-Münire Coşkun’un anısına.

bosna_muniresini_kaybetti13813065790_h1083359

“Bosna unutturuluyor. Hatırlamalara ambargolar konuluyor. Savaş suçluları elini kolunu dolaşarak geziyor. Tecavüze uğrayan genç kızlar o günlerin taptaze acısıyla yaşamaya çalışıyor.”
Savaşta Hürriyet’in Bosna temsilciliğini yapan Münire Coşkun mektubunda yazmış bunları.
Saraybosna’dayım. Her şeyin burada başladığını biliyorum:
Uygarlıklar çatışmasının kıvılcımı 11 Eylül’den yıllar önce burada çakıldı. Farklı dinlerin barış içerisinde yaşayabileceğine dair umutlar burada bitti.
Yeni yüzyılın getireceklerini kavramak için Saraybosna’yı anlamak şart. Buraya ondan geldim.

***

Savaşta yakılmış kütüphanenin (daha doğrusu, ondan geriye kalanların) önünde, ak sakallı bir Almanla duruyoruz.
Yaşlı adam üç yıl önce Bavyera’da çıkan bir başka kitaplık yangınını anlatıyor. Sonra arkamızı dönüp Miljacka Nehri’ni süsleyen köprülere bakıyoruz. Lise öğrencilerinden oluşan kalabalık bir grup hep birlikte bu tarafa geçiyor.
“So…” diyor Alman arkadaşım: “Life goes on…”

***

Bu yıl Amerikalı araştırmacı John R. Schindler’in “Unholy Terror” adlı ilginç kitabı yayımlandı. Schindler, savaşta çizilen mazlum Müslüman-zalim Hıristiyan resminin televizyon tarafından dayatılan tek yanlı bir görüntü olduğunu savunuyor.
Dediğine göre Srebrenica katliamı da Boşnakların daha önce aynı kentteki Hıristiyanlara yaptığı zulme bir tepkiymiş falan.
Dahası, 11 Eylül saldırısını yapan El Kaide militanlarının savaş sırasında Bosna ordusunda yetiştiklerini söylüyor Schindler. Bir soykırıma sessiz kalan batı dünyası, gece rahat uyuyabilmek için aradığı bahaneyi bulmuş oluyor böylece.

***

Schindler’e en güzel yanıtı, yine Münire Coşkun’un mektubundaki sözler veriyor belki de:
“Bosna’da savaş bitti diyorlar. Yalan. Bosna’da her şey güllük gülistanlık diyorlar. Doğru değil… Başçarşı ve Mostar köprüsünün göz alıcı görüntüsü gerçekleri yansıtmıyor.
Mutsuz insanların, acıları ile yaşayan insanların yoğun olduğu ülkede savaş bitmedi. Sadece silahlar sustu. Silahların olmadığı, çaresizlik savaşı yaşanıyor.
O alımlı genç kızlar, o delikanlılar var ya… Derileri dişlense içerlerindeki zehir canlar alır.”
Hoşçakal Saraybosna… Yahya Kemal’in vaktiyle Üsküp için dediği gibi. “Çok sürse de ayrılık, aradan geçse çok sene, sen bizde olmasan da biz sendeyiz yine.”

-Saraybosna, Kasım 2007


Murat Menteş yazdı, M.K. Perker çizdi!
Yılın çizgi roman fenomeni!
DEÇSİ, her hafta Penguen’de!
Muhakkak okuyun!

Musaranas 2
İspanyol sinemasından bir gerilim başyapıtı daha: Musaranas.
Yani “Fareler.” Kır fareleri.
1950’lerde geçiyor olaylar.
Montse, agorafobik bir hanımefendidir. Terzi. Yaşadığı apartman dairesinden dışarıya adımını hiç atmıyor, atamıyor.
Nina da Montse’nin kız kardeşi. Genç ve güzel.
Üst katta ikamet eden Carlos, bir gün zilzurna sarhoşken merdivenlerden yuvarlanıp Montse’nin evinin eşiğine düşer.
Montse de Carlos’u içeri sürükler.
Yakışıklı Carlos, ömrünün kalanını artık sürüklenerek veya sürünerek geçirecektir.
Zira, Montse, Carlos’a âşık olmuştur.
Katil Montse. Deli Montse. Bahtsız Montse.
***
Juanfer Andres ve Esteban Roel’in yazıp yönettiği Musaranas’ın senaryosunda Sofia Cuenca ve Emma Tussell’in de imzası var.
Prodüktör ise dahi yönetmen Alex de la Iglesia.
Film, başlangıçta biraz ağır aksa da, 30. dakikadan itibaren, şoke edici bir finale doğru emin adımlarla ilerliyor.
Bana sorarsanız, mesajı da son derece güçlü: İnsani bağlamını yitiren dindarlık, seni sapık bir canavar yapar.

