Afşin’in ve Selçuk’un bahşiş hakkında yazdıklarını okuyunca içimden bir ses “Sen de yaz bu konuda” dedi. Fazla ciddiye almadım. İçimdeki ses işte… Ama iki de bir dürtüp durdu, “Yaz. Yaz” diye. Oğlum bak git! Cık cık… Susmuyor. “İyi, peki tamam” dedim daha sonra, “Sus. Yazıyorum…”

Serin bir yaz akşamıydı. Amcamla kuzenler filan hep beraber bir balık restoranına gitmiştik. Baktım herkes amcamı tanıyor. “Hoş geldiniz” diyor, “Sefalar getirdiniz” Çok şaşırdım. “Amca niye sana böyle davranıyorlar?” dedim. “Çok bahşiş bırakırım” demişti, “Sen de bırakırsan çok bahşiş, sana da böyle davranırlar” Vay canına. Bahşişle, ilgi ve alaka satın alındığına ilk o zaman rastlamıştım.

Yüzde on ya da on beş. Ben, ne zaman ne kadar vermem gerektiğini bilemiyorum. Kızlar da hep karışıyorlar bu işe. Biri diyor. “Ne gerek var. Verme” Başka bir zaman başka bir tanesi de diyor ki: “O kadar mı bıraktın?” Bir kere o garson masayı silerken masada kırıntı olarak ne varsa üzerime fırlatmış, bir de üste para mı vereceğim? Sağ olun. Elbiselerim de yemiş kadar oldular.

Zaten bir daha gitmeyeceğimi düşündüğüm lokantada bahşiş filan vermiyorum. “Ben buraya bir daha gelmem nasıl olsa” Öyle olmuyor işte. Gidiyorsun. Ve garson sana baktığında: “Bu adam bana beş kuruş vermemişti bir de üstüne üstlük hayvan gibi yemişti. Öküz!”  Yani… Böyle diyormuş gibi bakıyor. Bir tiksinti, bir öfke… Belki biraz kırgınlık: “Versen ne olurdu ha? Bir lira versen sadece… Günde yüz kişi geliyor senin gibi. Günde ekstradan yüz lira kazanacaktım” “Yahu ben o kadar kazanmıyorum. Alt tarafı yemek getirip götürüyorlar. O yemeği yapmamışlar bile” diye düşünüyorum. Hem bana iyi bir müşteri olduğum için hiç kimse beş kuruş vermedi bu güne kadar. Adamakıllı yemeğimi yerim. Siparişimi garsonu bekletmeden veririm. Yok hayır… Cık… Bir kişi çıkmadı.

Bahşiş, afiyetle yediğiniz bir yemeği burnunuzdan getirebiliyor. Huzurla çıkmanız gereken bir mekândan kafa karışıklıklarıyla ayrılmanıza neden olabiliyor. Bir keresinde hesaptan bile çok bahşiş verdiğim olmuştur. Sonra da bir pişmanlık… Büyük bir beklentiyle o mekâna tekrar gittiğimde değil ilgi alaka adımı bile hatırlamadı kimse. Bahşiş bıraktığım garsonu da bir daha orada görmedim. Ne kadar bıraktıysam artık… Sonrasında aşırdığım tuzluklarla zararımı gidermeye çalıştım.  Tabi tuzluklar, peçetelikler, sürahiler… Nereye kadar?

Kendi başıma yapabileceğim bir şeyi, kendilerinden yardım istemediğim insanların benim için yapmaları anlamsız geliyor. Hem bence size hizmet eden kişiye memnuniyetle gülümsemek ve verdiği hizmetten ötürü ona teşekkür etmek; bir bahşişten daha değerlidir… İçimdeki ses: “Hadi lan oradan” dedi. İçimdeki sesin bir zamanlar garsonluk yaptığını unutmuşum…

Hesabı istedim. 16 lira geldi. 20 lira verdim, üstünü bekledim. Kendi kendime planımı kurdum bu arada, dört tane demir birlik getirirler, ikisini alırım, ikisini bırakırım. Normalde %10’u mümkün olduğunda yukarı yuvarlayacak şekilde bahşiş bırakıyorum.  Aşırı kazık bir yer olmadığı sürece… Bazı hesapların %10’u bile canınızı acıtacak düzeyde olabiliyor. Tabii 16 gıcık bir sayı, aşağı yuvarlanmak istiyor. Neyse, para üstü geldi, iki tane demir birlik, üç tane de elli kuruş… Toplamda 3,50 lira… Para üstünü eksik getirmişler.

