: Hakkı Boncuk <hakkibon33@fmail.com>

Date: 2015-09-25 12:41 GMT+03:00
Subject: Sayın April Yayıncılık
To: April Yayıncılık <aprilyayin@aprilmail.com>

>>

Öncelikle çok selam eder, hayırlı işler dilerim. Benim ismim Hakkı Boncuk. 38 yaşındayım. Garsonum. Evvelki akşam terastaki masalardan birinde dört-beş genç küçük bir kitabı birbirlerine okuyarak gürültülü bir şekilde gülüyorlardı. “Benimle oynar mısın?” yazıyordu kapağında. Gençlere neyle ilgili olduğunu sordum. “İçinde bir sürü soru var” dediler. Benimle konuşurken de fışır fışır gülüyorlardı. İçlerinden biri kitabı çok seveceğimi, öbürsü yayınevinin bu sorulardan en sevdiklerini cevaplayarak gönderen üç kişiye tablet vereceğini belirtti. Diğer arkadaşları buna güldü. Önce benimle dalga geçtiklerini sandım ama şansımı denemeye karar verdim. Kitabı sabahleyin aldım. Restoran kapanınca cevaplarımı yazdım. İşte gönderiyorum. İnşallah tablet bana çıkar, bizim oğlana vereceğim.

benimle-oynarmisin

“Hemen şu anda dünyada bir şeyi değiştirme şansın olsaydı, neyi değiştirirdin?”

Menüyü değiştirirdim. Oraya “Şefin tavsiyesi” yazmışlar. Ne olduğu belli değil. Patron diyor ki “O gün hangi yemek gitmemişse onu söyleyin” diyor. Böyle dalavere olmaz.

“Bir adada tarihten bir kişiyle sonsuza dek yaşamak zorunda kalsaydın, kiminle kalmak isterdin?”

Ben aslında rahmetli Ecevit’i çok severdim ama adamın biriyle adada yaşamak istemem. Safiye Sultan olur, neydi öbürsü Hürrem Sultan olur. Bunlar olabilir.

“Su dışında bir sıvıda boğulacak olsaydın, ne olmasını isterdin?”

Ihlamur. Çok faydalı.

“İnsanüstü bir yeteneğe sahip olabilecek olsaydın, nasıl bir gücün olsun isterdin?”

Uçmak isterdim. Otobüslerden sıtkım sıyrıldı. Ama havada da şu çöpçü pis martılar var. Kask takardım, uçardım.

“Vücudunun bir bölgesi reklamlarda gösterilecek olsaydı, hangi bölgenin nasıl bir ürün ya da hizmet için gösterilmesini isterdin?”

Ayaklarımı göstersinler. Benim bacaklarda hiç çorap izi olmaz biliyor musunuz? Hanım şaşıyor bu işe. Allah’ın bir lütfu işte. En kral lastikli çorabı getirin, tık yok. Hanım bayılıyor buna.

“Anayasa’ya bir madde ekleyecek olsaydın, neyi eklerdin?”

Bütün garsonlar 15 yılda emekli olsun. Devlet garsonları korumakla mükelleftir. Bir de emekli maaşı dolara endeksli olacak yazsın.

“Dünya üzerinde istediğin herhangi biri için çalışabilecek olsaydın, bu kim olurdu ve sen hangi pozisyonda olmak isterdin?”

Bir film seyrettiydim: Don Karleona. Onun adamı olmak isterdim.

“Neyi icat eden mucit olmak isterdin?”

Trileçe. Çok gidiyor.

“Hayatını konu alan kitabın ismi ne olurdu?”

Suç ve Ceza. İlk baş aklıma Karga ile Tilki geldi ama o masaldı galiba.

“Kaçırıldın. Yanına tek bir eşya alma hakkın var. Bu ne olurdu ve onunla ne yapardın?”

Tabanca. Beni kaçıranların gözüne sıkardım.

“Hangi ünlünün annesi/babası olmak isterdin ve neden?”

Acun Ilıcalı’nın babası.

“Aslında doğru olduğunu düşündüğün bir şeyin yanlış olduğunu öğrenecek olsaydın, ne olmasını isterdin?”

