Kendini aşırı önemseme çağının gıcıklandırılmış cümle kalıplarından biri de “Ben ……….. bir adamım.” Kesin duymuşsunuzdur. Hatta belki kendinizden bile duymuşsunuzdur. Daha ender de olsa bunun bir de kadın versiyonu var: “Ben ……..… bir hatunum.” Noktaları atıp birkaç örmek vermek gerekirse: “Ben kıskanç bir adamım.” “Ben heyecanlı bir adam değilim.” “Ben de sonuçta hareketli bir hatunum.” İçim kıyıldı daha fazla devam edemeyeceğim.

Dile yeni bulaşan bu kalıp, zihne yeni sızan bir virüsün dışavurumu. Kendini gereksiz yere, fazla ciddiye alma virüsünün. Altı boş özgüven dediğimiz fenomenin. “Ben sinirliyimdir” demiyor adam, “Ben sinirli bir adamım” diyor. “Canım arada ne fark var?” demeyin. Biri kendini anlatıyor diğeri kendini satıyor. Biri kendi hakkında bir bilgi paylaşıyor, diğeri kendini etiketleyip vitrine koyuyor. Ağzında kendini “adam” yerine koymanın yoğun aromasıyla… Bu kalıbı kullanan kendini olduğu gibi değil, bir film karakteri gibi sunuyor. Günlük konuşmada yeri olmaması gereken ancak uyduruk bir Amerikan filminin fragmanında karşılaşılacak türden bir cümle çünkü bu, “O sinirli bir adamdı.”

Neyse, asıl paylaşmak istediğim geçen gün duyduğum başka bir cümle. Kadıköy’de bir köftecide yanımdaki masaya bir çift oturdu. Konuşmalardan yeni tanışıldığı belli… İki taraf da kendini en iyi biçimde sunma telaşında. Biraz sonra garson siparişlerini alırken ortaya piyaz isteyip istemediklerini sordu. Adam karşısındakine baktı, kadın kararsız. Bunun üzerine adam kadına bakıp edalı edalı “Ben piyaz seven bir adam değilim” dedi. Ve yeşil salata söylediler. Onlar sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Ben bir süre kafamda bu cümleyle dolaştım: “Ben piyaz seven bir adam değilim.” Piyaz sevmek gibi alelade bir durum bile bu çakma-epik söylemin tercüme kokan dilinde karşılık bulabiliyordu demek. “Piyaz seven bir adam” ne be babacım? Galiba tatlı tatlı kafayı yiyoruz kendimizle.

• Akıl bir kâse yoğurttur, yedikçe sulanır.

• Enstrümantal şarkılardan fal tutuyorsan boş konuşmayı sevmeyen biri olduğunu düşünürüm.

• İki kafanın birbirine sürtülüp elektron alışverişi neticesinde nötrleşmesine uzlaşma denir.

• Navigasyon cihazım çok kullanışlı; ‘Yüz metre sonra sağa’ diyor, ‘kavşakta yavaşla, polis var’ diyor, ‘evlilik yıldönümünü unuttuysan eve gitme’ diyor.

• Sabrımın tükendiği anlarda derin nefes alırım ve sayarım: 1… 2… 4… 5… 7… 10.

• Kaprisli kadına ‘kömür gözlüm’ deme; ‘kardan adama mı benziyorum yani?’ diye sorar. Takıntılı kadına ‘kiraz dudaklım’ diye yazılma; ‘ay rujum çok mu şey olmuş?’ der. İkisine birden ‘çok güzelsin’ demekse büyük hata, iki çanta çok acıtıyor.

• Uyanık tavşan dağa küserse gazetelere faks çeker.

• Birkaç kişinin beraber söylediği rap şarkılarında kayıt stüdyosu daha geniş olmalı, yer darlığından sürekli çarpışıp ‘ah-uh’ ediyorlar.

• “Bu ne biçim İspanyolca? Uyduruyor gibisin. Nasıl öğrendin acaba?” dedi. “Palas pandıros” dedim.

• ‘Önsöz antolojisi’ fikirlerinin tarihi, yayın mutfaklarındaki mutlak sessizliklerin tarihidir.

• “Yakama yapışanlar hep kuru temizlemeciydi; belki çok kirliyim, belki çok yalnız.” dedi Aleksi Pavloviç. Doluydu, dokunmadım. Devam etti: “Kravatlarım bana medeniyeti değil ölümü hatırlatır. Sıkıca boynuma dolanmış, toprağı gösteriyor. Başka ne anlayabilirim bundan? Soyunurken de giyinirken de kuralları bozuyorum sanırdım ama o masada oturmuyormuşum bile. Bir oyunun parçası olamadım, belki bir oyunum. Ellerim tavla zarı gibi mesela, hep hilekârlar tutuyor. Ceket kollarından ben fışkırıyorum, çalınan taşım, çoğu vakit birinin blöfüyüm çünkü gerçek veya doğru kabul edilemeyecek kadar görünmezim.” Bir yaşam belgeselinin sonundan seçilen görüntüye benzeyip ağırlaştı sözleri: “Şair söylemiş ya öyledir; ne inkâr, ne itiraf bu yalnızca sitem.”

Yaşadığımız şu hayatta  politika, sanat, bilim, medya  ya da iş dünyasında birbirinin sözünü, eserini, araştırmasını, parasını çalanlara, alavere dalavere ile öne çıkanlara, kitabına uyduranlara yönelik  olarak eylemin  oluştuğu anda başlayan hiçbir hukuksal  yaptırım yok. Oyun sadece  futbol  ve benzeri  sporlarda  anında durdurulabiliyor.  Kasıtlı hareketler sadece spor alanlarında  anında cezalandırılabiliyor. Çünkü hayatta sadece  futbol ve benzeri  sporlar için eylemin bütün aşamaları kitlelerin seyrine ve iştahına apaçık sunulmuş durumda.  Maçlardaki hakem kararlarının televizyonlarda ağızlardan köpükler saçılarak yıllardır tartışılıyor ve izleniyor olması  hayatın diğer alanlarında canlı olarak izlenemeyen başka  ‘pozisyonların’  ikamesine yaramalarından kaynaklanıyor  belki de.  İnsanların sokakta hararetle tartıştıkları ve uzaktan kendi hayatları için en önemli konularda konuştukları  izlenimi veren şeylere kulak kabarttığınızda  bu hayati  jest ve mimiklerin içinden sadece futbol  içeren sözcüklerin geçtiği görülüyor.  Gerçeğin  temsil  haline getirildiği bir dünyada  gerçeğin oyun düzeyindeki  en hakiki  temsiline,  futbola  gerçek muamelesi yapılır oldu artık.

