Sıklaştırarak adımlarını, yandırdı tabanlarını, “Yetişmeliyim kalmadan geç!”
Nefes nefese vardığında gördüğü tabeladan: “Kandıralı Hörgüç Kaplamar Puralı”
Sordu ki “Başladı mı?” Şapkası önünde yaşlının biri söyledi titrek: “Kaldın geç. Gitti Hörgüç Kaplamar Puralı”
Saydırdı: “Kurumsak! Kaltaban!” Elinde adamın şapkası: “Bozma ağzını, varaydın varmadan vakit, olmadan oralı”
Çıkardığı ağzından üfleyici bir of. “Söyleyeyim sana ne yaparsın birazdan. Gideceksin atnalına oradan pazarın ardına”
“Orda mı Puralı?”
Durdu da dedi: “Olabilir, olmalı…”
“Hay yaşa şapkalı!”

Bulduğu bir hörgüç ve kaplamalı.
“Hey!” diye anırdı, “Kaplamar Puralı!”
Beklerken geldi sadece yanıt olarak yankı. “Saklı sakık sarkık şaklaban! Düztaban kaltaban!”
Çömeldi de dedi: “Hay Puralı! Ettin beni andavallı…”

Biri vardı orada. Varlığı yoklukla örtülü, saklı gölgenin ardına; karanlıkla bürülü.
Sorar ki: “Hey oradaki! Sorduğumdaki nerede ki?”
Gelmez cevaben de yürür gölgenin sahibine bilmeye,
“Hani demedin dediğime?”
Tok mu tok, kaba mı kaba ses takırdadı,
“Yok puralı muralı! Kaçasın, yoksa ederim seni tahtalı!”
“Hay!” diye geriledi gördüğüne. Kocaman bir usturalı elinde…
Dönmesiyle bakındı boş boşluğun gidilmişine.
Hay gelmişine geçmişine!

Çökeldi basamaklara yorgunluğuna söverek,
“Bana acilen bir Kaplamar Puralı gerek!”
Vardı farkına o anda. Uzaktaki hareketli küçük noktalı,
Olmalı Kaplamar Puralı!

Attı bacaklarını birinin diğerine hızla.
Vardı büyüyen küçük noktaya:
“Arıyorum seni ta ne zaman! Yeminlen kurumsak kaltaban!”
Oradaki döndüğünde değildi Kaplamar Puralı.
Şaka mı bu perçemi bile aynı!
Sırtardı benzeyen sahtekâr Puralı, “Kaplamar mı sorduğun? Varamazsın yanına. Çoktan varmıştır o Kandıra dağına. Yorulma hiç boşuna”
Almadı lafını ciddiye, tıka basa doluydu tavsiye.  “Bu mu o dağ?” diyerek kaçamaklı.
“Ne yapacaksın sen bu adamı?”
“Verecek misin cevap, işleyecek misin sevap?”
“Konuşurum konuşmasına ama yapamazsın bile, halin harap”

Gün oldu, Gece dondu. Kandıra dağı bulutunda durdu.
Ağzında bir nefes: “Kaplamar Puralı…”
Entarisi beyaz kendi de beyaz bir adam kımıldadı.
“Kalk artık Kaplamar Puralı!”
Adam baktı da baktı, “Kimdir o? O da mı buralı?”
Kaçırmış biraz: “Yetişememek mi yordu? Yenişememek mi? Kanışamamak mı yoksa kapışamamak mı?”
“Olmazlığımın andırdığı bir şebek sandım seni” dedi,
“Varmazlığımın kandığı bir sapak. Yokluğumun andırdığı bir sanrı sandım seni” dedi.
“Varlığımın sandırdığı bir tanrı…”
“Hay Kaplamar Puralı! Yakaladımdı seni, içindeydi avcumun sakalı!”
Dedi: “Hah! Vardı burada bir sakallı” Aradığındaki ise gittiydi şuradan…

Uzaklığın derinliği yakınlığına sakındı.
Karların arasında sanki biri kımıldadı.
Kükredi: “Kaçma Kaplamar Puralı!”
Tipi tipini tipsizlerken tam çıkaramadı.
O muydu yoksa değil mi?
Farkına varamadı.
Kayboldu tipinin tipikliğinde. Uzakta bir ses fısıldadı “-u –a –ı…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Patru

• Musluktan uzun süre düşündükten sonra damlayan su olgunluğun resmidir.

• “Düşlerime yağmur yağdı” dedim. “Hayır, altını ıslatmışsın” dedi. Psikiyatriden bana ne, ben edebiyatı seçmiştim.

• Susam, olması gereken yerlerden çok olmaması gereken yerler ile meşhur.

• 0 bulunmasaydı medeniyet, 9 keşfedilmeseydi serbest piyasa olmazdı.

• Testi kırılmadan önce tokatla, daha önce testiyi çocuğun elinden alıp kenara koy.

• Dikdörtgeni ortasından sıkınca papyon olur. Sıkıntıyla var olmuş bir şey ancak sıkıntı verecektir.

• Tarihte ilk oyuncak ayı 1902’de çizilmiş, ilk lunapark 1903’te açılmış, ilk pamuk şeker 1904’te satılmış. 1905 liseli sevgililer için harika bir yılmış.

