• Çorabının içinde sana çok büyük bir sır vermek istercesine deli gibi kıpırdayan ayak parmaklarına “Söyleyin bakalım?” diyorsan kafayı yemişsin, “Şimdi sırası değil, sabredin biraz” diyorsan kız istemeye gitmişsin ve sana terlik vermemişler demektir.

• “Mermer benim ömrümü özetliyor” dedi yaşlı ev kadını. “Koridorlar, merdivenler ve mezarlık… Tabii bir de mutfak tezgâhı.”

• Bebek olduğu yerde çırpınınca bir an için beni gördüğüne sevindiğini sandım ama ortamın havalandırılmasını istiyormuş.

• Bütün yazılarını iki yana yaslayan birinin otobüste yanına düşmek istemem.

• Kadın “Karnımda kelebekler uçuşuyor” demiş sevdiği adama. “Uzun sürmez” demiş adam, lepidopteroloji* diplomasını duvara asarken.

• Kadın ruhu ile tuz ruhunun bir benzerliği yok aslında ama ikisinden de anlamam.

• Henri Lefebrve’nin kırmızı bültenle aranan bir sessiz harfi soyadında sakladığını ve bunun şimdiye kadar farkedilmediğini biliyor muydunuz?

• “Nasılsın” yerine “N’aber” sorusunu tercih etmem, karşımdakinin hatırından çok haber değeriyle ilgilendiğimi gösterir mi? Zaman makinesine binip Mozart konserine gitsem, keyfimin sebebi müzik değil de bunu başkalarına anlatacak olmam olabilir mi?

• Kırlangıçları uçarken görmeyen acelenin ne olduğunu bilemez.

• Aşk Şiiri: Eşiğinde beklerken kış geldi sevgilim, bari sobanı ben kurayım. Oduncu arama olur mu, istersen kemanımı kırayım.

• Aşk şiiri 2: Böyle parlak gülme sevgilim, hafif kusur yazarlar. Sağa çek, kontağı kapat, kollarını aç. Hızlı koşacağım, koru kendini.

• Denize düşen adamı kurtarıp “Yüzme bilmiyor muydun?” diye sormuşlar, “Ya konuşamıyorum ama anlıyorum” demiş.

• Tespih değil, kutu kutu pense oynayan bir grup zeytin çekirdeği.

• “Küçük bir çakıl taşının gölgesini gördüysen yıkılmış olabilirsin” dedi Aleksi Pavloviç. “Ama üzülme, gölge varsa güneş de vardır.”

(*) Kelebek bilimi.

“Seven aldatır” dedim. Şaşkınlıkla gözlerini belirterek: “Nasıl yani?” diye sordu.

Kız arkadaşıma aldatmanın, sevginin başka bir biçimi olduğunu anlatmaya çalışıyordum.

“Seni çok sevmesem aldatmazdım” dedim içimdeki gülme hissini bastırarak. Karakterimin öz kütlesi çok hafiftir, zeytinyağı gibi üste çıkabilirim.

“İyi o zaman” diye öfkelendi, “Ben de seni seviyorum, ben de aldatayım seni o zaman. Oldu mu?” Yutkundum. “Oldu” dedim, “Sen de beni aldat” “Peki” dedi, “İlk fırsatta yapacağım” Bu kadın bunu yapardı. Konuşmayı lehime çevirmeliydim.

“Özür dilerim” dedim. “Neden özür diliyorsun?” diye sordu, “Ben özür dilemeliyim asıl. Kusura bakma sen beni ne kadar seviyormuşsun oysa!”

Konuşmamız için yalvarmıştım. Çiçekler almış, notlar yazmış, kapıdan kovulup bacadan fırlamıştım. En sonunda benimle konuşmayı kabul ettiğinde bu pastanede buluşmuştuk. Bu pastanenin bambaşka bir atmosferi vardı. Sanki tatlı kokulu bu mekânda tatsız hiçbir şey yaşanmazdı. Adı biraz tuhaftı sadece. Çörek de satılmıyordu zaten. Yoksa ben mi görememiştim?

