- Neden müziği seçtiniz? Müziğin işlevi nedir sizce?
– Müzik herkese konuşabilir. Biz sokakta pek çok sanat dalını bir araya getirip bir tür performans veya “happening” sergilemekten zevk alıyoruz. Bazen bu kendiliğinden oluyor. Herkesin şarkı söyleyip dans etmesi için sadece denemesi yeterli.
– Ne tür müzikler dinliyorsunuz? Hangi grup ve/veya şahıslar sizin müziğinizi etkilemiştir?
– Biz dünyanın değişik yerlerinden müzikler dinlemekten hoşlanırız; folk ve geleneksel müzikler. Ama en iyisi “gerçek deneyim”i yaşamaktır. Demek istediğim, bizim bulunduğumuz yerdeki müzisyenlerle buluşmak ya da konserlere gitmek, gerçekte ne olup bittiğine dair bize bir fikir verir. Ben Frank Zappa’yı severim. Modern bir besteci olarak müziğin çok farklı alanlarını etkilemiştir: rock, blues, jazz, orkestra müziği, ses denemeleri, gürültü ve bunların pek çok sentezi. O özellikle orkestrasyonla ilgilenmiş ve kendine özgü bir “sound” üretmiştir. Zappa sık sık gözdelerinden olan Edgard Varese’den alıntı yapardı: “Günümüzün bestecileri ölümü reddeder.” Sanırım biz de biraz ona benziyoruz; farklı sesleri, izlenimleri ve aletleri bir araya getirip kendi tarzımızı oluşturuyoruz.
– Yükselen elektronik müzik akımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Bana kalırsa elektronik müziğin en kötü yanı perküsyondur.. Bilgisayarların, gerçek davulların verdiği etkiyi ve hissi asla taklit edemeyeceğini veya onu yeniden yaratamayacağını düşünüyorum. Tıpkı birbirine benzemeyen kalp atışlarımız gibi davul vuruşları da hiçbir zaman tamamen birbirine benzemez. Ayrıca vuruşlar arasındaki sessizlik de çok önemlidir. Reklam, propaganda ve sentetik yiyecekler için yapılan müzik (son saniyesine kadar hesabı yapılan) de bizi gerçek deneyimden çok uzaklara götürür ve hepimizin içinde akan Afrika tonundaki arkaik nabız vuruşlarının gücünü azaltır. Elektronik davullar insan faktörünü yok etmektedirler. Bu davullar “pratik” olabilir, fakat yirmi tane Afrika davulunun yarattığı havanın ve duygunun aynısını üretemez. Bu tür müziklerin bir kısmı daha farklıdır, “soundscape”ler oluşturarak anlaşılması çok zor besteler ortaya çıkarırlar. Ben Frank Zappa’nın “Synclavier” parçasını seviyorum ve bu parçayı dinleyince her tür ses yapıları ve emprovizyonlarıyla tam bir orkestra çalışması yapmanın ne kadar pahalı ve zor olduğunu anlıyorum. Böylece “The Machine” parçasının da hakkını verebiliyorum. 80’lerden bazı punk gruplarını da seviyorum.
– Müziğiniz kendinizi ifade etmek için bir araç mı, bir yaşam tarzı mı yoksa bir hobi mi?
– Müzik yapmak bana göre ve herhalde genel olarak iç dünyayı, duyguları, düşünceleri, arzuları sözsüz ifade etmenin bir yoludur. Aynı zamanda bizim hayatımız o, ne konser ne de şov. Kalbimizde olanları müziğe veririz ve bu müzik bizizdir.
– 60’ların hippileri gibi görünüyorsunuz. 80’lerden sonra nasıl aynı felsefeyi ve yaşam biçimini sürdürebiliyorsunuz? – Bir hippi nedir ki? Siz bir hippi olmayan gibi mi görünüyorsunuz? Çoğu hippi sizin gibi görünür: jeanler, bir yelek, ne ok kısa ne çok uzun saçlar, ne takım elbise ne de kravat. Bizi bir filmden ya da kitaptan fırlamış karakterlere benzettiniz galiba. Biz hippi değiliz ve onlar gibi görünmeye de çalışmıyoruz. Biz olduğumuz kişileriz ve hepsi bu. Görünüş önemli değildir, belli giysiler sizi bir hippi ve başka giysiler ve saç biçimleri de normal bir kişi yapmaz. Sizi belirli bir biçimde düşünmeye ve bir sürü yanılsama üretmeye iten çok sayıda şablon vardır. Onların ötesine bakınca gerçek kişiyi göreceksiniz, sadece iki boyutlu bir resmi değil. Bu çeşit yaşam biçimi yüz, belki de bin yıldır süregelmektedir. Göçebe haberciler, dağları, ovaları, çölleri geçerek kasabadan kasabaya, köyden köye, kabileden kabileye, kaleden kaleye, panayırdan panayıra geçerek diğer topraklardan haberler taşırlardı. Çoban kavalları, Afrika davulları bir ormandan diğerine, vadilerden dağlara, aslanların topraklarından fillerin vatanlarına mesajlar yollardı. Bazıları 60’ların 1967’de başlayıp Vietnam Savaşı’nın bitimiyle (1974) sona erdiğini söylerler. Başkaları da 60’ların 50’lerdkei Beatnik hareketiyle başladığını iddia ederler. 40’ların Bebop hareketiyle, 30’ların işçi hareketleriyle ya da 20’lerin anarşist hareketiyle başladığını öne sürenler de vardır. Veya gerçeküstücü hareketle, şayet bu harekette zaman kavramı varsa! Ancak kurulu düzenlere, kirliliklere karşı hep bir isyan olmuştur ve sokaklarda, köylerde, ormanlarda sürekli müziğin sesi duyulmuştur. Birisi 60’ların önemli bir olayının, bir gösteri ortasında bir polisin çıkıp kocaman bir saati paramparça etmesi olduğunu söyledi. Bu olaydan önce insanlar oturmuş bir şeylerin olmasını bekliyorlardı. Genelde ortam barış yanlısı bir havadaydı. Derken biri, içinden “Zamanın canı cehenneme!” dedi ve saati parçaladı. Sonra polis vahşileşti ve insanları kırıp geçirmeye başladı. Göstericiler, bunun kapitalizmin büyük sembolü ve bazılarına göre tüm baskıların kaynağı olan zamanın yıkıcılığına o polisin dayanamamasından kaynaklandığını söylemişlerdi. Zaman paradır, zaman kısadır, zaman doğrudur, zaman düşmandır, “zaman yok”, “boş zaman”, “yoğun zaman”, “gerek zaman”, “sanal zaman” gibi bir sürü terane. İyi müzik çaldığınızda zaman diye bir şeyin olmadığını, zamanı hissetmediğinizi, kendinizi zamanın dışında bulduğunuzu görürsünüz. En büyük sanat eserleri “zamansız”dır. Kitle iletişim araçları 60’ların bittiğini söylüyor. Evet 60’lar bitmiş olabilir, ama devrim devam ediyor diyenler de var. Frank Zappa “Her şey şimdi olup bitmektedir” der. Antoine de Saint-Exupéry’e göre, “İnsan soyu doğal biçimde hep göçebe olagelmiş ve olagidecektir. Tabii her zaman bir sirk de gösterisini sürdürecektir.” .

