“İlaç kullanan pek çok kişinin ‘Latince kâbuslar’ görmesine neden olan prospektüslerdeki dil, vatandaşların anlayacağı şekilde değiştirildi.” Radikal, 20 Eylül 2012.

Nedir, Nasıldır?

Yutraksin, hafif kafa yapıcı, ateş düşürücü ve iltihap kurutucu etkilere sahip, gazozumsu asit çeşitleri ihtiva eden, güçlü, yağsız bir ilaçtır. Kurutucu etkisinin görülebilmesi için ağrı kesici amacıyla kullanılandan daha yüksek dozda ve dilek tutularak yutulması lazımdır. Karımcalanma ve yanmayı yavaşlatır. Öbürsü ilaçlar gibi bu da kanın pıhtı pıhtı olmasını engelleyerek kanı sulandırma etkileri gösterir. Mikrop ve haşereyle mücadele edebilmekle birlikte insanı az biraz heyecanlandırır.

Yutulunca Neler Olur?

Ağızdan alındıktan sonra hızlı bir şekilde mideden geçerek 1,5 saat içinde kana karışır. Yemek sırasında alınması hapın ayarını bozmaz ancak yoğurt çorbası veya keşkülle birlikte yutulması tavsiye edilmez. Vücuttaki faaliyeti 6 saati bulur. %90’ı kanda aktif görev alırken %10’u damarlarda ziyan olur. Balık ve cevizde bulunan vitaminler sayesinde karaciğerde parçalanarak paketlenir. Paketlerin %20’si büyük abdestle, %65’i idrarla, %11’i ise sportif coşku sırasında dışarı atılır.

Ne Zaman ve Hangi Dozlarda Yutulacak?

Günde 2-3 tane, başınıza piyano düşmüşse 4 adet Yutraksin alınabilir. Mesela, 7 tane almayın, mide yıkama teknolojisi henüz arzulanan seviyede değil. Muayyen sancı başlangıcında birer tane, sonrasında 3’er-5’er, akşam trafiğinin ardından ve üst kat komşunuz gece boyunca birileriyle tartışıyorsa 2’şer-3’er alınabilir. Etkinliği ve güvenliği kanıtlanmadığı için 24 ayı doldurmamış bebeklere içirmeyin. Çocuk “başım eşek tepmiş gibi ağrıyor” diye mucizevî bir cümle kursa bile “geçer geçer” deyin. 2 yaşındaki normal bir çocuk “anne kakam geldi” bile diyemez. Kimse kimseyi aptal yerine koymasın.

Diyelim Ki Çok Fazla Yuttunuz…

Aslında çok bir şey olmaz. Ama farzedin ki 15 dakika önce zaten 4 tane aldığınızı unuttunuz, 5 tane daha içtiniz: Başınız ağrır, döner, uyuşukluk hissedersiniz ki tv yarışmasına kısa mesaj gönderecek haliniz bile kalmaz, azıcık depresyona girersiniz. Ne oldu şimdi? Başa döndünüz. Bol miktarda radyo reklamı dinleterek kusturma veya ileri vakalarda (yarım kilo yutmuşsanız) lavman yöntemiyle müdahale edilir.

Neye İyi Gelir?

Ağaçtan düşmelere, diş ağrılarına, sevda yanıklarına (günde 2’şerden 7 posta alınması), eklem şişinmelerine, göz torbası böbürlenmelerine, nadiren de olsa bağırsak gazlarına, yumruk sızılarına, kuyruk acılarına ve ayak serçe parmağının kapıya çarpması tipi ev yaralanmalarına karşı etkilidir. Mide bulantısına veya hapşırığa iyi gelmez, kim söylüyorsa yalandır.

Kimler Yutmamalıdır?

Şair tipi hassas kimseler, ergenlik çağındaki erkekler, astım, ülser ve aşırı hip-hop dinleme gibi rahatsızlıkları olanlar, giyotin cezasına çarptırılanlar, baş ağrısını mazeret göstermek isteyenler, büyük başarısızlıklara gebe olanlar Yutraksin kullanmamalıdır.

Yan Etkileri

Seyrek görülen ve hafif şiddette yan etkilere sahiptir. Kusma, bağırsak bombelenmesi, mide ekşimesi, damar damar üstüne binmesi, genizde hırıltı, uyku şapırdatması, bulanık görme, solunum dermansızlığı, agresiflik, stadyum tipi yüksek tansiyon, horlama (bir kimseyi itip kakmak anlamında) gibi geçici, bir tuhaf haller yaşanabilir. Bazı hastalardan gelen “yürüyüşüm değişti” ve “istemsiz olarak şan dersleri almaya başladım” gibi yan etki şikâyetlerinin hayal ürünü olduğu kanıtlanmıştır. 

Mısır piramitlerinin meşhur mezar odalarına benzeyen, Çin Seddi’nin altındaki bu el yapımı mağarada hostesle karşılaşmak, çürümüş cesetten ya da elleri ve ağzı bağlanmış Marina’dan daha fazla şaşırtmıştı Uwe’yi. Marina’nın mektuplarından birinde Tresa’nın ziyarete geleceğini haber verdiği yazıyordu, bunu anımsadı. Marina ise Uwe’yi gördüğüne hiç şaşırmadı. Çünkü on iki yıldır genç kadının bulaştığı her belanın içinde bu çocuk vardı. Bunların çoğu da bizzat onun yüzünden oluyordu. Şimdi ise ikisinin de kafasına birer tabanca gölgesi vurmuştu. Uwe’nin arkasında duran adamı görür görmez hatırladı. Bu üniformalı Çinli, babasının İsviçre’de bir dönem beraber çalıştığı ve Uwe’nin mektubunda söz ettiği, onu ormanda alıkoyan askerdi. Herifin karanlık bir yönü olduğunu biliyordu, zaten Dragan da gücünü sadece gün aydınlığında çalışarak elde etmemişti. Bu böcek avı işinin içinde babasının parmağı olduğunu düşündü. Bazı şeyleri anlayabilirdi ama cesedin kimliğine dair bir açıklama bekliyordu. Ama kime hatta hangi cinsiyete ait olduğunu anlamak imkânsızdı. İskeletin üzerindeki paramparça ve sanki erimiş haki kıyafetlerden bir subay olduğu tahmin edilebilirdi. Marina o sırada Uwe’nin kendisine bakışındaki ışığı farketti. Bu ışık tuhaf bir huzur verdi ona, susamışken foşur foşur akan bir çeşmenin soğuk kurnasında parlayan damlacıkların insana hissettirdiği yaşama sevincine benziyordu. Tresa’ya döndü; kızcağız bayılmıştı. Sırtı duvara dönük bir şekilde yan yatıyordu.

