Pirimiz Seyyid Nesimi’nin 6 asırlık türküsü, sıkı dostumuz Can Gox’un harika yorumuyla geliyor.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

2012’ye girerken bu blog’da yer alan tebrik (!) mesajımda “Güle güle 2011, hoşgeldin 1984” yazmıştım.

Bir sürü akıldışı yasağın üzerine, yayımlanmamış bir kitabın toplatılması benim açımdan bardağı taşıran son damla olmuştu. Tüm karamsarlığıma rağmen, yeni yılın ilk yarısı bitmeden kürtaj yasağının gündeme geleceğini tahmin edemezdim.

Yayımlanmamış kitabı toplayanlar, şimdi doğmamış çocuğun aldırılmasına karşılar.

zamanı on sekiz yerinden vuran biz değil miyiz
nehirlere düğüm atan dağları saçıp savuran
değil miyiz bu garip halimizle yaşayan
sözümüzdür
safi bir kelime bizi yaşatan
başka bir numaramız mı yok
elbet o da olur

biz bir söz ederiz sözümüze çöken çok olur
elimizi yıkarız
bizden akan kir ta bağdata yol olur
güzelce oturur
pişman oluruz her şeyden
bizim pişmanlığımızdan
allahaşkına ne olur

zamanı deldik de geçtik
aldık on sekiz yerini seçtik
yine de ölmedik çünkü
ölmek bize zul olur

• ‘Çözülüp kenara atılmış bir çengel bulmacayım’ dedi Aleksi Pavloviç. ‘Dünyanın en çirkin bıyıkları bende.’

• Merhem deyince türkü, pomat deyince tıp.

• Bir türlü bulamadığımız yerler, daha önce yanlış tarif ettiğimiz adreslerin bedelidir.

• Lisede öğretmenim atletizm yarışmasına sokmak istedi, kabul etmedim. Zorladı, kaçtım. Birinci olmuşum.

• 23:32 olabilir mi dünyanın en kısa kafiyeli şiiri?

• İsveçliler öyle çok sıkılır ki alfabelerinde ‘å’ harfi vardır; gerektiğinde içi boş yuvarlağı karalasınlar diye.  

• Kadınlar detaycıdır, ince topukları küçük çatlaklara sıkışır.  

• Kırk yıl sonra ıssız adadan kurtarılmış olsaydım sorardım: ‘Duvar yıkıldı mı?’ Derlerdi ki: ‘Haa?’

• İyi girişimci gökkuşağına koşanların dönüş yolunda lostra salonu açandır. 

• Bazı şeyler birdenbire olu 

“Efendim, hayırlı bir iş için geldik” diye söze girdi yaşlı adam ağzındaki çikolatayla, “Çocuklar birbirlerini beğenmişler” diye devam ettirdi kendi sözlerini başıyla onaylayarak. İçinde bulundukları tek katlı evin küçük salonunun dar kapısında elinde tepsiyle güzel bir kız belirdi. “Kahveler de geldi!” dedi kızın babası yüzündeki memnun tebessümle. Kahveleri dağıtırken zarif hareketlerle süzülen genç kız; kaçamak bir bakış fırlattı damat adayına yüzündeki utangaç gülümsemeyle.

Birden bir gürültü duyuldu, yer sallandı ve evin çatısı uçtu gitti. İçeri dolan gün ışığı gözleri kamaştırırken yükseklerden gelen derin bir ses,  “Kızı istiyorum!”  diye gürlüyordu aklını kaçırmış gibi. Bu ses dev bir robottan geliyordu. Kızın babası elindeki bastonu gökyüzüne tutarak “Kız böyle mi istenir! Ananı babanı alır, çikolatanı çiçeğini yaptırır, adam gibi gelir kızı istersin! Bu ne terbiyesizlik! Bak da örnek al!” diye bağırdı şaşkına dönmüş misafirleri göstererek. Kız dev robota karşı, “Bitti Nejat! Neden anlamıyorsun! Bitti dedim sana!” diye haykırdı. “Hayır!”  diye bir ses yayıldı, “Bir yaşanmışlık var! İnkâr edemezsin!” Kız, “Geçmişte kaldı! Neden anlamıyorsun! Çık git hayatımdaan! Defol git! Manyaak! Ne bela şeymişsin sen be! Ne bela şeymişsin! Defol! Defoool!” diye cırladı dev robotun kumanda merkezine karşı. Çocuğun annesi, “Nasıl bir kızmış bu evladım bizi getirdiğin yere bak” diye mırıldandı. Genç adam, “Anne lütfen başlama ne konuşmuştuk” dedi bir dev robota bir kıza bakıp olanlara bir anlam vermeye çalışarak. “Ben dediydim gitmeyelim” diye mırıldanmaya devam etti kadın, “Ana lafı dinlesen…” “Anne bir sus lütfen ya!” dedi şaşkına dönmüş damat adayı.