Not: Bu röportaj İngilizce gerçekleştirilmiş olup tarafımdan Türkçeye çevrilip Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.

• “Cinayet küvette işlenmiş amirim.” “Ördeği alın, konuşana kadar öttürün.”

• Helikopter pistinde yazan H harfini “Ha buraya ineceğsun” diye yorumlayan pilot da haklı.

• Torpido gözü, sır saklar. Torpido gözü, kötü alışkanlıkların hepsini itiraz etmeden taşır. Torpido gözü, şikâyet etmez. Kadınların çantası, erkeklerin torpido gözü karıştırılmaz. Torpido, gözüm benim, can yoldaşım.

• Yetenek yarışmalarına katılıp, “Nedir?” diye sorduklarında “Tuvalet kâğıdını tek elimle aniden ve hızla çekip, metrelerce kâğıt zayi etmeden koparabiliyorum.” diyeceğim.

• Kitap okumaya başlamadan önce şunlara cevap verelim: Bir, yeterince uykumuz geldi mi? İki, kitapta uykumuzu kaçıracak unsurlar var mı? Üç, ışıkları kapattık mı?

• “Polis ateş etti” cümlesinde yükleme sordum “Kim ateş etti?” “Valla ben görmedim abi” dedi. 

• Romanlar gazete manşeti olsaydı; Fareler ve İnsanlar / John Steinbeck: “ÖZÜRLÜ MARABA, KADINI SAMANLIKTA BOĞDU”

12. lokum da böyle olsun madem; new order’dan şıftsın “regret”

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.


Gözlük

Riyakar okur, bakıyorum ne arıyor ne soruyorsun. Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini. Biraz daha görmesem ben de unuturdum belki. Ama inadı bırakıp doktora gittim.

Göz doktorlarını sevmiyorum. Çok soru soruyorlar. Cevap veremeyince kaşıntılar basıyor. Alt sıradaki o yuvarlak harfler nedir mesela? Aslına bakarsanız, kimin umrunda! Ama soruyor adam işte. Hem beyaz gömleği de var. Sıkıyorsa cevap verme. Ben de biraz G, biraz O, geri kalanlara da C deyip işin içinden çıktım. İstatistik böyle zamanlar içindir nitekim. Giderayak portmantodaki ceketle tokalaşmaya kalkmasaydım iyiydi. Uzun lafın kısası, doktor gözlüğü elime verdi. Hani faşizm kara gömlek giyerdi? Ya da belki kahverengi? Hepsi hikaye.

Neyse, gözlük sandığım kadar kötü çıkmadı. Hayatı bambaşka bir ışık altında görüyorum. Portmantolarla sıcak bakmıyorum mesela. Hele bu son olaydan sonra. Kahvede uzun süredir hararetle bakıştığım sarışın şahsın bıyıklı ve pazulu olduğu da gözümden kaçmadı. Daha önce nasıl farketmemişim, hayret! Aynaya baktım, saç beyaz olmuş. Merak ediyorsan, sevgili okur, gözlerim de elâ imiş. Gönül isterdi ki, daha şahsiyetli bir renk olsun. Bununla kalsa iyi, göz kenarlarında kaz ayağı fil şeyi, ne ararsan var. Hiç lüzum yoktu. Kahrolsun optik, kahrolsun beyaz gömlekli oligarşi! Simgesi yılan olan şeyden adama hayır gelir mi? Hiç.

Fakat yeniden okuyup yazabilmek, azizim, işte bu dünyaya değer.

Demem o ki, riyakar okur – benzerim – güzel kardeşim, bunu saymıyorum. Şu gözlüğe bir alışayım, yine geleceğim.

Dört gözle sizin,

Hurşit Seçkin

“Çocuklar bize bazen çocuk olduklarını hatırlatır.” Tortelius

 

—Satranç çok saçma… Atlar okuma yazma bilmez ki.

—Atların okuma yazma bilmesi gerekmiyor, senin bilmen yeterli.

—Olur mu hiç, nasıl gidecek L şeklinde?

—Kendi mi gidiyor? Sen götürüyorsun.

—Olsun gene de saçma. Filler çapraz gider diye kuralı kim koymuş? Tuvalete koşan benden başka kimse çapraz gidemez.

—Neden gidemesin? Köpeklere hiç arkadan baktın mı? Onlar da çapraz gider.

—Satrançta köpek yok ki.

—Evladım, köpek gidiyorsa fil de gider demek istiyorum.

—Filler büyük ama.

—Haklısın oğlum. Haklısın… Yoruldum. Hamleni yapacak mısın?