“Kimleri görüyorum…” dedi Zedong. Tatsuko’ya gülümsedi. “Japonlar sıkıldıkça buraya geliyor ama görgüsüz olmamak lazım. İnsan önce bir sorar; müsait misiniz, bir maniniz var mı diye…”

“Misafirliğe gelmedik.” dedi Tatsuko. Zedong ile karşılaşmak canını çok sıkmıştı.

“Marina’yı çözer misiniz lütfen?” Bu Uwe’nin titreyen ve öfkeli sesiydi. Kimse onu duymamıştı. Arkasında Zedong olduğu halde sığınağın ortasında öylece dikiliyordu. Bağlı olmayan tek tutsak olmasına rağmen herhangi bir kahramanlık yapmayı düşünmemişti. Zedong ile Japon ise birbirlerini ısıracakmış gibi bakıyorlardı fakat Çinli mütebessimdi. Marina Tresa’ya sokulmaya çalıştı, silahlı kadın buna izin vermemek için aralarına girdi.

Zedong iğnelemeye devam ediyordu: “Cenaze için buradaysanız ben de size memnuniyetle katılırım. Memleketimizi sömürmeye gelmiş olsa da toprak altında dinlenmek onun da hakkı. Önerim şu: Siz dedenizi alın ben de emaneti.”

“Ya siz ben tişörtümü çıkarınca Marina’yı serbest bırakmamış mıydınız? Ayrıca emanet ne ki?” diye atıldı Uwe.

“Sevgiline çok benzeyen Çinlilerin olması ne kadar ilginç değil mi?” diye sırıttı Zedong, Tatsuko’dan gözlerini ayırmadan.

“Böcekleri aramıyor muyduk?” Uwe bunu sorduğunda Marina ister istemez yere baktı. Etrafta onlarca böcek dolaşıp duruyordu. “Lütfen Marina’yı çözer misiniz?” diye yineledi. Uwe’nin kafasındaki sorular cesetten şimdiye kadar nasiplenmiş bütün leş yiyici karıncalardan bile fazlaydı. Önce hangisini sorması gerektiğini bilemedi. O ana kadar hiç tebessüm etmemiş olan Tatsuko şimdi kötü bir fıkraya verilen nezaketle karışık ezbere tepki gibi dişlerini gösteriyordu “Dedemiz değil o” dedi, “Amerikalı.” Bu macerada şimdiye kadar fat man’den başka bir Amerikalının dâhil olmamış olması bir eksiklikti. Artık herkes rahatlayabilirdi.

Birdenbire sığınağa topallayarak Dragan girdi. Elinde silah yoktu. Marina babasını görünce şok oldu. Ağzının ortasından geçen urgana rağmen “Baba” dediği duyuluyordu. “Demek eşeğin nalları sendeydi” diye o eski Sırp deyimini mırıldandığını ise sadece kendisi anlayabilirdi. Dragan sığınağın göbeğinde durdu. Tatsuko’nun silahı bir Zedong’a bir yaşlı adama yöneliyordu. “Dışarıda birkaç Vietnamlı ve birkaç Kuzey Koreli var. Hepsi de çiğ köpek filan yiyen komandolar. Anladınız mı? Kızımı hemen çözün. Yoksa dışarı canlı çıkamazsınız” dedi Dragan. Tatsuko’nun işareti ile karısı Marina’yı çözdü. Tatsuko Marina’yı boynundan sıkıca tutup kıstırılmış bir soyguncu gibi arkasına geçerek kendini sağlama aldı.

Zedong, Uwe’den cesedi karıştırmasını, bulacağı kutuyu Dragan’a vermesini istedi. Uwe iğrenerek cesedin yanına çömeldi. Aslında bu kemik yığını artık kokmuyordu. Tüketilecek bir derisi kalmadığından dikkatini çeken bir kurtçuk ya da karınca da olmadı. Toza karışmış küflü kumaşların arasından üzerinde küçük hava delikleri bulunan kurşun isabet etmiş siyah metal bir kutu çıkardı. Büyük delikten Topal Ejderha dedikleri böceklerden biri çıktı, elini biraz korku biraz refleksle salladı. Böcek yere düşüp gözden kayboldu. Kutuyu Dragan’a verdi. Yaşlı adam Uwe’ye az sonra odasının kapısını içeriden kilitleyip kendisine sopayla saldıracak bir okul müdürü gibi bakıyordu. Kutuyu açtı. İçindeki kırk yıllık tozu, böcek parçalarını üfledi. Sekize katlanmış bir kâğıt çıkardı. Kâğıdı açtı, zafer gülümsemesi sığınağı aydınlattı. Bu bir haritaydı. Marina o güne kadar izlediği deniz korsanı filmlerini gözünün önüne getirip kendine yabancılaştı. Tatsuko ve karısı heyecanlarını gizlemedi. Uwe ilk defa, çürük bir Amerikalı’nın, hamam böceklerinden rol çalan bir haritanın, topal mafya babası Dragan’ın, baygın bir hostesin ve cinnet geçiren mahalle kabadayısı tarafından rehin alınmış gibi görünen Marina’nın toplandığı bu sığınağın bir rüya olduğunu düşündü. Hatta buna inandı.

“Ne haritası bu?” dedi Uwe.

Dragan, kızı Marina’ya bakarak cevapladı: “Define.”

Zedong’un kahkahası duvarları sıvadı. Dragan ve Zedong konuyu Tatsuko’nun açıklamasını istiyordu. Tatsuko Marina’yı daha da sıkı tutarak kinayeli ve derin bir nefes aldı:

“Filipinler’de gömülü altınlardan birinin haritası.”