Sarsıntı esnasında yerlere dökülen kahvenin kokusuyla özenle süslenmiş çiçeklerin kokusu birbirine karışmıştı. Çikolatalar yerlere saçılmış, şekerler öbek öbek toplanmıştı. Dev robot elini uzatıp parmak uçlarını birleştirdi ve ses:  “Bak Nazife, kabalaşmak istemiyorum” dedi. “Daha ne kabalaşması evladım evi başımıza yıktın!” diye çıkıştı kızın annesi titreyen sesiyle. Robot dev parmaklarıyla yere düşen çiçeği alıp Nazife`ye uzattı. Nazife çiçekleri robotun elinden alıp yere fırlattı. Derin bir haykırış yeri göğü kapladı o anda, “Ya benimsin ya toprağın!” ve Robot dev kollarıyla sokaktaki en yakın elektrik direğini yerden söktüğü gibi hızla genç kızın üzerine savurdu. İşte tam bu anda damat adayı seri bir hareketle kızın önüne geçti ve üzerlerine gelmekte olan dev beton bloğa göğsünü siper ederek darbeyi etkisiz hale getirdi. Neden sonra ufalanan betonun tozları dağılırken, adamın parçalanan elbisesinin altından eflatun renkte bir süper kahraman kostümü göründü. Bu demek oluyordu ki damat adayı Eflatun Oğlan’dan başkası değildi.

Elbisesi yırtılan ve gizli kimliği ortaya çıkan Eflatun Oğlan`ın mahcubiyeti yüzünden okunuyordu. “Sizin oğlan Eflatun Oğlan mıymış?” dedi kızın annesi şaşkınlığını gizlemeyerek. Bir şaşırma da Eflatun Oğlan`ın anne ve babasının yüzlerindeydi. “Evladım sen Eflatun Oğlan mıydın?” dedi annesi. Babasının yüzündeki şapşal ifade ise neden bir şey söylemediğini yeterince açıklıyordu. Kızın babasının gözlerinde ise bir umut ışığı parlamıştı takım elbisenin altındaki kostümün eflatunluğunda. “İşte…” diyordu içinden, “Bu çocuk, kızımı şu itin elinden kurtarır! Söylediklerine göre devlet süper kahramanlara iyi de maaş veriyormuş!”

“Eflatun Oğlan!” diye ünledi Nejat dev robotun içinden. Gizli kimliğini artık dert etmeyen Eflatun Oğlan çevresine bakarak “Ne yapmalı acaba?” diye düşünüyordu çevresindekileri nasıl koruyacağını bir yandan da robotu nasıl alt edeceğini hesaplayarak. Bu büyüklükte bir robotla hiç savaşmamıştı. Zayıf bir noktasından vurmalıydı onu. Belki kumanda merkezine bir Eflatun Döner Bıçağı Dalgası gönderirim ya da Eflatun Aksırıklarımı sıralarım ardı sıra diye düşündü.  Fakat şu anda Dev Robotun hızla üzerlerine inmekte olan yumruğuna karşı çevresindekileri de koruyacak büyüklükte bir Eflatun Enerji Kalkanı oluşturmalıydı.

Hızla inen yumruğun kalkana çarpmasıyla yayılan boğuk gümbürtüyle beraber Eflatun Oğlan bilincini kaybedecek gibi oldu. “Sandığımdan da güçlü!” diye düşündü. Diğer darbenin gelmesini beklemeden harekete geçti, “AhKha! AhKha!” Her Eflatun Aksırık dev robotu bir kez daha sarsıyor ve devrelerini birer birer kısa devre yaptırıyordu. Dev robotun kumanda merkezinde neye uğradığını şaşıran Nejat aksırıklarla dijital sistemi bozulan robotun Acil Durum Analog Sistemi`ni devreye soktu. Dev robotun omuzlarının üzerindeki panel açılıp ortaya bir çift roket atar çıktı, aynı anda karın bölgesinde beliren birçok küçük daire şeklindeki sonik titreşim yayıcılar da bununla beraber belirmişti. Olayı endişe dolu gözlerle izlemekte olan kızın babası, “Mor Vuruşunu kullan evladım!” dedi, “Var ya hani böyle yapıyorsun!” diye ekledi taklit ederek. Çocuğun annesi “Yok yok!” dedi panikle; “Onu kullanırsa güçten düşer, o son darbe silahı yavrumun.” diye açıkladı durumu çabucak.