“Bu bence çok iyi oldu” dedim güvenle, “Başka kadınların önemsizliği daha da önem kazandı. Ama sen beni aldatırsan üzülürüm” “Ya ben?” dedi, “Ya ben?! Ne hissettim? Ha? Sen nasıl bir hayvansın! Nasıl dokunabildin bir başkasına! Nasıl yapabildin?” Güzel elini ekşiyen suratına kapatıp ağlamaya başladı. İçim cız etti. Etrafıma bakındım. Şu öndeki çift de olmasa daha rahat konuşabilirdik. Bizi mi dinliyorlardı acaba? “Seni üzdüysem özür dilerim” dedim başımı öne eğerek. Ağlasam süper olurdu o sırada ama ağlamaya çabaladıkça gülesim geliyordu. “Gamze’nin bir anlamı yok benim için. Her şey kendiliğinden gelişti. Yalnızdık. İçerisi çok sıcak olmuştu. Üflemeye başladı. Üstündekileri çıkardı. Hep kapıcının suçu, kaloriferi çok yakıyor! Camı açmamız gerekiyor kışın ortasında. Ne saçma şey!” Bütün suç kapıcıdaymış gibi söylenerek başımı çevirdim, “Sonra meyve yiyelim dedik, elmanın kabuğunu soyarken parmağını kesmişti, sonra kanı durdurmak için parmağını emdi. Sonra da muzu soydu ve karşımda yemeye başladı” “Yeter! Anlatma bana bunları” Gözyaşlarını sildi. Bu kız ağlayınca çok güzel oluyordu. Arada mutlaka ağlatmalıydım. “Tamam” dedim. “Susuyorum” “O kahpeye git sen! Neden bana geliyorsun?” dedi. “Öyle deme ona” dedim. Şaşırdı ve cırladı: “Savunuyor musun onu?!” Arka masada oturan adam başını yavaşça geriye doğru meyletti. Göz göze geldik. Ona meselenin ciddi olduğunu anlatır bakışlarımdan birini fırlattım. Gamze de çok pişman olmuştu aslında. Keşke gömleğine o gazozu dökmeseydim. Onu da çıkarınca… “Hayır” dedim, “Nasıl savunabilirim? Ne kadar terbiyesizce bir hareket bu! Sen neden ayartıyorsun başı bağlı erkeği ha? Şıllık!”

Kolları birbirine bağlı, kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyordu.  Dudakları sinirden büzülmüştü, öfkeyle dizini titretiyordu. “Dalga geçiyorsun sen…” dedi, “Dalga geçiyorsun!” Ayağa kalktı. “Hayır” dedim “dur!” “Gidiyorum” dedi, “Seninle konuşmayı hiç kabul etmemeliydim. Ne salağım ben ya!” Hay Allah gidiyordu gerçekten,  “Dur! Salak değilsin” ayağa kalktım, “Hayır, gitme” diye yalvararak ayaklarına kapandım. Ağlamaya başladım. Aklıma geçen sene kaybettiğim telefonum gelmişti. Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Beni o halde görünce durdu.

Bacağına sarıldım, “Bırak bacağımı” dedi. Ellerini tuttum. Bana bakmamaya çalışıyordu. Başını çevirdi. Tekrar baktı ama derhal kaçırdı bakışlarını. Gözlerini yakalasam… Bakmıyor. Ama fazla direnemeyeceğini biliyordum. Kımıldamadan o vaziyette duruyorduk. Bakışlarını yakalamak için arada bir yaşlı gözlerimle yukarı bakıyordum. Evet! Yakaladım! Gözleri dolmuştu. “Kalk” dedi. Benim de gözlerimden şırıl şırıl yaş akıyordu. Çok güzel bir telefondu. Kim bilir nerede unutmuştum…

“Ayağa kalk” dedi sesini yükselterek. Hemen kalktım. Gözlerimdeki yaşları sildim. “Çok pişmanım” dedim pişman bir çocuk gibi. Sıkıntıyla üfledi. Sağa sola bakındı. “Sana nasıl güveneceğim?” dedi sabırsız bir ciddiyetle. “Bir daha yapmam” dedim. “Yaparsın” dedi. Ellerini tutup gözlerinin içine baktım, “Yapmam” dedim ikna edici ve tane tane, “sana söz veriyorum” Bakışları değişti. Yüzünde saklamaya çalıştığı bir gülümseme belirdi. İkna olmuştu. Sarıldım. Gözüm öndeki adamın karşısında oturan kıza kaydı. Hatun bana bakıyordu. Of. Kız hiç fena değildi. Gözlerinin içine bakarak çapkınca gülümsedim. O sırada karşısında oturan adam geriye dönüp baktı. Ona kaşlarımı çatarak ciddi bakışımı fırlattım. Kız kahkaha attı. Bu sırada benim kız da başını arkaya çevirdikten sonra bana dönerek “Ne oluyor?” der gibi gözlerimin içine baktı. O anda nasıl biri olduğumu anladığını, aklımdan geçen tüm düşünceleri okuduğunu korku ve endişe ile hissettim. Beni bırakıp gideceğini ve bir daha asla affetmeyeceğini düşündüm. Gözlerine kuşkuyla bakarken gülümsedi, “Gidelim buradan”

“Nereye?” dedim.

“Eve” dedi. Gülümsedim. Kolumu beline doladım ve yanağını öptüm. Bu pastaneyi seviyordum…

.

Gerekli görülen not: Kız arkadaşım yok. Kimseyi de aldatmadım.