Beni şöyle bir düşünce aldı: Zaten sonunda bırakacağım bir parayı talep etmeli miyim? Para üstünü eksik getimişsiniz, deyip, sonrasında iki lirayı bıraktığımda nasıl bir etki yaratırım. Lütufta bulunuyormuş gibi bir hava yaratmak istemem, herhangi bir müşterinin yapması gerekeni yapıyorum. Para üstünü tam istesem, hepsini cebe atacağımı düşünürler doğal olarak. Arkasından iki lirayı bırakmak, hiç parçası olmak istemediğim bir dramanın içinde bırakabilir beni. Öte yandan, bana gelen 3,50 içinden başta planladığım gibi 2 lirayı alsam, geriye 1,50 lira kalacak, yani bu hesaptan bahşiş kutusuna 1,50 lira gidecek. Kalan 50 kuruş ise mekanın kasasında kalacak. Allah bilir, kasada bir tosuncuk oturuyordur (oturduğum yerden kasa görünmüyor) ve kasaya daha fazla para gitmesi için elinden geleni yapıyordur. Oysa ben 2 liradan vazgeçerken, onun hepsinin bahşiş olarak değerlendirilmesini isteyerek vazgeçiyorum.

Tabii sosyal becerileri kuvvetli bir insan, garsonu çağırıp durumu açıklayabilir (nasıl yapacaksa artık, ben söze nereden başlayacağımı bile kestiremiyorum) ve bahşiş kutusuna gerektiği gibi iki liranın gitmesini sağlayabilir. Ama ben bu tarz durumlarda iletişimi minimumda tutmak için özel bir çaba sarf ederim. Yoksulluk icabı kibar olmak zorunda olan insanlarla iletişim konusunda bir problemim var. Bu problem aslında buradaki çarpıklıktan kaynaklanıyor. Normalde zenginler kibar olur, yoksullar kaba olur. Tabii islami/kapitalist perversiyonun etkisindeki ülkemizde aksi durumlara sık sık rastlanabiliyor. Ama bizim beklediğimiz budur, böyle olmasını isteriz, böyle olunca rahat ederiz. O yüzden, garsonlar, güvenlik görevlileri, mağaza çalışanları gibi asgari ücret karşılığı kibar olması gereken biriyle karşı karşıya geldiğimde, bu sahte ilişkiyi minimumda tutmak için bir zorunluluk hissediyorum. Bence bu durumda bana düşen, gerçekten gerekli olmadıkça garsonu çağırmamaktır. Sipariş vermek gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz. Hesabı istemek de gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz (onlar açısından). Onun dışındaki her durumda, bu gayri tabii kibarlığı suistimal eder duruma düşmemek için iki kere düşünürüm, gerçekten gerekli midir diye.

Neyse, sonuçta iki lirayı cebe attım, iyi akşamlar, dedim, çıktım.

• Romanın sonu konusunun özüne göre doğallığını yitirmemelidir. Final, göbek deliğine benzer. Gereksiz biçimde şişmanlayan bir vücutta göbek deliğine ulaşmak zordur.

• Sabahleyin havuzdaki sönük balonlar şu anlama gelir; dün gece bir sosyete düğünü vardı ve gelin yüzme bilmiyordu.

• Bir gün bütün balkonlar kapatılacak. Büyük bir buzdolabı kutusuna delikler açmak suretiyle çok güzel konutlar yapılabilir.

• Traktörün arka tekerleği büyük ve kaslı iken ön tekerleği neden bodur ve cılızdır? Çünkü arka tekerleğin akrabaları yüksek yerlerdedir ve önünde kendine rakip olabilecek bir şey görmeye tahammülü yoktur.

• Mağazada tezgâhtar sanılınca ‘ben de müşteriyim’ dediğimizde çok sert bir gerçeğe dokunmuş oluyoruz.

• Bebekler daha anne karnındayken rüya görmeye başlar. Yıllar sonra mikrofondaki müdür yardımcısı onlara ‘sırana geç serseri evladım’ diye bağırdığında o rüyadan uyanırlar.