MUSARANAS
Yön.: Juanfer Andres, Esteban Roel
Sen.: Juanfer Andres, Esteban Roel
Sofia Cuenca, Emma Tussell
Oyn.: Macarena Gómez, Hugo Silva, Luis Tosar
Yapım: İspanya, Fransa; 2014

Kendinden başka her şeye
özeniyor bazen insan
üstelik yolken
ve bunun farkında değilken
ne ki gerçek?
ittifakla eyvallah denilen
yalan!

 
‘annem gibi konuşacak olursam
herkesin biraz mayası bozuk’

 
yola çıkan herkes
bir süre sonra yol olur
ve başka yollar geçer üstünden
içinden yollar geçer üstünden
başka insanlar geçer
yolculuklara çıkan
yol çiğnenir yıpranır
ölüp gidemez
hay lanet!

 
ilk yolculuk
son yolculuk
hep yolculuk
peki
yolken nasıl yol alınır?
işitin ve şahit olun
her yolculuk ihanet
her yolculuk aptalca planlanmış
bir kaçış
her yol
yalan!

bir

 

İlk cümle çok önemlidir. Ama öfkeliyseniz, iş son cümlenize bakar.
Dün, her sene olduğu gibi coşkuyla, sevgi dolu bir halle yine yollara düştük. Önce Beşiktaş’ta Meriç’le buluştum. Mor pankartımızı hazırladık. Üstüne de “Hepimiz Unicorn’uz” yazdık. Kenarlarına da çiçekler, böcekler, gökkuşağı çizdik. Çizim kabiliyetim neyse ki ilgi alanım olan şeylerle sınırlı. Günlerdir “Love wins” demişiz, yine başka ülkelerde olanlara uzaktan bakmış, kendi başımıza gelmiş gibi de sevinmişiz. O yüzden içimizde havai fişekler patlıyordu Onur Yürüyüşü’ne giderken.

Taksim’e geldiğimiz anda bir grup polis tarafından durdurulduk. Pankartım açıldı. Mor, çiçekli pankartım, lacivert giyen polisin elinde duruyor. Gözlerinde soru işaretleriyle her polis, pankartımı ötekine uzatıyor. Öbürü diğerine uzatıyor. Böyle geçiyor. Ben de oradan oraya uzanan pankartımla birlikte adım adım gidiyorum.  Sonuncusu, kafaları karıştıran soruyu soruyor bana: “Nedir bu unicorn?” Ben genelde böyle ani sorulara, ismimi bile sorsalar cevap veremiyorum. Neyse ki Meriç yanımda:
“Tek boynuzlu at.”
“Bununla giremezsiniz alana!”
“Hö?”
Tek boynuzla atla giremezmişiz. Bunun üstüne açıklama yapıyorum.
“Böyle renkli at bu ya, renkli kuyruğu filan var…”
“Aşağı inin. Bununla buradan geçemezsiniz. İki sokak sonra yukarı çıkın.”

Hiçbir şekilde meydana ilerleyemiyoruz. Aşağı doğru inip yeniden İstiklal girişine geliyoruz. Amaçlarının ne olduğunu çözmeye çalışıyoruz o sırada bir de. Derken aşağıdan dolaşıp yukarı çıktığımızda bayrağımızı açarız cadde boyunca yürürüz sanırken, arkadaşlarımızdan mesajlar geliyor “İyi misiniz?” diye. “Ya hiçbir şey yok burası çok güzel gelseni…” yazdığım anda içine alındığımız yarı halkadan açık olan tek tarafa doğru koşmaya başlıyoruz. Çünkü tek boynuzlu ata karşı olan polisler, gazdan yana. Cihangir’e doğru sloganlar ve gaz eşliğinde yürüyoruz. Bir ara koşmaya başlıyoruz ki o sırada benim pankartım yere düşüyor. Ama atlar düşse de koşar. Koşmaya devam edip Cihangir meydana geliyoruz.

O sırada hissettiğimiz tek şey var ki bu kadar insanın sevgisi, coşkusu, heyecanı kursaklarında bırakılmış. İyi halt etmişler. Duvara yaslanıp sigara içiyoruz. Meriç “Onlar evleniyor, biz yürüyemiyoruz bile…” diyor. Özeti bu. Öylesine gerisindeyiz tarihin. İktidar, güç peşinde olmayan bu kalabalık, bizler, sadece kendimiz gibi yaşamak isteyen bizler, Cihangir meydanda eğlenmeye başlıyoruz. Hatta bana kalırsa, diğer yürüyüşlerden daha bile güzel oluyor bir süre sonra. İç içeyiz. Bütün dostlar bir arada. Birbirimizi bulmamız bile daha kolay oluyor. Normalde yürüyüşte zorluk yaşıyorduk. Adım atacak yer kalmıyor bir süre sonra. Ara ara müdahale geliyor. Bir dakika kadar dağılan kalabalık yeniden meydana geliyor. Politik bir slogan yok. En politik sloganın sonunda zıplıyoruz yani… öyle. Bildiniz!

