hissetmelerin
birbirleriyle
kafa bulduğu
bu yerde
sığındığın ve sığındığına
pişman olduğun her insan
içinde patlayan
geniş zamanlı
bir bomba

tüm bunları bilirken
tüm bunlara inat
olanları olacak olanlardan
ayıramayacak kadar saf
bir sen varsın
bir de arsenik!

atların çığlıklarının
ve sodayla karışık rakının
geçti an itibariyle
hükmü
olacak artık olacak olan
kim geçebilir önüne

beni bırak
söylediklerimi de
hemen şimdi bir mum yak içinde
ikimizin yerine
ve bir dilek tut
mümkün olan en dar zamanlı bir dilek
ben uzaktan elham okurum
sen zangoçlarına çan çaldır
ayrılığın şerefine!

Finnegans Wake romanı eşi benzeri olmayan bir başarıdır. Onunla başa çıkmayı denemiş insanları afallatıp büsbütün yılgınlığa sürüklemiştir. Aynı zamanda kendine özgü bir hayran kitlesi, ‘Wakeciler’, yaratmıştır. Bunlar Joyce camiası içinde ayrı bir gruptur ve ezoterik bilgileri korkutucu olmasa da çetrefildir. Wake ile ilgili sorun kişinin onu olağan anlamıyla okuyamamasıdır. En azından kitabın başlarında okurun gözünü korkutan, kendine has bir dile rastlıyoruz. Bu dil altmıştan fazla yaşayan ve ölü dilin izlerini taşır. Muğlâk kinayelerle doludur. Yorumcular Wake romanını kazıyıp ondan bir hikâye çıkarmaya epey zaman ve çaba harcamışlardır.  Kitaba üşüşmüş kahramanları ayrıntılı şekilde açıklamışlardır. Ne var ki bu anlatıların her bir versiyonu tartışmaya açıktır. Kitapta ismi ve sembolik işlevi olan belli belirsiz figürler yer almaktadır. Gelgelelim bu figürlerin izlerini sürmek veya onları kayda değer bir kesinlikle birbirinden ayırmak zordur. Joyce’un kendisi ‘Kitapta, deyim yerindeyse, münferit bir halk yoktur’ demiştir (PE, s. 149). Ayrıca kitabın ‘ilerleyen bir olay örgüsü’ de yoktur (L 3, s. 141). Alışıldık saiklerin yokluğuyla karşılaşan okurların cesaretinin kırılmasına şaşmamak gerek. Eğer yılmayıp okumaya devam ederlerse, kitabın, belli bir modernist estetik, felsefi iddianın veya dil kuramının enikonu ayrıntılandırılması olduğu tezinin sadece okurların çabasının kifayetsiz bir tesellisi olmakla kalmayıp tartışmaya da açık olduğu kolayca görülecektir. Eğer nihayetinde amaç, soyutlama ise neden metni değil de eleştirileri okumayalım ki? Neden Joyce ana fikrini tam da bu şekilde, bu denli uzun ve okuru heder edercesine işlemiştir. Neden bu zahmete katlanmıştır? [Andrew Gibson’ın Türkçeye tercüme edilmekte olan James Joyce kitabından bir alıntı]

Suruc
Gözleriyle gülümseyen gencecik insanların teker teker ya da kitlesel olarak ortadan kaldırıldığı bir katliamlar coğrafyasında, çıldırtıcı bir dönemdeyiz.

Çirkinsiniz! Herkese yolladığınız samimiyetsiz toplu kutlama sms’leriniz kadar çirkinsiniz. Mütemadiyen örnek aldığınızı söylediğiniz peygamberimizin fitne kuyusu amcası Ebu Leheb kadar çirkinsiniz, dünya güzeli ağaçları kesip kesip genişlettiğiniz yollar kadar çirkinsiniz, kutularda istifli paralar kadar çirkinsiniz, törenlerde plaket verdiğiniz iş adamları kadar çirkinsiniz, gözlerinizden akan, gözlerinizi bürüyen, hırs gibi, kin gibi, öfke gibi çirkinsiniz…

 