• İnegöl’ün girişinde çatalıyla köfte tutan bir el anıtı var. Kavun, karpuz ve horoz heykellerinden sonra nihayet ‘eyleme’ geçmeye karar vermiş yetkilileri içtenlikle kutluyorum.

• İnsanların dört tip olduğunu çok geç öğrendim. ‘Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’cılar, kızımlar, gelinimler ve o sırada ağzı açık televizyon seyreden evin en küçük oğlu. Anneee çayın yanında ne var?

• Bir gün gelişmiş bilim ve sanatıyla müreffeh, çukura filan düşünce belediyeden aldıkları tazminatla gül gibi geçinen insanların yaşadığı bir ülke olacağız. O gün benim kaderimde ise orkestra çukuru olacak. Kırık bir keman, kayıp bir yay. Vay bendenize vaylar şahsıma.

• Çerez tabağında beyaz leblebi ile sarı leblebi kavga etmiş. Beyaz leblebi sarıyla ‘yanık puantiyeli’ diye dalga geçmiş, öbürsü de kızmış ‘pudra mı sürdün yoksa badana mı yaptırdın şıllık’ demiş beyaza. Hak etmişler hak etmesine de fıstık çok ağır konuşmuş: ‘Antep, ben ve fındık gidince sabaha kadar doya doya ötün. Ama şimdi keyfimizi bozmayın yırtmayayım ağızlarınızı’

• Rüyamda nişanlımla evde otururken pantolonuma kahve dökülüyordu. O ‘şimdi hallederim’ diyerek sabunlanmış bir bulaşık süngeriyle gelip lekeyi üzerimde siliyordu. Rüyamı uzmanına sordum. Kumaştan geçen soğuk köpüğü uyandığımda bile sanki bacağımda hissettiğimi anlattım. ‘Çocuğun olmayacak senin’ dedi.

• Şehrin kırpışıp duran ışıklarına bakıp ‘ne çok elektrik parası’ derdim. Kızlar ateşin başında şarkı söylüyordu. Orada değildim.

• Klasik yapıtların reprodüksiyonunu yapmak suç mu? Neden korsan kitapçılıkla itham ediliyorum?

• Berbere giderken ondan tam olarak nasıl bir şey isteyeceğini düşüneceğim diye dünyanın döndüğünü, arabaların kaç tane farı var, kornalar kaç desibele çıkabilir hep unutuyorsun. Gel kardeşim bi kucaklaşalım.

• Patateslerin filizlenmesini önlemek için torbasına bir tane elma koyun. Çünkü elma biraz asabi yaradılışlıdır.

• Milyarderler kolejinde okurken öyle tembeldim ki bazı sınavlarda boş kâğıt verirdim. Öğretmen üzerine ‘Yüz bin TL’ yazıp sevinçle bankaya koşardı.

• Bir akşam Ferhat, Mecnun, ben oturuyoruz böyle. ‘Kız mesajıma cevap vermedi, depresyonlardayım’ dedim. Sonra hep beraber sustuk.

• ‘Otobandan git’ dedi ihtiyar. ‘Hızlı ve yalnızsın. Yakışır.’

***

Selam.

İlkokul üçüncü sınıfta çocuklardan birinin defterine yapıştırdığı duvar yazısı çıkartmasında “Üzüntümden çorapsız yattım” diye bir espri vardı. Hiç anlamamıştım. Yıllardır arada aklıma gelir, “ne demek istiyor ulan acaba” diye düşünürüm. O dönemden beri bu tip cümleleri okur, güler, kafamı kaşırım. Bütün bu şakalar filanlar belki de hep o çorapsız yatan adam yüzünden.

Asker arkadaşım, dostum, şair Serkan Gezmen’e 15 ay kadar önce bir telefon görüşmesinde “böyle böyle bir şeyler yazacağım adını sen koy” diye rica ettiğimde tereddüt etmeden “Kuş Lokumu olsun” demişti. Duyduğum anda içime öyle sindi ki başka bir isim önermeyi aklımdan geçirmedim. Tamam işte; küçük, tatlı ve renkliydi.