Memlekette hemen her alanda tepelere gelmek isteyenlerde genel  olarak aranan birkaç mühim  husus var, malum.

Birincisi ve olmazsa olmaz olanı; muhteris  olmak ve kafayı tamamen kendisiyle bozmuş olmak.

İkincisi, yanı sıra bu da olursa aman ne de güzel oluru;  yetersiz ve yeteneksiz   olmak.

Üçüncüsü,  bunların  üstüne bir  de bu da olursa  aman ne kadar da şahane oluru;  sahtekar olmak.

Böyle bir  memlekette  istisnai  olan ise düzgün,  dürüst bir insan olarak büyümek  ve öyle kalarak  yetenekleriyle bir yerlere gelebilmek. Hele hele bunu futbolda gerçekleştirebilmek…

Aykut Kocaman ile bu söyleşiyi  14 yıl önce yapmıştık.  Daha önce yayımlanan bu söyleşiyi  bu  bilge adamın niye az konuştuğuna,  konuştuğunda kendisini patlamamak için nasıl zor  tuttuğuna,  bugünleri o günlerden nasıl ön gördüğüne dair  yeterince kanıt oluşturduğu  için yeniden yayımlamak istedim.  Bu arada sportif nedenlerle  gittiği bir ülkede bir şairin mezarını ziyaret eden bildiğim tek Türk spor adamı olarak da onu ayrıca selamlıyorum.

“Sakarya doğumluyum. Yedi yaşına kadar orada kaldık. Daha sonra babamın görevi nedeniyle İstanbul’a geldik.  Çocukluğumun  tamamı  İstanbul’da geçti,  Gültepe’de.  Babam öğretmendi,  annem de Eczacıbaşı’nda fabrikada çalışıyordu. Oyunlarla geçen bir çocukluktu.  Eczacıbaşı çalışanların çocukları için bir jimnastik branşı  açmayı  düşünmüştü.  Beni oraya gönderdiler. 2-2,5 seneye yakın aletli jimnastik yaptım.  Sonraları futbolculuğum sırasında çok işime yarayacağımı hiç düşünmemiştim o zamanlar.  Liseyi bitirdikten sonra profesyonel oldum.  Babam  futbolu çok seven bir insan.  Hiçbir dönemde çok büyük bir destek vermediler bana futbolcu olmam için. Çünkü futbolcu olmak için bunu istemek yeterli değil. “Ben futbolcu olacağım baba ya da anne. Bana yardım edin.” ile olmuyor. Türkiye’de şansın bana göre maalesef büyük bir rolü var.  Ancak ailem bana köstek de olmadı. Bana her zaman seçimlerim konusunda özgürlük tanıdılar.

“Artık futbolcu oldum. Mesleğim bu.” dediğiniz an ne zamana denk geldi?

Çok röportaj yaptım, ama yaşantımla ilgili ilk kez basına konuşuyorum. Amatör takımla belli bir seviyeye geldikten sonra artık profesyonel olmayı düşünüyorsunuz.  Fakat nasıl profesyonel olacaksınız?  Belli değil. İşte burada şans giriyor devreye.  Kabataş  Altınmızrak’ta oynarken iyi bir pozisyondaydım. Sakaryalı olduğum için özellikle benim doğup büyüdüğüm köydeki insanlar benim iyi top oynadığımı biliyorlardı ve onlar bana önayak oldular. Sakaryaspor’da  profesyonel  futbolcu oldum. Çok uzun süre antrenmanlara çıktım. Orada da öne çıktım, ama geçirdiğim ufak bir sakatlık bir anda beni çok geriye attı.  Geriye düştüğüm dönemde kadroya giremiyordum. ”Neden kadroya giremiyorum.” diye düşünüyorum.  Kimse bana bir şey söylemiyor,  takımdaki yirmi oyuncunun on dokuzu kadroya giriyor, ben giremiyorum.  Müthiş bir yıkım içindeydim.  Maddi durumu çok iyi olmayan bir ailem var. Sakarya’da yaşıyorum, transfer ücreti alamadım, primden yararlanamıyorum, ne olduğum belli değil.  Ailem İstanbul’da, akrabalarımda kalmak da istemiyorum.  Kendi başıma ayakta kalmak gayreti içindeyim, ama onu da beceremiyorum.  Bir gün birisi bana “Senin lisansını daha çıkarmadılar.” dedi. Lisansım çıkarıldı. Üç beş hafta sonra kadroya girmeye başladım. O zaman işte profesyonel  futbolcu olduğumu hissetmeye başladım. 18-19 yaşlarındaki bir genç oyuncu için kadroya , ilk ona altıya girmek çok önemli. Artık oynayabilirsin anlamına geliyor.

Arkadaşlarınız arasında öne çıkmak, yıldız futbolcu olmak ilişkileri nasıl etkiliyor?

Bizimkisi  yetenek oyunu. Yeteneklerin ortaya konduğu bir oyun. Yeteneklerin gelişimine, çapına göre öne çıkıyorsun ya da geride kalıyorsun. Doğal olarak herkes önde olmak istiyor. Ben geride kaldığım zamanlarda da öne çıktığım zamanlarda da hep duygularımı bastırmaya çalıştım. Öne çıkmanın verdiği avantajları ya da geride kalmış olmanın verdiği üzüntüleri çevreme hissettirmemeye çalıştım, ama diğer oyuncular da bu şekilde miydi? Herkesin kendim gibi olduğunu düşünüyordum o zamanlar. Çok yetenekli olanların yıldız takımından başlayarak bütün takımlarda bir önceliği vardır. Arkadaşlarınız arasında da antrenörünüz açısından da hem sahanın içinde hem dışında imtiyazlı olduğunuzu hissediyorsunuz. Hissettiriyorlar.