Bizse güzeliz. Memleket kadar güzeliz. Tek bir yaprağını bile incitmeye kıyamayacağımız ağaçlarımız kadar güzeliz. Meydanlarda yuhlatılan annelerimizin gözyaşları kadar güzeliz. Her gece cam kenarına tüneyip babasının eve dönmesini bekleyen Soma’lı maden işçisinin oğlu Seyit Ahmet kadar güzeliz. Allah’tan sizin için bile mağfiret dileyecek kadar, hidayet dileyecek kadar güzeliz. Siz sizden olmayanı öldürmek isteyecek kadar çirkinsiniz, biz sizinle birlikte, hep birlikte kardeş kardeş yaşamaktan başka hiçbir şey istemeyecek kadar güzeliz…

 

Er ya da geç saracak güzellik çirkinliği. Kucaklayacak. O zaman kuracağımız o güzel kardeşlik sofrasına sizi de buyur edecek kadar güzeliz biz…

 

 

-Münire Coşkun’un anısına.

bosna_muniresini_kaybetti13813065790_h1083359

“Bosna unutturuluyor. Hatırlamalara ambargolar konuluyor. Savaş suçluları elini kolunu dolaşarak geziyor. Tecavüze uğrayan genç kızlar o günlerin taptaze acısıyla yaşamaya çalışıyor.”
Savaşta Hürriyet’in Bosna temsilciliğini yapan Münire Coşkun mektubunda yazmış bunları.
Saraybosna’dayım. Her şeyin burada başladığını biliyorum:
Uygarlıklar çatışmasının kıvılcımı 11 Eylül’den yıllar önce burada çakıldı. Farklı dinlerin barış içerisinde yaşayabileceğine dair umutlar burada bitti.
Yeni yüzyılın getireceklerini kavramak için Saraybosna’yı anlamak şart. Buraya ondan geldim.

***

Savaşta yakılmış kütüphanenin (daha doğrusu, ondan geriye kalanların) önünde, ak sakallı bir Almanla duruyoruz.
Yaşlı adam üç yıl önce Bavyera’da çıkan bir başka kitaplık yangınını anlatıyor. Sonra arkamızı dönüp Miljacka Nehri’ni süsleyen köprülere bakıyoruz. Lise öğrencilerinden oluşan kalabalık bir grup hep birlikte bu tarafa geçiyor.
“So…” diyor Alman arkadaşım: “Life goes on…”

***

Bu yıl Amerikalı araştırmacı John R. Schindler’in “Unholy Terror” adlı ilginç kitabı yayımlandı. Schindler, savaşta çizilen mazlum Müslüman-zalim Hıristiyan resminin televizyon tarafından dayatılan tek yanlı bir görüntü olduğunu savunuyor.
Dediğine göre Srebrenica katliamı da Boşnakların daha önce aynı kentteki Hıristiyanlara yaptığı zulme bir tepkiymiş falan.
Dahası, 11 Eylül saldırısını yapan El Kaide militanlarının savaş sırasında Bosna ordusunda yetiştiklerini söylüyor Schindler. Bir soykırıma sessiz kalan batı dünyası, gece rahat uyuyabilmek için aradığı bahaneyi bulmuş oluyor böylece.

***

Schindler’e en güzel yanıtı, yine Münire Coşkun’un mektubundaki sözler veriyor belki de:
“Bosna’da savaş bitti diyorlar. Yalan. Bosna’da her şey güllük gülistanlık diyorlar. Doğru değil… Başçarşı ve Mostar köprüsünün göz alıcı görüntüsü gerçekleri yansıtmıyor.
Mutsuz insanların, acıları ile yaşayan insanların yoğun olduğu ülkede savaş bitmedi. Sadece silahlar sustu. Silahların olmadığı, çaresizlik savaşı yaşanıyor.
O alımlı genç kızlar, o delikanlılar var ya… Derileri dişlense içerlerindeki zehir canlar alır.”
Hoşçakal Saraybosna… Yahya Kemal’in vaktiyle Üsküp için dediği gibi. “Çok sürse de ayrılık, aradan geçse çok sene, sen bizde olmasan da biz sendeyiz yine.”

-Saraybosna, Kasım 2007


Murat Menteş yazdı, M.K. Perker çizdi!
Yılın çizgi roman fenomeni!
DEÇSİ, her hafta Penguen’de!
Muhakkak okuyun!