• Vatandaşların süper güçleri fatura kuyruğunda ortaya çıkar. İki saniye öncesine kadar hiç görmediğiniz bir enseyle karşılaşırsınız birden. Bunlara süper enseler denir.

• Benim kalbim temiz, senin kalbin temiz, onun kalbi temiz, karda miyavlayan kedinin kalbini bilemem.

• Diyet teknikleri çağ atladıkça insanlık da gelişecek, kilo alınca “Uzayı sıkıştırma” diyecekler.

• Büyük bir felaketin ardından dünyada sadece çöller, Nasrettin Hoca ve bir grup kötümserişgüzarasalak kalmış. Hoca çölde “Su, su…” diye dolaşırken sormuşlar: “Hiç göl maya tutar mı?”

• Eklektizm üzerine üç ciltlik bir kitap yazmaya karar versem ve birinci ciltten sonra üçüncü cildi bitirsem ikinci cilt de yazılmış olmaz mı?

• Yeni yıl yeni defter gibi, birkaç sayfa sonra güzel yazmaktan bıkacaksın.

• Sinek Şiiri: Camda cızırdayan büyük karasinek, pek kederli yolcusun. / Yek çalar özün ağlarsın fakir gibi, deyiver ne burcusun? / Büyük karasinek bilirim mesain uzun, feci yorgunsun. / Ne geçersin ne göçer, hep aynı civarı efkâra meftunsun.

• “Aynı insan” dedi Aleksi Pavloviç. “İpliği tükürükleyen de iğne deliğinden anlayış bekleyen de aynı insan.”

MUTSUZ ŞARKI

Mutsuz mu görünüyorum?
Aslında sadece uyuyorum
Bu benim yüz ifadem
Muhtemelen rüya görüyorum

Mutsuz olmak ister misin?
Sana öğretmemi ister misin?
Mutsuzluğu kıvırabilirsin
Ama benim gibi egzersiz yapman şart

Talimatlara uymalısın
Öğrenmeye en baştan başlamalısın
Bu işin kestirmesi yok
İçinden gelecek

Mutlu olanlar bir yana
Bilge olanlar bir yana
Hayata dokunanlar
Gerçek anlamıyla mutsuz olan insanlar

Mutsuz mu görünüyorum?
Aslında sadece uyuyorum
Bu benim yüz ifadem
Muhtemelen rüya görüyorum