Sakarya’da dörtlü bir gelişti sizinkisi. Oğuz, Turhan, Serdar ve Siz…

Herkesin kendisine ait, geleceğe ait, Fenerbahçe’ye yönelik umutları vardı. Fenerbahçe’ye gelirken duygu fırtınalarımız oldu. Çünkü biz gelmeden önceki  Fenerbahçe karmakarışık bir durumdaydı. Hem sonuç olarak hem de sonuçların kulübe yansıması bakımından. Cezalılar, kadro dışı kalanlar. Çok uzun süre düşündüm.  Acaba doğru bir karar mı? Çünkü Fenerbahçe’nin bir de bütün spor camiasında öğüten, futbolcu harcayan kulüp imajı var. Dolayısıyla harcanmak hiç kimse istemez. O yüzden düşündüm ve diğer arkadaşlarımın da benimle birlikte geliyor olması güven verdi. Kişisel olarak Fenerbahçe’ye gelirken ki  düşüncelerim barınabilmek, kalıcı olmak ve götürebildiğim yere kadar götürtmekti.  Bunun için  neler yapmam gerektiğini çok iyi biliyordum dersem yalan olur.  Bu tamamen  içgüdüsel olarak gelişti. Kulübü tanımak, neler yapmak gerektiğini düşünmek, önlemler almak.  Bunları yaptım. Oğuz’la beraber yaptık daha doğrusu. Oğuz da kendisini çok iyi korumasını bilen, adım atarken bir adım sonrasını olumlu ya da olumsuz olarak düşünmeye çalışan bir insan. Bunlar bir yana olayların gelişimi de çok önemli. Gerek yeteneğimiz, gerek performansımız  gerekse davranış  ve tutumlarımız sanırım bizim kalıcı olmamızda  katkılı oldu. Oğuz ile ikimiz öyle bir hale geldik ki; kötü günlerde okların hep üzerimize gelmeye başladığını hissettik.  Benim ailemden edindiğim davranış ve düşünce şekilleri bunu bana özellikle böyle böyle ol diye yapmadılar, ama tabiri caizse masumdu hep. Dünyanın,  insanların bu kadar acımasız olduklarını bilmiyorduk. Herkese güveniyorduk.  Herkesi kendimiz gibi biliyorduk.  Ancak o günlerden sonra , birşey oluyor.”Oğuz vardır altında.”, bir şey oluyor, “Aykut  vardır altında.” Gazetelerden okuyoruz veya duyuyoruz.  Grup lafları  ediliyor. “Allah Allah” diyoruz. İnsan  gerçekten büyük çelişkilere düşüyor  kendi  iç dünyasında. “Ya diyorsun benim bir şeyden haberim yok, ama insanlar konuşuyor. Nasıl olabilir böyle bir şey?” Oğuz’la kader birliği etmemizin  önemli  nedenlerinden  biri  de bu olmuştur ve ondan sonra biz de kendi savunma mekanizmalarımızı  geliştirmeye başladık.  Etrafımızdaki, insanlara fazla güvenmememiz gerektiğini-gerçi bunu da Oğuz’la konuşmadan- içgüdüsel olarak gördük. Ondan sonra artık biraz daha savunmalı biraz daha içimize kapanık davranmaya başladık.

Anadolu ile İstanbul arasında futbol yöneticiliği açısından ne gibi farklar var?

Fenerbahçe’de yaptığınız hareketin hesabını soracak milyonlarca insan var. Daha acımasız. Anadolu’dakiler biraz daha masumane.  Asıp kesmeler daha hafiftir, buradaki gibi yoğun yaşanmaz. Mesela başarısız dönemlerde yöneticilerin  kendilerini  kurtarmak gibi bir çabaları vardır. Futbolcuya yüklenirler. Günah keçisi her zaman futbolcudur çünkü.  Çünkü futbolcu konuşamaz, sesini çıkaramaz. Onun için çok çabuk kabullenir her şeyi. Küçük takımlarda bu durum çok yoğun yaşanmaz. Çünkü takımın o oyuncuya ihtiyacı vardır ve fazla oyuncusu yoktur nihayetinde.  Ancak büyük takımlarda durum farklı.  Yöneticiler çok başarılı olmak zorundalar.Çok başarılı olmak zorunda olduklarını bildikleri için de çok acımasız olmak zorundalar. Başarısızlığı hiçbir zaman üstlerine almak istemiyorlar. En büyük farkları acımasızlıkları.

Transfer döneminde sizinle aynı mevkiye oyuncu alındığında ne hissediyorsunuz?

Sıkıntı tabii. Orada o tedirginlik iki yöne de sevk edebilir insanı. Bu tedirginlik paniğe yol açarak “Acaba oynayamayacak mıyım?” noktasına geldiği zaman sahadaki  veriminiz düşmeye başlıyor. Bazı oyuncular için ise kendi potansiyelini geliştirmek açısından yararlı. Ben kişisel olarak bunu her zaman çalışmamım artması açısından düşünmeye çalıştım. Çalışmayı çok seven bir insan değildim. Var olabilmem için daha fazla çalışmam gerektiğine inandım. Ancak şunu da söyleyebilirim.  Çok fazla özgüvene sahip bir insan olamadım. 29 gol attığım sezonun ertesi  için de bu geçerli.

Sanırım Fenerbahçe’de iken neredeyse her sezon yaşadığınız bir durum:  Hazırlık döneminde yeni transferlerin yanı sıra yeni bir antrenör geliyor. Bu bir sil baştan duygusu veriyor mu?