Musaranas 2
İspanyol sinemasından bir gerilim başyapıtı daha: Musaranas.
Yani “Fareler.” Kır fareleri.
1950’lerde geçiyor olaylar.
Montse, agorafobik bir hanımefendidir. Terzi. Yaşadığı apartman dairesinden dışarıya adımını hiç atmıyor, atamıyor.
Nina da Montse’nin kız kardeşi. Genç ve güzel.
Üst katta ikamet eden Carlos, bir gün zilzurna sarhoşken merdivenlerden yuvarlanıp Montse’nin evinin eşiğine düşer.
Montse de Carlos’u içeri sürükler.
Yakışıklı Carlos, ömrünün kalanını artık sürüklenerek veya sürünerek geçirecektir.
Zira, Montse, Carlos’a âşık olmuştur.
Katil Montse. Deli Montse. Bahtsız Montse.
***
Juanfer Andres ve Esteban Roel’in yazıp yönettiği Musaranas’ın senaryosunda Sofia Cuenca ve Emma Tussell’in de imzası var.
Prodüktör ise dahi yönetmen Alex de la Iglesia.
Film, başlangıçta biraz ağır aksa da, 30. dakikadan itibaren, şoke edici bir finale doğru emin adımlarla ilerliyor.
Bana sorarsanız, mesajı da son derece güçlü: İnsani bağlamını yitiren dindarlık, seni sapık bir canavar yapar.

MUSARANAS
Yön.: Juanfer Andres, Esteban Roel
Sen.: Juanfer Andres, Esteban Roel
Sofia Cuenca, Emma Tussell
Oyn.: Macarena Gómez, Hugo Silva, Luis Tosar
Yapım: İspanya, Fransa; 2014

Kendinden başka her şeye
özeniyor bazen insan
üstelik yolken
ve bunun farkında değilken
ne ki gerçek?
ittifakla eyvallah denilen
yalan!

 
‘annem gibi konuşacak olursam
herkesin biraz mayası bozuk’

 
yola çıkan herkes
bir süre sonra yol olur
ve başka yollar geçer üstünden
içinden yollar geçer üstünden
başka insanlar geçer
yolculuklara çıkan
yol çiğnenir yıpranır
ölüp gidemez
hay lanet!

 
ilk yolculuk
son yolculuk
hep yolculuk
peki
yolken nasıl yol alınır?
işitin ve şahit olun
her yolculuk ihanet
her yolculuk aptalca planlanmış
bir kaçış
her yol
yalan!

bir

 

İlk cümle çok önemlidir. Ama öfkeliyseniz, iş son cümlenize bakar.
Dün, her sene olduğu gibi coşkuyla, sevgi dolu bir halle yine yollara düştük. Önce Beşiktaş’ta Meriç’le buluştum. Mor pankartımızı hazırladık. Üstüne de “Hepimiz Unicorn’uz” yazdık. Kenarlarına da çiçekler, böcekler, gökkuşağı çizdik. Çizim kabiliyetim neyse ki ilgi alanım olan şeylerle sınırlı. Günlerdir “Love wins” demişiz, yine başka ülkelerde olanlara uzaktan bakmış, kendi başımıza gelmiş gibi de sevinmişiz. O yüzden içimizde havai fişekler patlıyordu Onur Yürüyüşü’ne giderken.

Taksim’e geldiğimiz anda bir grup polis tarafından durdurulduk. Pankartım açıldı. Mor, çiçekli pankartım, lacivert giyen polisin elinde duruyor. Gözlerinde soru işaretleriyle her polis, pankartımı ötekine uzatıyor. Öbürü diğerine uzatıyor. Böyle geçiyor. Ben de oradan oraya uzanan pankartımla birlikte adım adım gidiyorum.  Sonuncusu, kafaları karıştıran soruyu soruyor bana: “Nedir bu unicorn?” Ben genelde böyle ani sorulara, ismimi bile sorsalar cevap veremiyorum. Neyse ki Meriç yanımda:
“Tek boynuzlu at.”
“Bununla giremezsiniz alana!”
“Hö?”
Tek boynuzla atla giremezmişiz. Bunun üstüne açıklama yapıyorum.
“Böyle renkli at bu ya, renkli kuyruğu filan var…”
“Aşağı inin. Bununla buradan geçemezsiniz. İki sokak sonra yukarı çıkın.”