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Bu çağıl çağıl çağlayan nefret hissi nereden geliyor? Geçer mi? Bir kişinin siyasi, dini, etnik ve hatta sportif muarızı olan kaç yüz/bin/milyon kişi ölünce ya da (hapse) düşünce o kişinin içindeki nefret hissi azalmaya başlar? Veya başlar mı?
Kötülüğe maruz kalan ya da maruz kaldığını düşünen her kişinin içine nefret aynı dozda mı dolar? 12 Eylül’de aylarca işkence görmüş bir kişi işkencecilerini affedebiliyor. Onların da başına aynısının gelmesini istemeyebiliyor. Birisinden somut ve dolaysız olarak en açık zulmü görmüş bir insan kendisine zulmedene aynısını reva görmeyebiliyor. Buna -vicdanı-insanlığı-ahlak anlayışı-(her neyiyse artık) elvermeyebiliyor. Eğer yeryüzünde kendisine yapılmış olan bir kötülüğe, kötülükle karşılık vermeye yanaşmayan tek bir kişi varsa, bu istisna kötülüğe intikamla, kısasa kısasla, nefretle karşılık vermeye hazır bütün kahir ekseriyetin insanlığını tartışmaya açar. Tabii böyle bir dert varsa…
Nefrete siyasi, dini ya da etnik açıdan değil en hafifinden sportif açıdan bakıldığında bu topraklardaki nefretin boyutları daha da dolaysız gözlenebiliyor.
Biri başlarına yağan yabancı maddelerden korner dahi atamayan, sakatlanan oyuncularını saha kenarında gene aynı nedenlerle tedavi bile ettiremeyen rakibini 6-0 yenmeyi marifet sayarak bu koşullarda aldığı galibiyeti efsaneleştiren; diğeri başkanı ve yöneticileri hapse düşmüş, yıldız oyuncuları gönderilmiş, bütün yıl boyunca medyada ipliği pazara çıkarılmış yaralı rakibinin sahasında büyük olayların hemen sonrasında bayrak dikmeye kalkıp, “Şampiyonluk turu atıcam.” diye tutturacak kadar hangi yangına körükle gittiğinin farkında olmayan iki takım. Biri geçmişteki 8-0’ları, 40 metreden çalınan penaltıları orta yerde dururken rakibine şike soruşturulması açıldığında futbolda beyaz sayfa açılıyor havalarında temiz futbol postuna bürünüp pusuya yatan; diğeri şampiyonluk için gözünü karartıp her yolu mübah sayan, kendi futbolcusuna kendi tesislerinde dayak atılmasına bile ‘nedense’ ses çıkarmayan, bir gün herkesin kendisinden olacağı böbürlenmesiyle herkesi hedefe koyup herkesle kavga eden iki takım. Biri gezegenin bu topraklardaki gelmiş geçmiş en iyi futbol takımını kurup UEFA şampiyonluğu yaşadığı halde hala rakibine karşı aldığı üst üste bir iki derbi galibiyetiyle ona karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edecek kadar kendinden bihaber bir yönetime; diğeri sahada maç oynanırken mikrofon elinde seyirciye ayar vermeye kalkışacak kadar kulübü kendi özel mülkü sanan, sporun ruhundan uzak bir kişiyi hala takımın başında tutan bir yönetime sahip iki takım. Aralarındaki herhangi bir branştaki gençler maçlarında, bayanlar maçlarında, engelliler maçlarında birbirine giren, birbirlerinin sporcularına ağza alınamayacak küfürlerle saldıran, sporcuların üzerine eline ne geçerse yağdıran iki takım. Birbirini Avrupa’da bağlı bulundukları üst kurullara çeşitli vesilelerle sürekl i ihbar eden iki takım. Aralarından kırk yılda bir çıkan makul, sağduyulu insanlara bile tahammül edemeyen, onlarla alay eden, etmedik laf bırakmayan iki takım.
…“Oyuncuları kırmızı kart görmüş? Elli maç ceza yesin! Ülkeden kovulsun!…Yıldız oyuncuları sakatlanmış? Ayağı kırılsın! Futbolu bıraksın!.…Kulüp başkanı hapse girmiş? Müebbet yesin! Çıkamasın!… Avrupa kupasında beş yemiş? Altı yesin! Rezil rüsva olsun!.….Kalecisi kaza yapmış? Kolu kopsun!.…”
Bitmek tükenmek bilmeyen bir nefretin sonu neresidir?
Mesela, aralarında oynayacakları maça az kala (Allah muhafaza) iki takımdan birinin uçağı düşse; milisaniyelik timsah gözyaşlarının ardından; sağ kalan takımın taraftarlarının ilk düşüncesi : ”Keşke hepsi değil de üçü beşi ölseydi de karşımıza yarım yamalak bir takımla çıksalardı şu 6-0’ın rövanşını bi alsaydık! Şimdi mecburen hükmen kazanıcaz. O da 3-0! Ne anladım ben bundan? ” mı olacak? Diğer takımın taraftarları ise “Allahtan komple gitti hepsi . Hem şehit oldular. Hem de bizim rekor kırılmadı bu sayede . Başkan nasıl olsa seneye bize sıfırdan bi takım kurar. Zaten takımda iş yoktu… .” şeklinde mi düşünecek?
Muarızı olunan kişinin, grubun, topluluğun topyekün yeryüzünden silindiği anda nefret geçer mi? İnsan kendisi ile aynı düşünenlerle baş başa kalınca rahatlayan bir canlı türü müdür? Bunun mümkün olduğuna dair tarih kaç satır yazı yazabilmiştir tabiatın kitabına? İnsanın içinde olan bir şey herhangi bir dış etkiyle geçer mi?!
Aynı nefret hissine tutunarak hemen her konuda en az iki ayrı takıma bölünmüş bir yer. Bu ülkede iç savaş düzeyinde bir arbede, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu ayrımları düzeyinde yıllardır her şeye rağmen istenilen düzeyde çıkartılamamış olsa da bu kez Fenerbahçe-Galatasaray üzerinden kapıda bekliyor. Her türlü bölücülüğün kökü dışarıda olabilir belki ama, nefretin kökü kesinlikle içeride. Ve galiba bu topraklarda epey içeride.

anket defteri: (Blşk.Ad. Fr. enquête [soruşturma] + Fars. defter [defter])

Mutluyken kimse maziye dertlenmez. Çünkü insan bugüncüdür, yarıncıdır. Geçmişe de bu kadar içlenilmesinin sebebi tüm o olanların bugün olmamasından, yarın bir daha olmayacak olmasındandır. İnsan kendini biriktirdiği anılarla seyreder. Bunlar fotoğraflarda, anılarda, yerlerde, mekânlarda ve izlerde saklanır. Sonra da Fikret’in “Nâgâh bir kitâb arasından kılar zuhûr,” deyişi gibi birden karşına dikiliverir. Mutsuzsan geçmişteki mutlu günlerinde dair izler ararsın çünkü, kural budur. O zamanlarda, mutlu olduğun vakitlerde yaşadığın, o mutluluğa yurt olmuş yerlere gidersin. O günlerde alınanları giyersin, çekilen fotoğraflara bakarsın, eski defterleri, hatıraların saklandığı ayakkabı kutularını, sandıkları, kilitli dolapları karıştırsın. Mutlu oluşuna bir bebeğin masumiyetine bakar gibi tebessümle bakabileceğin anılar, hatıralar kollarsın. Öyle ki, o zamanlar mutlu oluşunun formülü oralarda bir yerlerde gizli olabilirmiş gibi tek tek kurcalarsın hepsini. Bir anket defteri çıkar karşına. Çünkü insanlar ortaokul okurlar. Karafatma önlüklerden kurtulup ceketlere kravatlara geçtiğin zamanlarda benzerlerinin anket defteri tuttuğunu görürsün. Sen de tutarsın, ne eksiğin olacak. Herkes tutuyor.