—Kaleyi oynayayım diye düşünüyorum… Al işte, kalelerin yürüdüğünü de hiç görmedim.

—Hayatında kaç kere gerçek bir kale gördün?

—Gerçek kaleler yürüyormuş mu?

—Yürümüyor. Bu sadece bir oyun. Neden bu kadar uzatıyorsun?

—Sadece bir oyunsa doktorculuk oynayalım. Neden satranç oynuyoruz? Sıkıldım satrançtan.

—Vallahi satrancın da sana pek güzel duygular beslediğini sanmıyorum.

—Ne?

—Yok bi şey. Bak, satranç çok eski bir oyundur. Kralların oyunu. Zekâ gelişimine yardımcı olur. Aptal bir çocuk mu olmak istiyorsun?

—Monopoly oynasak?

—Para oyunu o. Ne gerek var. Bak burada planlayarak, düşünerek oynama var.

—Düşünerek mi? Sen hiç düşünmüyorsun ki, hemen vezirimi alıverdin.

—Hızlı düşünüyorum. Sen de yap.

—Ben yapamıyorum baba. Ben küçüğüm. Evcilik oynayalım mı?

—Evciliği kızlar oynar.

—Bunu da krallar oynarmış. Biz kral mıyız?

—Öfff! Şimdi tablayı fırlatacağım duvara. Oyna, piyonu oyna.

—Piyonlar hiçbir işe yaramaz. Boşuna. Bir de yeterince yürüyünce vezir mi oluyordu? Peh! Var mı öyle bir aristokrasi?

—Aristokrasi mi?!.. Savaşları askerler kazanır, piyonlar kazanır.

—Hangi savaştan bahsediyorsun? Hani kılıç? Hani bomba? Hani Rumsfeld?

—Misal verdim oğlum.

—Bana misal verme baba, bana… Neyse!

—Delirtme beni çocuk. Kaleyi çek oradan bak filim yaklaşıyor.

—Yaklaşsın, kale yıkılmaz ki.

—Yıkılır.

—Yıkılmaz.

—Evladım, ben senin iyiliğini düşünüyorum. Hem öğren hem de gerçek bir oyun neymiş gör istiyorum.

—Ne kralın karısı var, ne vezirin karısı var. Neresi gerçek?

—Oğlum savaş bu. Savaşa kadınlar gitmez.

—Kadınlar gitmez ama atlar tek başına… Jokeyler yolda mı düşmüş? 

—Sus da oyna… Bak fillerini hep aldım.

—Filler sarhoş… Hiç de işime yaramaz. Ayrıca kral çok mu şişman, bir türlü gidemiyor… Saçma!

—Şah derler ona.

—Şah?

—Şah.

—Bi şey diycem baba.

—Ne var?

—Şah-mat!

O büyük mağazaya gittiğimde yine o tezgahtar ile karşılaştım. Geçen sefer bu adam yüzünden mağazadan hiç ihtiyacım olmayan bir ton şey almıştım. Ama bu kez beni kandıramayacaktı. Sadece bakıp çıkacaktım.

“Genar Bey hoşgeldiniz!” dedi gülümseyerek.

“Hoşbulduk” dedim.

“Sizin çok hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir ürünümüz sadece bu saat için yüzde yetmiş indirimle satılıyor efendim almayı düşünür müydünüz?” dedi. “Yüzde yetmiş mi? Harika! Oldu hemen alayım bari! Hah! Sen beni hâlâ geçen hafta elinde kutularla, poşetlerle çıkan adam sanıyorsun galiba? Ben artık değiştim! O eski müşteri değil karşındaki tezgahtar efendi!” diye düşünürken aynı esnada,

“Hmm… Nedir o?” diye sordum sanki gerçekten ilgileniyormuşum gibi. Kesinlikle almayacaktım, numara yapıyordum.

“Bu bir Ayak Standardı Yükselticisi!” dedi. Nasıl?

“Diyelim ayaklarınıza kara sular indi. Bu alet ayağınızdaki kara suları; berrak, pırıl pırıl sulara çevirir ya da ayağınızda bir ayakkabı var ve ayağınız kaşınıyor. Artık ayakkabıyı ayağınızdan çıkarmak zorunda değilsiniz” Ayak Standardı Yükselticisi ha! Para tuzağı!

“Hmm ne kadar ilginçmiş…” dedim sanki alacakmışım gibi. Gülesim geldi o anda. Adamla çok eğleniyordum doğrusu!

Uzun bir süre bana aletin nasıl kullanıldığını anlattı. Arada espriler yapıyordu ve birlikte gülüşüyorduk. Ben de arada bir sanki gerçekten almayı düşünüyormuşum gibi “Hmm…” ya da “Çok güzelmiş…” türünden laflar ediyordum. Sonunda:

“Alıyor musunuz?” diye sordu.

“Sonra, bakarız” diye yapıştırdım cevabı intikam alırcasına.

“Fakat indirimin bitmesine sadece beş dakika kaldı” dedi kaşlarını büzüştürüp endişelenir gözükerek. Belki de dediği kadar ihtiyacım vardı bu alete? Yok canım! Ayak Standardı Yükselticisi’ymiş! Peh! Sonra bir sır verir gibi kulağıma fısıldayarak,

“Size tavsiyem, bu fırsatı kesinlikle kaçırmamalısınız, çok hesaplı” dedi.

“İlgilenmiyorum” dedim. Ben böyle söyleyince bana olan o dostane bakışları bir anda değişti ve arkamda duran çiftle ilgilenmeye başladı.

Ama tüm o şakalar, gülüşmeler? Aynısını onlar için de yapmaya başlamıştı. Kıskanmıyordum hayır. Belki sadece ilgisine alışmıştım ve birden böyle davranması beni… “Almayacaklar!” dedim içimden. Bir köşeye sinmiş olanları izliyordum. Derken aleti yüzde yetmiş indirimle satın aldılar. Birlikte gülüşüyorlardı. Çok mutlu gibiydiler.