Veriyor. Her yeni  gelen antrenörün doğal olarak-bunu hiçbir zaman yadırgamıyorum-bir imzası olması  gerekiyor  takımda. Antrenör bunu düşünüyor. Eskisi  ile devam etmek istemiyor. Eskiyle başarılıyken de başarısızken de devam etmek istemiyor.  Kendi imzasını atmak istiyor. Bunu isterken de yapacağı birkaç şey var. Bunlardan bir tanesi  sistemle oynamak diğeri oyuncularla oynamak. Oyuncularla oynamak dendiğinde içine bütün oyuncular giriyor. Ayakta kalanlar, seçeneği olmayanlar, performansını  yükseltenler kalacaklar ve oraya antrenörün seçeceği  yeni oyuncular da  girecek. Antrenör bu zorunluluğun içinde.  Bu durum tabii ki oyuncuyu da büyük bir zorluğun içine sokuyor.”Geçen sene iyiydi. O beni tanıyor, biliyordu.  Tamam güzel, ama antrenörümüz gitti. Şimdi yeni  gelen ne yapacak acaba?” Bu da transferde yerine alınan  oyuncu gibi oyuncuyu gelişmeye yöneltiyor ya da taşıyamıyor oyuncu bu gerginliği, paniği. Gerilemeye, takımın dışında kalmaya başlıyor. Her oyuncuyu antrenör değişiklikleri bu nedenle fazlasıyla tedirgin eder.

Hep bir eleme var. Hep yeni bir sınavdan daha geçirilme. Mesela her şeyin üstüne bir de yöneticiler değişiyor.

Evet. Nasıl ki antrenörlerin bir tarzı varsa yöneticilerin de bir tarzı var. Türkiye’deki yöneticiler  takımın içinde çok fazla olmak istiyorlar. Kulübü yöneten yöneticiden çok takımı yöneten olmak istiyorlar.O nedenle yöneticilerin değişiminin takımı etkilememesi  gerekirken-çünkü yönetim bir işleyiş- tam tersi oluyor. Türkiye’de futbolcuların bilinçaltına yerleşmiş bir şey var:”Yöneticiler beni sevmeli. Yönetici beni severse,  idare ederim. “ Yönetici beni sevmezse beni gönderir, severse takımda kalabilirim duygusu hemen hemen bütün oyuncularda var. Performansı  iyi olabilir kötü olabilir, ama performansı kötü olduğu zaman “Yönetici beni sevsin. Beni  benimsesin.  Bana sahip çıksın.”diye düşünüyor. Gencecik bir adam diyelim  17 yaşında, parlıyor Anadolu’da, transfer oluyor büyük takıma. İlk kez evinden, şehrinden dışarı çıkıyor.  Aileden ve şehrinden ayrılıyor. İşyeri de değişiyor. Bunlar hep sıkıntı verici şeyler. O zaman yönetici de ağabey ya da baba yerine geçiyor sanki.  Bizim ülkenin gerçeği. Bakarsanız  bütün takımlarda öne çıkmış oyuncular bile transfer gündeme geldiğinde, “Benim şu ağabeyim, bu ağabeyim bilir. Benim her şeyim ona emanet.” anlayışı içindeler. Türkiye’de her eleştiri de çelişik değil midir zaten? Önce profesyonel olamadığı için eleştirirler futbolcuyu. Profesyonelliğin gereği gibi davrandığında da onun renk aşkı olmadığından söz ederler. Tabii hepsini kastetmiyorum.  Çok aklı başında, sporun felsefesine uygun davranan yöneticiler de var. Ancak benim kastettiğim yönetici tipi kendi başarılarını, kendilerinde hissettikleri güçleri  kamuoyuna yeterince iletemediklerini düşünenler. Çevrelerinde bilinmeleri de onlara yetmiyor.  Bunun için en güzel araç olan futbol takımları, bu anlayıştaki yöneticiler için çok çekici. Bunu çok iyi kullanabiliyorlar.

Büyük takımda kadroya girildi, yeni transferler de aşıldı. Bir de milli takım var. Rekabetin bir kez daha yinelenmesi. Birden değişik kulüplerden nitelikli futbolcular bir araya geliyor.

Milli kadroya çağrılmak çok güzel. Giriş çok güzel, antrenmanların başlangıcı çok güzel, ta ki maç gününe kadar. Maç günü bir eleme olacaktır. Önce on bir elemesi sonra on altı elemesi. Ve on altının dışında kalırsınız. Kendi kulübünüzde yıldızsınız ve o hazları almaya alışmışsınız. Bir anda kadro dışında kalmak anlık da olsa bezginliğe ve yılgınlığa “Yetersiz miyim?” düşüncesine itiyor. Rekabetin acımasızlığını orada da görüyorsunuz.

Olgunlaşma ya da parçalanma için futbolcunun önünde engel bitmiyor.

Bitmiyor. Her gün ayrı bir sınav. Bir de bizim işimizin gelecek açısından da her an kazaya uğrama tehlikesi var. O da oyuncunun sürekli stres altında olması için önemli nedenlerden bir tanesi. Her antrenman,  her maç , oyun oynadığınız her an mesleğinizin sona erebileceği bir an olabilir.

Bu anlamda bir güvencesi var mı futbolcuların?

Hiçbir güvencesi  yok. Türkiye’deki futbolcular olarak Sosyal Sigortalar Kurumu’na asgari ücret üzerinden prim ödeyen insanlarız.  Şu andaki şekliyle Profesyonel Futbolcular Derneği futbolcuların kulüpleriyle doğan ihtilaflarında hak arayabilecek duruma gelmeye çalışan bir dernek. Tam gelmiş de değil.  Bu futbolcuların her istenileni yapmayan, güçlerinin farkına varmaya başlayan insanlar olması demek ki  bu da istenen bir şey değil. Bu durumda bazı insanlar haksız uygulama ve isteklerini gerçekleştiremeyecek demektir. Bu insanlar Profesyonel Futbolcular Derneği ya da futbolcuların oluşturacakları herhangi bir örgütün bu seviyeye  gelmesini  engellediler bugüne kadar. Futbolcuların onlar olmadan futbolun olamayacağını bilmeleri gerekiyor. Sonuçta  seyreden, yazan ve yönetenler açısından da orada oynayan insanların olması lazım. Futbolcuların bunun farkına varması lazım. Futbolcular bunun farkına vardığında Türkiye’de futbol alanında bazı şeyler değişmeye başlayacak.”Ben bu adamı sevmedim. Satacağım. Ben bu adamı sevdim. O halde kalabilir.” zihniyeti değişip insanlar sadece kendi performans ve yetenekleri açısından değerlendirilmeye başlayacaklar. Bu da bana kalırsa futbolun gelişimi açısından da seyredenler açısından da daha iyi olacak.