Biz ‘bakmak’ derdik ilkokuldayken, siz ne diyordunuz bilemem. “Kubilay, Sedef’e bakıyormuş, beden dersinde Fikriye’ye söylemiş!” Ortaokulda bakmak bitti ama. Ortaokula geçince hoşlanmak geldi. Arkadaşlık teklif etmek geldi. Ben hiç edemedim. Azıcık cesaretim olsa da ortaokuldaki tipimi, o biçimsiz halimi tarif edebilsem hemen anlaşılır nedeni. Ama birine arkadaşlık teklif etmek için olgunlaşması gereken birden fazla koşul vardı ve çoğunluğunun okul bitmeden gerçekleşmesi mümkün olmazdı. Niyet okuma aracı olan bu anket defterleri koşulların mevcut durumu hakkında ipuçları toplamaya yarardı. Usulü söyle olurdu; öncelikle sorular hazırlanırdı. Sorular çok önemli. Hoşlanılan kişinin nabzını yoklamaya hizmet eden sorular, ilk bakışta dikkat çekmemeyi başarabilmeli ve aynı zamanda sınıfın geri kalanının da ilgisini çekecek cinsten olmalıydı. Nelerden hoşlandığını, hangi ünlüleri –ki artist denirdi hepsine- sevdiğini, ne dinlediğini, ne yemeyi ne giymeyi sevdiğini soru işareti bırakmayacak kadar kesin çözecek sorular seçmeye dikkat edilmeliydi. Kabaca bir anket defterinin soruları şöyle sıralanabilir örneğin:

1. Adınız, soyadınız.

2. Okulunuz, sınıfınız.

(Bu bir formalite sorusu, hiçbir manası yok. Anket Defterinin değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez maddelerinden.)

3. Kaç kardeşsiniz?

(Hem tanımak hem de abisi var mı diye öğrenmek için gerekli sorulardan.)

4. Sevdiğiniz ve sevmediğiniz dersler.

(Bu ortamı ısıtmak için, öyle paldır küldür ince konulara giriyor görünmemek için)

5. Boş zamanlarınızda neler yaparsınız?

(Bu, yeryüzünün popülerliğini hiç yitirmeyen sorusunun bir tek cevabı olurdu. Birinin yaşayıp yaşamadığını anlamak için burnuna ayna tutmak gibi bir şeydi. Eğer “kitap okumak, müzik dinlemek,” cevabı verilmezse o kişinin sıhhat ve afiyetinden şüpheye düşülürdü.)

6. En sevdiğiniz müzik türü.

(Buna abileri ve ablaları olanlar ve dahi onlarla aynı odalarda yaşayanlar “rock, klasik, jazz” derlerdi. Dikkat çekmek isteniyorsa, bir yerlerde adı duyulmuş ama tam olarak nasıl bir şeye dendiği hakkında bir türlü fikir edinilememiş şeyler de yazılabilirdi. Yazılmaları da ayrı dert. Etnic Musik, New Aige, Felamenko… Eğer bilinmedik şeyler yazılmışsa onları bir bilene sorup öğrenmek lazımdı. Lale ablanın oğlu Emir’e mesela.)

7. En sevdiğiniz artist.

(Bu ilk yoklama sorularından biri. Eğer Burus Vilis denmişse ona göre ertesi hafta saçları annenin briyantiniyle dikip okula gelmek boyun borcu olurdu. Tom Kruyz yazıldıysa ayna karşısında, yüzün her tarafında santim santim gamze aranır, bulunamayınca da çare düşünülürdü. Jiletle azıcık kesilse? Yok, o çok kanar.  Annemin göz kalemiyle hafif karalasam? Onda da Çitlembik’e dönme ihtimali var. Fena. Ama şarkıcı yazılmışsa kolay.  Onun şarkıları muhakkak öğrenilirdi.

8. En sevdiğiniz renk

9. En sevdiğiniz eşya

10. En sevdiğiniz parfüm

11. En sevdiğiniz yemek

12. En sevdiğiniz kitap

(Bunların hepsi, sanki herkese soruluyormuş gibi görünen ama yılbaşında ve doğum gününde hediye almak gerekirse eğilimlerini belirlemeyi amaçlayan sorular. Niyet açık.)

12. En samimi kız arkadaşlarınız

(Bu da ortamı ısıtmak için. Arkasından esas soru gelecek. Bunun cevabı zaten belli: yanında oturan kız, iki de ön ve arka sırasındaki. Belki bir tane de mahalleden vardır ya da bir kuzen.)

13. En samimi erkek arkadaşlarınız

(Bütün bir anket bu soru için yapılıyor bile denebilir. Eğer hoşlanılan ve çıkma teklif edilecek kız buraya senin adını yazdıysa bu ya senin ilginden hoşlandığı anlamına gelir ya da arkadaş diye geçiştirivermenin yolunu yapmıştır. Akıllı kızlar buna sınıf başkanının ya da sınıfın sevimliliği kimsece inkâr edilemeyecek şişman çocuklarının adını yazarlar. Senin adını yazmamışsa bunun da iki meali vardır. Ya senin ilginden hoşlanıyordur ya da seni arkadaş diye geçiştirivermenin yolunu yapıyordur.)