O sırada ayağım kaşınmaya başladı. İşte bir işaret! Elbette ki böyle aptal bir alete ihtiyacım yoktu ve bunu kendime rahatlıkla kanıtlayabilirdim! Kaşıntı geçsin diye ayağımı yere sertçe vurdum fakat kaşıntı azalmak şöyle dursun arttı. Bir köşeye geçtim ve ayakkabımı çıkardım ve kaşımaya başladım. Lakin çorabın üzerinden kaşıdığım için ayağımı kaşımaktan çok gıdıklamışım gibi oldu. Parmağımı çorabın içine soktum. Öff! Ta en ucu kaşınıyordu! Ayakkabım elimde, tek ayağımın üstünde zıplaya zıplaya biraz daha kuytu bir köşeye geçtim ve çorabı çıkarıp ayağımı hatır hutur kaşımaya başladım. Oh. Kimse görmemişti neyse ki.

Düşünceli vaziyette bir köşeye oturdum. Bu koca mağazayı gezerken ne kadar da yorulmuştum! Şimdi Ayak Standardı Yükselticisi olsa ayağımda, ayaklarım dinlenirdi oysaki. Ben ne yapmıştım! O aleti mutlaka almalıydım. Koşa koşa tezgahtarın yanına geldim,

“Almak istiyorum!” dedim.

“İndirimin süresi doldu Genar Bey.” dedi. Doldu mu?

“Bir daha ne zaman indirim olacak peki?” diye sordum,

“Hiç belli olmaz.” dedi. Ama ben ayaklarımın standardını yükseltemeyecek miydim? Çok sinirlenmiştim! “Ah Genar! Pabucumun Genar’ı! Akılsız başın cezasını ayaklar çeker!” diyordum kendi kendime.

“Ama” dedi tezgahtar gülümseyerek, “sizin için harika bir kampanyamız daha var. Jelibon makinesi ve Tabureli Pantolon alana Ayak Standardı Yükselticisini yüzde elli indirimle veriyoruz.”

“Harika! Hemen alıyorum!”

Ben faturayı öderken, mağazadaki kameralardan birine yakalanan bir görüntüm dev ekranda belirdi. Bir çorabım cebimden sarkar vaziyette çıplak ayağımı kaşıyan bu dev görüntümün altında “Ayın Müşterisi” yazıyordu…

Peter Falk öldü. Bekliyorduk bunu, sevenleri olarak. Uzun süredir komadaydı. Peter Falk özel bir aktör, sempatik bir insandı. Hoşsohbetti, zekiydi (evet yabancı bir talk-show’da izlemiştim kendisini.) Mesela fazla kimse bilmez, yetenekli de bir çizerdi. Yukarıdaki Colombo illüstrasyonu kendisine ait.

Bu yazının konusu ama, Peter Falk’tan ziyade Komiser Colombo olacak. Yetmişli yılların unutulmaz televizyon dizisiydi Komiser Colombo. O yılları yaşayanlar bilir, yaşamayanlar da yaşayanlardan duymuştur.

Benim için çok özel bir kahramandır Komiser Colombo. Küçükken tam bir telemanyaktım, yabancı dizileri de çok severdim (zaten o sıralar yerli diye bir şey yoktu pek). Şu anda mesela kendimi bile dehşete düşürecek kadar çok ayrıntı hatırlıyorum o zaman yayınlanan diziler hakkında. Komiser Colombo’yla ilgili aklıma gelen ilk şey, diğerlerine göre çok daha geç bir saatte yayınlandığıydı; o zamanın TRT yetkilileri neden böyle bir karar vermiş bilemiyorum. Bu yüzden annemle babam Komiser Colombo’yu izlememe izin vermezlerdi, bu da beni fitil ederdi. Merak ediyordum çünkü ne menem bir şey olduğunu. Öte yandan, diziyi o kadar geç bir vakitte yayınlıyorlardı ki, o saatte bazen annem ve babam bile yatmış oluyordu. Böyle gecelerden birinde gizlice kalkıp televizyonu açmıştım. Diziyi sonuna kadar izlemek gibi bir hedefim yoktu, sadece birkaç bir şey, belki Colombo’nun neye benzediğini falan görmek yetecekti bana. İstediğimi pek elde edememiştim. Muhtemelen TRT’nin hazırladığı bir giriş grafiği vardı: Bir el izinin üzerinde, suratı pek de seçilmeyen bir adam. Sonra uzun bir giriş ve jenerik. Bu jenerik aklımda kalmıştı ama. Karanlık bir gecede, kumsalda, uzakta bir karaltı halinde yürüyen bir adam, elinde bir fener. Uzun süre Komiser Colombo diyince aklıma bundan başka bir şey gelmedi.

Sonra dizinin tekrar yayınlanmaya başladığı dönemde izledim Colombo’yu. Akıl dışıydı gerçekten. Polisiyeyle ilgili bilinen hemen hemen her tür kuralı altüst ediyordu. Malum, İngilizce’de polisiye için kullanılan bir tabir de whodunnit’tir. Yani “kim yaptı?” Bu, polisiye bir dramatik yapının en belirleyici özelliğidir. Acaba cinayeti kim işledi? Okur, izleyici, artık her neyse, dedektifle birlikte cinayetin arkasındaki esrarı çözmeye çalışır, neticede bütün ipuçları gözünün önünde olmasına rağmen dedektif olayı kendisinden önce çözer. (Ender durumlarda okur/izleyici katilin kimliğini dedektiften önce keşfederse, bu da ayrı bir keyif kaynağıdır, o ayrı. Ama pek olmaz öyle bir şey gerçekte. Yani katili doğru tahmin etseniz bile, niyesini, nasılını, kanıtları hiçbir zaman tam olarak bulamazsınız. Yazar onu ayarlar. Biliyorum, öyle konuşuyorum.) Komiser Colombo’nun her bölümü, az önce dediğim gibi, çok uzun bir girizgâhla başlardı. Ve bu bölümde katilin kimliğini, bu işi nasıl yaptığını ve cinayetin sebebini ayrıntılarıyla gösterirdi. Buyrun buradan yakın. Yani geleneksel bir bakış açısıyla, işin zevkini baştan geberten bir yapı!