Evet. Şimdi arenaya çıkan kurbanlara benzer bir görünüm var.

Tam kurbanız biz. Bugünün futbolcuları futbolun güzel taraflarını, temaşasını sunan insanlar değil. Orada sahada tamamen bir iddianın peşinde koşturulan insanlar. Örneğin Galatasaray’ın hiç iddiası yok. Biz Fenerbahçeliyiz ve onları yenmek zorundayız. Onlar için de aynı şey geçerli. Yenemediğimiz sürece bir hiçiz. Artık futbolun seyredenler açısından  hiçbir güzel yanı kalmadı. Futbolun iddia yanı öne çıktı.

Piyon gibi…

Gücünü sergilemek isteyen insanların kullandığı piyondur futbolcular.

Bu futbol ortamında yığın haline getirilmiş taraftarların başarı beklentileri, magazinel spor gazeteciliği,  güç peşinde koşan iş adamları ve benzeri şeylerin arasında bir yanda da Aykut ve Oğuz var.  Böyle bir atmosfer içerisinde hala olgun ve makul kalabilmek için nerelerden güç alıyorsunuz?

Ailenin çok büyük önemi var. Bana yapılanlar karşısında hala sakin kalmayı başarabilmişsem eğer- bu Oğuz için de geçerli- bunda ailemizin ve sorumluluklarımızın çok büyük önemi var. Aptal insanlar değiliz.  Bazı kesimlerce bu kadar ağır hakaretler yapılmaya çalışılırken Türkiye’de sessiz kalmanın kabullenmek anlamına geldiğini bilmemize karşın hala sessiz kalıyorsak bunun temel nedeni sorumluluklarımız. Sorumluluklarımız olmasaydı çamurun içine girerek mücadeleyi göze alabilirdim, ama biz Türk ailesinin yetiştirdiği insanlarız. Kendimize ait bazı değerlere hala sahibiz ve o değerlerin yıpranmasını  istemiyoruz. Çünkü artık nerede ne yapılması gerektiğini öğrenmiş durumdayız, ama yakınlarımız bilmiyorlar bu dünyayı. Onları polemiklerin dışında tutmaya çalışıyoruz. Bize en büyük gücü veren buydu diye tahmin ediyorum. Tabii kişisel yapımızın da rolü var.

Futbolda yaşlanma duygusu yaşıyor musunuz?

Şu an otuz iki yaşındayım. Bakın çok samimiyetle söylüyorum. Hala fiziki anlamda herhangi bir kayıpta olduğumu hissetmiyorum ve bazen insan bunu antrenmanlarda, maçlarda deneme ihtiyacı hissediyor, ama onu hissetmesinin tek nedeni etrafı  ve özellikle de basın. Basının Türkiye’deki futbolculara karşı şöyle bir ön yargısı var; otuz yaşını geçen bir Türk futbolcusunun kötü oynamaya hakkı  olmadığını düşünüyorlar.  Onu formsuz olarak nitelemiyorlar onu ‘yaşlandı’ olarak nitelemeye başlıyorlar. Bir insana kırk defa yaşlandı denilirse futbolcu da onu hissetmeye başlıyor. Fiziki anlamda hiçbir yetersizlik şu anda hissetmiyorum,  ama bunu şu anda sürekli sınamak zorunda olduğumu hissediyorum.  Çünkü biz,  Oğuz ve ben otuz yaşını geçmiş oyuncularız ve Türkiye’de otuz yaşını geçen futbolculara  çok fazla yaşama şansı yok.

Sahadan tribüne çıkacak olmak…

Bunu bir taraftan insan çok özlüyor ve istiyor. Özellikle Fenerbahçe’de oynadığımız günlerde fazla sorumluluk almaktan gelen bir istek oldu bırakmak için. Her maç sorumluluğu almak insanı yıpratıyor, hep baskı altındasınız. O nedenle bir taraftan “Bir an önce bitse” diye düşünüyorsunuz, ama bir taraftan da o atmosfer altında olmayı öfkesi, neşesi ve hüznüyle yaşayarak ayrılmak istemiyorsunuz. İkilem içinde hissediyorsunuz. Ne olacak ben de çok merak ediyorum. Bizim en büyük zorluklarımızdan biri de bu. İnsanların meslekleriyle ilgili yeni atılımlar yaptıkları zamanlarda bizim mesleğimiz sona eriyor. Çok şaşaalı-özellikle üst düzeyde futbolcular için söylüyorum-etkilerin çok yoğun yaşandığı bir dönemden sonra bir anda her şey kesiliyor maddi olarak da manevi olarak da. Manevi kısım çok daha önemli  bence. Ve zaten futbolculardan büyük çoğunluğu futbol sonrasında bunu alkolde aramaya başlıyor. Alkol çok yaygın eski ünlü futbolcular arasında.

Futbolun içi de dışı da futbolcu için çok gerilimli. Bir toplum var, oyun istiyor, seyretmek istiyor, arenaya sokuyor kurbanları.

Ve biz o oyunu yerine getirerek bedelini ödüyoruz. Ülkemizde alım gücü çok düşük olduğu için, yoksul çok fazla olduğu için futbolcuların aldığı paralar göze batıyor. En kolay suçlanan ve en kolay örnek gösterilen kesim futbolcu kesimi. “İki tane topa vuruyorlar. Milyarları alıyorlar.” deniyor. Milyarları alan çok küçük bir kesim. Fakat bütün futbolculara mal ediliyor bu. Bütün futbolcular bu aşağılanmanın altında. Bunu aşağılanma olarak niteliyorum.  Bilmiyorum yanlış mı söylüyorum, ama hak etmeden kazandığımız kanısı toplumda yaygın olduğu için öyle niteliyorum. Otuz yaşından sonra büyük bir aksilik olmadığı sürece-Türkiye’deki  ortalama insan ömrünü göz önüne alırsak- otuz beş senelik bir süre daha var ve bu ömrü futboldan yedi sekiz sene içinde kazandığınız para ile üstelik ailenizle birlikte geçireceksiniz.