14. Anket sahibi hakkında düşünceleriniz.

(İşte kalp çarpıntısı, işte nefesin soluk borusu tıpayla kapatılmış gibi tıkanması, işte ellerin, avuçların terlemesi… Senin için sevimli, komik, yaramaz, neşeli, serseri, uçarı, kaçarı falan gibi bir şeyler yazdıysa, senin iş iptal oldu demektir. Çünkü orta birdeyken bile kadınlar, sevimli erkekleri sadece sevimli, komik erkekleri sadece komik bulurlar. Serseri erkekse yalnızca akvaryumda bir Japon balığı kadar cazip ve gereklidir; uzaktan. Ama sana çalışkan, terbiyeli, uslu, akıllı, efendi, kibar falan yazdılarsa tamamdır. Çünkü ilkokulda da ortaokulda da çalışkan sadece ders çalışan anlamında kullanılmaz. Her şeyiyle örnek gösterilen, gerektiğinde teyzelerin pazar poşetlerini taşıyan, onları karşıya geçiren, okul takımında golleri peş peşe atıp abartmadan sevinen, tahtaya kalktığında aferin almadan inmeyen, sanki aynı topu tekmelemiyormuşuz gibi ayakkabıları hiç eskimeyen, saçları taralı, üstü-başı temiz de demektir çalışkan. O yaşlarda bir kız sana çalışkan dediyse bu sana geçer not verdiği anlamına gelir. İyisin.)

Sorular hazırlandıktan sonra güzel bir defter seçilirdi. Herkesinkine benzemeyecek ama dikkat çekecek kadar da civcivli olmayacak. Sonra da erkekler için futbolcuların, takım armalarının, Rambo, Raki ve Terminatörlerin olduğu gazete kesikleri yapıştırılırdı deftere, UHU’yla. Kızlar içinse kalpli, sarılmalı kartpostal kesikleri, yakışıklı ve yanyana dursalar babası zannedeceğimiz yetişkin erkek artistlerin gazete resimleri. Kediler, köpekler, bebekler, romantik şarkılar söyleyen üzgün ama yakışıklı delikanlılar, Evimiz Holivut’ta, Çarls İşbaşında gibi televizyon dizilerinin esasoğlanları, içinde I Love You ve Je t’aime yazan kalpler de iyi gidebilirdi. Hepimizin anne babası gazeteden ansiklopedi biriktirdiği için anket defterlerini bezeyecek malzeme sıkıntısı da duyulmuyordu. Evler kuponu kesilmiş gazete mezarlığıydı.

Anket defterini mümkün olduğunca çok kişiye, hatta dolana kadar, yazdırmak prestijdi. Bunun arkasında, bugün her biri bir yerlerde bir şeyler olmuş ya da hiçbir şey olamamanın azabıyla yaşlanmış insanlara dair izler toplamak yok elbette, her ne kadar bugün netice bu olsa da. Asıl amaç çok sevildiğini görmek, göstermek. Anket defterinin dışa dönük tarafı bu, içerde ise durum başka. Hep manitacılık, hep nabız yoklamacılık, ortam koklamacılık. İlk gönül deneyimi, yazılı, çizili, vesikalı hem de.

İnsan yaşına yaş kattıkça gününden gün eksiltiyor. Sonra Fikret’in dediği gibi, ansızın zuhur ediveriyor, en taze badem zamanlarında biriktirdikleri bir yerlerden. Karşısına çıkıveriyor. Yaşlandıkça insan daha az umursuyormuş gibi geliyor, ama merak etmeden de duramıyor işte hala. Anket sahibi hakkında düşünceleriniz?

Macunköy’de lahmacun yiyordum. İçinden böcek çıktı. Böceğe sordum: “Orada ne işin var?” Bitkin görünüyordu. Bacaklarını güçlükle kımıldattı. “Garson!” diye seslendim. Garson yanımda belirdi. “Bu böceğin hali nedir? Hiç utanma yok mu sizde?” Garson suçlulukla başını öne eğdi. Böcek yavaşça kımıldadı. Ben derin bir nefes aldım. Tavanda asılı duran pervane sinir bozucu biçimde dönüyordu. Garsonun alnında beliren ter tanesi kabararak şakaklarından aşağı süzüldü. Böcek son nefesini verirken son cümlesi şu oldu: “Biribirilik!” Fırında yaşadığı günler gözlerinin önünden geçmiş olmalıydı. Muhtemelen “Burası sıcak” diyerek yerleşmişti ailesi ile beraber. Tek aradığı sıcak bir yuvaydı tıpkı diğer böcekler gibi. Garson özür diledi. “Senin özrün bu böceği geri getirebilecek mi?” diye sordum sertçe. Bir sessizlik oldu. Koca dişleriyle gülen kadın sustu, bıyıklı adam bıyığını burdu. Ben lahmacunu havaya fırlattım: “Huzur içinde yat!” Pervaneye çarpan lahmacun dört bir yana saçıldı. Kıyma yağmuru eşliğinde gözlerimden yaşlar süzüldü. Suratımı sildim. Kıymalı suratımdan ayırdığım peçetenin üzerinde böcek çok huzurlu görünüyordu. “Hoşça kal” dedim ona ve kalkıp uzaklaştım Macunköydeki lahmacuncudan….