Nejat, Eflatun Oğlan`ın tekrar bir enerji kalkanı oluşturmasına fırsat vermemek için Sonik Dalga Yayıcı`yı çalıştırdı. Sonik dalgalar nedeniyle konsantrasyonu bozulan Eflatun Oğlan`ın oluşturduğu enerji kalkanı belirsizleşmeye başladı. “Kaybedecek vakit yok! Bir an önce kumanda merkezine Eflatun Döner Bıçağını yollamalıyım!” diye düşünüyordu. Yeterince konsantre olamayan Eflatun Oğlan`ın vuruşu hedefi ıskaladı. Bu darbe robotun gövdesindeki yakıt destek supaplarını havaya uçurdu ama beklenmedik şekilde sonik dalga sistemini de devre dışı bırakmıştı. Üzerinden dumanlar çıkmaya başlayan robot, dev pabuçlarını Eflatun Oğlan`ın üzerine indirmek üzere havaya kaldırdı. Bu sırada Eflatun Oğlan sonik titreşimlerin sona ermesiyle birlikte bir süredir yoğunlaştırdığı beyin dalgasıyla tele kinetik bir tekme savurdu. Bu güç dalgasıyla birlikte ayakları yerden havalanan robot, dengesini kaybedip yere devrildi.

Eflatun oğlanın yanağının ucuna bir sırıtış eklendi. Ellerini avuçları birbirine bakar şekilde kendine çekti. İki avcunun arasında eflatun renkte bir güç alanı oluşmaya başladı. Gittikçe koyulaşan güç alanının rengi sonunda esrarengiz bir mor rengine dönüştü. “Mor Vuruşu kullanıyor.” dedi kızın annesi sesli düşünerek. Mor Vuruş için yeterli miktarda güç topladığını düşündüğü anda bunu yollamak için ellerini ileri fırlattı. Hızla hedefe doğru giden Mor Vuruş`un gücü çevredekilerin kanında bir dalgalanmaya neden oldu.

Dev Robot büyük bir gürültüyle parçalara ayrıldı. Robotun kopan kafasından parlak bir nesne dışarı fırladı sanki. Eflatun oğlan hoplaya zıplaya bir kaç hamlede robotun kafasındaki kumanda merkezinin üzerine geldi ve tek harekette burayı koruyan zırhı söküp uzaklara fırlattı. Nejat içerde baygın bir şekilde yatıyordu. Eflatun Adam Nejat’ı yakasından tuttu ve azılı suçlulara yaptığı Eflatun Flamingo hareketini yapmak üzereydi ki- “Dur!” diye bir ses duyuldu. Yıkıntıların arasından güçlükle ilerlemeye çalışan Nazife`nin sesiydi bu. “Yapma!” diyordu Nazife. Kızın elinde az önce robotun kumanda panelinden fırlayan gümüş bir kolye vardı.

Nejat`ın elbisesinin üzerindeki ufak tefek yanıklara, göğsünde ve başındaki küçük sıyrıklara bakılırsa ucuz atlatmış görünüyordu. Gözlerini araladı ve kendisine yaklaşmakta olan Nazife`yi gördü. Kızın güzel gözlerinden yaşlar akıyordu. Elindeki kolyeyi göstererek: “Neden söylemedin daha önce” diyordu, “Neden!” Zorlukla konuşan Nejat, “Hiç fırsat vermedin ki” diyebildi. Nejat`ın üzerine kapanan Nazife gözyaşlarına boğuldu. “Benimle evlenir misin Nazifem?” dedi Nejat kısık sesiyle. “Deli!” dedi Nazife başını kaldırıp yüzündeki yaşları silerek, “Evet,” dedi sonra, “Evlenirim!”

“Haaydii…” dedi birisi. Bu kızın babasıydı, az ilerde dikilmiş olan biteni seyrediyordu. Nejat tüm gücüyle bağırarak bir kez daha istedi Nazife`yi babasından. Kızın babası, “E artık ne yapalım, ilk önce sen istediğine göre kızı da sana verdim gitti.” dedi memnuniyetten ziyade bir kabullenmişlikle.