TELEVİZYON FİLMİ

Sensiz hayat,
Bitmek bilmeyen bir akşamdan kalma hali
Televizyon için yapılmış bir film sanki:
Kötü diyalog, kötü oyunculuk, merak uyandırmayan akış
Gereksiz uzun ve ortada ne hikâye var ne seks

Birini bu kadar çok özlemek bir tür zayıflık mı?
Günün çekip gitmesini dilemek
Senin dün yaptığın gibi

Bu acıdan kurtulmanın bir yolu gelmiyor aklıma
Yeniden mutlu olmanın ve her şeyin yolunda olmasının
Şimdi oturduğum yerde tek bildiğim, düşünmeyi bile beceremediğim
Şu düşünceyi akıllıca ifade edecek bir yol bile bulamıyorum:
Niye numara yapayım ki
Sana ihtiyacım var
Seni çok özlediğim ortada
Öyleyse lütfen gitmeyeceğini söyle

Gece ağırlaşıyor
Televizyonda hiçbir şey yok
Yine de gün ışığını görene kadar dimdik oturacağım
Gitmeyeceğini söylediğin gün gelene kadar bekleyeceğim

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Yol ayrımına gelmişlerdi. “Buraya kadar artık” dedi baba oğluna. “Sana bir gerçeği açıklamam gerekiyor oğlum. Ben aslında senin baban değilim” “Biliyorum” dedi oğul. Baba şaşırdı: “Nereden biliyorsun?” “Baba sen çekik gözlüsün. Ben ise bir zenciyim. Annem de kahrolası bir beyaz!” Baba bir saniye düşündü. Bir saniye sonra: “Annen hakkında böyle konuşmamalısın” dedi. “O benim annem bile değil!” dedi çocuk hırçınlaşarak. Baba kaşlarını büzüştürüp yukarı bakarak, “Aslında haklısın…” dedi. “Annenle biz evli de değiliz aslında. Ama konumuz bu değil. Asıl konumuz şu. Ben birazdan çok uzaklara gideceğim. Bir daha dönmeme imkân yok” “Nereye gidiyorsun?” dedi oğul. “Göreve beni de dâhil ettiler” dedi baba. “Uzay görevine mi?” dedi çocuk şaşkınlıkla. “Evet” diye cevapladı Baba. “Vay canına!” dedi gözleri parlayan çocuk. Baba çocuğun başını okşadı gülümseyerek. Bu arada söylemedim yıl Hicri 2594 idi. Düşünün Miladi bile değil. Hicri 2594. Şimdiden çok sonra geçiyordu bu olaylar. Uzakta bulunan gezegene bir koloni gönderilecekti. Bunun için seçilmiş kişiler bu göreve dâhil edilecektiler. Bu projede geriye dönüş yoktu, yıllar sürecek bir yolculuk olacaktı ve dünyadan sadece seçilmiş insanlar ve onların kuracakları aileden olan çocukları yetiştirilerek bu göreve devam edeceklerdi. Dünyayı neden terk ediyorlardı? Gelecekte dünya yaşanmaz bir yer mi olmuştu? Hayır. Bakın şimdi, şöyle: Her şey yanlışlıkla bir bilim adamının uzaydan gelen anlaşılamayan bir dalgayı çözmesiyle başladı. Uzaylılar bize sinyal gönderiyorlardı. Biz de onlara sinyal yolladık. Bu sinyal yollamalar kısa mesajlaşmalar şeklinde devam etti. 430 yıl kadar. Fakat mesajlar uzak mesafeden dolayı geç iletildiği için 430 yıl boyunca konuşulanların tümü şu kadardı:

(Hicri 2100) Bu sene sinyalin alındığı senedir.

– Varmia test! Varmia dışındaki canlılara sesleniyoruz. Varmia dışındaki canlılara sesleniyor…

Bu haber dünyada bomba etkisi yarattı. İnsanlar çok heyecanlıydılar. Hemen uzaylılara cevap verme komisyonu kuruldu ve kurulun aldığı karar gereği uzaylılara bu cevap verildi:

– Varmia burası Dünya gezegeni. Sizi duyduk! Sizi duyduk!

(Hicri 2186) Uzaydan cevap tam 86 yıl sonra geldi.

– Duydunuz mu? Siz kimsiniz?

Bizimkiler ümidi kesmişken aldıkları bu yanıta çok sevindiler ve anında cevap yolladılar.

-İnsanız bizler! İnsan!

(Hicri 2272) Sonraki sinyalin de cevabı 86 yıl sonra geldi.

– Ne?

Anlaşılan ortada bir anlaşmazlık vardı. Bu anlaşmazlığı çözmek için kurulun günlerce düşünüp taşınıp aldığı karar gereğince daha yüksek sesle bir mesaj daha yollandı.

-Bizler insanız!

(Hicri 2358) 86 sene sonra beklenen zamanda cevap geldi.

– İmsan ne?

Çok uzağa giden sinyalin kalitesi elbette ki düşüyordu ve DUİK yani Dünya Uzaylılarla İletişim Kurulu ses kalitesini daha da arttırılarak tane tane söylenmesinin bu sorunu çözeceğine karar verdi. Ve yeni mesaj uzay boşluğuna yollandı.

– İm-san de-ğil in-san!

(Hicri 2444) Beklenen cevap beklendiği zamanda tekrar geldi. Tam 86 sene. Fakat sonuç hayal kırıklığıydı.

-Hiçbir şey anlamadım.