Sonra diyorum ki “Ulan her şey politik aslında… Amerika, bütün ülkelere büyük bir ayar verdi, bildiğin gizli emir. Bunlar da işte tüm sevgisizliğiyle, bütün cehaletiyle ve tarihle arasında takip mesafesi bırakırken oldukça geride kalmışlığıyla karşı çıkıyor.” Yıldırım Türker der ya ““Bir erkekbir erkeği; bir kadın, bir kadını sever. Kuracağımız ikinci cümle mutlaka politik olacaktır.” Bam!

Akşama doğru, Asmalı’ya geçiyoruz. İstiklâl boyunca da şarkı söyleyip “Buradayım!” diyoruz. Ellerimizde gökkuşağı bayraklarıyla girdiğimiz Asmalı’da herkes omuz omuza dans ediyor. Başka hiçbir şey yok. Slogan yok, bayrak dediğimiz renkli şeyler yok. “Normal” bir günde ne olursa, o oluyor yani…  We Will Rock You eşliğinde bütün kalabalık gündüz olanlardan uzaklaşmışız. Şarkı söyleyip dans ediyoruz. Hani insanların kalbinden o sırada saçılan duygunun renkleri ve sembolü olsa kesin yeşiller, morlar ve çiçekler havada uçuşurdu o sırada.  Öyle bir an… Şarkı bittiği anda, arkadaşımız “Tünel’de Sezen çalıyormuş.” diyor. Şimdi amaca bakın sonuca bakın bir de… Tünelde Sezen dinlemeye doğru gidiyoruz. “Sezen dinleyeceğiz la biz! Hedefimiz o!” Kalabalığı geçiyoruz.  Tam o sırada birileri “Polis!” diye bağırmaya başlıyor. “Plastik mermi atıyorlar! Arkaya ilerleyin.” Az önce dans ederken bile içinden zor çıktığımız kalabalığa, geri girmeye çalışıyoruz, derken her yeri gaz sarıyor. Alt katta yarım saat önce girdiğim tuvalete doğru yöneliyorum. Arkadaşım da benimle birlikte. Tuvaletin içine girip kapıyı kapatıyoruz ve penceresi yok. Penceresiz bir tuvalette, alt katta sıkışıyoruz. Sokaktaki bütün güzel insanlar da içeride tabii. Astımım var. Bir başkası da içeri yanımıza giriyor. Onun da astımı var. Üç kişi küçücük bir tuvaletteyiz. Buz gibi terlemişiz. Hadi Hamza diyelim arkadaşıma, Hamza yüzümü tutuyor. İkimizden de saf su akıyor adeta.  Buz ter… Üç kez dışarı çıkmaya çalışıyoruz. Ama bina içine bile gaz sıktıklarından kapıyı açmamız bile mümkün olmuyor.

O an kalbimizden renkler fışkırsa ve bir sembolü olsa sadece gri olurdu. Çünkü öfke bence, kendisinden başka hiçbir şey bırakmıyor. Dakikalar sonra dışarı çıkıyoruz. Birkaç tıp öğrencisi hemen yardıma koşuyorlar. Biri Ventolin buluyor, diğerleri süt… the Mekan’da da bir saat sonra benzer hikâyeler yaşanıyor.

Bir süre kaldırımda uzanıyorum. Rüyalar bile daha adil. Rüya olarak başlayıp öyle devam ediyor ya da direkt kâbusla başlıyor ve nihayetinde uyanıyorsun. Ama bu ülkede kafamızın içi, kalbimizin ortası rüya gibi de olsa bilgisiz, kalpsiz ve zalim her insan tarafından kâbusa dönüyor her yanımız.

Gecenin sonunda taksiyle eve dönerken, gün boyunca olanları düşünüyorum ve Sezen Aksu çalıyor: Aşkları da Vururlar… Yine de o hep kazanır. Bir sigara içiyorum. Kimseye kalmayacak olan bu dünyada, gündüz, tomanın polise verdiği cevap umarım tüm alıcılara ulaşmıştır.
Ulaşmadıysa da bizi dün gece gaza boğan insanlar… İçiniz rahat olsun dostum, ne yapıp edeceğiz, çocuklarınıza güzel bir dünya bırakacağız. Kendimize de elbet!