Yukarıdakilerle birlikte 50 bölüm oldu. 15 ay boyunca teveccüh ettiniz, beraber güldük ve “hımm” dedik. Buna çok önceden karar vermiştim, 50 olunca biraz ara verecektim. O gün geldi. Kuş Lokumu en az 3 ay sahalardan uzak kalacak. Biraz birikelim, biraz dinlenelim, biraz özleyelim. İnşallah döndüğünde çok daha derli toplu ve daha güldürüklü olur.

Bu molaya Feridun Düzağaç’ın karanlık gibi görünen ama tıkabasa umut dolu olduğuna inandığım muhteşem, komik şarkısıyla başlamak istedim: Tesadüfler. Biz okurlara, dinleyenlere, sanatseverlere umut veren eserler olmasa ne yapardık, amanın düşünmek bile istemem.

Bırakın terk ettiğiniz şerit boşalsın be, tek size bir şey olmasın. Herkese hayırlı Ramazanlar…

http://fizy.com/#s/1ajf3t

İşe yaramaz olmalarıyla eleştirilen tasarımların sahibi Yaşar Tasar’ın son tasarladığı kaşık-çatal bileşimi olan Çaşık™ bu kez ses getireceğe benziyor.

Tasar, tasarım sürecini anlattığı konuşmasında şunları söylemiş: “Sulu yemekleri çok severim. Fakat şu zamana kadar bu tür yemekleri yemek benim için adeta bir işkence halini almıştı. Taze fasulye yemeğini örnek verelim. Tabağa daldırdığım kaşığı çıkardığımda kaşıktaki fasulye ve et oranı hiç bir zaman istediğim oranda olmuyordu. Kaşıkla istediğimiz parçaları yakalamamız sadece bir şans meselesi. Çatalla yemek istediğimizde ise yemeğin suyundan faydalanmamız imkânsız zaten bunu siz de biliyorsunuz. Bu sefer de mecburen ekmek banıyoruz ama böyle olunca da aldığımız kiloların haddi hesabı yok. Çıldırmak üzereydim. Sırf bu dertten kurtulmak için sulu yemek yemeyi bıraktım. Günlerce ağzıma sulu bir yemek almadım. Ama sonra ortaya başka bir sorun çıktı. Saatlerce tıkalı kalmak zorunda kaldığım mekânda canıma tak etti ve elime aldığım tuvalet kâğıdına işte bu tasarımın eskizlerini karalamaya başladım. Ben inanıyorum ki bu tasarım sayesinde sulu yemek yeme problemimizin bir miktar olsun önüne geçilecek.”

SEVGİLİM BANA DÖNÜYOR

Dışarıda çoluk çocuk gülüşmekte
Radyoda en sevdiğim şarkı
Güneş desen pırıl pırıl
Dünya barış içinde
Kimsenin ağzından kötü bir söz çıkmıyor
Hem barış ne hoş bir kelime

Ve sevgilim bana dönüyor
Sevgilim eve dönüyor

Bir yerlerde uyuyakalmış canım sadece
Ve şimdi elimi tutmak için döndü işte
Hemen bir yürüyüşe çıktık
Ayrı geçen onca yıl, hop eridi gitti
Daha dün birlikteydik sanki
Yaz da geldi bak, yağmurlarla vedalaş

Ve sevgilim bana dönüyor
Sevgilim eve dönüyor

Sanki bir düşteyim
Her şey nasıl da bir anda değişti?
Tuhaf ama gerçek
Gördüğün gibi sözlerim gerçek

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Mimarî bir ölçü ve oran sanatıdır. Yani onun tekhnesi ölçü, oran ve hesaptır. Yeryüzünde bir yapı inşa etmek, bilenler için ağır bir sorumluluğa sahiptir. Bu yüzden bazı topluluklar taş üstüne taş koymaktan, taşı işlemekten dahi çekinmişlerdir. Çünkü bir mimarî eserin sadece dünyevî ölçü ve hesapla doğru inşa edilmesi, onun doğruluğu için yeterli değildir; onun kutsalla olan ilişkisi de doğru kurulmuş olmalıdır. Hatta onun kutsallıkla ilişkisindeki ölçü ve oran daha da önemlidir. Hele bu yapı bir mabed ise onu ancak ehil olanlar inşa edebilir. Geometrinin (ve dolayısıyla mimarînin) sembolize ettiği sırları bilenler için daha fazla söze hacet yok. Zahir ehli için ise Tevbe suresinin on sekizinci ayeti yeterlidir.