“Altın mı? Filipinler mi? Hani böcek? Hani kolizsopestin?..” diye uzayacak bir sorular zincirine henüz başlayan Uwe’yi Zedong’un ikinci kahkahası susturdu. Tatsuko devam etti: “Böcekler Filipinler’den geldi. Amerika altınları Japonya’yla paylaşırken bu Amerikalı doktor haritayı çalıp buraya kaçmıştı. Çinli bir komünist tarafından vuruldu ve bu mağarada öldü. Böcekler de doktorun gizli nükleer çalışmaları sırasında kullanılıyordu. Kurşunlardan biri doktorun cebindeki kutuyu deldiği için böcekler mağaradan dışarı çıkıp, üredi.”

“Böcekleri ne yapacaktı? Bir bok anladıysam şurada kişnerim” dedi Uwe. Zedong’un kahkahalarına alışmıştı herkes. Kişneme esprisine Japon kadın da güldü.

“Doktor böcekleri yanında taşıyordu çünkü Filipinler’e geri dönüp nükleobiyolojik silahı geliştireceklerdi ve komünist Çin’i bombalayacaklardı. Doktorun kendi hesabı ise altınları bulmaktı.”

“Neden Filipinler? Siz kimsiniz?” İkinci sorusu Tatsuko’yaydı.  

Zedong söze girdi: “Japonya, 2. Dünya Savaşı sırasında çapulculuk yapıyordu. Asya tapınaklarındaki, müzelerdeki altınları, yeni evli kızların bileziklerini vesaire toplayıp Filipinler’de dağlara sakladı. Malları ülkelerine götüremediler çünkü okyanusta dolaşan düşman denizaltıları Japonya’ya giden gemileri avlıyordu. Hesapta savaş bitince altınları alacaklardı. Ama biliyorsunuz: Japonya gümledi. Her şey dağlardaki deliklerde kaldı. 40’ların sonunda Amerika’yla anlaştılar, altınların çoğu kapışıldı ama bazıları kayıptı. Tatsuko bunu öğrenmiş. Kendisi çok takdir ettiğimiz bir ajandır.”

Uwe ağzı açık dinliyordu. Marina ise duyduklarını mantıklı buldu çünkü babası kalkıp taa oralara gelmişse bu bir hamamböceği için olamazdı. Nükleer araştırmalar ya da biyoloji onun umurunda olmazdı.

Zedong’un sığınağa girerken yaktığı gaz lambası yerde duruyor ve on metrekarelik bu mağarayı aydınlatıyordu. İşte o lamba bir ‘çıt’ sesiyle sönüverdi. Ardından bir kargaşa, birkaç acı haykırış, iki el silah sesi duyuldu. Bütün bunların altından şimdiye kadar herkesin unuttuğu baygın sarışın hostes çıkacaktı.

***

“Senin adın ne şimdi? Tresa değil mi yani?” dedi yere oturmuş sol kolundaki kurşun sıyrığı acısıyla baş etmeye çalışan Uwe.

“Değil, Ayşegül.” dedi sarışın kadın.

“Hostes filan değilsin?”

“İsviçre Konfederasyonu için çalışıyorum.”

“İnanmıyorum” dedi Marina. “Türk filan mısın yoksa?”

“Türküm.”

Ayşegül, yani Tresa Avrupa’ya göç eden birinci kuşak Türklerdendi. Berlin’de doğmuştu. Lisede girdiği Berlin polis teşkilatından İsviçre Stratejik İstihbarat Müdürlüğü’ne (SND) geçiş yapmış, Kuzey Afrika’da ve İstanbul’da bulunmuş, yakın dövüş sanatları ve kaçakçılık konularında uzmanlaşmıştı. “İsviçre’de kaçakçılık konusunda uzmanlaşmış bir polis olmak da ne kadar ironik.” diye gülüyordu. Çin Seddi’ne gelme sebebi Çin hükümeti ile ortak yürütülen bir operasyondu ve haritadan haberi olmayan yetkililer Topal Ejderha’yı çok fazla önemsiyordu. Adamlar böceğin gizemli bir tarafı olduğunun farkındaydı ama henüz işin radyoaktif kısmındaydılar. Filipinler ve altın konusunu Zedong ve Tatsuko gibi gölgesi kendinden geniş çekik gözlüler ve SND’den birkaç kişi biliyordu. Dragan’ın dört başı mamur sahtecilik, haksız rekabet ve kaçakçılık kariyerini takip eden Ayşegül’ün amirleri Marina’nın arkadaşı olan naylon hostese bu vazifeyi vermişti. Kadın sığınakta uygun zamanı bekleyip harekete geçmişti. Çabucak en yakınındaki Tatsuko ve karısını etkisiz hale getirip, Zedong’a ulaşmış onu da paketlemişti. O karanlıkta Japon kadının silahından çıkan bir kurşun Uwe’yi kolundan yaralamış, Zedong’un kurşunu ise Tatsuko’nun ayağına isabet etmişti. Artık karı koca uyum içindeydiler. Bundan sonra attıkları her adımda ikisinde de Çinli kurşunların hatıraları sızlayacaktı.

“Babam dışarıda komandolar var filan diyordu” dedi Marina.

“Blöf!” Ayşegül sanki bir mumu üflemişti. “Senin baban usta bir işadamı ve en iyi becerdiği şey kar hesabı yapmak değil.” Marina’nın sırtını okşadı. “Merak etme, baban iyi” dedi. “Hatta Zedong ve diğerleri de iyi. Az sonra bizimkiler alır onları. Bu arada Uwe’nin bana çok yardımı oldu. O Zedong’a ve babana attığı tokat ve nizami şarj çok yaratıcıydı.”

“Babama tokat mı attın?” diye gözlerini hapishane projektörü gibi açarak Uwe’ye yaklaştı Marina.

“Tokadı Zedong’a attım. Yani atmışım. Aslında çok karanlıktı öyle en yakınımdaki gölgeye salladım. Babanı sadece ittirdim. Başka bir şey yapmadım. Zaten gerek de yoktu, boş çuval gibi çöküverdi.” dedi Uwe sırıtarak.

Dragan, Zedong ve Japonlar bağlanıp deliğin girişine oturtulduktan sonra Marina ile Uwe’nin o dakikaya kadar farketmedikleri, mağara zemininde açılan bir kapaktan geçip sığınağın elli metre ötesinde, duvarın diğer tarafında bir ağacın altına gelmişlerdi. “Bizim de haritalarımız var” demişti Ayşegül.