Müslümanların bir kısmı, özellikle de zengin olan kısmı Allah’tan gittikçe uzaklaşıyor. Kabe’ye ve civarına bakın mesela. Bilgisayarınızın arama motorunu açın ve görsellerde arayın. Gördünüz mü? Sahabe bu manzarayı görse alayımıza kılıçla saldırırdı herhalde böyle mi sahip çıktınız oğlum Allah’ın emanetine diye. Kabe cahiliye devrinde putlarla doluyken bile bu kadar kirli değildi. Babil Kulesi’ni andıran dev gökdelenlerle çevrili Beytullah, görgüsüz, şımarık zenginlerin gecede on bin dolar verip kaldığı otel odalarına fon olmuş durumda. Petrolden gelen ölçüsüz paranın manyaklaştırdığı Katarlı, Bahreynli, BAE’li, Suudi Arabistanlı binlerce insan altın musluklu odalarda Kabe’yi seyredip zemzem yudumluyor ve bunun adına ibadet diyorlar. Bu mu hacc’ın ruhu? Durumu müsait olan inananlara farz kılınan ibadet bu mu? Suriye’de, Somali’de, Doğu Türkistan’da ve pek çok yerde milyonlarca insan açlığın ve zulmün pençesinde inlerken Business Class uçup, kendilerine özel umre partileri organize eden görgüsüz güruh bunun hesabını Allah’a nasıl verecek? O parayı Cannes’de ya da Vegas’ta falan harcasalar daha iyi lan! En azından ölçüsüzlüklerine Allah’ı karıştırmamış olurlar.

Aslında her daim gözümüzün önünde olan görgüsüzlük ve izansızlık ramazanlarda daha bir can yakıcı oluyor. Sabah bir otelin iftar menüsü geçti elime. Üşenmedim saydım, tam yirmi altı parça var listede. Adamların başlangıç dediği ve çorbadan önce sundukları iftariyeliklerle bile dört kişilik bir aile doyar. Çorbası ara sıcağı ana yemeği pilavı tatlısı… Fiyatı da kişi başı 75 TL. Yuh ulan diye isyan edesi geliyor insanın. Çünkü o sofralardaki pek çok insan ay sonunda şöyle bir hesap yapacak. Fitre matematiği…

“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yılki fıtır sadakası miktarı 11.5 TL olarak belirledi. 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan süre için, ülkedeki sosyo-ekonomik hayat şartları ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulunduran Din İşleri Yüksek Kurulu, en düşük sadaka-i fıtır miktarını 11.5 TL olarak tespit etti.”

Bir öğün yemeğe 75 TL verip sonra da ihtiyaç sahiplerine 11.5 TL ödeyerek bir emri yerine getirdiğini zannetmenin yalancı huzurundan korusun rabbim hepimizi.

KİMSE ÖPMESİN SENİ

Artık kimse doğru düzgün öpmeyecek mi beni ?
Bunu halletmemiz lazım yoksa takılır kalırım
Takılmalar meşhurdur bizde bak mesela babam
Anneme kırk yıldır takık daha önce de söylemiştim

Oysa
Esmerliğimi bırakmıştım arkada ve sarılamamanın hüznünü
Kimsenin dinlemediği müzisyenler fark etti ilkin
Bu arada salonda delirmiş bir dans histerisi
Bu arada garsonların yetişememe telaşı
Bir ara seni yanlış bir adam öptü tam alnından
O ara içimdeki bütün kuşları öldürdüm
Öptürdün kendini ve yok oldun ara ara baktığım
Bütün aralarda yoksun sen aslında bilip
Bilmez gibi yaptığın bütün gecelerin sonunda
Fena halde yoksun hep ah! en çok da bu ara

Bu arada olmadığın bütün aralara sızan
Bir sürü şey oldu elbet azıcığını anlatayım
Terli hayvanlar gibi telaşla dans eden adamlar
Umutsuzluğun makyajıyla güler gibi yapan kadınlar
Ve yorulup yorulup oturdukları masalarda
Koalisyon muhabbetleri
Bu arada bir yerlerde doğalgaz faturasını ödeyemeyip
Kendini asan babanın kaybolmuş çorap teki
Bu arada mendil satan çocuklar
Bu arada hırsla dövüşür gibi sevişen
Annelerinin okuyor zannettiği genç kızlar

Bu arada
Baş ağrısı
Mide dönmesi
Ve
Tonik
Ve
Kalabalık
Ve yeter artık
Kimse öpmesin seni
Yazık..