Klasik polisiyelerin bir diğer özelliği de, kahramanın sıra dışı ve muhakkak ki çekici özellikleridir. Genellikle Avrupa kökenli polisiye kahramanlar (Sherlock Holmes, Hercule Poirot…) aristokrat tavırlı, burnundan kıl aldırmaz, karşısındakini zekasıyla, tarzıyla falan ezen tiplerdir. Amerikalılarsa (Mike Hammer, Sam Spade…) süper karizmatik, yakışıklı, kodu mu oturtan maçolardır. (“Bu adamı hatırlıyor musun?” “Hayır!” Çaaaat! “Belki şimdi hatırlarsın!”) Colombo bu yönüyle de benzemiyordu alışıldık kahramanlara. Ezik büzük, buruşuk pardesülü, ağzında sigara, bir an önce elindeki dosyayı kapatıp mesaiden kaçmaya çalışır gibi duran, moda tabiriyle, ezik bir devlet memuru.

Ve son bir nokta: Bildik polisiyelerde, rahmetli babamın tabiriyle, mümkün olduğu kadar çok “huylandırıcı” yer alır; yani söz konusu cinayeti işlemek için sebebi ve fırsatı olan bir sürü insan. Sen, katil hangisi, tam karar veremeyesin diye. Colombo’da öyle bir şey de yoktur. Colombo cinayet mahalinde yaptığı küçük bir soruşturmadan sonra doğru adamı tespitler ve ondan sonra bir saat, hatta iki bölüm süren bazı hikayelerde iki saat süresince bu adamın çevresinde döner durur. (Böyle bir formatı bugünün Türk dizi prodüksiyon şirketlerinden birine kabul ettirmeye çalıştığınızı düşünsenize? Adamı camdan aşağı atarlar alimallah. Yani evet haklısınız, altmışlı yılların Amerikalı yapımcılarının vizyonu, ikibinonlu yılların Türk yapımcılarının fersah fersah önündedir. Ama bu da ayrı bir konu tabii.)

Peki nasıl oldu da Colombo dünyanın en sevilen, ikonografik figürlerinden biri haline geldi? İzninizle bu konuda naçizane fikrimi açıklamaya çalışayım.

Bazı noktalarda tekrara düşmeyi göze alarak size tipik bir Colombo bölümünün yapısını özetleyeyim. Katil -ki her zaman üst sınıf mensubudur: yüksek rütbeli bir asker, bir senatör, armatör, film yıldızı vs…- cinayeti işler. Ekip olay yerine intikal eder. Colombo cesede, ortama falan şöyle bir bakar. Sonra insanlarla konuşur. İfadesini aldığı insanlardan da kendilerini rahatsız ettiği için durmadan özür diler; mâlum amiri kendisinden bir rapor beklemektedir. Onların ağzından çıkan her şeyi, tartışılmaz doğrular gibi kabul eder, tipleri bir güzel rahatlatır. Hatta işi abartıp, bazı cevaplara, “Ah benim bu aptal kafam, tabii ya, nasıl da düşünemedim,” falan gibi yanıtlar verip, karşısındakini kendisinin geri zekalı, kaybetmeye mahkum bir zavallı olduğuna ikna eder. Ve üstünkörü yaptığı görüşmelerden sonra, eveeet her şey halloldu, buradaki herkesin sütten çıkmış ak kaşık olduğuna ikna oldum tavrıyla kapıya yönelir… ve durur. Ortamdaki insanlardan birine döner -bu kişi, görünürde her soruya gayet tutarlı cevaplar vermiş gibi duran katildir- ve ona şöyle der: “Sadece son bir soru… (Just one more thing…)” İşte Colombo size bu lafı ettiği anda, müebbeti yediniz demektir.

Ardından didiklemeye başlar kurbanını. En olmadık yerlerde karşısına çıkar, en garip soruları sorar, adamın sinirlerini yıpratır. (Burada Komiser Colombo’nun TRT’deki dublajını yapan Savaş Başar’ın olağanüstü yorumuna saygı duruşunda bulunmadan geçmemek gerekir. Ortam: Lüks bir restoran. Katil yemeğini yerken, Colombo geçip karşısına oturur. Katil: Ooo komiser, hoşgeldiniz. Portakallı ördek ister misiniz siz de? Colombo: İstemem. Ama varsa pilav üstü az kuru alırım. Uşak: ??? Colombo: Neyse boş ver, zaten Bayan Colombo akşam yemeğini hazırlamıştır şimdi, evde yerim. Dizinin orijinalinde herhalde Colombo, pilav üstü kuru değil hot-dog falan gibi bir şeyler söylüyordur ama bu inanılmaz çeviriyi, bize inandırıcı kılan, Colombo’yu abimiz, babamız gibi benimseten Savaş Başar’ın dublajıdır, ruhu şâd olsun.) Neyse işte, zorlar da zorlar Colombo. Katil -hani burnu Kaf Dağı’nda bir tip ya-, bu pis, küçük memurun tavırlarından rahatsız olur, onu amirlerine şikayet etmekle falan tehdit etmeye başlar. Colombo, sanki bu sıkıntıya neden olduğuna acayip şaşırmış gibi davranarak özür üstüne özür dilemeyi sürdürür. Ve neticede, ne yapar eder, kanıtları ortaya koyar ve cinayeti şaşmaz bir mantıkla çözer, katile de bu sefille tanıştığı güne lanet etmekten başka çare kalmaz.