Ölçüyü ve oranı bilmek (yani onların eidosunu bilmek) öncelikle kendini bilmekle, haddini bilmekle başlar. Bunları bilmeyenler, ehl-i dünya nazarında sanatkâr sayılsa dahi, arifler nazarında birer hiçtirler. Hadd, fahr-i âlem efendimizin (salat ve selam onun ve pak ehl-i beytinin üzerine olsun) koyduğu ölçüdür. Minare inşa ederken gözetilecek ölçü de onun mescidinin ölçüsüdür.  Nasıl ki iman edenler, konuşurken onun sesinin yüksekliğini aşmamaya özen göstermekle emrolunmuşlar ise (Hucurât, 2), inşa edecekleri minareler de onun mescidinin minarelerini geçemez. Bu haddi aşanların amelleri heba olur.

“Medine-i Münevvere’nin minarelerini geçecek inşallah” diyerek kendi inşa edeceği mescidi tanıtan bir mimar haddi aşmıştır. Bu söz tartışmasız edepsizliktir. Bu mimara düşen özür dilemektir. Ama onu görevlendirenler sadece özür dilemekle bu sorumluluktan kurtulamaz. Sorumluluk sahipleri derhal bu mimarı görevden almalıdır. Söz hazır, sorumluluk sahiplerine gelmişken, bir iki küçük hatırlatma da onlar için yapalım: Mimarîde devasa ölçüler kullanma ısrarı eski zamanlarda Firavunlara, modern zamanlarda da Nazilere aitti. Bizler ne bir kayserin ne de bir imparatorun ümmetiyiz. Biz ancak “Kureyşli, kuru et yiyen bir kadının” yetiminin aşıklarıyız.

Velhasıl kelam, hep ulemaya sormayın; bazen de urefaya sorun!

• Haydi şişe çevirmece oynayalım. Ben başlıyorum: Bottle.

• Derdini anlatabilecek kadar Türkçe bilen tek kişi Neşet Ertaş.

• Televizyonda -annemden defalarca duyduğum- ibretlik bir sözü ‘anneannemin lafıdır’ diyerek alıntılayan bir şarkıcıya denk geldim, tüylerim diken diken oldu. Bu şarkıcı benim yeğenim miydi yoksa?

• Kaideleri sigortalayan şirketlerin poliçesinde ilk sırada ne var? İstisnalar.

• Birleşik kaplar prensibini anlamak için bulaşıklığa bak. Sırtını dönmüş küskün tencere ve balık istif bardaklar fiziğin gözyaşlarıdır.

• Yasalar veya toplum karşısında bazı adımları atmanız tek başına makbuldür, herhangi bir yere varmanız gerekmez. Mesela dilek ve şikâyet kutularının uygun noktalara asılması yeterlidir. İçine ne atılıyor, atılanlar okunuyor mu, okunsa da bir işe yarıyor mu diye sorulmaz. Zaten teorik olarak yazdığınız dilek veya şikâyetin hesabını gene aynı kutu aracılığıyla sormak durumundasınızdır. Ne yaparsanız yapın bir girdabın içinde döner durursunuz. İsteğinizi yazıp bir şeylerin değişmesini beklemek en isabetli yoldur. Bu konuda son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre bazı kutulardan Osmanlıca mektuplar çıkıyormuş. Bunun bir kötü bir de iyi anlamı var. Kötü olan; dilek ve şikâyet kutuları pek sık açılmıyor. İyi olansa; eninde sonunda bir şeyler değişiyor işte, alfabe gibi.

• Nasreddin Hoca ‘Parayı veren düdüğü çalar’ diyerek dünya gerçeğini özetlemişti. Fakat onun yerine ‘Çok iyi bir insan olduğum için hepinize birer düdük aldım. Artık her birinizin bana küçük, sevimli borçları var’ deseydi bankacılığı özetlemiş olurdu ve adı bankamatiklere filan verilirdi.

• Bence ‘piksel’ fikri sıcak bir yaz gecesi sivrisinekler tarafından kalleşçe ısırılan mühendisin ‘Allah’ım bu küçücük karelerden nasıl geçebiliyorlar?’ diye sinek teline kilitlenen çaresiz bakışları sırasında ortaya çıkmıştır.