Gezi
1. Seçim yapıldı. Beğenin ya da beğenmeyin yukarıdaki fotoğraf gerçek oldu ve ikinci yarı başladı. AKP’nin Türkiye ile yaptığı maç değil 2071 ya da 2023’e, 2016’ya kadar bile sürecek gibi görünmüyor.
2. Sadece iktidara endekslenmiş bir yapı 13 yıldan sonra böyle bir yenilgi aldığında onu artık kimse tutamaz. Çözülür gider.
3. Güç peşinde koşan insanlardan kurulu bir topluluğun, yenilgi halinde gücünü koruması, yeniden ayağa kalkıp yola koyulması -olay Türkiye’de geçtiği için ve Türkiye’de her zaman balık baştan koktuğu için-mümkün değildir.
4. İlkin bürokrasiye yayılır, ‘keser döner sap döner havası.’ Bürokrasi durur ve beklemeye başlar, bir ispiyon atmosferinde.
5. Rota belli oldukça yeni jurnalciler zuhur etmeye başlar sağda solda.
6. Önce suçlu bulunur ve ilan edilir, sonra ona ‘vur abalıya’ şeklinde çullanılır. Bir zaman geçtikten sonra ‘kör ölüp badem gözlü olunca’ da bu kez yana yakıla ağıtlara başlanır. AKP, ‘eski Türkiye’nin değişmez hasletlerinin toplamı olduğu ve onları beter bir şekilde maksimize ettiği için kaderinden kaçamaz.
7. Seçim yapıldı. Ve çoğunun polislere ait olduğu açıklanan plakasız arabalara rağmen fazla olay çıkmadan tamamlandı.
8. Seçim yapıldı. Yapılamayabilirdi. Ağrı’da tertiplenen olaylar, Fenerbahçe otobüsüne yapılan saldırı, HDP il binalarında patlatılan bombalar, HDP temsilciliklerine yapılan saldırılar ve son olarak Diyarbakır’daki katliam girişimi seçimi amaçlandığı üzere yapılamaz hale getirebilirdi ve bugün başka bir yer olurdu Türkiye.
9. Seçim yapıldı ve seçim öncesi düzenlenen bütün tertiplere rağmen başarılı bir şekilde tamamlanabildiyse bunda ‘Oy ve Ötesi’ ve kendiliğinden oyuna sahip çıkan diğer sivil grupların, yurttaşların katkısı yadsınamaz. Dolayısıyla meclise giren partiler ve onların kulağına koalisyon önerilerini üflemek için sıraya dizilenler “İşlem tamam.Artık içeride istediğimiz kombinasyonları kurabiliriz’ havasına bu seçimlerden itibaren giremez. Oyunun izini sandıkta takip edenler mecliste niye etmesin?
10. İktidar, Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş bir adaletsizlikle iki koldan mitinglerle ve yüzlerce koldan her türlü propagandası ve devletin bütün gücüyle seçime yüklendi. Kaybetti.
11. Çözüm süreci halkın oylarıyla kapalı kapıların ardından kurtarılarak başından beri olması gereken yere Meclis’e taşındı. Dolayısıyla bu sürecin eski sahipleri de kaybetti.
12. İstanbul mali oligarşisi bütün sinsiliği ve hacıyatmazlığıyla küpünü doldurmaya devam ederek izlediği 13 yılın ardından yeniden ses vermeye başladı. Büyük koalisyon naraları atmaya başladılar şimdiden. Hedeflenen; Tayyip Erdoğan tasfiye edilerek daha önce denenen Sarı-Gül-en formülünün Sarıgül kısmı da yerel seçim, ön seçim ve genel seçim yenilgilerinin ardından ‘herhalde’ devre dışı kaldığından Gül-en formülüne CHP ya da HDP’nin eklemlenmesi gibi görünüyor. AKP Tayyip Erdoğan’dan arındırılarak Gül’e emanet edilecek, 4 bakan da yüce divana gönderilerek devr-i sabık’a girişilmeksizin para istiflemeye devam edilecek!
14. Söylemek bile fazla; Erdoğan yoksa AKP de olamaz. AKP’nin kaybettiği yerde onunla kim koalisyon yaparsa o da kaybeder.
15. Gezi’de AKP’nin saldırısına uğrayan ve ona karşı birleşen yukarıdaki fotoğraftaki insanlar Erdoğan’ı tarihi bir yenilgiye uğrattı. Onların birlikte davranmayı öğrenmeye başladıkları,en azından bunu denemeye istekli oldukları Gezi’de görülmüştü. Seçim bunun devam etmesi gerektiğini gösterdi. Başka da bir seçenek yok aslında.
16. İşin en trajikomik tarafı da meclis açıldığında geçici başkan olarak onu yönetecek olan Deniz Baykal’ın kalıcı olarak başkanlığa seçilme ihtimali. Baykal aday gösterilir ve Meclis Başkanı seçilirse Erdoğan yurt dışına çıkınca onun yerine vekalet edecek!
Sen bütün dünyayı yakıt aktarmasız dolaşabilecek yarım milyar dolarlık uçak al sonra da ona bugünden itibaren bir daha gönül rahatlığıyla hiç bineme! Bu durumda söylenecek tek bir şey var: “Allah’ın sopası yok!”
17. Son söz: O uçak artık tek bir işe yarar!

Muhteşem bir seçim oldu.

Her şey bir yana, barajla birlikte asıl yıkılan, bu ülkenin yoksul ve mazlum halkı Kürtlere karşı yıllardır türlü yalan ve aşağılamayla beslenen ırkçılık barajıydı. Irkçılar yerinde duruyor tabii, onlara insanlıktan nasiplerini bir çırpıda verme şansımız yok, yavaş yavaş alacaklar inşallah. Ama önemli olan, şimdiye kadar Kürt siyasi hareketini dışlayan ve tehdit olarak gören bir kesimin, ülkeyi yobaz-faşist iktidarın elinden kurtarmak için, ırkçılık barajını aşarak onlarla biraraya gelebilmesi oldu. Çok büyük bir kesim değil, ama etkisi büyük. Sadece bu bile, ülkenin kavga, yalan ve nefretle değil, akıl, sağduyu ve uzlaşmayla yönetileceği bir gelecek konusunda umut veriyor.