“Kusura bakma Eflatun kardeş” dedi Nejat, “Deli gönül sevdalandı mıydı işte böyle gözü hiçbir şey görmüyor” Eflatun Oğlan, “Önemli değil” dedi yutkunarak ve ellerini kalçasına koyup süper kahraman pozisyonu aldı, “Önemli olan her şeyin yoluna girmiş olmasıdır!” diyerek tok çıkardı sesini içindeki burukluğu gizlemeye çalışarak. Ve her macerasının sonunda yaptığı gibi Eflatun`dan konuyla ilgili bir söz söyledi, “Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın. Yapılması gereken sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır” Nazife, “Sizi düğünümüze davet ediyoruz” dedi yüzündeki mahcup gülümsemeyle, “Lütfen gelin ama” diye de ısrar etti. Eflatun Oğlan başını öne eğip ayaklarıyla yeri eşeleyerek; “Geliriz” dedi sıkılmış dişlerinin arasından. Her şey için teşekkür etti Nazife.

Eflatun Oğlan`ın babası bir köşeye sinmiş çikolataları yiyordu. “Haydi baba, gidiyoruz” dedi Eflatun Oğlan. Çikolata paketini aldılar. Ana, baba ve oğul evlerine giden yokuşu çıkarlarken: “Ben sana dediydim” diyordu yaşlı kadın, “Ana lafı dinlesen ha ne varıdı…”

Geçenlerde Washington Post gazetesinde beyaz eşya üreticilerinin insanları nasıl çıldırtmayı planladıklarını anlatan bir yazı yayımlandı. Tabii ki sizi delirtmeye çalışıyoruz DEMİYORLAR. “İnternette veri paylaşabilen” ve “kullanıcılarından daha zeki” cihazlarla dolu evlerde yaşamamızı sağlamak istediklerini SÖYLÜYORLAR. Mesela, iş yerinizden çalıştırılabilecek bir bulaşık makinesi, içinde süt kalıp kalmadığını bildiren bir buzdolabı ve kilonuzu gittiğiniz spor salonuna bildiren bir baskül bulunan bir eviniz olabilecekmiş. Gerçekten, bütün samimiyetimle, beyaz eşya firmalarının bir şaka olup olmadığını merak ediyorum. Demek istediğim şu: Bir tüketicinin bulaşık makinesini doldurduktan sonra başlat düğmesine basmak için NEDEN iş yerine gitmeyi bekleyeceğini durup bir kendilerine soruyorlar mı? Bunun kariyerimize bir faydası var mı?

PATRONUNUZ: Ne yapıyorsun?

SİZ: (Klavyeyedeki bir tuşa basarak) Bulaşık makinemi çalıştırıyorum.

PATRONUNUZ: İşte bizim aradığımız üretkenlik!

SİZ: Şimdi de tuvaletin sifonunu çekiyorum.

Dinleyin beyaz eşya üreticileri; uzaktan iletişim kurabileceğimiz bir bulaşık makinesine İHTİYACIMIZ yok. Bulaşık makinelerimizi geliştirmek istiyorsanız, mutfak tezgâhının üstünde bulaşıklar biriktiği zaman insanları uyaran ve onlara “DERHAL ŞU TABAKLARI MAKİNEYE KOY YOKSA AYAKKABILARINA İŞERİM!” diyen bir şey yapın bize.

Aynı şekilde, bizim içinde süt kalıp kalmadığını bildiren bir buzdolabına da ihtiyacımız yok. Bizim zaten çok güvenilir bir sistemimiz var: Eşimize sorarız. Bize lazım olan, iki saat içinde dördüncü jöleli pudingimizi yediğimizi belirterek kapısını açmayı reddeden bir buzdolabı.

Kilomuzu spor salonuna bildirmeleri açısından değerlendirirsek; bu kadar kafayı SIYIRMIŞ olabilirler mi? Aslında biz kilomuzun GÖZBEBEKLERİMİZE bile bildirilmesini istemiyoruz. Peki ya spor salonu da kilomuzu evdeki diğer cihazlara bildirmeye karar verirse? Peki ya, Allah korusun, buzdolabı kaç kiloya çıktığımızı öğrenirse? O kapıyı bir daha hiç açmamıza izin vermez.