“Sahi şu harita babamda mı kaldı?” diye sordu Marina.

Ayşegül cebinden sekize katlanmış kâğıdı çıkardı. “Lazım olur diye aldım.” Gülüştüler.

Uwe bir kaşını kaldırdı: “İsviçre’nin bu haritadan haberi var mı?”

“Tabii ki var. Bu yüzden bir sonraki durağımız belli. Benimle Filipinler’e gelir misiniz?” dedi Ayşegül.

“Gitmem ben oraya, çok yoruldum” diyerek yere uzandı Uwe.

Marina Ayşegül’e göz kırparak Uwe’nin turnike yapılmış koluna bir çimdik attı. Yaralı adam inledi.

“Ben de başkasıyla giderim. Orada yeni bir sanatsal performans düşünüyorum.”

“Nasıl?”

“Beyaz tülden bir elbise giyeceğim ve davetlilerin karşısında ‘evet’ diyeceğim.”

“Neye?”

Marina bu soruya cevap vermedi.  

SA KATAPUSAN

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

Mustafa Sandal’ın pop müzik tarihine sınırlı katkısı içinde, bence öne çıkan şarkılardan biridir.

Onun arabası var, güzel mi güzel
Şoförü de var, özel mi özel
Bastı mı gaza gider mi gider
Maalesef ruhu yok
Onun için hiç mi hiç şansı yok

Çok derinlikli sayılmasa da bir şeyler anlatıyor. İnsana eski Türk filmlerini hatırlatan bir tarafı var. Zengin ve şımarık oğlanla rekabet etmek zorunda kalan fakir ve gururlu esas oğlanın hikayesi…

Şimdi Sandal kardeşimiz şarkının sözlerini değiştirip reklama uyarlamış. Olabilir. Şöhretlerin reklama çıkmasını bol keseden eleştirmekte biraz şımarık bir taraf olduğunu düşünmüşümdür. Mazhar Alanson’un hatıralarımızda yer eden şarkılarını başka sözlerle reklamlarda görmek içimizi burkabilir. Ya da Şener Şen gibi efsane diyebileceğimiz bir oyuncuyu zırt pırt reklamlarda görmek de öyle. Ama bu iş para karşılığı yapılıyor. Bu ünlü şahsiyetlerin, hayranlarının gönlünü hoş tutmak için maddi refahtan feragat etmesini beklemek, şımarıkça bir tavır. Kimin ne kadar parayla yetinmesi gerektiğine karar vermek bize düşmez. Sonuçta çocukların organlarını çalıp satmıyorlar, kendi çabalarıyla elde ettikleri şöhreti, ya da kendilerine ait eserleri satıyorlar. Bunun “ruhunu satmak” diye nitelenmesi de ayrıca yersiz. Bir yerden bir şekilde para kazanırsın, insanlığa, kültüre yapacağın bir katkı varsa onu da ayrıca yaparsın.

Ama Sandal kardeş öyle bir yerden ortalamış ki, boş kaleye yuvarlamak kaçınılmaz oluyor.

Sözler “onun telefonu var, interneti de var, feysbuka da girebiliyor” falan diye devam edip şuraya bağlanıyor:

Maalesef bende yok
Onun için hiç mi hiç şansım yok

Ama sen hikayeyi tersyüz etmişsin kardeş. Tükürdüğünü yalamışsın.

Onun pahalı zımbırtıları vardı ama ruhu yoktu hani. Sende para yoktu ama ruhun vardı. O yüzden bütün şans senindi.

Ama bu arada şartlar değişmiş, şarkının fakir ama ruh sahibi esas oğlanı, ruhunu bozdurup harcamış. Ruh elden çıkınca, “onunla” aynı koşullara geliyorsun tabii, skindrik bir telefona bel bağlar oluyorsun. Nereden nereye…

“Bana iş lazım!” dedim iş ve işçi bulma kurumundaki adama. Adam suratıma şöyle bir baktı ve kendinden emin bir surat ifadesi takınıp, “Tam sana göre bir iş var elimde” dedi. Masanın üzerinde duran aletin düğmesine bastı ve: “Güvenliği çağırın!” diye bağırdı, bende kuşkulu bir ifadeyle gözlerimi kısarak, “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” dedim. Birden kapı açıldı ve içeriye görevliler geldi. “Götürün şu adamı!” dedi. Adamlar kolumdan tutarak beni çekiştirmeye başladılar. Masadaki adam “Yeni iş arkadaşlarınla tanış!” dedi. “Bırakın beni!” dedim “Manyaksınız hepiniz!” Omuzlarımı silktim. Odadan çıktık. “Bu adamın derdi ne böyle?” diye söylendim. “Aramıza hoş geldin” dedi sağımdaki. “Yani ben şimdi güvenlik görevlisi mi oldum! Yaşasın!” dedim. “Hayır” dedi diğeri. “Sen arka taraftaki ek bina inşaatında çalışacaksın. Amele olarak” “Amele olarak? Yaşasın!” dedim. “Şanslısın” dedi beriki; “Az önce işini kaptığın adamın üzerine beton blok düştü”  “Beton blok! Yaşasın!” dedim. Binanın dışına çıktık. Görevliler kapının önünde kaldılar, uzaklaşırken onlara el salladım ve binanın arkasına geçip şantiye alanına doğru yürüdüm.

Şantiye alanına geldiğimde herkes harıl harıl çalışıyordu. Etrafıma bakındım. Yanımdan bir amele geçiyordu. “Hey!” dedim; “Ben ne yapıcam şimdi” “Nheabülüğmböğn!” dedi bir elini yukarı kaldırıp indirdikten sonra yürümeye devam ederek. Çalışmak zorundaydım. Alacağım parayı hak etmeliydim. İlerde yerde duran bir kürek dikkatimi çekti. Aldım küreği ve kazmaya başladım. Kazdım. Kazdıkça kazdım. Birkaç metre indim. Bir süre sonra yukardan “Hey, hişt! Ne yapıyorsun?” diye bir ses geldi. Şaşkın bakışlarla kafamı yavaşça bir sola bir sağa çevirdim, “Kazıyorum” dedim. “Kazma! Gel buraya!” dedi ses. Çıktım. Karşımda kısa boylu ve uzun burunlu bir adam vardı. Baret giyiyordu ve ayakkabısının rengi siyahtı. Adam, bir çukura bir bana bakıp; “Ne çukuru kazdın sen öyle leş gibi sidik kokuyorsun” dedi. Sustum. Barakalara gittik. Bana baret ve işçi tulumu verdi. “Sen” dedi inşaatın beşinci katını göstererek, “Orada çalışacaksın!” Yukarı baktım. İyi, tamam, peki, güzel, oldu der gibi başımı salladım ve inşaatın beşinci katına çıktım.