Bizim hanım 22 ayar altını 1 kilometreden tanıyor manyak. Keşke bu doğru olmasaydı. Keşke 8 ayarı görünce de “Kocacım ne zahmet ettin, şofpeni yakıyorum…” deseydi.

“Şu an sana bir mektup gelmesini sağlayabilecek olsaydın, kimden gelmesini ve ne yazmasını isterdin?”

Acun’dan. “Sevgili abim, seni severim bilirsin. Al yengeyi gel yanıma, kanalın yemekhanesi senin. Yengeyi de Yeteneksizsiniz’e jüri yapayım. Hülya’yı göndermeye fırsat kolluyorum.”

“Bir sirkte çalışıyor olsan, ne yapıyor olurdun?”

Aslan olurdum. Çemberden geçer, sonrasında kalıbı devirir yatardım.

İnsan yapımı herhangi bir objeyi karakterini en iyi yansıtan simge olarak seçecek olsaydın, bu ne olurdu?”

Ayna. Aynalar da hiç uyumaz, faka basmaz, aldatmaz ve aldanmaz. Doğruya doğru. Meraklı değildir ama hakemler gibi gördüğünü çalar.

“Ünlü birinin zihnini okuyabilecek olsaydın, kimin zihnini okumak isterdin?”

Bülent Ersoy’un okumak isterdim. Yaz başı bizim mekâna geldiydi. Bir tepsi karışık yedi, üstüne tam tavuk. Yetmedi yarım kilo künefenin canına okudu. Ben böyle iştah görmedim. Siyasete girecekti, acıkırım diye girmedi belki.

“Bir kokuyu yok edebilecek olsaydın, hangi koku olurdu?”

Ölü martı kokusunu. İnan ki ölü adam bu şekil kokmaz. Çöp yiyor kardeşim sabahtan akşama.

“Hangi ünlünün giyeceği iç çamaşırı olmak isterdin?”

Bülent Ersoy dermişim… Ama yok. Kimsenin donu filan olmak istemem. Üzerine oturuyorlar, bir de muhatap olduğun şey belli.

“Hayata bir hayvan olarak gelecek olsaydın, hangi hayvan olarak doğmak isterdin?”

Aslan olarak. Ya da fil de olabilir. Mekânda laflarına itiraz edilmeyen hayvanlar bunlar.

“Şimdi itiraf zamanı! İşlediğin bir suçu itiraf et!”

Geçen yıl arkadan uzatılan akbili kendi akbilimle değiştirdim. İnince anladım, çaldığım akbilde daha az bakiye vardı.

“Meclisten istediğin yasayı geçirebilecek olsaydın, neyi teklif ederdin?”

Garsonlar 10 senede emekli olsunlar yasası. Buna göre 2 sene fazlam var.

“Bu yüzyılın en büyük olayı sence neydi?”

Yalova depremi.

“Ülkenin liderine bir özellik verebilseydin, bu ne olurdu?”

Kendisini sevmeyen herkesi düşman bellememesini isterdim. Sevmemek başka, düşman başka.

“Bir politikacıyı sonsuza dek siyasetten uzak tutma şansın olsaydı, bu kim olurdu?”

Ankara belediye başkanını uzaklaştırmak isterdim. İnşallah beni mahkemeye vermez.

“Hayatının geri kalanında yalnızca tek bir kişiye mektup yazma hakkınolsaydı, kime yazardın?”

Oğlana yazardım. Derdim ki, oğlum garson olma. Bir de halden anla. Bazen insanlar hata yapar, bazen yanlış yapar. Kimseyi sevmek zorunda değilsin ama sevecek bir şeyler bulursan daha mutlu olursun. Mutlu olmak için garson olma ve sevdiğin bir işi yapmalısın.