Bu olay üzerine dünya uzaylılarla iletişim kurulunun sinirleri bozuldu. Kuruldakiler bir önceki mesajı dinleyen kuruldaki kişilerdi. Hepsi de yaşlı aksi ihtiyarlardan oluşuyordu. 86 yıl beklemenin sonucunun böyle olması dolayısıyla doğal olarak hepsi de sinirliydiler. Verdikleri cevap şu şekildeydi.

– İnsan dedik ulan! İnsaaan!

(Hicri 2530) Uzaylılarla iletişimimiz bu sert cevapla tehlikeye girebilirdi. Sonraki 86 yıl zor geçti. Yeni DUİK üyeleri uzaylılarla kurulacak doğru iletişimin gezegenimizin geleceğini kurtaracağını ya da sona erdireceğinin farkındaydılar. Nihayet cevap geldi.

– Anlamıyorum. Buradan anlaşılmıyor. Siz gelsenize buraya…

– Tamam. Geliyoruz!

Çok geçmeden kurul uzaya bir koloni gönderilmesi kararı aldı ve belli başlı bilim adamları, önemli kişiler seçilerek bu göreve dâhil edildi.

Baba oğlunun alnından öptü. “Annene iyi bak oğlum” dedi. “O kadın benim annem değil! Üstelik sen benim babam bile değilsin!” diye çemkirdi çocuk. Haklıydı. Baba bunu üzerine, “Haklısın” dedi, “Gerçek babanın kim olduğunu bilmek ister misin?” diye sorması üzerine çocuk başını öne eğerek, “Hayır” dedi. “Ciddi misin?” dedi baba. Çocuk, kaşları çatık biçimde yere bakarak: “Bilmek istemiyorum!” dedi. “Emin misin?” dedi baba, “Gerçekten bilmek istemiyor musun?”
“Hayır”
“Benden başka kimse bilmiyor ve şimdi binip gidiyorum. Emin misin son kez soruyorum”
“Evet, eminim.” dedi çocuk.
“Peki” dedi baba ve uzay hazırlıkları için alınacakları kampa doğru yola çıktı. Çocuk da hava aracına binip uçarak hızla oradan uzaklaştı…

Her 19 Ocak’ta başlıktaki rakam değişiyor. 4, 5, şimdi 6… Adalet bekleme sürecinde ise olumlu bir değişim yok.

Hrant’ın Arkadaşları 6 yıldır bekliyor

Stanley Kubrick’in o filminde Peter Sellers’ın oynadığı Doktor Strangelove, siyah deri eldiven taktığı sağ elinde sinirsel bir rahatsızlıktan muzdaripti. Bu el kendi başına hareket ediyor, kontrol edilemiyordu. Hitler selamı veriyor, bazen de Doktor’u boğmaya çalışıyordu.

Filmi üniversite ikinci sınıfta izlemiştim. Altı ay sonra küçük bir kaza hayatımı değiştirdi. Fakülte kantinindeki meşrubat otomatına paramı attığım halde aşağıya hiçbir şey düşmemişti. Hakkımı yedirmek istemedim. Makineyi salladım işe yaramadı, tekme attım bana mısın demedi. Gömleğimi dirseğime kadar sıvayıp aşağıdaki delikten kolumu içeri soktum. Kola kutusu bir yerde takılmış olmalıydı. Parmaklarımın soğuk bir şeye temas ettiğini hissettiğim anda şimşek çaktı. Ayağımdaki fason spor ayakkabılar sayesinde kurtulmuştum. Gözümü hastanede açtığımda sağ kolum sargıdaydı. Bölüm başkanı koltuğunun altında iki buçuk litrelik gazozla ziyaretime geldiğinde firmaya elektrik kaçağı yüzünden dava açacaklarını söyledi.

İlk tuhaf belirtileri evde yatarken yaşadım. Birkaç kere elim durup dururken kıpırdamış, yemek masasında da hiç sevmediğim pul bibere uzanmıştı. Fakat doktorlar bir süre istemsiz hareketler olabilir diye uyardığı için önemsememiştim. Ancak üç gün sonra sabah beni tokatlayarak uyandırdığında kabul etmek zorunda kaldım: Strangelove sendromu sahibiydim artık.

Doktor konuyu önemsemedi. Bu tip otomat kazalarında böyle şeyler yaşanmasına alışıklarmış. İlaçların yan etkisi de olabilirmiş, iyi ki kendimi gazoz açacağı sanmıyormuşum. İçime sinmeyince başka doktorlara da gittim. İlki, sorunun psikolojik ve geçici olduğunu iddia etti, göz seğirmesi gibi düşünmeliymişim. İkincisi, Kubrick’in filmini izleyen birçok kişinin bu şikâyetle geldiğini hatta benim durumumdan daha kritik olanların mesela dilinin, ayak serçe parmağının ya da karaciğerinin bağımsız hareket ettiğini sananlar olduğunu söyledi. Üçüncüsü “Ben üroloğum, nörolog üst katta” dedi. Rezil olmuştum, kapıyı sağ elim çalmıştı.