• Çok zekiler ve çok aptallar mütevazı değil.

• Björk’ün sahne adını scrabble kesesinde kalan son harflerle seçtiğini biliyor muydunuz?

• Mükemmellik bir kelime olarak bile paradoks, tatminsiz gibi üst üste iki M harfiyle.

• “Heyhat!” dersen şiir okuyan bir Türk, “Hey hat!” dersen karısını şapka sanan bir İngiliz olursun.

• İki noktanın birbirine paralel olması imkânsız; ilerleme yoksa mutabakat da yok.

• “Dünyanın en pahalı bitkisi nedir?” dedi öğretmen. “Uçurumdaki dal” dedi çocuk.

• Ve İnsanlar’ın başladığı yerde Fareler biter.

• Şelale ne kadar romantik değil mi? İnsanın içini coşkuyla dolduruyor, çağlamıyor adeta haykırıyor dünyaya. Ne müthiş çığlık! Pardon ya, bu çığlık şu sürüklenen sandaldaki çocuktan geliyormuş.

Asker Şiiri: Yârim mektup yaz, dörde katlama / Yiğidi öldür de, çarşısını kitleme

Saçı kabarmış, dudakları çatlamış birinin hasta olduğunu değil, hızlı okuma kursu aldığını düşünürüm.

DNA sarmalını anlatan bir fen öğretmeni olsam yüksek bir binanın yangın merdivenini gösterirdim: “Bakın çocuklar şu aralarda donarak sigara içenler de organik bazlar. İşte onlar birleşerek canlıyı oluşturuyor.”

• Saat beşte Marakeş’te. Leş küpeştede. Keş kreşte. Saat beşte Budapeşte. Yoda ateşte. Dada oynaşta.

• “Anlayamam” dedi Aleksi Pavloviç. “Karpuzu tokatlayarak, domatesi sıkarak, kurbanlığı parmaklayarak seçiyor, sonra da sevilmek istiyorlar.”

• Kıyamet, bir sınav kâğıdının altında yazan “iyi şanslar” cümlesidir. Bütün soruları okuduktan sonra göreceksin.

file: (ad.Fr.[filée-ağ], -ler)

Memleketin eski pazar fotoğraflarında hep file vardır. Herkesin filesi vardı çünkü, pazara onunla gidilirdi. Naylon poşetler yokken ya da henüz kıymetli sayılıp öyle her yerde, hele ki pazarda, verilmiyorken pazar, fileyle yapılırdı. Perşembe günleri mahallemize kurulan pazarda köşeleri tutar, mevzilendiğimiz köşelerden gözümüze kestirdiğimiz yaşlı teyzelerin filelerine atlar, “Aman teyzeciğim Allah’ını seversen yardım edeyim,” diye iyi çocukluk ederdik. Yaşlı teyzeler bizden daha iyiydiler ama. Ama elma-armut, ama üç-beş lira para; illa ki bir şey tutuştururlardı elimize. Akşamı ederdik.

Bir Mördak vardı mahallede. Hepimiz A Takımı seyrediyoruz o zamanlar, okuldan gelir gelmez kravatı bir tarafa, ceketi bir tarafa savurup karşısına geçiyoruz. Türlü numara öğreniyoruz. Nerede dört kişi bir araya gelsek A Takımı oluyoruz, üç kişiysek adamlardan biri ölmüş gibi davranıyoruz. Ama beş kişiysek başka bir diziden transfer yapıyoruz, Makgayvır oluyor o da.  Mördak hep Mördak olurdu. Herkes Henıbıl ya da Feys olmak isterdi ama o hep Mördak’tı. Deli olmasına deliydi de, Mördak olamayacak kadar iri ve aptaldı.

Bir perşembe günü tezgahların kimisi toplanmış kimisi tek tük yorgun zerzevatıyla eve gitmeyi bekliyordu yine, akşam oluyordu. Birkaç sefer nakliye yapmıştık haminnelerle, iyi kötü kayıntımız çıkmıştı. Dağınık oturuyorduk pazarın dört bir ucunda. Yanındaki iki elemanla Mördak geldi. Elinde sapının teki kopmuş bir file vardı. Hep beraber gülüyorlardı. Annem görse sırtarmak derdi.

“Bak ne bulduk oğlum!” dedi Mördak. File olduğunu biliyordum, başka bir şey yumurtlamasını bekledim. Cevap göremeyince yumurtladı: “Ava gidiyoruz oğlum ava!” Gidemedik. Akşam çökmüştü, ezan okunmuştu. Gün dağılmıştı. Babam görse, “Sokaklarda mı sürtüyorsunuz siz hala?” derdi.