Colombo’yu bu kadar güçlü kılan unsurlardan biri, işte bu sınıfsal yapısıdır. O, parası, statüsü, gücü nedeniyle her boku yemeyi kendisine hak gören bu şerefsizlere karşı bir işçi sınıfı kahramanıdır (working class hero derler ya hani, ondan işte). Gün olmuş, devran dönmüş, hesap kesilmiştir. Kibire karşı tevazu, zengine karşı yoksul, güce karşı adalet duygusu galip gelmiş, insanlık onuru kapitalizmi yenmiştir.

Bu kahramanı benim için eşsiz kılan bir diğer yön ise biraz daha karmaşık. Şuradan gireyim: Colombo’yu CSI türü dizilerin öncüsü olarak gören bazı yaklaşımlar var. Suç mahalinin ince ince araştırılması, başta değersiz görüntüler ayrıntıların önemi, kanıtların titiz analizi falan fıstık… Bence böyle düşünenler, Colombo’nun, gözlem yeteneğinden ve her hikayenin sonunda ortaya koyduğu güçlü mantıktan etkilenerek böyle söylüyorlar. Bu, büyük bir yanılgıdır. Bence Colombo, bu CSI kafasının tam zıddıdır. CSI’da sık sık raslanan bir yaklaşım var: Kanıtları takip et! Önyargılı olma, bilimsel ol, kanıtın götürdüğü yere git. Oysa Colombo, kanıtın değil yüreğinin götürdüğü yere gider. O, mühim olanın parmak izi, partikel analizi, atmık lekesi falan değil insan faktörü olduğunu bilir (Bana sorarsanız bu açıdan Colombo’ya en çok benzeyen modern dizi kahramanı Monk’tur mesela.) Bir örnekle açıklayayım: Hikayelerinden birinde katil, şerefli Amerikan ordusunun bir albaydır ve işte Colombo tabii ki, neticede onu da ebeler. Kanıtları çok nettir, adamın yalan söylediğini, bu işi niye, nasıl yaptığını falan güzelce açıklar. O noktada albay, süngüsü düşmüş bir halde sorar Colombo’ya: “İlk ne zaman anladınız?” Ne cevap verir biliyor musunuz Colombo? “Bayan falancanın evinde sizi ilk gördüğümde, eğilip yerden bir şey aldınız ve sehpanın üzerine koydunuz. Bu, sizin gibi kibirli bir insanın yapacağı iş değildi. İşte o zaman hiç kuşkusuz bu cinayeti sizin işlediğinizi anladım,” der. Yani kanıtları bulup katilin kimliğine ulaşmış değildir; cinayeti sezgileriyle çözmüş, mantığını hissiyatının hizmetine sunmuştur. Modern teknolojinin gözümüzü kör ettiği bu dünyada, sözünü ettiğim, naif bir yaklaşım gibi görünebilir ama öyle değil. CSI kafası, polislerin, dolayısıyla devletin teknolojik olarak katillerin bir adım önünde olduğunu varsaymayı gerektiriyor, Colombo olmak içinse insan ruhunu çözmüş olmak. Colombo’nun olayları ele alış biçimi, gerçeğin salt akılla kavranamayacağını imler, bize insanlığımızı hatırlatır.

Colombo hakkında benim aklıma gelmeyen pek çok şey de söylenmiştir muhakkak; daha söylenecekler de vardır. Ama bu yazı için bu kadarı yeter.

Ölümü reddetmek insanın doğasında var. O yüzden falanca ölmedi, fikirleriyle, eserleriyle yüreğimizde yaşıyor muhabbetlerine sıkça raslarız. Bu türden yaklaşımlar çoğunlukla romantik bir hüsnükuruntudan ibarettir. Colombo bunun istisnalarından diye düşünmek hoşuma gidiyor. Peter Falk’un naçiz bedeni şüphesiz toprak olacaktır. Öte yandan, biz teknoloji kıyamet bir distopyanın taşlarını büyük bir özgüvenle döşerken bu eşsiz kahramanın, Komiser Colombo’nun bize soracağı son bir sorunun hep varolacağını düşünüyorum. Ve o soruya büyük bir dikkatle kulak vermek gerektiğini. Yoksa hepimiz müebbeti yedik demektir.

glenn jones / yeni zelanda

• Bir tavuk bir balığa: “Kanatlarım var ama uçamıyorobrolop…” demiş. Balık telaşla karşılık vermiş: “Gördüğüm kadarıyla yüzemiyorsun da…”

• Turşu kurarken şunlara dikkat etmek gerekir: Öncelikle kurduğunuz şeyin parmağınızla ya da bir çatal yardımıyla dokunarak turşuluk sebzelerden biri olduğundan emin olun. Yaygın kanının aksine market poşetlerinin ve yarım litrelik pet şişelerin turşusu olmaz. Öte yandan, turşunun olmazsa olmazları; bidon ve tuzdur. Tuz, turşunun kanı, bidon ise kozasıdır. Caddelerden süpürerek elde ettiğiniz belediye tuzunu damıtarak bidona katın. Belediye tuzu, turşunuza sokaktaki adam lezzeti verecektir. Malzemeleri içine doldurduktan sonra ağzını savcılıktan izin almak şartı ile sıkıca kapatın. Yasal zaman aşımı süresi dolduktan sonra açın. Afiyet olsun.

• Bilge karıncadan genç karıncaya: Darbukanın üstüne düşersen belki darbukatör bir karınca olursun, fakat darbukanın içine düşersen en iyi ihtimalle artık sağır bir karıncasın.

• “Etrafındakilere güvenip ortaya çıkma, ufalarlar” diye tısladı bakkalın çırağı, “Kavak ağaçları sürü halinde gezer ya, kerestesi yumuşaktır. Sen beyzbol sopası olmayı hayal ediyorsun ama dondurma çubuğu olur çıkıverirsin. Dil darbeleri öldürür.”