Futbolun sonrası yok mu?

Var, ama sadece üst düzey futbolcular için. Futbol oynarken  bedelini ödeyerek  işin kaymağını yiyenler,  sonrasında da  gerek yorumcu gerek yazar gerekse eleştirmen ya da çalıştırıcı olarak konumlarını koruyorlar.

Bundan sonra eğer teknik direktörlük varsa gelecekte, Oğuz’la birbirinize rakip mi olacaksınız?

Hayır. Büyük konuşmayı sevmiyorum. Çünkü hayatın kime ne zaman ne  getireceğini  hiçbir zaman bilmiyoruz.  Yalnız bir tahmin yapmak gerekirse herhalde rakip olmayacağız hiçbir zaman. İyi bir çalıştırıcı olabilirim, veya menajerlik kurumsallaşırsa iyi bir menajer olabilirim, yaparım yapamam ayrı mesele, ama yapabileceğime inanıyorum. Fakat benim bunları iyi bir şekilde yapmak için verdiğim her emeğin karşısında olan insanlar olacağına inanıyorum.  İnanmıyorum, biliyorum onları artık. Ne yaparsan yap “Gözünün üstünde kaşın var.” diye seni eleştirecekler. Diyorum ki. “Ben bunca senedir emek verdim. Bunca çile çektim. Manevi karşılığını aldım. Maddi olarak da aldım. Bunca çileden sonra neden?” diyorum. “Bu aç kurtların malzemesi olmayı sürdüreyim.”  Ancak şu virüs var içimizde, sahne ve sinema sanatçılarının içindekine benzeyen, yetenek işi  yapan , insanların içindekine benzeyen duygular kolay  gitmeye izin vermeyecek gibi  gözüküyor. Keşke  Türkiye’deki futbol ortamı biraz daha sağlıklı olsa da bu endişelere hiç kapılmasam, ama biraz korunma içgüdüsü herhalde.

“Kurtlu ceviz göndermişler” dedim.

“Kurtlu mu? Neden?”

“Bilmiyorum. Rıfat abiydi gelen. Bu torbayı verdi.”

“Ne biliyorsun kurtlu olduğunu?”

“O söyledi.” Tam olarak nasıl söylediğini düşündüm biraz. “Anneannem köyden getirmiş, dedi. Pek sertmiş zor oldu ama ayıkladık. Size getirdim bu kurtlu olanları da, dedi.”

Annem elimdeki torbayı aldı. İçine baktı. Birçoğu kırılmış cevizler. Şöyle bir karıştırdı. Ben olsam iğrenirdim.

“Mutfağa koy” dedi. Sonra tespihini aldı. Dudakları sessizce kımıldamaya başladı.

Odama gittim. Ders kitabımı açtım. Açtım da içime dert oldu bu kurtlu ceviz. Birkaç dakika sonra kalem ağzımda dalmışım. Abimi farkettim:

“Tatlı mı?”

“Ne?” Kalemi hemen ağzımdan çıkardım. “Bilmiyorum, kurtlu dedi Rıfat abi.”

“Onu sormadım, kalem tatlı mı?”

Yüzüm kızarmış olmalı. Cevap vermedim. Bir süre daha durdu orada. Sonra güldü gitti.

Birkaç sayfa daha okuyamadıktan sonra içeri annemin yanına gittim. Hâlâ tespih çekiyordu. İyice yanına yaklaşıp yüzüne baktım. Bakışlarını öte yana çevirdi. Mutfak tezgâhının üzerinde bıraktığım yerde duruyordu cevizler. Çekine çekine içine baktım. Bir kıpırtıyla karşılaşmayı bekliyordum. Göremeyince elime bir poşet geçirip kırılmış cevizlerden birini aldım. Simsiyahtı. Birkaç tane küçük tünel vardı. Tünellerin etrafında toz haline gelmiş içi. İşte kurt oradaydı. Ağır ağır ilerliyordu. Bir canlının yiyeceğinin içinde yaşaması çok tuhafıma gitti. Bizim evin de ekmek ve zeytinden oluştuğunu düşündüm. Ama tükenince başka bir eve taşınmak gerekirdi.

Ertesi gün ilk teneffüste fen öğretmenini yakaladım:

“Hocam kurtlu ceviz faydalı mıdır?”

“Faydalıdır. Protein var içinde.”

Yüzümü buruşturdum. Başımı okşadı.

“Şaka şaka. Kurtların bıraktığı atıklar zararlı bile olabilir. Nereden çıktı?”

“Dün akşam bir komşu bize kurtlu ceviz getirdi de.”

“Aa, sebep?”

“Köyden anneannesi getirmiş.”

“Hepsi mi kurtluymuş?”

“Yok, ayıklamışlar.”

Öğretmenin yüzü düştü. Baştan ayağa süzdü beni. “Tamam” dedi. “Haydi, iyi dersler.”

***

Akşam eşime anlattım:

“Bu ailenin durumu pek iyi değil tamam mı. Komşularına ceviz gelmiş köyden, sen tut ayıkla, kurtluları bunlara ver.”

“Kim dedi?”

“Çocuk geldi bugün. Nasıl da saf. Soruyor bana kurtlu ceviz iyi bir şey mi diye.”

“İyi olduğunu sandı belki” dedi eşim.

“Ayıp” dedim. “Utanmazlık.”

***

Pazara erken çıktım. Akşam oldu mu iyileri bitiyor. Gerçi akşam ucuzluyor ama olsun, tazeyken almayı tercih ederim. Girişte ceviz tezgâhı gözüme çarptı. Evvelsi gün Burhan’ın anlattığı şeyi hatırladım:

“Kaça ceviz?”