Kerata çok güzel resim çiziyor, Barış Manço yüzükleri takıyor, muhteşem tokatlar atıyordu. Yemekhane sırasında önüme kaynamaya çalışan birinin ensesine öyle bir çaktı ki çocuk beline kadar nohut yemeği kazanına girdi. İstisnasız her selam verdiğimle tokalaşıyor, insanlara güven veriyordu. El sallıyor, işaret ediyor, parmak kaldırıyordu. Herkesle iyi geçiniyordu, kötülerin düşmanı mazlumun dostu olmuştu.

Fakat canımı sıkan yönleri de vardı. Acımasız derecede şakacı, çok inatçı, dayanılmaz bir muhalifti. Bağcıklı ayakkabı giyemez olmuştum çünkü sol elimle bağlamaya çalıştığımı çözüyordu. Arkadaşlarla sohbete başladığımda burnumu karıştırıyordu. İnternette sohbet ederken olur olmaz enter tuşuna basıyor, top sakal bırakmama ve daha önce muntazaman bakımını yaptığım tırnaklarımı kesmeme asla izin vermiyordu. Çoğunlukla bana uyum sağlasa da öyle zaman ve yerlerde başına buyruklaşıyordu ki küçük düşüyordum. Bir defa derste sunum yaparken taş-kâğıt-makas oynamaya başladı. Başka bir gün market sırasında sakız kutularından birini açıp içindekileri teker teker kasiyer kızın göğsünden içeri atmaya başladı. Kasiyer kız çığlık atınca güvenlik geldi. Kendisi cebime saklandı, baldırlarıma inen cop darbelerini sol elimle savunmaya çalıştım.

Asıl hünerini yaz gelince anlayacaktım. Kazadan iki ay sonra okul kapandı. Ailemle dört yıldızlı bir otele beş günlüğüne tatile gittik. Daha ilk akşam beni şaşkınlıklar içinde bıraktı. Sahildeki açık hava barında öylesine oturup, alkolsüz mango-şeftali kokteyli içerken yanımdaki sarışın kızın sol dizinde gezindiğini fark ettim. Ben çekmeye çalışsam da gücüm yetmedi. Paniklemiştim:

“Özür dilerim hanımefendi, bu elim bir hast-”

Kız işaret parmağıyla ağzıma dokunarak beni susturdu. Halinden memnun görünüyordu. Saçını boyatmış Mona Lisa gibi gülümsedi:

“Yüzüklerin ne kadar güzel.”

Ertesi gün havuzun başında buluştuk. Sağ elim gene iş başındaydı. Hemen kızın elini tutup hızla havuza attı. Çığlık çığlığa düştükten sonra başını sudan çıkararak saçlarını savuran hatunun gözleri büyümüştü:

“Sen manyaksın sevgilim.”

Kız havuzda yüzerken şezlonga uzanmış, kumral, otuzlu yaşlarda bir İngiliz kadının sırtını yağlamaya başladı sağ elim. Kadın zaten uyuyor muydu yoksa masaja başladıktan sonra mı uyudu hiç bilemiyorum. Uzun bir süre sonra uyandı ve yüzünü döndü:

“Extremely nice, you are very very nice man. Oh god! What a fantastic ring!”

Bir süre de göbeğine krem sürdü. Ben şaşkınlığımdan robot gibi olmuştum, itaat ediyordum. İngiliz kadın gene uyuyakalınca önceki ikisinden de genç, kızıl saçlı, sevimli bir kıza doğru çekti beni. Bunu da tuhaf bir şekilde yapıyordu. Nerede durursam durayım mutlaka bir şemsiye, bir şezlong her neyse tutunacak bir şey buluyor ve beni istediği yöne doğru çekiyordu. Kızın başının üzerindeki şemsiyeyi düzeltti ve gölgesi büyüyen kızın saçlarını usulca okşamaya başladı. Gözlerimi kıstım. Tokat ya da tekme bekliyordum ama hiçbir şey olmadı. Kız okuduğu Danielle Steel romanını bıraktı ve sağ elimi tutarak yanağına götürdü. Çocuksu sesini duydum:

“Ellerin ne kadar yumuşak öyle.”

Bu sırada sarışın kız havuzdan çıktı, yanımıza geldi. Danielle Steel’i tutup fırlattı, kafam da terliklerinden nasibini aldı. İngiliz kadın da ne ara uyandıysa acıyan başımı ovuştururken yüzüme güneş kremini fışkırtıverdi. Kızıl saçlı ne olduğunu anlayamamıştı. Kitabını yerden aldı, çantasını ve havlusunu toplayıp ağlayarak otele koştu. Peşinden gittim. Galiba kalbim silahlı mücadeleyi değil gözyaşı dökmeyi tercih eden birine yakınlık duyuyordu. Kızı üst katta yakaladım. Sağ elim cebimde pusmuştu, sol gözüm çok yanıyordu. Kız durdu, gözümü kıpkırmızı ve yaşlı görünce:

“Ağlıyor musun?” dedi.

“Sen ağlarsan ben de ağlarım” dedim.