Ertesi sabah dışarı çıktığımda beni bekliyorlardı. Mördak tezgahı kurmuştu kafasında. Bana da anlattılar. Ağdan tuzağımızı tünelin üstündeki ağaçlığın arasına kuracaktık. Mördak, ağaçlardan birine tırmanacak oraya sotelenecekti. Ben kurbanı alıp Mördak’ın saklandığı ağacın altına getirecektim konuşa konuşa. Tam o anda ağ düşecekti. Kenarlarda saklanan iki eleman da birden ortaya fırlayacak, debelenen avımızı zapt edip ağa dolanmasını saylayacaklardı. Benim işim kolay gibi görünüyordu. “Tamam,” dedim. Kimi avlayabilirdik? Küçük olmalı bize zorluk çıkarmamalıydı. En önemlisi buydu. Takım arkadaşlarım bu önemli kararı bana bırakarak pozisyonlarını almak üzere kararlaştırdığımız yere gittiler. Ben, hemen ilerdeki tatlısu çeşmesine yöneldim. Çeşmenin üstünde ufak çocuklar oynuyordu. İçlerinden Kamuran’ın kardeşi Sercan’ı tanıdım. İlkokula yeni başlamıştı. Tam bize göre taze, çelimsiz ve vahşi kuvvetimiz karşısında çaresiz bir avdı. Yanlarına yaklaştım, “Pişşt, Sercan, baksana azıcık,” dedim. Aptallar aptalı bir çocuk oyunu onuyorlardı. “Noldu?” diye cevap verdi Sercan. “Gel bak sana bir şey göstereceğim,” diye onu götüreceğim tarafı işaret ettim. “Neymiş, hani?” diye sorarak yaklaştı. Öteki çocuklar mühim işlerinden daha fazla geri kalmamak için Sercan’ı bırakıp, birbirlerine ağızlarına aldıkları suları püskürtmeye döndüler. “Mördak’ın babası Alman çikolatası getirmiş, onu yiyoruz biz şurda ağacın altında. Bu kadar fındıklar var içinde” Gözleri parladı. “Yaa!” dedi sevinçle. “Tabii,” dedim, “sen de arkadaşımızın kardeşisin diye senin de gelmeni istedik.” Zaten ikna olmuştu, bu sözle kendini adadı. Yanım sıra, benden küçük adımlarıyla hızlı hızlı yürümeye başladı. Tren yolunun üstündeki ağaçlığa doğru tırmandık.

Heyecanlanmıştım. Görevin büyüğü benim yaptığımdı işin doğrusu. Tam ağaçların arasına geldik ki açılmış file yukarıdan kafamıza düştü. Plan sadece onun kafasının üzerine düşmesi üzerineydi, telaşa kapıldım. O telaşla, fileyi savuşturayım derken çocukcağızın ağzının orta yerine bir tane yapıştırdım. Sanki bir düğmeye basılmış gibi, bir yerde bir şalter kaldırılmış gibi bir şey oldu. İki çocuk saklandığı yerden fırlayıp çocuğu tuttu. Mördak ağaçtan çocuğun üstüne atladı. Çocuk ağlamaya başladı, bir yandan da ağzı kanıyordu. Benim vurduğum yerden ağzından kan geliyordu. Mördak yerde debelenen çocuğu fileye iyice doladı, ağzı, dişleri hep kan ve toz içindeydi. Sonra ağacın arkasına sakladığı ipi alıp bir de onunla sardı. İp diyorum da, ip gibi bir şey de değil tam. Hani naylon valizlerin sapları olur kemer gibi, öyle bir şeyler. Biz çocuğu tutmaya çalışıyorduk. Birden bire, sırf yaptığımız plan işliyor olsun diye çocuğa karşı vahşi bir acımasızlık yükseldi içimizde. Mördak çocuğu iple iyice doladıktan sonra ipin bir ucunu ağacın dalından geçirdi ve asılmaya başladı. Çocuk kıpırdıyordu. “Çekin!” diye bağırdı bize Mördak. Bize kıyasla vahşi bir hayvan kadar kuvvetliydi zaten. Bir de biz asılınca Sercan yerden yükseliverdi. Bir posta daha asıldık, daha da yükseldi. Bu irtifaı beğenince Mördak ipin ucunu ağacın gövdesine dolayıp dolayıp düğüm attı. Çocuk şimdi, ağlayan ve debelenen bir mitolojik meyve gibi ağaçta, havada öylece sallanıyordu. Bakakaldık. Mördak kuyuyu andırır ağzını açmış, öksüren bir köpek gibi gülüyordu. Sercan’ın hali fenaydı, bir de üstüne ağzını kanatmıştım çocuğun.  Ne yapacağımızı bilmeden, çocuğa, Mördak’a, birbirimize ve yerin çam yapraklı zeminine damlayan kana baktık bir müddet. Camdanmış gibi görünen o sessizliği tünelden başını çıkaran trenin tantanası kırıverince, ekipteki çocuklardan biri telaşlandı; anlamadığım, panikçe bir şeyler söyleyerek arkasını döndü, topukladı. O kaçınca öbürü de peşinden gitti. Ben de korkmuştum, katıldım onlara; tüydüm. Çocuğu ağaçta asılı bırakmıştık. Vicdanın ortasına çengelli iğneyle tutturulmuş bir şey gibi orada öylece bırakıp kaçmıştık. Mördak başındaydı en son.