• Taş makası kırar. Kâğıt taşı sarar. Makas kâğıdı keser. Kâğıt kucaklayıcıdır ama parçalara bölünmesi kaçınılmazdır. Taş güçlü ama ilkel ve ezicidir. Makas uygarlıktır ama uzlaşmacı değildir. Kâğıdı seçiyorum.

• Kumdan kale yapmaya meraklı bir çocuğa birkaç meslek yakıştırılabilir. İnşaat mühendisliği, mimarlık, heykeltıraşlık ve hatta tarihçilik. Ama asla müteahhitliği akıldan geçirmemeli.

•Başladıkları bir işin başından onu bitirmeden kalkan işçilerin hoşgörüldüğü tek yer kitap ayracı matbaası olmalı.

• Gölgelerin uzadığı yerde basket maçı var demektir.

• Dilimizde üst üste üç ünlü harf yan yana gelmez, burayı dinle evlaaadım!

•‘Beni günahsız sanıyorlar’ dedi Aleksi Pavloviç. ‘Çünkü gıdım çıkmasın diye başım dik yürüyorum.’

Günümüzde sanat ve kültür dünyası ile sermaye dünyası her zamankinden daha çok iç içe. Ben de bu ilişkiden doğan çarpık sonuçları endişeyle takip ediyorum. Geçen akşam, yorucu bir günün sonunda tek arzuladığım Ahmet Haşim şiirleri okumaktı. İçinde reklam bulunmayan bir internet sayfası buldum diye sevinirken karşıma çıkan manzaraya bir bakın:

“Akşam, yine akşam yine akşam,
Her gün okuduğum tek gazetedir (Reklam)
Göllerde bu dem bir kamış olsam!”

Elbette karşıma çıkan ilk örnek bu değil. Şiirlere alınan reklamların sayıları her geçen gün artıyor. Şairin bugün aramızda olmayışı aklıma bu uygulamanın sadece kemiklerini sızlattığı düşüncesini getiriyor. Peki ya aramızdaki şairler? Buyur buradan yak:

“ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
bu yüzden vodafone’nun kampanyalarını çok seviyorum! (Reklam)
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.”

Ah Muhsin Ünlü ah… Belki şiirlere eklenen bir mısra bir yere kadar kabul edilebilir. Peki ya şiire eklenen koca bir kıtanın reklama tahsis edilmesi? Adını vermek istemediğim bu malum şairimizin yaptığı şu işe bir bakar mısınız?

“Gitme demiyorum, hobi olarak gene git.
Bu arada hobi deyince aklıma;
Ağızda eriyen çikolatasıyla, enfes tadıyla,
Beni benden alan eşsiz kremasıyla
Ülker’in Hobby’si geldi!”

Söyleyecek söz bulamıyorum… Neruda karpuza bir şiir yazmıştı. Aynı şairin çorabına da yazdığı bir şiir vardır. Benim de Nutella’ya yazdığım bir kıta ve sevgili Samsung Galaxy Tablet’ime yazdığım uzun bir balad mevcuttur. Tüketim nesnelerine şiir yazmanın yanlış bir tarafı olmadığı gibi insanların nesneler ya da yiyecekler ile duygusal bağ kurması yeni rastlanan bir olgu değildir. Fakat ürünü pazarlama adına şiire yapılan bu eklektik müdahaleler, şiirin semantik yapısını sekteye uğratmakla kalmayıp içeriğindeki duygu bütünlüğünü de yok etmektedir. Aragon  “Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir” der. Lakin şiirlere alınan bu reklamlarla şiirdeki güzellikler, eksikliklere çevrilmektedir.

Oysa bugün vardığımız noktada reklamlı bir kitabın çok daha ucuza satın alınabileceği söyleniyor. Bu uygulamanın korsan kitap satışını önleyebilecek en etkili yöntem olarak görenler var. Bazıları bunun, içinde yaşadığımız çağın doğal bir gerekliliği olduğunu savunmaktalar.