“Merhaba arkadaşlar!” dedim; “Mereba” dediler “Ben ölen adamın yerine geldim!” dedim. “Hoş geldin” dediler. “Hoş bulduk” dedim. Aralarından saçı ağarmış yaşlı bir ihtiyar öne çıktı, elime bir tuğla tutuşturdu ve bana. “Duvar ör!” dedi. Tuğlayı elime aldım ve saygıyla başımı öne eğdim. Tam işe başlayacaktım ki sürekli şantiye alanında boş boş dolaşan bir adam dikkatimi dağıttı. “Şu koca götlü adam kim usta!” dedim yaşlı adama “Şişh!” dedi usta sesini kısarak; “Şantiye şefidir o” Ben de; “Nasıl? Şu koca götlü olan mı?!” dedim parmağımla göstererek. Aşağıdaki adam kafasını kaldırıp bana baktı. Ben bakışlarımı kaçırdım, o anda bir adamın bana pis pis baktığını fark ettim. Resmen tiksiniyormuş gibi suratını buruşturuyordu. Bende elimdeki tuğlayı yere koydum ve ona en ciddi bakışlarımdan birini fırlattım attım. Arkamdan bir amele “O, işini aldığın adamın arkadaşıydı. Bu yüzden sana öyle bakıyor” dedi. Bakışlarımı arkamdaki ameleye çevirdim; sonra tekrar o adama bakıp; “İşten atıldım! Yoksa arkadaşının işini ne yapayım!” dedim. “İşten niye atıldın!” dedi. “Fare alarmı yuttu. Ben de işe geç kaldım” dedim. “Ben de inandım!” dedi. Sinirlerim bozuldu. “Sana yalan borcum mu var?” dedim. Ellerini iki yana açarak kafasını iki yana salladı. Demek öyle. Yerdeki tuğlayı alıp bütün gücümle adamın üstüne fırlattım. Fakat tuğla o hızla adamın yanından geçip aşağıdaki şantiye şefinin kafasına geldi. Yere düşen şantiye şefi bir süre debelendikten sonra kaskatı kesildi. Yanından geçen bir amele, el arabasını bırakıp adamın üstüne eğildikten sonra “Ölmüş!” diye haykırdı. Birden bir uğultu yayıldı ortalığa.

“Gördün mü” dedim “yaptığını” Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı “Sen ne yaptın?” dedi. “Senin yüzünden” dedim. O sırada şantiye sınırları dışında yoldan geçen bir arkadaşımı gördüm. El salladım. O da el salladı. Adam konuşmasına devam etti: “Sen şantiye şefini öldürdün!” “Ee?” dedim. “O halde…” dedi, Evet? “Yeni Şantiye Şefi sensin!” Açıkçası bunu hiç beklemiyordum doğrusu. Adam çaresiz, önümde saygıyla eğildi. Haber kısa sürede tüm şantiyeye yayıldı. Formenler gelip tebriklerini sundular. Bana Şantiye Şefi Oda Anahtarını takdim ettiler. Bende görev bilinci içerisinde görevimin başına geçip; ortalıkla dolaşmaya başladım. Arada bir ortalığa doğru; “İşinizi doğru düzgün yapın! Hasta etmeyin adamı!” diye bağırıyordum. İşim buydu. Şantiye şefi olmak keyifli bir işti.

Akşama doğru “Herkes toplansın!” dedim “Bir konuşma yapacağım!” Adamlarım kısa sürede meydanda toplandılar. Korkunç bir uğultu vardı. Elimi kaldırdım. Uğultu kesildi. “Geç oldu hava kararıyor. Artık evlerinize gidin! Kadınlarınızın yaptığı yemeklerden yiyin! Sıcak şaraplardan için! Gönlünüzce dinlenin! Şimdi paydos zamanıdır!” dedim. Sevinç çığlıkları eşliğinde bereler havaya fırlatıldı. Şantiye alanının yavaş yavaş boşalmasını seyrettim. Etrafıma bakındım. Bir gazbeton çekip, üzerine oturdum, dirseğimi bacağıma dayadım, elimi yumruk yapıp elmacık kemiklerinin çıkıntısına yerleştirdim ve düşünmeye başladım. “Tek emrimle koca bir binayı yıkıp; yeniden yapabilecek bir güce sahibim” diye düşündüm. Bu gerçekten büyük bir güç… Bu işin heyecanına daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyorum doğrusu. Barakalara gittim. Beremi ve iş tulumumu çıkardım. İşi bıraktığımı belirten bir not yazdım. Paltomu giydim ve şantiye alanından sallana sallana uzaklaştım…

“Dile benden ne dilersen” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü, “Çünkü beni bu ahırdan kurtardın. Asırlardır bu mısır gevreği kutusunda hapistim” Çocuk “Bir şey istemiyorum” demiş. “Ama ne istersen ona sahip olabilirsin” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü şaşkınlıkla. “Ben her şeye sahibim” demiş çocuk, “Sıcak bir yuva, anne, baba ve sevimli bir kardeş… Bunlar bana yeter de artar” “Peki ya şu oyuncağı istemez misin?” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü. “Hayır” demiş, “istemem” “Şu şekerlemelerden hiçbirini de mi istemezsin?” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü birbirinden renkli şekerlemeleri ortaya saçarak. “Hayır” demiş çocuk “istemiyorum. Gidebilirsin. İzin verdim” “Bak istersen geleceğini aydınlatabilirim. Sana geleceği gösterebilirim” demiş. “İstemez misin bunu?” “Hayır” demiş çocuk kararlılıkla, “Geleceğimi vakti gelince nasıl olsa öğreneceğim. Vakti gelmemiş hiçbir şeyi istemiyorum. Dediğim gibi ben her şeye sahibim.”