Hiçbir şekilde meydana ilerleyemiyoruz. Aşağı doğru inip yeniden İstiklal girişine geliyoruz. Amaçlarının ne olduğunu çözmeye çalışıyoruz o sırada bir de. Derken aşağıdan dolaşıp yukarı çıktığımızda bayrağımızı açarız cadde boyunca yürürüz sanırken, arkadaşlarımızdan mesajlar geliyor “İyi misiniz?” diye. “Ya hiçbir şey yok burası çok güzel gelseni…” yazdığım anda içine alındığımız yarı halkadan açık olan tek tarafa doğru koşmaya başlıyoruz. Çünkü tek boynuzlu ata karşı olan polisler, gazdan yana. Cihangir’e doğru sloganlar ve gaz eşliğinde yürüyoruz. Bir ara koşmaya başlıyoruz ki o sırada benim pankartım yere düşüyor. Ama atlar düşse de koşar. Koşmaya devam edip Cihangir meydana geliyoruz.

O sırada hissettiğimiz tek şey var ki bu kadar insanın sevgisi, coşkusu, heyecanı kursaklarında bırakılmış. İyi halt etmişler. Duvara yaslanıp sigara içiyoruz. Meriç “Onlar evleniyor, biz yürüyemiyoruz bile…” diyor. Özeti bu. Öylesine gerisindeyiz tarihin. İktidar, güç peşinde olmayan bu kalabalık, bizler, sadece kendimiz gibi yaşamak isteyen bizler, Cihangir meydanda eğlenmeye başlıyoruz. Hatta bana kalırsa, diğer yürüyüşlerden daha bile güzel oluyor bir süre sonra. İç içeyiz. Bütün dostlar bir arada. Birbirimizi bulmamız bile daha kolay oluyor. Normalde yürüyüşte zorluk yaşıyorduk. Adım atacak yer kalmıyor bir süre sonra. Ara ara müdahale geliyor. Bir dakika kadar dağılan kalabalık yeniden meydana geliyor. Politik bir slogan yok. En politik sloganın sonunda zıplıyoruz yani… öyle. Bildiniz!

Sonra diyorum ki “Ulan her şey politik aslında… Amerika, bütün ülkelere büyük bir ayar verdi, bildiğin gizli emir. Bunlar da işte tüm sevgisizliğiyle, bütün cehaletiyle ve tarihle arasında takip mesafesi bırakırken oldukça geride kalmışlığıyla karşı çıkıyor.” Yıldırım Türker der ya ““Bir erkekbir erkeği; bir kadın, bir kadını sever. Kuracağımız ikinci cümle mutlaka politik olacaktır.” Bam!

Akşama doğru, Asmalı’ya geçiyoruz. İstiklâl boyunca da şarkı söyleyip “Buradayım!” diyoruz. Ellerimizde gökkuşağı bayraklarıyla girdiğimiz Asmalı’da herkes omuz omuza dans ediyor. Başka hiçbir şey yok. Slogan yok, bayrak dediğimiz renkli şeyler yok. “Normal” bir günde ne olursa, o oluyor yani…  We Will Rock You eşliğinde bütün kalabalık gündüz olanlardan uzaklaşmışız. Şarkı söyleyip dans ediyoruz. Hani insanların kalbinden o sırada saçılan duygunun renkleri ve sembolü olsa kesin yeşiller, morlar ve çiçekler havada uçuşurdu o sırada.  Öyle bir an… Şarkı bittiği anda, arkadaşımız “Tünel’de Sezen çalıyormuş.” diyor. Şimdi amaca bakın sonuca bakın bir de… Tünelde Sezen dinlemeye doğru gidiyoruz. “Sezen dinleyeceğiz la biz! Hedefimiz o!” Kalabalığı geçiyoruz.  Tam o sırada birileri “Polis!” diye bağırmaya başlıyor. “Plastik mermi atıyorlar! Arkaya ilerleyin.” Az önce dans ederken bile içinden zor çıktığımız kalabalığa, geri girmeye çalışıyoruz, derken her yeri gaz sarıyor. Alt katta yarım saat önce girdiğim tuvalete doğru yöneliyorum. Arkadaşım da benimle birlikte. Tuvaletin içine girip kapıyı kapatıyoruz ve penceresi yok. Penceresiz bir tuvalette, alt katta sıkışıyoruz. Sokaktaki bütün güzel insanlar da içeride tabii. Astımım var. Bir başkası da içeri yanımıza giriyor. Onun da astımı var. Üç kişi küçücük bir tuvaletteyiz. Buz gibi terlemişiz. Hadi Hamza diyelim arkadaşıma, Hamza yüzümü tutuyor. İkimizden de saf su akıyor adeta.  Buz ter… Üç kez dışarı çıkmaya çalışıyoruz. Ama bina içine bile gaz sıktıklarından kapıyı açmamız bile mümkün olmuyor.