Televizyon dizilerinde, ürün yerleştirme tekniği ile olmadık yerde karşımıza çıkan ürünlerden bıkmadık mı? Kanuni’nin sofrasındaki Coca-Cola kutusundan tut, çatışmada altına Molfix marka çocuk bezi giymiş Memati’ye kadar bunun gibi münasebetsiz pek çok örneğe rastlamadık mı? Kanıksanan her durum görünmez olur. Tekrarlanan her yanlış içimize işler. Bilinçaltımızı kontrol altına almak isteyen kapitalist sermaye sahipleri bizleri buna alıştırdılar. Şimdi aynı şeyi edebiyatımıza yapmaya çalışıyorlar.

Platon şiir için; ‘büyülü söz’ demiştir. Öyle görünüyor ki günümüzde reklamlar, insanlara şiirlerden daha büyüleyici gelmektedir…

• Davulcuyu evine çağıran tokmağa anlayış göstermeli.

• Assassination kelimesini Shakespeare uydurmuş. Şimdi anladınız mı; o peltek değildi.

• Kadının topukları öyle yüksekti ki intihar ediyor sandım.

• Taharet ile maharet arasında tek bir harflik fark olsa da bu ikisini birbirine karıştırmamalıyız.

• Daha hızlı yürüyen daha çok yaşar. Yalnız.

• Vücudun bütün işe yarar organları toplam 35 milyon $ ediyormuş. 10 bini şimdi aldım, kalanı da iş bittikten sonra ödeyecekler.

• Çocukken balık sevmediğim için hep horlandım. Hiçbir balık hakları savaşçısı arkamda durmadı. Leopar sevmeseydim en azından soyunmaya hazır mankenler olurdu. Çocukken kepçe kulaklı olduğum için gülerlerdi, üzülürdüm. Şimdi ‘kepçe olduğumdan asla 100 metre koşusu kazanamayacağım’ diyorum gülmüyorlar, gene üzülüyorum.


Yazının devamını okuyun. »


Edgar, Julia’yı seviyor. Tamam. Son sürat bir aşk yaşıyorlar. Hız sınırını aştıkları için kaza yapıyorlar. Edgar, otomobil kullanırken, Julia’nın öpücüğü, 7 yaşındaki bir çocuk ile annesini ezmelerine sebep oluyor. Edgar, bir milletvekilinin kayırmasıyla hapisten yırtıyor. Ölen çocuğun babası, kadının kocası ise Edgar’ın babasının yanında işe başlıyor. Aslında iktisat felsefesi dersleri veren bir akademisyen. Bir de haydut var. Önüne geleni makinalı tüfekle delik deşik eden bir varoş mangasının şefi. [Kişileri akılda tutalım: Edgar, Julia, Vekil, Akademisyen, Haydut.] Edgar, dijital bombalar imal ediyor. Bir para transferi sırasında haydudu havya uçuracak. Para alış verişinin taraflarından biri de Vekil. Fakat bir aksilik oluyor. Julia da arada kaynayacak gibi görünüyor. Edgar olaya müdahale edince işler iyice karman çormanlaşıyor…
Özet bu. 2 Coelhos [İki Tavşan] süper bir film. Teknik itibariyle Guy Richie’nin Snatch’ini andırıyor. Afonso Poyart’ın ilk uzun metraj filmi. Daha önce bir de kısa film çekmiş. Akıl alır gibi değil. Nasıl böylesine usta işi, enerjik, komik ve afallatıcı bir iş çıkarmış? İnsan şaşıp kalıyor.
Brezilya sinemasında önemli şeyler oluyor: O Homem do Futuro [2011], O Homem Que Copiava [2003] gibi şahane filmlerden sonra şimdi de 2 Coelhos. Enerjik, komik, güçlü, akıcı, etkileyici filmler. Size tavsiyem, fal bakar gibi izlemek zorunda bırakıldığınız, kendini ağırdan satan, sıkıcı ve bunaltıcı filmleri beğenmek, onlarda iyi yönler bulmak için uğraşmayı bırakın. Gerçekten güzel filmler seyredin. Ne yaptığını bilen insanların elinden çıkmış, esaslı hikayeler sunan filmler.

2 Coelhos
[2 Tavşan]
Yön.: Afonso Poyart
Sen.: Afonso Poyart, İzaias Almada
Oyn.: Fernando Alves Pinto, Alessandra Negrini
Yapım: Brezilya, 2012