“Abla çok taze. Bak yi bak” Hemen orada kırık olanlardan birini elime tutuşturuverdi. “Yi abla çekinme. Siftahım senden olsun. Gez dolaş bakalım böyle ceviz görebilecek misin.”

“Kurtlu olmasın” dedim.

“Abla ayıp ettin. Bir tane çıkarsa Allah da benim canımı alsın, o kadar söylüyorum.”

“Ayıklıyor musunuz?”

“Bak şimdi kurtlu olanı zaten delik olur.” Pazarcılara özgü o enerjiyle gözüme soktu iri bir taneyi. “Dikkatli bakacan. Hem biz ilacını suyunu veriyoz. Olmaz bizde öyle zararlı. İlaç dediğim de bakma. Daha olgunlaşmadan. Böcek neyin giremiyor bir daha.”

“Kurtlu olanları ne yapıyorsunuz?”

“Abla kurtlu yok diyorum.”

“Ya diyelim ki çıktı. Ne yapıyorsunuz? Komşuya mı veriyorsunuz?”

Dalga geçtiğimi sanıp içerler gibi oldu pazarcı. Elindeki cevizleri atıverdi yığına.

“Hiç olur mu? İnsanız biz afedersin. Çöpe atarız.”

Şöyle bir göz kırptım pazarcıya. Aldım iki kilo, dolaşmaya devam ettim.

***

“Kız çay koy. Dizlerim koptu bugün.” Somyaya bırakıverdim kendimi.

“Nasıldı?” dedi hanım.

“Çok şükür bin bereket. Zabıta geldi arandı filan. Hamdolsun yok bizde yamuk leblebi.”

“Yamuk leblebi mi?” diye gülerek sordu oğlan.

“Hee yamuk leblebi.”

“Nasıl oluyor o baba?”

“İşte lafın gelişi, yani yanlış iş yapmıyoruz anlamında.”

“Hıı” dedi. Hemen de anlıyordu sıpa.

Yanıma çektim. Öptüm saçından.

“Baba anlatsana? Bugün o deli çocuk geldi mi?”

“Gelmedi.” Her hafta gelip saçma sapan sorular soran şu sarışın çocuğu kastediyordu. Ben de oğlana anlatıp güldürüyordum. Geçen hafta “Sizin cevizler Almanya’dan mı geliyor?” diye sormuştu. Daha önceki hafta “Cevizi benim dedem icat etti, size de getireyim mi?” diyordu. Deli herhalde deyip suyuna gitmiştim.

“O çocuk gelmedi ama sabah bir kadın geldi. Kurtlu cevizleri komşuya mı veriyorsunuz, diye soruyor.”

Oğlan abartılı bir kahkaha patlattı. Nasıl da hazırdı gülmeye. Galiba bu yaşta çocuklar için babasından daha komik biri olamaz.

Hanım çayları getirirken duydu konuşmayı:

“Bozuk mu çıktı cevizlerin?” diye korkuyla sordu.

“Yoo benimkiler değil. Kadının birini anlatıyorum. Öyle soruyor. Nereden icap ettiyse.”

***

“Biliyor musun Aylin, senin gibi kurtlu cevizleri ne yaparlar?”

“Ne yaparlarmış?”

“Komşuya verirler. Hahaha!”

“İğrençsin Onurcan. Öğğretmeniiiim, Onurcan bana iğrenç şeyler anlatıyor!”

***

Kapı çaldı. Tülbentimi sarıp delikten baktım. Yan komşunun küçük kızı. Açtım:

“Süleyha Teyze bunu annem gönderdi” dedi elindeki aşureyi yukarı doğru uzatarak. “Ceviz göndermiştiniz ya onun için de çok teşekkür etti.”

“Ne demek evladım, Allah razı olsun. Afiyet olsun.”

Aşureyi masaya koydum, yanına da iki kaşık. Rıfat da herhalde gene pazara gitmişti. Pazarcılarla konuşmayı nedense çok seviyor bu çocuk. Allahtan kızıp da dövmüyorlar. Anlıyorlar herhalde azıcık kafadan uçuk olduğunu. Böylesini de Rabbim korur işte. Ne yapayım? Eve de kapatamam ya. Beş dakika sonra zil: Rıfat.

“Ooo anne ne bu? Sütlaç mı?”

“Aşure oğlum sütlaç değil. Komşu getirmiş. Haydi ellerini yıka da yiyelim.”

“Neden getirmişler?”

“Ne olsun oğlum işte görenek. İnsaniyet. Geçen akşam ceviz gönderdik ya seninle.”

“Kurtlu mu aşure? Aşure maymunlu mu? Üçüncü sorum ise; aşure tilkili mi?”

“Yoo kurtlu filan değil. Mis gibi aşure. Niye kurtlu olsun aaa, ayıp, deme öyle.”

“Ben onlara hayvanlı ceviz götürdüm ya.”

Kaynar sular indi başımdan ama belli etmeden sakin sakin sordum:

“Nasıl hayvanlı ceviz oğlum?”

“Hani sen bunları götür dedin ya. Ben de götürdüm. O cevizler etli değil miydi?”

Fasulye tanesi boğazıma takıldı, öksüre öksüre mutfağa koştum. Çöpün kenarına bıraktığım poşetin düğümünü deli gibi açtım: Sağlam cevizler.

Sonra o poşeti nasıl kaptım, tülbentimi nasıl aldım, nasıl fırladım apartmana, komşunun zilini nasıl çaldım…

Kapıyı açtığında gözyaşlarım boşanıverdi. Hıçkırarak sarılmışım kadıncağıza, cevizler yayılmış ortalığa, düşeyazmışız beraber. Nasıl korkmuş o mübarek kadın, anlatır durur bizim deli Rıfat.

Alkazar ve Emek Sineması kapandı.  Aynı tehlike şimdi Beyoğlu Sineması’nın kapısında. Sinemanın internet sitesinde başlatılan imza kampanyasına  beyoglusinemasi.com.tr adresinden ulaşıp destek olabilirsiniz.