O an kalbimizden renkler fışkırsa ve bir sembolü olsa sadece gri olurdu. Çünkü öfke bence, kendisinden başka hiçbir şey bırakmıyor. Dakikalar sonra dışarı çıkıyoruz. Birkaç tıp öğrencisi hemen yardıma koşuyorlar. Biri Ventolin buluyor, diğerleri süt… the Mekan’da da bir saat sonra benzer hikâyeler yaşanıyor.

Bir süre kaldırımda uzanıyorum. Rüyalar bile daha adil. Rüya olarak başlayıp öyle devam ediyor ya da direkt kâbusla başlıyor ve nihayetinde uyanıyorsun. Ama bu ülkede kafamızın içi, kalbimizin ortası rüya gibi de olsa bilgisiz, kalpsiz ve zalim her insan tarafından kâbusa dönüyor her yanımız.

Gecenin sonunda taksiyle eve dönerken, gün boyunca olanları düşünüyorum ve Sezen Aksu çalıyor: Aşkları da Vururlar… Yine de o hep kazanır. Bir sigara içiyorum. Kimseye kalmayacak olan bu dünyada, gündüz, tomanın polise verdiği cevap umarım tüm alıcılara ulaşmıştır.
Ulaşmadıysa da bizi dün gece gaza boğan insanlar… İçiniz rahat olsun dostum, ne yapıp edeceğiz, çocuklarınıza güzel bir dünya bırakacağız. Kendimize de elbet!

Müslümanların bir kısmı, özellikle de zengin olan kısmı Allah’tan gittikçe uzaklaşıyor. Kabe’ye ve civarına bakın mesela. Bilgisayarınızın arama motorunu açın ve görsellerde arayın. Gördünüz mü? Sahabe bu manzarayı görse alayımıza kılıçla saldırırdı herhalde böyle mi sahip çıktınız oğlum Allah’ın emanetine diye. Kabe cahiliye devrinde putlarla doluyken bile bu kadar kirli değildi. Babil Kulesi’ni andıran dev gökdelenlerle çevrili Beytullah, görgüsüz, şımarık zenginlerin gecede on bin dolar verip kaldığı otel odalarına fon olmuş durumda. Petrolden gelen ölçüsüz paranın manyaklaştırdığı Katarlı, Bahreynli, BAE’li, Suudi Arabistanlı binlerce insan altın musluklu odalarda Kabe’yi seyredip zemzem yudumluyor ve bunun adına ibadet diyorlar. Bu mu hacc’ın ruhu? Durumu müsait olan inananlara farz kılınan ibadet bu mu? Suriye’de, Somali’de, Doğu Türkistan’da ve pek çok yerde milyonlarca insan açlığın ve zulmün pençesinde inlerken Business Class uçup, kendilerine özel umre partileri organize eden görgüsüz güruh bunun hesabını Allah’a nasıl verecek? O parayı Cannes’de ya da Vegas’ta falan harcasalar daha iyi lan! En azından ölçüsüzlüklerine Allah’ı karıştırmamış olurlar.

Aslında her daim gözümüzün önünde olan görgüsüzlük ve izansızlık ramazanlarda daha bir can yakıcı oluyor. Sabah bir otelin iftar menüsü geçti elime. Üşenmedim saydım, tam yirmi altı parça var listede. Adamların başlangıç dediği ve çorbadan önce sundukları iftariyeliklerle bile dört kişilik bir aile doyar. Çorbası ara sıcağı ana yemeği pilavı tatlısı… Fiyatı da kişi başı 75 TL. Yuh ulan diye isyan edesi geliyor insanın. Çünkü o sofralardaki pek çok insan ay sonunda şöyle bir hesap yapacak. Fitre matematiği…

“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yılki fıtır sadakası miktarı 11.5 TL olarak belirledi. 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan süre için, ülkedeki sosyo-ekonomik hayat şartları ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulunduran Din İşleri Yüksek Kurulu, en düşük sadaka-i fıtır miktarını 11.5 TL olarak tespit etti.”

Bir öğün yemeğe 75 TL verip sonra da ihtiyaç sahiplerine 11.5 TL ödeyerek bir emri yerine getirdiğini zannetmenin yalancı huzurundan korusun rabbim hepimizi.