Islak bir cam usulca kırılıyor sandım, meğer gülüyormuş. Sol elimle yanağımı sildim. Koltuğunun altında sayfaları kıvrılmış ve ıslanmış kitabı gösterdim:

“Ne anlatıyor?”

“Ay bilmiyorum” dedi. “Çok sıkıcı! Tatilde bu okunur diye verdiler.”

Mekanik bir ses duyduk. Koridorun sonundaki meşrubat makinesini tekmeleyen İngiliz kadını gördüm. Oraya doğru yürüdüm. Elini delikten sokacakmış gibi geldiğinden “Yapma! Don’t hand!” diye bağırdım. Beni görünce hâlâ elinde tuttuğu kremi gene sıktı. Bu kez iki gözüme birden geldi. Acıyla inleyip diz çökünce sağ elim cebimden çıkıp kadına sağlam bir Osmanlı tokadı ekledi ve kaşla göz arasında makinenin ürün çıkışına giriverdi.

Bir şimşek daha.

Uyandığımda hastanedeydim. Kızıl saçlı kız gülümseyerek üç parmağı hafif derecede yanmış sağ elimi tutuyor, elindeki boncuklu tırnak makasıyla tırnaklarımı kesiyordu:

“Bunlar çok uzamış ya, en son ne zaman kestin?”

 

Sıklaştırarak adımlarını, yandırdı tabanlarını, “Yetişmeliyim kalmadan geç!”
Nefes nefese vardığında gördüğü tabeladan: “Kandıralı Hörgüç Kaplamar Puralı”
Sordu ki “Başladı mı?” Şapkası önünde yaşlının biri söyledi titrek: “Kaldın geç. Gitti Hörgüç Kaplamar Puralı”
Saydırdı: “Kurumsak! Kaltaban!” Elinde adamın şapkası: “Bozma ağzını, varaydın varmadan vakit, olmadan oralı”
Çıkardığı ağzından üfleyici bir of. “Söyleyeyim sana ne yaparsın birazdan. Gideceksin atnalına oradan pazarın ardına”
“Orda mı Puralı?”
Durdu da dedi: “Olabilir, olmalı…”
“Hay yaşa şapkalı!”

Bulduğu bir hörgüç ve kaplamalı.
“Hey!” diye anırdı, “Kaplamar Puralı!”
Beklerken geldi sadece yanıt olarak yankı. “Saklı sakık sarkık şaklaban! Düztaban kaltaban!”
Çömeldi de dedi: “Hay Puralı! Ettin beni andavallı…”

Biri vardı orada. Varlığı yoklukla örtülü, saklı gölgenin ardına; karanlıkla bürülü.
Sorar ki: “Hey oradaki! Sorduğumdaki nerede ki?”
Gelmez cevaben de yürür gölgenin sahibine bilmeye,
“Hani demedin dediğime?”
Tok mu tok, kaba mı kaba ses takırdadı,
“Yok puralı muralı! Kaçasın, yoksa ederim seni tahtalı!”
“Hay!” diye geriledi gördüğüne. Kocaman bir usturalı elinde…
Dönmesiyle bakındı boş boşluğun gidilmişine.
Hay gelmişine geçmişine!

Çökeldi basamaklara yorgunluğuna söverek,
“Bana acilen bir Kaplamar Puralı gerek!”
Vardı farkına o anda. Uzaktaki hareketli küçük noktalı,
Olmalı Kaplamar Puralı!

Attı bacaklarını birinin diğerine hızla.
Vardı büyüyen küçük noktaya:
“Arıyorum seni ta ne zaman! Yeminlen kurumsak kaltaban!”
Oradaki döndüğünde değildi Kaplamar Puralı.
Şaka mı bu perçemi bile aynı!
Sırtardı benzeyen sahtekâr Puralı, “Kaplamar mı sorduğun? Varamazsın yanına. Çoktan varmıştır o Kandıra dağına. Yorulma hiç boşuna”
Almadı lafını ciddiye, tıka basa doluydu tavsiye.  “Bu mu o dağ?” diyerek kaçamaklı.
“Ne yapacaksın sen bu adamı?”
“Verecek misin cevap, işleyecek misin sevap?”
“Konuşurum konuşmasına ama yapamazsın bile, halin harap”

Gün oldu, Gece dondu. Kandıra dağı bulutunda durdu.
Ağzında bir nefes: “Kaplamar Puralı…”
Entarisi beyaz kendi de beyaz bir adam kımıldadı.
“Kalk artık Kaplamar Puralı!”
Adam baktı da baktı, “Kimdir o? O da mı buralı?”
Kaçırmış biraz: “Yetişememek mi yordu? Yenişememek mi? Kanışamamak mı yoksa kapışamamak mı?”
“Olmazlığımın andırdığı bir şebek sandım seni” dedi,
“Varmazlığımın kandığı bir sapak. Yokluğumun andırdığı bir sanrı sandım seni” dedi.
“Varlığımın sandırdığı bir tanrı…”
“Hay Kaplamar Puralı! Yakaladımdı seni, içindeydi avcumun sakalı!”
Dedi: “Hah! Vardı burada bir sakallı” Aradığındaki ise gittiydi şuradan…

Uzaklığın derinliği yakınlığına sakındı.
Karların arasında sanki biri kımıldadı.
Kükredi: “Kaçma Kaplamar Puralı!”
Tipi tipini tipsizlerken tam çıkaramadı.
O muydu yoksa değil mi?
Farkına varamadı.
Kayboldu tipinin tipikliğinde. Uzakta bir ses fısıldadı “-u –a –ı…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Patru

• Musluktan uzun süre düşündükten sonra damlayan su olgunluğun resmidir.