Beyoğlu Sineması’nı anlatan şu yazıyı da buraya aktarmak gerek :

“Beyoğlu Sineması seyircilerini ilk kez bundan 22 yıl önce, 1989 yılının soğuk bir Aralık gününde selamladı. Sinemanın şimdiki müdavimlerinin büyük bir bölümü o zamanlar ya daha doğmamıştı ya da küçücük birer çocuktu. O zamanlar İstanbul Film Festivali daha ancak 8 yaşında, gencecik bir festivaldi. Küçük kardeşleri !f ve Filmekimi ise o sırada akıllarda bile yoktu.

O zamanlar Beyoğlu başka bir yerdi ve Beyoğlu Sineması, komşuları Emek ve Alkazar’la birlikte bu yeri “başkalaştıran” öğelerden biri oldu. Hepsinin salonları nice festivaller gördü, şimdi çok ünlü olan yerli, yabancı nice yönetmeni ilk kez seyirciyle buluşturdu, nice gencin hayatını, dünyaya bakışını değiştirdi, güzelleştirdi.

Ne diyorduk, o zamanlar dünya da başka bir yerdi. Ama hepinizin bildiği gibi, zamanla önce Emek, sonra da Alkazar çek(tir)ildi sahneden ve şimdi Beyoğlu Sineması, herkesin zorla ve ısrarla birbirine benzetilmeye çalıştığı bir dünyada, zorla ve ısrarla “kendisi gibi” kalmaya çalışıyor.

Aramızdan ayrılan, hep özlediğimiz, anısı hep bizimle olacak dost sinemalarımızı da selamladıktan sonra şöyle diyoruz:

Beyoğlu Sineması, filmden önce cafesinde dostlarla oturup çay içerken, o sırada okunan kitaplardan ya da az sonra izlenecek filmin yönetmeninin önceki filmlerinden konuşmaktır.

Beyoğlu Sineması, görkemli duvar resimleriyle dolu, kocaman ve nostaljik bir salonda film izlemek, geçmişe saygı duymak, şimdiyi duyumsamaktır.

Beyoğlu Sineması, kalabalık program içinde gösterimden gösterime koşarken, yalnızca festivallerle, fuayelerde karşılaşılan arkadaşlarla ayaküstü konuşmak, hal hatır sormak, o yıl çok beğenilen, pek de beğenilmeyen ya da abartıldığı düşünülen tüm filmleri beş dakikada sayıp dökmektir.

Beyoğlu Sineması, uzak sinemalar, yeni yönetmenler, bilinmeyen hikayeler keşfetmek; daha fazlasını heyecanla araştırmak, devamını sabırsızlıkla beklemektir.

Beyoğlu Sineması, Pedro Almovodar’dır, Zeki Demirkubuz’dur, Kim Ki-Duk’tur, Fatih Akın’dır, Michael Haneke’dir, Jafar Panahi’dir, Seyfi Teoman’dır.

Beyoğlu Sineması, bağımsızdır.
Beyoğlu Sineması, sanattır.
Beyoğlu Sineması, sinemadır.

Yıllar geçip giderken, biz gücümüz yettiği sürece burada olmaya, yerli-yabancı sanat sinemasının, bağımsız yapımların en güzel örneklerini sizlerle buluşturmaya devam edeceğiz. Yolunuz düştüğünde sizleri de bekleriz, her zaman bekleriz.”

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Edebiyat Kulübü’ne mensup has gençlerin çıkardığı ‘Aşiyan’ın son sayısında:

-Hakan Bıçakcı ile söyleşi
-”Ben Bertolt Brecht” Boğaziçi’nde
-Tanpınar Festivali İzlenimleri
-”Soul Kitchen” İncelemesi

Nerede bu dergi?

Aşiyan; Mephisto (Taksim ve Kadıköy), İnsan Kitap (Taksim), Robinson Crusoe 389 (Taksim), Pandora, Çınar Sahaf (Taksim), Alkım (Kadıköy), Güven Sanat (Kadıköy), İmge (Kadıköy), Remzi, Homer Books (Taksim) gibi kitabevlerinden temin edilebilir. Dergiye ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Baylan Pastanesi (Kadıköy), Eskişehir, Muğla, Batman ve Diyarbakır gibi mekân ve illerde de ulaşılabilir.

NEREDESİN?

Seni seviyorum
Seni sevmiyorum
Seni sevmiyorum artık
Senin beni sevdiğinden ne daha az ne daha çok diyelim
Senin beni sevdiğinden, bir zamanlar beni severken

Tatlı kızların tadı yok
Sıcak eller buz
Saatlerin hepsi durmuş
Gülmek artık sağlıksız ve uzak

Seni arıyorum ışığın ardında
Neredesin
Bu kadar yalnız olmak istemem
Her taşın altında seni ararım
Elimde bir bıçakla uyuyakalırım
Neredesin

Çeviri: Hakan Bıçakcı


Tülay Özer söylüyor: Öldürecekler beni.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

• Dünyanın en şişman 100 adamı listesine 64 kişi sığmış.

• Felsefe bir kazağın yeni kesilmiş tırnaktan ne istediğine cevap olamaz.

• Köken olarak tokalaşmak ‘elimde silah yok’ demek ama füze esnafı da tokalaşıyor.

• Bence assolistlerin en son çıkması onların en yeni teknoloji olduğunu değil makyajlarının daha uzun sürdüğünü gösterir.

• Boğaç Han boğayı yenip adını haketmeden önce bilgisayarındaki bütün dosyaların ismi ‘yeni klasör’dü.

(Parantez içine yazdığın şeyin emlak değeri düşer.)

• Adam metresi yerine yanlışlıkla karısını aramış: “Ona toplantım var derim, sana geliyorum.” Kadın kalender bir insanmış: “Öbürüne ayıp olmayacak mı?”

• Sahneye en yakın kişiysen cellattan bis yapmasını isteme.

• “Sayfalarca kitap, koçanlarca çek yazılırken benim kaderim duvar kâğıdı olmakmış” dedi Aleksi Pavloviç. “Yok kalemle karşıma çıkan, çocuklar ve delilerden başka.”