Ama beni asıl ilgilendiren konu şu yeni “akıllı” eşyalar. Onlardan hoşlansak da kullanamayacağız. Şu anki cihazları bile kullanmayı beceremiyoruz ki. 43 adet tuşu olan inanılmaz özelliklerle dolu bir cep telefonum var. Tuşlardan 20 tanesine dokunmaya korkuyorum. Alet muhtemelen ölülerle bile iletişim kurabiliyor ama ben nasıl kullanılacağını bilmiyorum, tıpkı üç boyutlu oyunları destekleyen ve üç tane kumandası olan TV’mi kullanmayı bilmediğim gibi. Birincisi (44 tuşlu) TV ile birlikte, ikincisi (39 tuşlu) videokaset kaydediciyle birlikte geliyor. Üçüncüyü de (37 tuşlu) kablolu TV’yi bağlayan ve galiba yeteri kadar tuşum olmadığını düşünen çocuk getirdi. Yani şimdi ne zaman televizyon seyretmek istesem üzerinde PIP, MTS, DBS, F2, JUMP ve BLANK gibi şeyler yazan 120 adet tuşla karşı karşıya kalıyorum. Üç tuşun üzerinde POWER yazıyor ve TV’nin nasıl açılacağını -özellikle bu tarz aletlerden korkmayan oğlum ve arkadaşları ayarları değiştirmişse- bilemediğim zamanlar oluyor. Sıkılıp bulaşık makinesini çalıştırmaya karar verinceye kadar elimdeki üç ayrı kumandaya rastgele basarak öylece duruyorum. En son bir televizyon programını videoya başarıyla kaydedeli gerçekten yıllar oldu. Bu da cihazlarımın ne kadar “akıllı” hale geldiğinin bir göstergesi.

Şimdi de üreticiler bize DAHA FAZLA özellik vermek istiyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu şu demek: bazı geceler bir bira almak için o “akıllı” buzdolabının kapağını açacaksınız ve -hani şu aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor ya da sırf sizle konuşmak istemediği için telefonunu kapattı diyen- o kibar, tatlı sesi duyacaksınız : “Kereviz çürümek üzere.” Bir buzdolabı bunu nasıl bilebilir hiç anlayamayacaksınız ve hatta daha kötüsü bunu başka kimlere söylüyor hiç bir zaman öğrenemeyeceksiniz (Hey Bob, duyduğuma göre sizin kereviz çürümek üzereymiş) Eğer buzdolabını KAPATMAK isterseniz nükleer fizikçiler tarafından yazılmış olan kullanma kılavuzunu çözmeniz gerekecek. (Ürün tazelik uyarıcısını devre dışı bırakmak için görevler tuşuna basın, düzen sekmesine gelin, ardından varsayılan sebze ayarlarını değiştirin, sonra farz edin ki A şehrinden kalkan bir tren batıya doğru saatte 47 millik hızla ilerliyor ve o sırada B şehrinden…)

Bu sizin istediğiniz bir gelecek mi sayın tüketiciler? Ev eşyalarınızın sizden daha akıllı olmasını mı istiyorsunuz? Tabii ki hayır. Ev eşyaları tabii ki sizden daha SALAK olmalı, tıpkı mobilyalarınız gibi, evcil hayvanlarınız gibi, kongre üyeleri gibi… Öyleyse size uyarıyorum; firmalara, fabrikalara, patronlara telefonla, mektupla, faksla ve e-posta ile bildirin: “Akıllı” cihazlar söz konusuysa HAYIR oyu veriyorsunuz. Acele etmelisiniz. Çünkü siz bunu okurken evdeki mikrodalga fırınınız EVET oyu veriyor.

* Boogers Are My Beat, 2003.

Türkçeye çev: bCy

89. saffet semerci bu bankta delirdi

Eskiden bizim evin karşısında armut bahçeleri vardı. Çocuklar armut çalardı. Şimdi açık otopark var. Çocuklar oto teybi çalıyor. Aslında pek fazla bir şey değişmedi. Ben de değişmedim. Fırsat olsa değişirdim. Kim istemez ki bir uçurtmayla yer değiştirmeyi.

On yedi yaşındayken yanıma bir fahişe geldi, “Sigaran var mı?” dedi. “Kullanmıyorum,” dedim. “O zaman sigaraya başla ve bana ikram et,” dedi. Sigaraya böyle başladım.