Nasıl bir hükümet kurulacağını ve bunun hayatımızı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Aslında, hâlâ, demokrasi olduğunu iddia eden bir ülkede olması gereken temel şartları sağlamaya çalışıyoruz. Mecliste tüm partilerin aldıkları oyla orantılı temsil edilmesini sağlamak otuz beş yıl sürdü. Sıra, anayasanın ve yasaların uygulanabildiği, suç işleyenlerin, yargılanıp cezalandırılabildiği bir ülke kurmaya gelecek diye umuyoruz.

Bu konuda söylenecek çok şey var tabii. Ama şimdilik, meraklısı için, dikkatimizi seçimin kendisine ve oy oranlarıyla milletvekili sayıları arasındaki ilişkiye, daha doğrusu bu ilişkide herkesin dikkatini çeken tuhaflığa çevirelim.

Şu an itibarıyla, HDP’nin çıkardığı milletvekili sayısı farklı kaynaklarda 80 ya da 81 olarak geçiyor. Yani kendisinden yaklaşık bir buçuk milyon fazla oy alan MHP ile ya aynı sayıda ya daha fazla milletvekili çıkarmış. Burada bir haksızlık var gibi görünüyor. Peki bu nasıl oluyor?

Bu sonucu doğuran birkaç faktör var. Birincisi, seçim kanunumuza göre her il, nüfusundan bağımsız olarak, sadece il olduğu için fazladan bir mv. alıyor. Bu da küçük nüfuslu illerin nüfuslarına oranla daha çok temsil edilmesine neden oluyor. Doğu ve güneydoğuda düşük nüfuslu çok sayıda il olduğu için, bu bölgede yüksek oy alan HDP, bölgenin nüfusuna göre daha yüksek bir oranda temsil edilebiliyor. Ama bu kendi başına durumu açıklayan bir faktör değil, çünkü MHP’nin güçlü olduğu Orta Anadolu’da da düşük nüfuslu birçok il var.

İkinci ve daha önemli olan faktör, belli bir seçim bölgesindeki sandalyeleri, oylarla orantılı olarak dağıtırken kullandığımız d’Hondt yönteminin, her bir seçim bölgesinde oyu en fazla olan partilere avantaj sağlayan bir yöntem olması. Partilerin oyları aşağı yukarı dengeli ve birbirine yakın olduğunda bu avantaj ortaya çıkmıyor, ama bir parti oyların büyük kısmını aldığında daha belirgin oluyor.

Ağrı güzel bir örnek. Dört mv. çıkarıyor, HDP’nin oy oranı %76,9, ikinci gelen AKP %16,6. D’Hondt sistemine göre dört milletvekilini de HDP çıkarıyor, çünkü AKP’nin bir mv. çıkarması için, HDP’nin dörtte birininden fazla oy alması lazım. Başka bir deyişle, d’Hondt sistemi, her %19 oy için bir sandalye hak ettiğinizi söylüyor, AKP %19’un altında kaldığı için sıfır çekiyor, HDP dört sandalyeyi de alıyor.

Ama aslında %76,9 oy, oyların yaklaşık dörtte üçü demek. Oyların dörtte üçünü alıyorsanız, dört milletvekilinin de üçünü çıkarmanız beklenir. Daha doğrusu daha orantılı sonuç veren bir sistem kullanılsaydı öyle olurdu, AKP de oyların dörtte birini almadığı halde ona en çok yaklaşan parti olarak bir mv. çıkarırdı. D’Hondt sistemi, bunun gibi yerlerde, HDP’ye oy oranını aşan fazladan birer milletvekilliği kazandırıyor. MHP bu tarz bir avantajdan hiçbir yerde yararlanamıyor, çünkü Osmaniye dışında hiçbir yerde birinci parti değil.

Bununla bağlantılı bir diğer faktör, HDP’nin oylarının MHP’ye göre çok daha dengesiz dağılmış olması. Dengesiz dağılım briçte olduğu gibi seçimlerde de avantaj.

HDP’nin mv. çıkaramadığı yerlerde, oy oranı da genellikle çok düşük, çoğu yerde %5’in altında. Bu da boşa giden oyunun daha az olması anlamına geliyor. %10’un üstünde olduğu halde hiç mv. çıkaramadığı sadece bir il (Elazığ) var. MHP ise tam 18 ilde %10’un üzerinde, bunlardan yedisinde %20’nin üzerinde oy aldığı halde hiç mv. çıkaramamış. Bu da aldığı oyun kayda değer bir kısmının boşa gittiğini gösteriyor.

Seçim sistemini ideale yaklaştırmak ve kimsenin kendini haksızlığa uğramış hissetmemesini sağlamak için, bu sorunu da çözmek gerek. Daha yüzde on barajı yerinde dururken sen neden bahsediyorsun diyebilirsiniz tabii. Olsun, biz yazalım, belki bir faydası olur.