– İsimlerinizi öğrenebilir miyim?
– Tigri ve Lew.
– Nereden geliyorsunuz? Sizi yola çıkaran şey neydi? Başınızdan geçen serüvenden biraz söz eder misiniz?
– Ormandan geliyoruz. Bir ülkeli olmak önemli değildir, çünkü ülkeler yalnızca kafalarımızda yer edinebilirler. Onlar gerçekte olmayan soyut kavramlardır. Üstelik insanları bölüp birbirlerinden ayırırlar. Savaşlara ve benzeri şeylere neden olurlar. Bazı insanların bu tür sorulara takıntılı olduğu bir gerçektir. Nerelisiniz, ne kadar zamandır yoldasınız, falan filan. Bu tip insanlar konuştukları kişiyi görmezler. Tek boyutlu bir resim çizerler ve aslında hiç olmadıkları bir ülkeye dair çok sıkıcı şeylerden bahsederler. Kimi zaman bu söylediklerini sadece kitaplardan okumuşlardır.
Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa, “Nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. Kapalı sınırlar dünyada sefalet ve militarizmin gelişmesine yardımcı olmuştur. Bizim küçük uzay gemimiz dünya, şimdilerde Güney Afrika’da ayrımcılığın yapıldığı zamanı andırıyor. Tüm gezegen bir pasaport kanunuyla idare ediliyor. Belli bir tür pasaportun varsa özgürce dolaşıp istediğin yere gidebiliyorsun, bundan farklı bir pasaporta sahipsen geri dönmek zorundasın. Bob Marley bir şarkısında Haile Salaissie’nin şu sözlerine yer vermiştir:
“Bir insanın derisinin renginin gözlerinin renginden daha önemli olmayacağı güne değin savaşın olacağını söyleyebilirsin.”
Bir insana nerelisin diye sormak yerine ona dikkatlice bakmak daha iyidir. Bir kişi 1. Dünya ülkelerinden birine ait bir pasaporta sahip bulunmasına rağmen hâlâ fakir olabilir. 3. Dünya ülkelerinden birine ait bir pasaportu olmayan bir başkasının da gönlü çok zengin olabilir veya bunun tam tersi. Sözgelimi, niçin İngiliz yetkililer bir bölgeyi Jamaika’dan korurken, çoğu kez, tüm siyahları bir yere tıkayıp tüm beyazların oradan geçmesine izin verirler? Onlar hep siyah Jamaikalıların sorun çıkardığını söylerler. Oysa bu sorunların çoğunu çıkaranlar beyaz Avrupalılar değil midir? Aynı durum Türkiye için de geçerli. Pek çok Türk insanı –aslında onlar Avrupalıdır- yaşam koşulları, eğitim, dünya görüşü vb açılardan Avrupalılara denk veya benzerdir. Ama pasaportları yüzünden, vizeleri yoksa oralara gidememektedirler. Aksi halde şu sorulara muhatap olurlar: “Nerelisin?” Veya “Paran var mı?”. Türkiyeliyim dersen o zaman “Geri dönmek zorundasın!” derler sana. Ama neden? Tek neden yerleşimsel yansımalar, kültürel ayrımcılık ve toplumsal şartlar.
Kızılderililer, “Hiç kimse toprağın sahibi olamaz” derler. Sınırlar içimizdedir. Kendini dışa açtığında, bağın ülkeler arasında değil insanlar arasında olduğunu görürsün.
– Ne tür müzik yapıyorsunuz?
– Yaptığımız müziğe “sokak müziği” diyebiliriz. Bununla biz, herhangi bir müziği değil, içimizden gelen, içinde olduğumuz yer ve anla bağlantılı müziği kastediyoruz. Bu müzik bir tema üzerine doğaçlanır ve sokaktan etkilenir. Temelde mandolin ile flütün sesi bulunduğu için ona bir çeşit “folk müziği” diyebiliriz. Bazıları bu, Ortaçağ, İrlanda ya da Hint müziği mi? diye soruyor. Balalaika’nın sesinden dolayı bir İranlı, müziğimizin İran müziğine benzediğini söylemişti. Çok şaşırmıştım. Klarnet ve elektrogitarı da kullanmamızdan dolayı müziğimizin çağdaş ve hatta deneysel olduğunu ileri sürenler de oldu. En kolayı ona “dünya müziği” ya da “orman müziği”, ormandan, dünyadan, ormanın dünyasından gelen müzik olduğunu söylemek yahut dünya için müzik, yeni dünya için insanların müziği demek. Klarnet ve balalaikadan dolayı ona, kısmen çingene müziği, yine klarnetten dolayı Kelt müziği de denilebilir. Ya da içsel müzik, yeryüzü müziği veya yolculuk müziği. Bir keresinde Lew, “O bir çeşit psychedelic filme benziyor” demişti.
– Bu bilgisayar çağında kapalı yerleri, kulüpleri değil de sokakları tercih etmenizin sebebi nedir?
– Sokağı seçtik, çünkü orası insanlarla doğrudan ilişkiye geçilebilen bir yer. Kat yok, kapı yok, ışıklar ve ses sistemi yok. Oturup çalıyoruz ve insanlar dinleyip dinlememekte özgürler. İşlerinden evlerine dönen insanlar için bu bir sürprize benzer. Beklemedikleri bir yerden kulaklarına bir müzik çalınır. Bazen kayıtsızca yollarına devam ederler, bazen de gülerler. Sokakta kural yoktur. Yaptığımız şeyler ilgili istediğiniz yorumu geliştirmekte serbestsiniz; ister dinler isterse de duymuyormuş gibi yapabilirsiniz.
Benim için sokak bir yaşam yolu veya yaşam ırmağıdır. Orası bir geçit, her türlü insanın kendini orada bulduğu ve karşılaştığı bir yerdir. Onların bir kısmı alışverişe, önemli toplantılara yetişmek için aceleyle yürürken, bir kısmı da düşünceli bir halde yavaş adımlarla ilerler. Hepsinin içinde taşıdığı öyküler, endişeler, düşler, neşe ve yalnızlık vardır. Bizim çaldığımız müzik her nasılsa onların tümüne dokunur. Ve umarım içlerini değiştiriyordur. Sokakta çalmak bize yaratıcılık ve doğaçlama açısından, kapalı yerlerin verdiğinden daha çok özgürlük veriyor. Bir anda durup bize katılan başka müzisyenlerle karşılaşırız, çoğu zaman sokakta muazzam bir trafiğimiz olur. Bununla, kapalı yerlerde çalmadığımızı veya çalmayacağımızı söylemiyorum. Mülteci merkezinde, işgal evlerinde, arkadaş evlerinde, bazen dağlarda, festivallerde (herkese açık kapalı yerler), tiyatrolarda, tenis kortlarında, Hint çadırlarında ve daha pek çok yerde çaldık.
- Dinleyici profiliniz hakkında neler düşünüyorsunuz?
- Farklı farklı insanlar bizi dinler ve onların türü çaldığımız yer ve zamana göre değişir. Sözgelimi, pazarları sokak kalabalık olur, insanlar bir şey görmek isterler, seyir için zamanları ve ruh halleri uygundur. Onlardan bazılarını durduran şey, biz ve müziğimizdir. Ancak çoğu, sırf bir şeyler seyretmek için durur. Etrafımız kalabalıklaşma başladığında, kendimi konser veriyormuş gibi hissederim. Daha az insan varkenü daha az resmî iken müzik yapmak daha kolaydır. O zaman bir şov yaptığın hissine kapılmazsın. Dinleyicilerim arasında en çok çocukları seviyorum. Onlar bize daha fazla yaklaşmaktan korkmuyorlar. Dans ederler ve anne babalarından ziyade onlar bizimle daha uzun süre kalmak isterler. Doğaldırlar ve sanırım diğerlerinin onlardan öğrenecekleri çok şey var. Son aylarda hatırladığım en güzel şey, küçük bir kız çocuğunun tebessümüydü. O sırada kederliydim ve niçin çaldığımı bilmiyordum. İşte tam da hiç beklemediğim bir zamanda karşıma çıkan bir çocuğun gülümsemesi için müzik yapmanın değerli bir şey olduğunu hissettim.