Pansiyoner kimliğimle bir kıyı kasabasında manasızca dolaşıyordum o eylül. Tek gözü kör bir kadın yolumu kesti. İlk başta falcı zannettim ama öyle değilmiş. Bir delilikölçer icat etmiş. Kaç metre delirdiklerini anlayabiliyormuş insanların. Kaç kilobayt delirdiklerini de. Benimkini de ölçebilirmiş. “Tamam,” dedim. Kadının her dediğine inanmaya hazırdım. Biraz umutsuz bir durum. Bir siktir git diyenim bile yoktu. Her neyse. Tansiyon aletine benzer bir şeyi koluma taktı. Alet kolumu iyice sıktıktan sonra gözlerimin içine baktı. “Üç metre sekiz kilobayt delirmişsin,” dedi.

“Peki,” dedim. “O zaman ne yapmalıyım?” 

“Çok basit,” dedi. “Başparmağınla işaretparmağının tırnaklarını kesip bir peçeteye koy. Üstüne bir tutam tuz ve bir çay kaşığı şeker ekle. Üç gün üstünde taşı o karışımı. Ama kimse görmesin. Üç gün sonra başının üstünde döndürüp lavaboya at. Bir şeyin kalmaz.”    

Kadının dediklerini yaptım. Üç gün sonra Ankara’ya geldim. “Tanrım,” dedim. “Bana Konfüçyüs’ün istediğinin tam tersini ver. Bana kitap dolu bir bahçeyle çiçek dolu bir ev ver. Sevgili istemez. Arkadaş istemez. Para istemez. Adalet istemez. Başka bir bok istemez. Sana söz bir roman yazacağım on yedi gecede. İsmini de Tanrım Sen Daha İyi Bilirsin Tabii Ama Fincanı Arsenikten Oyarlar koyacağım.” 

O gece kaldığım otelin bütün camları kırıldı. Ben yandaki birahanede gol oldu zannettim. Otelin sahibi PKK bomba attı zannetmiş. Oysaki sadece otelin önündeki elektrik trafosu patlamıştı. Otelin sahibi beni kovdu. Bu olay nedeniyle psikolojisi bozulmuş. Kısa Lark’a başlamış. O derece. 

Ben gerçeğin peşindeyim. Pek çok insan gerçeğin peşinde. Ama onlardan bir farkım var. Onlar daha iyi yalan söylemek için gerçeğin peşindeler ben sadece gerçeğin peşinde olduğum için gerçeğin peşindeyim. Gerçekse nedir biliyor musunuz? Bartın Karabük yolunda satılan bir çilektir. Dünyanın en lezzetli çileği Bartın Karabük yolundaki Soğuksu Dinlenme Tesisleri’nde satılır.  

Bir turizm acentesi kurdum otelden kovulduğum gece. Paket turla maziye götürdüm insanları. Üç kişi katıldı. Geri dönmediler. Onları bekliyorum hâlâ. Çünkü ücretini de ödemediler. Parayı peşin almalıydım.

Yağmurda iki sevgili gördüm bugün. Kurtuluş Parkı’nda. İleride diyecekler ki, “Ne fena ıslanmıştık o gün.” Ben bu konuda yorum yapmayacağım.

Benim de bir sevgilim var. Ona çaktırmadan, sessizce ve katilce yaklaşırım genelde ve birden öperim. Derim ki, “Sakın korkma. Katil balinalar denizlerde yaşar. Karaya gelip seni öldüremezler asla. Buna müsaade etmem doğal olarak.” O da bana der ki, “Tamam korkmuyorum ama öpüşürken gözlerini kapa.” Bir dergide okumuş öpüşürken gözlerini kapatması gerektiğini.

Ne diyorduk. Gerçekler. Evet. Benim sevgilim aslında beni daha beraber olmadan terk etti. Ben de ona telefon açıp sustum. Demedim ki, “Ah! Seni seven bu adamın yüreğini deldin zımbaladın dosyaladın raflara kaldırdın.” Demedim ki, “Sus önce bir dinle! Sen bu cılkı çıkmış filmleri, duygu yüklü ağa paşa dizilerini seyrede seyrede, bu boktan şarkıları dinleye dinleye, hatta beş yaşından itibaren annenin saç fırçasını araklayarak onları söylemeye çalışa çalışa, duygularının esiri ya da efendisi olmuşsun azizem. Artık seninle hiçbir yere kedilersiz gidilmez.”