Nasıl çözeceğiz? Aslında meselelerden birinin çözümü diğer meseleyi daha beter hale getiriyor. İller ve seçim bölgeleri bu şekilde durdukça… Mesela, ilk problemi çözmek için her ile kafadan bir sandalye vermekten vazgeçip 550 sandalyeyi illerin nüfuslarıyla olabildiğince orantılı dağıtacak olursak, 10 ile sadece bir, 19 ile de sadece iki sandalye düşüyor. Bu da tabii bu illerde bir veya iki parti dışındakilerin oylarının boşa gideceği anlamına geliyor. Bir problemi çözmek isterken diğer problemi daha ciddi hale getiriyoruz.

Bir çözüm, 1961, 1965 ve 1969 seçimlerinde uygulanan milli bakiye sistemi tarzı bir şey olabilir. Ama o da belli bir aday listesi için verilen oyun başka adayları seçmek için kullanılması gibi bir anormallik doğuran bir sistem. Bir de bağımsız adaylara karşı bir haksızlığa neden olduğu söylenebilir.

Milletvekili sayısını arttırmak da bir çözüm olabilir, ama o da binlerce üyesi olan ve her toplantısı CHP kurultayı gibi geçen bir meclis anlamına gelir, oradan kolay kolay iş çıkmaz.

En akılcı çözüm, seçim bölgelerini daha büyük, her biri birden çok ili kapsayabilir hale getirmek ya da küçük illeri birleştirip daha büyük iller oluşturmaktan geçiyor. Çok düşük nüfuslu iller olmadığında, sandalyeler iller arasında orantılı olarak ve her birine yeterince sandalye düşecek şekilde dağıtılabilir. Hem iller arasındaki adaletsizlik giderilir, hem de boşa giden oy oranı makul seviyelere çekilir.

İronik bir şekilde, buna yakın bir öneri, şimdiye kadar sadece, demokratik özerklik projesi çerçevesinde, yerel yönetimleri ilk seviyede 20-25 il olacak şekilde yeniden düzenlemeyi öneren HDP’den gelmişti.

Bugün Bakırköy Devlet Hastanesi’ne gittim. Alzheimer olan babaannem artık göremiyor ve sol tarafı felç… öylece yatıyor yatağında. Benzetmek gibi olmasın ama küçükken cadı olarak bildiğim birinin öylece yatması, insanı birtakım düşüncelere salıyor. O bile böyleyse ben ne olurum gibi…
Devlet Hastanesi’nin amına koyayım diyorum. Ama seksist bir küfür olduğu için hemen geri alıyorum. İnsan, seksist olmamalı. Neyse. Daha yeni beyin ameliyatı olmuş, henüz kalp krizi geçirmiş ve daha nice hastalıktan nasibini almış olan teyzeler amcalar yan yana duran yataklarda yatıyor. Bir ara bir amca beni doktor sanıp bir şey soruyor. Doktor olmadığımı söyleyince de bana “Sik kafalı! Ben hukuk mezunuyum!” diyor. “Lütfen seksist küfürler etmeyelim amca. Siz hukuk mezunu olabilirsiniz ama incitmek, rencide etmek nedir bilir misiniz ha,” diyorum içimden. Gülümseyerek amcanın yatağını terk ediyorum. Anlayışla karşılıyorum. Hem yaşlı hem de hasta ne de olsa. Birkaç adım ilerledikten sonra hırlıyorum. Yani edebiyatın güzelliğinden değil. Bildiğiniz hırlıyorum. Sonra hemen geçiyor. Benim ayarlarım doğuştan bozuk.  Doğru yerde doğru duygusal tepkiler veremiyorum. Oralarıma bir haller olmuş yani… mesela sırf bu yüzden beş kez yüz felci geçirdim. Zira bence beynimin de kafası karışık. Yüzüme hangi mimiğin gitmesi gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. Otokontrolüm sıfır.