• “Düşlerime yağmur yağdı” dedim. “Hayır, altını ıslatmışsın” dedi. Psikiyatriden bana ne, ben edebiyatı seçmiştim.

• Susam, olması gereken yerlerden çok olmaması gereken yerler ile meşhur.

• 0 bulunmasaydı medeniyet, 9 keşfedilmeseydi serbest piyasa olmazdı.

• Testi kırılmadan önce tokatla, daha önce testiyi çocuğun elinden alıp kenara koy.

• Dikdörtgeni ortasından sıkınca papyon olur. Sıkıntıyla var olmuş bir şey ancak sıkıntı verecektir.

• Tarihte ilk oyuncak ayı 1902’de çizilmiş, ilk lunapark 1903’te açılmış, ilk pamuk şeker 1904’te satılmış. 1905 liseli sevgililer için harika bir yılmış.

• Vatandaşların süper güçleri fatura kuyruğunda ortaya çıkar. İki saniye öncesine kadar hiç görmediğiniz bir enseyle karşılaşırsınız birden. Bunlara süper enseler denir.

• Benim kalbim temiz, senin kalbin temiz, onun kalbi temiz, karda miyavlayan kedinin kalbini bilemem.

• Diyet teknikleri çağ atladıkça insanlık da gelişecek, kilo alınca “Uzayı sıkıştırma” diyecekler.

• Büyük bir felaketin ardından dünyada sadece çöller, Nasrettin Hoca ve bir grup kötümserişgüzarasalak kalmış. Hoca çölde “Su, su…” diye dolaşırken sormuşlar: “Hiç göl maya tutar mı?”

• Eklektizm üzerine üç ciltlik bir kitap yazmaya karar versem ve birinci ciltten sonra üçüncü cildi bitirsem ikinci cilt de yazılmış olmaz mı?

• Yeni yıl yeni defter gibi, birkaç sayfa sonra güzel yazmaktan bıkacaksın.

• Sinek Şiiri: Camda cızırdayan büyük karasinek, pek kederli yolcusun. / Yek çalar özün ağlarsın fakir gibi, deyiver ne burcusun? / Büyük karasinek bilirim mesain uzun, feci yorgunsun. / Ne geçersin ne göçer, hep aynı civarı efkâra meftunsun.

• “Aynı insan” dedi Aleksi Pavloviç. “İpliği tükürükleyen de iğne deliğinden anlayış bekleyen de aynı insan.”

MUTSUZ ŞARKI

Mutsuz mu görünüyorum?
Aslında sadece uyuyorum
Bu benim yüz ifadem
Muhtemelen rüya görüyorum

Mutsuz olmak ister misin?
Sana öğretmemi ister misin?
Mutsuzluğu kıvırabilirsin
Ama benim gibi egzersiz yapman şart

Talimatlara uymalısın
Öğrenmeye en baştan başlamalısın
Bu işin kestirmesi yok
İçinden gelecek

Mutlu olanlar bir yana
Bilge olanlar bir yana
Hayata dokunanlar
Gerçek anlamıyla mutsuz olan insanlar

Mutsuz mu görünüyorum?
Aslında sadece uyuyorum
Bu benim yüz ifadem
Muhtemelen rüya görüyorum