Bir-iki saat sonra kokusu çıktı. Annesi Sercan’ı ararken, çeşmedeki çocuklar benim eşkalimi şakıyıverince bana gelindi, Sercan soruldu. Bir şey diyemedim, sustum. Annem bir taraftan Sercan’ın annesi bir taraftan yokladılar bir süre. Korktuğum için sesimi çıkaramamıştım ama o çocuğun hala orada sallanıyor olma ihtimali ve buna sebep olmamın azabı bana, içimde kızaran bir şeyler varmış gibi hissettiriyordu. Daha fazla dayanamadım, söyledim. Görmüştüm, diye yuvarlayarak. Apar topar ağaçlığa gittik. Çocuk hala, bir korku filmi mizanseniymiş gibi, orada öylece sallanarak ağlıyordu. Telaşlandıkça debelenmiş, debelendikçe fileye daha çok dolanmıştı. Tıpkı doğadaki gibi.

Mördak ortalarda yoktu. Sercan, benim onu kandırıp götürdüğümü, ağzıma tokatı koyduktan sonra öbür çocuklara dövdürdüğümü, en sonunda da o manyak çocuğun kendisini astığını anlatmıştı. Geceyi dev bir banyo kazanıyla, su borularında fare tıpırtıları arasında, tahta hamam oturağı üstünde, banyoda geçirdim. Üç gün sonra gördüm Mördak’ı, Necir bakkalın merdivenlerinde burnunu karıştırıyordu, sağ kolu alçıdaydı. Dayağın güzelinden yediği belliydi. Gittim yanına oturdum. O günle ilgili bir şey konuşulacak diye ödüm kopuyordu. Utancımı elimle tutabilsem çok uzaklara fırlatabilirdim. “Napıyon?” dedi Mördak, dudağı da patlamıştı. “İyiyim,” dedim, “sen?” Heyecanla bana döndü, heyecanla ama robot gibi mekanik hareketlerle:

“Alaattin bakkal cenazeye gitmiş, dükkana karısı bakıyor, geçerken gördüm. Gidip gazoz araklayalım mı?”

• Bir keman batıdır, beş keman doğu.

• Erkek için evlilik ve kongreler birbirine çok benzer. Önce bir yere imza atar, boynuna bir şey asar ve şık insanlar arasında yiyip içer. Sonrasında söz hakkı olmadan saatlerce konuşma dinler. Sonunda ya kaçar ya da uyur.

• Türkiye’de düşünce suçu filan yok, çünkü banka memurları manevi tazminat zengini değil.

• Anten tamircisinin pabuçları dama atıldı, ayakları üşümesin diye.

• Aerobik federasyonu kuruluş yıldönümü kutlamalarında yüzbir pare plates atışı yapıldı, üyeler coşkuyla ve hep beraber alkışladı; bir… ki… ve üç… ve dört…

• Çember küpeli flamenkocu kadın ile halka jimnastikçisinin aşkı kadın için ıstırap, adam için egzersiz.

• Mama sandalyesinde, beyaz tulumuyla bir sağa bir sola bakan bebeğe “Maşallah, büyüyünce tenis hakemi olacak galiba” denir.

• Wittgenstein “Bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık” demiş. Aslan konuşabilseydi, hayvanı dürbünlü tüfekle avlamalarına “Anama sövdü” diye bir gerekçe uydurabilirlerdi.

• Çocukların daha çok silgi kullanmasının sebebi hata yaptıklarına kolay ikna olmalarıdır.

• Sevgili günlük, bugün de beden dersinde kasalardan atladık. Yaşasın müfredat! Cicim günlük, bugün de beden dersinde sola ve sağa çark yaptık. Yaşasın müfredat ve öbür bütün gizemli şeyler!

• Anestezi uzmanı “Üçe kadar say” dedi. “Ama ben sözelciy-” demişim.

• Tahrik nedir? Göbecikler atılan bir yerde müziği kapatmaktır. Tahkir nedir? Göbecikler atılan bir yerde kapıları da yağlamaktır.

• Ataç tutuklamaktır, zımba hüküm giydirmek.

• Klasik taksimetreleri gözlerken kendimi biraz paranoyak hissediyordum. Dikiz aynasındaki yeni model taksimetreler sayesinde paranoyaklık sertifikamı aldım.

• Çekyat bir jandarma yüzbaşısının icadıdır. Bilinen ilk çekyatın üzerinde şu pirinç levha asılı: “Gereksiz kullananlar cezalandırılır.”

• Ben-Hur öyle büyük bir film ki, şaryo hattını döşemek için geçtiği güzergâhtaki madenleri işleme hakkını şart koşanlar olmuş.

• Kral Lear adeta bir ceset fuarı. Pek çok kişi ve hayat sigortası şirketi için korkunç bir trajedya. Bu sebeple o dönemden günümüze kalan sigorta şirketi yok.

• Roma İmparatorluğu’nda mühendislik ve mefruşat çok gelişmişti. Odalar ve bohçalar birliği ülke idaresinde söz sahibiydi. Çamaşır suyu tacirleri burjuvaya önderlik ederken, patiska, Sezar’dan sonra Google’da en çok aranan kelimeydi. Zenginler nevresim, orta sınıf ise çarşaf giydiğinden geceleri beyaza sarınıp çocukları korkutmak Çizme’de ancak VI. Yüzyılda ortaya çıkabilmiştir.