Sadece on beş dakika geçmişti ve ben gerçekten bayılmak, hayattan kopmak, kainatla bağlantımı sona erdirmek üzereydim. Önümden hastane yemeği geçti ve ben müthiş bir aydınlanma içine girdim. Çocuk doğurmaya karar verdim. Çocuk doğuracaktım! Zaten onu başkan da yaptırmamıştık. O zaman çocuk doğurabilirdim. Hem ben çocuk doğurursam, çok yaşlandığımda ve aşağılık, böyle sözler etmemeliydim ama kendime engel olamıyordum, babası beni terk edecekti ve o zaman ben çok yalnız kalacaktım. O kadar yalnız kalacaktım ki pencereye yastık koyup dirseğimi çenemin altına dayayacaktım. Saksı gibi duracaktım pencerede. Sabahları insanları uğurlayıp akşamları insanları uğurlayacaktım. Uğurlamalar benden sorulacaktı çünkü kimse gelmeyecekti.
Tanıdık bir sperme ihtiyacım vardı. Genlerim kaliteliydi ve çok güzel bir çocuk doğurabilirdim. Sonra onu dünyanın en anarşist pisliği yapardım ve o zaman o da beni terk ederdi. İşte… planım daha ilk saniyeden hata vermişti. Olmuyordu. Hayal kurarken mantıklı davranamıyordum. Eski sevgililerimden birine mesaj attım. Çocuk yapma projemi sundum. Daha çok zamanım olsaydı mantıklı bir sunum hazırlayabilirdim. Fakat zaman azdı. O çocuk büyümeli ve yaşlandığımda beni sevecek yolu almalıydı bu hayatta. Aniden aklıma kusursuz bir proje daha geldi. Ortak çocuk yapabilirdik. İki kurucu üye, bir yazman, bir sayman ve iki de asil üye eşliğinde kurulumu gerçekleştirdim. Ortak bir çocuk yapacaktık ve veletimiz biz yaşlandığımızda hepimize bakacaktı. Böylece kimseye ihtiyacımız olmayacaktı. Çok mutlu ölecektik. Arkamızdan bir ağlayanımız olacaktı. Öldüğüm zaman “Anam, anam, anam, garip anam sen yoksun yanımda, kime dert yanam, dünya yalan” şarkısında hüzünlenecek bir oğlum olsun istiyordum şu ömrümde. “Biyolojik saatin geldiğinde bütün hücrelerin doğurmak istiyorum diye bağıracak” diyen bütün eski sevgililerime mesaj attım: “Haklıymışsın…” diye. Sonra da engelledim. Bir insan haklıysa ve haklı olduğunu biliyorsa, yasalarımız gereği susturulur. Bize böyle öğretildi. Biz bu ülkenin çocuğuyuz tamam mı… İçimde birden fazla karakter vardı. Onları nasıl yönetmem gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ama en kötüsü de içimdeki Hamza Abi’ydi. Psikolog arkadaşıma göre babasız kadınların içinde Hamza Abi olurmuş. Bi’ vurdu mu yapışırmışsın yere…
Hastaneden çıkıp eve geldiğimde yaptığım ilk şey kendimi odaya kilitlemek oldu. Yapayalnız ölecektim işte. Zaten ben 80 yaşına gelince, beni kim sevsindi ki… Ayrıca huysuz biri olmak kanımda vardı. Engellenemezdi. Şimdiden çalışmaya başlasam o kadar zamanda kendimden dünya güzeli bir insan yaratmam neredeyse imkansızdı. Ama çocuk öyle değil ki… ben onun annesiydim atsa atamaz, satsa satamazdı. Of bile diyemezdi bana. Ben artık dişi kuştum. Yuvamı kendim yapacaktım. Cennet benim ayaklarımın altında olacaktı. Anne olunca anlayacağım her şeyi anlayacaktım. Paşalar gibi, pardon, kraliçeler gibi yaşlanacaktım.
Tüm bu hayalleri kurarken, aklıma intihar etmek gibi saçma saçma fikirler geliyordu. Ulan, lisedeyken bile etmedin 80 yaşında mı edeceksin dedim kendime. Asıl o zaman et oğlum, dedim sonra da. Eğer dedim olur da çok yaşarsam ve aklî dengemi henüz yitirmemişsem hakk’a yürüyecektim. Ama eğer söylenenler doğruysa ve son anda sırf intihar ettim diye cenneti kaybedeceksem bu işe girişmek istemiyordum. Bu riski alamazdım. Beni Allah’la görüştürün, ona gelmek için intihar ettim desem, kesin hiç kimse beni dinlemezdi ve direkt cehenneme postalanırdım. Yine de… denemeye değerdi. Bu çile çekilecek gibi değildi. 80 yaşıma kadar beklemektense şimdi halletmeliydim meseleyi.
Aklım başıma çabuk gelmişti. Çocuk fikrinden hızla uzaklaştım ve yatak odamın duvarına sprey boyalarla: “Çocuğum, Haklıyım, Doğmayacağım!” yazdım. Öteki duvara da beni bu hâle getiren genlerim için “İşçiyim, Haklıyım, Devredilen Genlere Karşıyım!” yazdım. Ben yapısalcı anarşisttim. Her şeyi yanlış anlamıştım. Kendimi yapılandırarak var etmekten ve sonra ona buna verip yok etmekten yanaydım.
Hamza Abi geldi. Ellerimi, çekmeceden çıkardığı kazakla bağladı. Böyle, dişlerinde sıka sıka hem de… “Otur ulan,” dedi “bir sen öleceksin sanki!” diye de azarlamaya devam etti. “Hayatının değerini başındayken bilmiyorsan, sonunda hiç anlamazsın. Sen şanslısın çünkü şu anda da kendi hayatını yaşamıyorsun.” deyip ellerimi açtı. Öptü.
“Bir tek sen varsın Hamza Abi…”dedim. Bir şey demedi.