Not: Bu röportaj İngilizce gerçekleştirilmiş olup tarafımdan Türkçeye çevrilip Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.

Bazı insanlar aşık oldukları kişiyle karşılaşınca karınlarında kelebekler uçuştuğunu söyler. Kelebeklerin yerini tam tarif edenler bile olur, göbek deliğinin biraz üstünde, karnı enine kesen bir eksende.

Herkes bir aşk hikayesi anlatamaz; dile getirildiğinde aşk halini oluşturan şeylerin adi değilse bile sıradan bir görüntüsü vardır. O nedenle müzik biraz daha elverişlidir; çünkü müzik Borges’İn umduğu gibi salt biçimden oluşmaz. Kendisinden başka hiçbir dile çevrilemeyen bir içeriği vardır, hiçbir dilin kelimelerine dökülemeyen…

Schubert’in, Goethe’nin şiirinden esinlenerek bestelediği Gretchen am Spinnrade (Çıkrığın Başında Gretchen) Lied’i bir aşk hikayesinden başka bir şey değil. Şu kelebeklerden söz eden kişi gibi… Bu parça benim de içimde, kelebeklerin olduğu yerden bir şeyi tutup yukarı kaldırıyor.

Bir de şunu merak ediyorum: Şarkıda Gretchen, kendisine ses veren Elly Ameling gibi, bir kadın… Kadınlar, siz ne dersiniz? Schubert bir kadının gözünden anlatabilmiş mi şu kadim kelebekler meselesini?

Sanki olmuş ya… Gretchen am Spinnrade (Elly Ameling)

Televizyon programlarında bir sosyolog ya da psikoanalist tarafından sunulan fikirlere hemen inanmaya meyilliyimdir. Gözlüklerinin, sakallarının ve pipolarının arasından tok ve tartışılmaz erkeksi sesleriyle ileri sürdükleri fikirler, azar azar nesnelleştirilir ve tüketici toplum tarafından hızla emilir.

Korktum. Tarif edilemez ama tasavvur edilebilir düzeyde baş döndürücü bir beyin aktivitesi beni aniden televizyonu kapatmaya ve Villa Urquiza’da bulunan mahallemdeki Susario Hermanos’un bisikletçi dükkânına hızla gitmeye sevketti. Susario kaç kardeşti ve bu onun kardeşi miydi bilmiyorum ama dükkânda çıkık elmacık kemikleri olan çok zayıf bir adam vardı. Zeki, etkili ve pratik birine benziyordu.

Bana bisikleti satarken bir öğretmenin öğrencisine söyledikleri gibi oldukça kibar cümleler döküldü dudaklarından:

“Bu yapabileceğiniz en iyi şey. Hayat umutsuz bir şekilde karmaşık hale geldi. Mekanik bir nesne olsa da bisiklet basittir. Doğal şeyler gerektirir: Temiz hava, güneş ışığı ve egzersiz.”

Haklıydı. Çocukça bir sevinçle bindim ve dışarı çıktım. Villa Urquiza ve Villa Pueyrredon’un caddelerinde dolaştım ve birkaç dakika içinde Villa Lynch’e geldim. “İnanılmaz” dedim kendi kendime. “Bu basit ve çileci alet, upuzun mesafeleri kıpkısa bir sürede almamı sağlıyor.”

Evet ama gerçekten ne kadar mesafe katetmiştim?

Dönüp Bay Susario’nun yanına gittim. Bu sefer bana ciddi ve donuk bir tavırla baktı, tutumunda çok rahat algılanabilir bir değişiklik vardı:

“Unutmayın” dedi, “Geri gelmek sizin fikrinizdi”

Esaslı bir dalkavuk gibi cevapladım:


Yazının devamını okuyun. »