Yelen Geyiği Büyücüsü kundakta mışıl mışıl uyumakta olan küçük kardeşi tutmuş ve boğazını kesmiş. “Bak gördün mü? Kardeşin artık yok. Kardeşini geri getirmemi istemiyor musun?” demiş gergin biçimde. “İstemiyorum. Zaten çok yaramazdı” demiş çocuk, “Sürekli ağlıyordu” Yelen Geyiği Büyücüsü çıldırmış gibi gitmiş ve yatak odasında mışıl mışıl uyumakta olan anne ve babayı da kalın bıçağı ile bıçaklayarak oracıkta canlarını çıkarmış. “İşte!  Artık annen ve baban da yok!” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü öfkeyle,“Onları tekrar canlandırmamı ister misin?” demiş tatlılıkla. “Hayır” demiş yine çocuk, “Onlar da sürekli her işime karışıyorlardı. Hem eninde sonunda ikisi de ölecekti. Dediğim gibi” demiş çocuk, “ben her şeye sahibim.” Yelen Geyiği Büyücüsü bu çocuktan korkmaya başlamış. Panik içinde evi ateşe vermiş. Yanmakta olan evin ateşleri arasında “Artık evin de yok!” demiş, “Neye sahipsin bakalım?” Çocuk: “Ben sıcak bir yuvaya sahiptim. Şu anda sadece daha sıcak bir yuvaya sahibim” diye cevaplamış. Ev yıkılmış, yok olmuş içindeki her şey ile birlikte. Yelen Geyiği Büyücüsü çocuğa: “Hala hiçbir şey istemiyor musun?” der gibi bakıyormuş o sırada. O da bakışlarından anlayıp; “Her şeyim var benim. Hiçbir şey istemiyorum” demiş. Gözü dönen Yelen Geyiği Büyücüsü: “Yeter artık! Hiçbir şeyin yok! Seni manyak çocuk! Sapık! Deli misin sen be! Deli misin?! Hiçbir şeyin yok senin! Her şeyini aldım elinden!” diye ciyaklamaya başlamış.

Çocuk da demiş ki: “Bre Yelen Geyiği Büyücüsü” demiş, “Ben her şeye sahibim. Anlamadın mı hala?” “Anlamadım” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü bitkinlikle. “Hiçbir şey anlamadım” Yere çömelmiş. “Hiçbir şeyin yok senin. Her şeyini aldım…” “İnancım var” demiş çocuk, “İnancım…” Yelen Geyiği Büyücüsü boş boş bakmaya başlamış çocuğa. Sonra “Haa” demiş, “anladım…” Öflemiş püflemiş, “O zaman al sana aldığım her şeyi geri” diyerek zamanı geri çevirmiş. “Gerçekten de her şeye sahipmişsin sen. Peki, şu şekerden ister misin?” demiş sonra, “Bak buraya koyuyorum. İstersen alabilirsin” “Hayır” demiş çocuk, “Al şu şekeri de hemen defol buradan seni gevrek kutusuna geri koymadan” Yelen Geyiği Büyücüsü de: “Tamam. Hadi güle güle, gidiyorum şimdi” demiş ve almış şekeri yalamaya başlamış olduğu yerde. “Ee? Gitmiyor musun?” demiş çocuk. “Gidiyorum gidiyorum” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü. “Hani?” demiş çocuk, “Oturdun şeker yalıyorsun. Gittiğin falan yok” “Çok güzelmiş” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü ağzını şapırdatarak, “Hmm, nefis… Çok şey kaybettin” Çocuk bir sinirle Yelen Geyiği Büyücüsünü mısır gevreği kutusuna geri koymuş ve bir daha da asla çıkarmamış…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Ikea bize oturmaya gelir misin,
Bir manimiz yok, annenler de gelsin,
Ikea bize sardunyayı, keşfetme heyecanını ve tuzluğu uzatır mısın,
Bizi kısa dizelerle tanıştırır mısın, kadife puflarla ve
Bizi kafiye buklesi, yeşil hassasiyeti ile,
Ve harakiriyle, yedi taksitte çürüme üçü bankanızdan.

Ikea, bizi Kızılay kolundan al, bizi İstiklal Marşı korosundan kap
Yuvalar sıcak olsun, parmak arası terlik tuhaf bir buluş, ama olsun
-Parmakları var lan adamın diyesim geliyor, komik-
Ikea seninle de olmuyor sensiz de.

Ikea bizi kişisel geliştir, bizi barıştır kendimizlen,
Aklıma mukayyet ol, kendimi intihar et. Ama acelem yok.
Ikea bana irsaliyeli fatura, Risale okumaları için masa,
Sol gösterip sağ çak İsveç marka,
İğrenç bir memleket olabilir mi İsveç memleket:
Zengin, akıl dolu, doymuş, güngörmüş, zevkli, klasik,
Kızlar uzun, oğlanlar oğlan, hukuk sağlam, Volvo hukuk.

Seni düşünürken akşam namazı geçti iyi mi Ikea,
Sen her şeyin en iyisine layıksın,
Prens, prenses ve kutu kutu pense sensin.
Sen de ezan okusan başka okurdun ama
Kısa keserdin kullanışlı bir ezan olurdu, ağlak olmazdı hiç,
İktisat olurdu o ezanda, Allahu ekber bir kere söylense yeterdi.
Üsküdar ezanları uzun oluyor, Ikea seni Üsküdar’da müezzin, seni müftü
Bir de Sirkeci çirkin oluyor Ikea, sen görmeni istemeyiz,
Belki de gör, doğulu çizgiler filan, İstanbul çok enerjik, çok yakıyor,
Bence İstanbul’u da al, lumpen bir yorum için, bir esin besin,
Lahmacun da yer misin, sana her şey yakışıyor akşamüstleri,
Sana sabahları ucuz poğaça ve sana kaçak çay,
Senin beyaz tenin, tinin, senin akıl sağlığın, beden sağlığın,
Gürbüz nesillerin, yıldan yıla serpilen kadınlığın.