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Bu çağıl çağıl çağlayan nefret hissi nereden geliyor? Geçer mi? Bir kişinin siyasi, dini, etnik ve hatta sportif muarızı olan kaç yüz/bin/milyon kişi ölünce ya da (hapse) düşünce o kişinin içindeki nefret hissi azalmaya başlar? Veya başlar mı?
Kötülüğe maruz kalan ya da maruz kaldığını düşünen her kişinin içine nefret aynı dozda mı dolar? 12 Eylül’de aylarca işkence görmüş bir kişi işkencecilerini affedebiliyor. Onların da başına aynısının gelmesini istemeyebiliyor. Birisinden somut ve dolaysız olarak en açık zulmü görmüş bir insan kendisine zulmedene aynısını reva görmeyebiliyor. Buna -vicdanı-insanlığı-ahlak anlayışı-(her neyiyse artık) elvermeyebiliyor. Eğer yeryüzünde kendisine yapılmış olan bir kötülüğe, kötülükle karşılık vermeye yanaşmayan tek bir kişi varsa, bu istisna kötülüğe intikamla, kısasa kısasla, nefretle karşılık vermeye hazır bütün kahir ekseriyetin insanlığını tartışmaya açar. Tabii böyle bir dert varsa…
Nefrete siyasi, dini ya da etnik açıdan değil en hafifinden sportif açıdan bakıldığında bu topraklardaki nefretin boyutları daha da dolaysız gözlenebiliyor.
Biri başlarına yağan yabancı maddelerden korner dahi atamayan, sakatlanan oyuncularını saha kenarında gene aynı nedenlerle tedavi bile ettiremeyen rakibini 6-0 yenmeyi marifet sayarak bu koşullarda aldığı galibiyeti efsaneleştiren; diğeri başkanı ve yöneticileri hapse düşmüş, yıldız oyuncuları gönderilmiş, bütün yıl boyunca medyada ipliği pazara çıkarılmış yaralı rakibinin sahasında büyük olayların hemen sonrasında bayrak dikmeye kalkıp, “Şampiyonluk turu atıcam.” diye tutturacak kadar hangi yangına körükle gittiğinin farkında olmayan iki takım. Biri geçmişteki 8-0’ları, 40 metreden çalınan penaltıları orta yerde dururken rakibine şike soruşturulması açıldığında futbolda beyaz sayfa açılıyor havalarında temiz futbol postuna bürünüp pusuya yatan; diğeri şampiyonluk için gözünü karartıp her yolu mübah sayan, kendi futbolcusuna kendi tesislerinde dayak atılmasına bile ‘nedense’ ses çıkarmayan, bir gün herkesin kendisinden olacağı böbürlenmesiyle herkesi hedefe koyup herkesle kavga eden iki takım. Biri gezegenin bu topraklardaki gelmiş geçmiş en iyi futbol takımını kurup UEFA şampiyonluğu yaşadığı halde hala rakibine karşı aldığı üst üste bir iki derbi galibiyetiyle ona karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edecek kadar kendinden bihaber bir yönetime; diğeri sahada maç oynanırken mikrofon elinde seyirciye ayar vermeye kalkışacak kadar kulübü kendi özel mülkü sanan, sporun ruhundan uzak bir kişiyi hala takımın başında tutan bir yönetime sahip iki takım. Aralarındaki herhangi bir branştaki gençler maçlarında, bayanlar maçlarında, engelliler maçlarında birbirine giren, birbirlerinin sporcularına ağza alınamayacak küfürlerle saldıran, sporcuların üzerine eline ne geçerse yağdıran iki takım. Birbirini Avrupa’da bağlı bulundukları üst kurullara çeşitli vesilelerle sürekl i ihbar eden iki takım. Aralarından kırk yılda bir çıkan makul, sağduyulu insanlara bile tahammül edemeyen, onlarla alay eden, etmedik laf bırakmayan iki takım.
…“Oyuncuları kırmızı kart görmüş? Elli maç ceza yesin! Ülkeden kovulsun!…Yıldız oyuncuları sakatlanmış? Ayağı kırılsın! Futbolu bıraksın!.…Kulüp başkanı hapse girmiş? Müebbet yesin! Çıkamasın!… Avrupa kupasında beş yemiş? Altı yesin! Rezil rüsva olsun!.….Kalecisi kaza yapmış? Kolu kopsun!.…”
Bitmek tükenmek bilmeyen bir nefretin sonu neresidir?
Mesela, aralarında oynayacakları maça az kala (Allah muhafaza) iki takımdan birinin uçağı düşse; milisaniyelik timsah gözyaşlarının ardından; sağ kalan takımın taraftarlarının ilk düşüncesi : ”Keşke hepsi değil de üçü beşi ölseydi de karşımıza yarım yamalak bir takımla çıksalardı şu 6-0’ın rövanşını bi alsaydık! Şimdi mecburen hükmen kazanıcaz. O da 3-0! Ne anladım ben bundan? ” mı olacak? Diğer takımın taraftarları ise “Allahtan komple gitti hepsi . Hem şehit oldular. Hem de bizim rekor kırılmadı bu sayede . Başkan nasıl olsa seneye bize sıfırdan bi takım kurar. Zaten takımda iş yoktu… .” şeklinde mi düşünecek?
Muarızı olunan kişinin, grubun, topluluğun topyekün yeryüzünden silindiği anda nefret geçer mi? İnsan kendisi ile aynı düşünenlerle baş başa kalınca rahatlayan bir canlı türü müdür? Bunun mümkün olduğuna dair tarih kaç satır yazı yazabilmiştir tabiatın kitabına? İnsanın içinde olan bir şey herhangi bir dış etkiyle geçer mi?!
Aynı nefret hissine tutunarak hemen her konuda en az iki ayrı takıma bölünmüş bir yer. Bu ülkede iç savaş düzeyinde bir arbede, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu ayrımları düzeyinde yıllardır her şeye rağmen istenilen düzeyde çıkartılamamış olsa da bu kez Fenerbahçe-Galatasaray üzerinden kapıda bekliyor. Her türlü bölücülüğün kökü dışarıda olabilir belki ama, nefretin kökü kesinlikle içeride. Ve galiba bu topraklarda epey içeride.