Dünyayı kurtaracak tek şey affetmenin erdemidir. Özellikle de kolay kolay affedilemeyecek şeyleri affetmek. Çocuklarımızın, gençlerimizin gün aşırı toprağa verildiği, kardeşlik bağlarımızın git gide ateşe verilmek istendiği korkunç günlerden geçiyoruz. Hemen, derhal, acilen barışmak dışında da hiçbir şey çare olamayacak gibi. Bunun da tek yolu haklıya haksıza bakmadan affetmenin erdemine sığınmak. Unutmak demiyorum, unutulmayacak elbet kolay kolay. Suçluların cezalandırılmamasından da bahsetmiyorum masumların kanına kim girdiyse elbet ödeyecek cezasını. Ama tüm bunlar olurken fütursuzca kırıyoruz ya birbirimizi. Kürt diye, Alevi diye, yobaz diye, faşist diye, diye diye diye… Canımız korkunç yansa bile bir sitemden gayrısını layık görmeyip hasım bildiklerimize, sığınabilsek affetmenin erdemine, keşke…
 
Peygamberimizin en sevdiği amcası, koruyucusu, tüm ezilenlerin hamisi Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi’yi hepimiz biliriz. Ebu Süfyan’ın eşi Hind’in talimatıyla Hz. Hamza’yı öldüren ve peşinden iç organlarını çıkartıp Hind’e sunan Vahşi, hadiseden hayli zaman geçtikten sonra müslüman olmaya karar vermişti. Vermişti vermesine de nasıl gidecek? Gidecek çünkü çaresi yok başka. Gidecek, onu yiyip bitiren derdini anlatacak ve yüz sürüp af isteyecek Peygamberden… Koyuldu Medine yoluna Vahşi… Vardı… Peygamber efendimizin camide olduğunu öğrenince oraya doğru yürümeye başladı.. Yürümüyor sürünüyordu sanki, kanı çekilmiş gibiydi. Ne yüzle karşısına çıkacaktı onun? Ve ne diyecek, nasıl anlatacaktı? “Hamza’yı kalleşçe öldürüp sonra da göğsünü yarıp vücudunu parçalayıp iç organları ile Hind’e kolye yaptık” mı diyecekti? Diyecekti. Hepsini bir bir diyecek ve yüz sürecekti, başka çaresi yoktu.
 
Seslendiler; “Vahşi geldi Ya Resulullah. Pişman. Af dilemek ve tövbe edip müslüman olmak ister…”
 
“Gelsin”, der mübarek, tek kelimeyle. Gelsin…
 
Girer içeri Vahşi. Başını kaldıramadan öylece durur. “Anlat” der Resulullah, “Amcamı nasıl öldürdüğünü bir de bana anlat!”
 
Yerin dibindedir artık Vahşi. Hıçkırıklarla anlatır. Vahşi’yi dinleyen Peygamberimizin gözyaşları sakallarını ıslatır. Kendisine bakmasını ister Vahşi’den ve ona anlamlı ve yaşlı gözlerle bakarak;
 
“Ey Vahşi! Seni gördükçe sevgili amcamın parçalanmış hali gözümün önüne geliyor. Eğer mümkünse, seninle yüz yüze gelmeyelim. Kendini bana gösterme! Bir daha yüzüme bakma!
 
İki gözü iki çeşme Vahşi’nin boynu kırılmış gibi başı önüne düşer, birden hıçkırıklara boğulurken zoraki konuşur;
 
“Emrin olur ey Allah’ın Resulü. Gül yüzünüze bakamam artık!”
 
 
Peygamber Vahşi’yi affetmiş midir? Elbette affetmiştir, aksi nasıl mümkün olabilir? Ama bir taraftan da insandır o. O an bir peygamber olmakla beraber aynı zamanda amcasının kol kanat gerdiği küçük yetim Muhammed’dir. Üzgün bir ruh, acılı bir evlat, yüreği yanan bir insandır. Elbette affeder ama benden uzak ol der. Bizden uzak ol demez, müslüman olma, git buradan hiç diyemez. Sadece yüzünü gördüğünde hep amcasının parçalanmış bedenini aklına getireceğini bilir, yüreğinin bunu kaldıramayacağını da bilir. O yüzden der benden uzak ol diye. Ama affeder, kalpten, yürekten affeder…
 
Dost olanı, kendinden olanı, arkadaş olanı affetmek kolay. Marifet kendinden görmediğini de affedebilmek. Ancak bunu becerebilirsek yeniden inşa edebiliriz yıkılmaya yüz tutan kardeşlik binamızı. Ve ancak bu şekilde af dileyebiliriz günahlarımız için Allah’tan. Yoksa… Yoksası yok kardeşlerim. Yoksa acı, yoksa kan, yoksa gözyaşı, yoksa zulüm…