Bu yılki katalogunda “yaşam alanlarını nasıl yaratmak
“Binlerle güzel binlerle fikir binlerle öneri
“Unutmayın her şey evinizi hep yapmak
“Tasarım dediğiniz sizi ve dünyanızı gülümsetmeli
“Zevkinizi dünyaya sunmak için
John Kersten olmak iyi bir şey. John Kertsen olmak, çok net.

Ikea sen her şeyi düşünürsün değil mi?
Ikea sen sütü cam şişede ve günlük
Ikea sana güvenebilir miyim, benimle yakınlaşmak ister misin
Ikea seni yarın da görebilir miyim, annen çağdaş bir kadın, baban Milliyet okuyordu di mi
Ikea, bizi birbirimize yakıştıranlar var Facebook’ta
Profilinden öğrendim ölçülü ve nazik bir profil
Fazıl Say dinlemeye uygun, Hürriyet İK’ya zevk için bakan bir profil
Ikea sen hiç yanılmaz mısın? Sen hiç ne bileyim
Ikea, hafta sonları dağıtıyorsun ya sana yakışan bir
Ikea, seninle Serdar Ortaç paylaştım Face’de.

Şöyle demişsin bir yerde: “Hafızalı süngerden
üst katman vucudunuzu sarıyor”
Bunu hakikaten dedin mi? İnanılmazsın biliyorsun değil mi?
Sonra şu: ‘Vatkalı kolçaklar ise herkesi
tembelliğe davet ediyor.’ Sen Ikea, ah sen…

Ikea sana maruz kalmak istiyoruz, bu çok normal.
Sömürgeci çizgilerin yok. Stilin yalın, kuzeyli, ölçülü.
Ataların Vikingler miydi lan doğru söyle şimdi
Patates seven, sosis kemiren, bir daha patates seven,
Sosyal bir devletsin etliye sütlüye destek veren.

Ikea’da bıyık yasaktır, belki de az yasaktır
Kamusal alandır Ikea, yerler kaygan olabilir, tuvalet kapıları yazı sevmez.
Ikea’cılar arasında Sarıgazi’de oturanlar da var cümlesindeki eksik öğeyi bulunuz.
Ikea’da mescit yapmamaları isabetli bir huydur.

Ikea sen her şeyi düşünürsün değil mi?*

* 1051.hiç bir şey almasam da içinde dolaşmayı sevdiğim mağazadır. nedense tuhaf bir şekilde isveçte dolaşıyor hissi verir bana. hatta mağaza açıldığı ilk zamanlar elemanlarının büyük bir çoğunluğu sarışın yabancı tipli insanlardı.. acaba mı dedim.. isveç etkisi mi yaratılıyor dedim..
bir de kokusu vardır kendine has, ki ben çok seviyorum ikea kokusunu.
aldığım hiç bir şeyden pişmanlık duymadım, gayet kullanışlı sağlamdırlar.
yemek bölümünü de severim. en çok da somon wrap yerim. yerken bizimkisi surat buruştursa da güzel işte (napim seviyorum çiğ çeyleri)
ayrıca bir gün dedim ki, ikea da neden isveç müzikleri çalmıyorlar. bildiğim güzel folk müzik grupları var, onları çalsınlar daha bir hoş olur diye düşündüm. hatta düşünmekle kalmayıp mail attım. 2 gün sonra müşteri hizmetleri aradı beni, teşekkürler falan ettiler, tavsiyelerinizi dinliycez dediler. gerçi hala duymuş deilim ama geri dönüşleri hoşuma gitti, hatta bana kahve bile ısmarladılar. bu yüzden de ayrı bi severim ben ikea yı
bursa mağazası kesinlikle diğerlerinden daha ferah ve temizdir
ve son olarak da yepyeni kurabiyeler getirmişler, hepsi pek lezzetli. mutlaka yiyin derim ben.
biraz fazla mı seviyorum nedir?? ama seviyorum işte napayım, seviyorum ikea, seni seviyorumm (blue swan, 31.12.2010 20:54) (Kaynak: Ekşi Sözlük)

Dorian Gray yarım ekmek sebzeli dönerini yemiş Bodrum’un çarşısında geziniyordu. Sıra sıra dizilmiş birbirinden frapan karikatür sanatçıları dikkatini çekti. Teşhir edilen örneklerdeki politikacılara, oyunculara, şarkıcılara baktı. Karikatürü yapılan bu ünlü figürlerin hemen hepsi ölmüştü. Dorian Gray’in içi karardı. “Ne fena, keşke tersi olsaydı” diye düşündü.

Sonra kendisi de bir karikatürünü yaptırmaya karar verdi. Pazarlıkla yirmi kâğıda anlaştı. Tabureye çöktü. Karikatür sanatçısı Dorian’a bakıp “bana en iyi eserimi yaratmam için ilham veriyorsun” dedi. Dorian güvenle gülümsedi. Gerçi karikatürist bunu her müşterisine söylüyordu. Nükteli karikatürist işini yaparken bir yandan da Dorian’a bakıp bakıp gençliği ve güzelliği uzun uzun övdü. Ve eserini tamamladı.

Dorian Gray koca burunlu şaşı karikatürüne bakıp hayıflandı: “Keşke her zaman karikatürleşen ben olsaydım da karikatürüm düzelseydi! Bunun için her şeyi verirdim!” dedi. Ve Dorian Gray’in bu tuhaf dileği gerçekleşti. O günden sonra genç adam tipik bir Bodrum işi karikatüre dönmeye başladı. Burnu uzadı, yanakları yuvarlak yuvarlak kızardı, gözleri şaşılaştı, dişleri beyazlaşarak abartılı bir biçimde büyüdü. Klimasız pansiyon odasındaki havasız valizinde sakladığı karikatürse yavaş yavaş düzelerek her geçen gün biraz daha adama benzedi.

 

“Yakın gelecekte diş fırçaları nefesimizi analiz edebilecek ve eğer akciğer kanseri kokusu alırsa doktorumuzdan randevu alabilecek.”

Richard Watson / Gelecek Dosyaları

—Öz Hekimler Tıp Merkezi…

—Selamün aleyküm, kerata ben.­­

—Vay kerata, ne haber?

—İyilik be ne olsun, gözlerimi kapatıyorum vazifemi yapıyorum işte.

—Hep öyle, hep öyle. Hayırdır neyin var?

—Benim bir şeyim yok hamdolsun. Bizim patron… Topuğunu hiç beğenmiyorum.

—Ne var? Sertleşme? Döküntü?

—Döküntü var. Bir de son günlerde kalorifer dairesinde unutulmuş eski halıkfleksler gibi kokuyor.

—Demek ki son günlerde kalorifer dairesinde unutulmuş eski halıflekslerde geziyor.

—Yok, öyle bir şey yok. Kokuyu tarif etmek için söyledim sadece.

—Peki. Çarşamba akşamı uygun mu?

—Valla bilemem. Ben ajandasına yollarım. Beğenmezse kendi değiştirsin.

—Tamam.

—Ya soramadım, sen nasılsın?

—Valla iyi diyelim iyi olsun. Geçen tonerim bitti, mesaj geçtim. Acemi birini göndermişler. Açarken çok acıttı. Bir de artık nasıl bir dolum yaptıysa iki gündür midem feci ağrıyor.

—Korsandır.

—Sanmam. Yani teoride korsan ama bir de korsanın korsanı var. Bunun öyle olmadığını biliyorum, çünkü yazılar parlak, dolgun ve liberal. Anlayacağın bendeki düz korsan.

—Sevindim. Senin durumun da zor ama çektiğimi bir ben bilirim. Adam bazen parmağını kullanıyor, olduğum yerde tepiniyorum, “ben ne işe yararım hödük herif, sizin köyde kerata yok muydu?” diyorum. Duymuyor. Çojuğa da öğretemediler. Almanya’daki dayıoğlum arıyor bazen, “kendini kullandırma elaleme” diyor. “Kullandırmayıp ne yapıcam” diyorum. O da bi manyak. Bilmiyor ki bazılarımızın kaderi saksıda çubuk olmak. Ne ajıdır.

—Doğru be sağdıç. Ama benim daha komplike bir yapım var takdir edersin. Senin gibi bir basit makine değilim.

—Ayıp oluyor!

—Ya onu demek istemedim. Yani basit makinesin. Bilimsel adın bu, yanılıyor muyum? Sen Arşimed’in kaldıracının torunu değil misin? Basit deyince aşağılıyorum sandın. Asla. Akrabaların tahterevalli sektöründeler. Sen de böyle bir misyon yüklenmişsin. Beline kuvvet o ayrı. Yanlış mıyım?

—Evet. Yani anladım.

—Ha işte, telefonuydu, faksıydı hepsiyle aynı anda uğraşıyorum. Bir de varoş kırtasiyesi var.

—O nedir?

—Fotokopi canım. Eski moda, alt sınıf.

—Jakoben misin sen?

—Ja, ich bin jan jak jakoben.

—Uuvv, çabuk jandarmayı arayın, Jamaikalılar plajlara hujüm etti, Jan Jak’lar denije giremiyor!

—Neyse konu dağıldı. Ahije diyecektim. Ahize yani. Ulan kerata, beni de kendine benzettin.

—Aslımı yaşatıyorum. Sen anlat.

—Bu insanlar beni hasta ediyor. Geçen biri geldi. Doktorun arkadaşıymış galiba. Te bilmemnereyi aradı. Bağıra bağıra konuşuyor. Öyle çok tükürdü ki sekreter fark etsin de ahizeye kolonyalı mendil filan sürsün diye ne dualar okudum. Leş gibi kaldım. Faksta kâğıt biter, gelip yumruklarlar. Telefon çok çalar, üstüme bi şeyler fırlatırlar. Yani anlayacağın çile benimkisi. Çile.

—Bunları kime anlattığını unutuyorsun. Bütün işim toynaklarla be koçum. Hani derler ya; ayak işlerine bakıyorum. Eve gelip gidenin haddi hesabı yok. Bazı ince çoraplı, kumru babetli kızlar da gelmese gün göremeyeceğim. Varsa yoksa çocuk mezarı, teyze mantarı.

—Kızlar ha?

—Evet ya, ne biçim baş döndürücü çoraplar var görme. Böyle varı yoğu belli değil. Geçen biri geldi, inan olsun muz kokuyordu o minicik ayak.

—Seninki de iş, kafanı kaldırdığın an boğaz manzarası.

—Terbiyesizlik yapma… Bak terbiyesizlik deyince aklıma ne geldi; Fahrettin’i duydun mu?

—Don Fahrettin mi?

—Evet.

—Ne olmuş, duymadım?

—Ya çocuk idealist. Adamda basur var diye ortalığı ayağa kaldırmış.

—Yok muymuş?

—Yokmuş. Sabun alerjisiymiş. Anlaşılınca çamaşır makinesi ile kapışmış bu Fahrettin. Vay efendim senin bakım zamanın geçti, vay efendim deterjan artığı bırakıyorsun sana kaç kere söylemiştim de servise haber ver dedim de, vay sen bana düşman mısın, adamın g.tü yanınca benden bilecek de, oysa en güzelinden pamukluydum ben, gençliğimi bitirdin filan feşmekan.

—O da çok yaşlı. Altına kaçırıyor diye duymuştum.

—Kim? Ha evet makine. Evet. Gider hortumlarını yenilediler fayda etmedi. Rezistans filan hep cennetlik. Tabii Alzheimer da başlamış.

—Deme?

—“Kapağı açın, sıktım bitti” bile diyemiyormuş.

—Yazık ya. Pardon, diğer hat çalıyor. Kaçtım ben, hadi sen de topukla.

—Espri yapan çiplerini yerim senin silik silikon!

—E sen de odunsun.

—Odun denmez ona jühela, abanozum ben! Darbelerim sert ve temiz olur.

—Senle uğraşılmaz, hadi lafa tutma beni. Kapat!

—Hayır, sen kapat.

—Önce sen, çünkü önce ben dedim.

—Hakkın zamanla ölçüldüğü biricik yer; pide kuyruğu.

—Su küçüğün söz büyüğün. Kapat hadi!

—Atasözleriyle taammüden adam yaralamak!

—Dilin pabuç kadar, ahahaha! Yakıştı bu laf sana. Kapat!

—Tamam, aynı anda?

—Üç deyince?

—Şu an yaptığımız şeyi kimseye anlatmak yok tamam mı?

—Söz.

—Ki… Üç.

—Bıt.

—Jıt.