“Hişt! Sen. Gel böyle. O elindeki ne?”

“Ses kayıt cihazı.”

“Ne yapıyorsun onla?”

“Söylediklerini kaydediyorum.”

“Niçin?”     

“Enteresan geldi.”

“Adın ne?”

“Emrah.”

“Emrah ne?”

“Serbes. Sonunda t yok.”

“Memnun oldum. Ben de Saffet Semerci. Benim de sonumda hiçbir şey yok. Peki, sen ne iş yaparsın sonunda t olmayan Emrah Serbes?”

“Öğrenciyim.” 

“Bugün ne öğrendin?”

“İtalyanca seni seviyorum demeyi.”

“İtalyan bir sevgilin mi var?”

“Hayır, İspanyol dilinde okuyan bir kız var.”

“Niye İspanyolcasını öğrenmedin o zaman?”

“Bütün dillerin temeli İtalyanca dediler.”

“O da seni seviyor mu?”

“Hayır, ne münasebet.”

“Bugünün tarihi ne?”

“30 Ekim 2004.”

“O zaman şunu da kaydet. Bugün Kurtuluş Parkı’nda, yağmur altında geziyordun. Bir bankın üstünde ‘Emrah Serbes Bu Bankta Delirdi’ yazdığını gördün. Kendine bir isim arıyordun ve ismini Emrah Serbes koydun. Bütün mirasınıysa ölü bir güvercine bıraktın. Öyle oldu değil mi?”

“Evet, öyle oldu.”

“Çok güzel, çünkü bana da öyle oldu.”   

Evimin önündeki duvarda şöyle bir duvar yazısı var: “Ayık ol”

*

1988. Galatasaray Avrupa kupası maçı kazanmıştı. Bir akrabamızın evindeydik, o heyecanla sarı-kırmızı bir şey bulunamadı ve sokaktan korna çalan arabalar geçerken balkondaki çamaşır ipine kırmızı bir kırlent asıldı. Altı yaşındaydım. O akşam Galatasaraylı olmaya karar verdim.  

Fenerbahçe’den o yaştan beri hazzetmem. Çünkü hazzedersem yatılı okuduğum lisede sabahlara kadar maç kavgası yapamazdık. Seversem “ulan o pozisyon penaltıydı çakallar sizi” diyerek dostlarımla dalga geçemezdim. Zaten iki takım birden tutulmuyordu. Aynı anda Fenerbahçe’yi de tutsam Fenerbahçe Avrupa kupalarında bir maç kazandığında duyduğum tuhaf sevinci her defasında tazeleyemezdim. Fenerbahçe’yi de kendi takımım kadar sevseydim her maçta Galatasaray’ı yerle yeksan etmelerini tevekkülle karşılardım. Oysa bunu da seviyordum. Kadıköy’deki bir maçın sabahı, işyeri asansöründe ezikliğimden Fenerbahçeli arkadaşlarımı görmezden gelmeyi, hani mucizeler yaşanır da Ali Sami Yen’de filan 1-0 yenersek “bir de golümüz verilmedi hatırlatırım” diyerek sırnaşmayı seviyordum.

Geçtiğimiz yaz gözaltılarla başlayan sürecin başından beri tavrım şuydu: Fenerbahçeliler de dâhil herkes futbol kulüplerinin sık sık şike ve teşvik işlerine bulaştığını biliyor, bilmese bile kimseye bu fantastik bir şey gibi gelmiyor. Galatasaray’ın tek şansı geçen sene aşırı nal toplamasıydı.

Süreç başlayınca yayıncı kuruluşun eli ayağına dolaştı, çünkü çok para yatırmıştı. Karşılığını almak istiyordu. Fenerbahçelilerin dekoderlerini geri vermeye başladığı haberleri de gelince Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi ihtimaline karşı play-off sistemi getirildi. Daha çok derbi daha çok mangır. Fenerbahçe küme düşmedi ve kedi yere indiğinde beş bacağı vardı.

Play-off dönemi ve sonrasında dikkatimi çeken ve bakış açımı değiştiren şeyler oldu. Geçenlerde bir spor programında akıllı ve sivri konuşan siyah tişörtlü bir abi “görmüyor musunuz, anlamıyor musunuz; bu Türkleri nasıl birbirine düşürürüz diye düşünen birinin aklına ilk olarak futbol gelir” dedi ve kafamda bazı floresanlar patladı, floresan patladığında etrafa beyaz bir toz yayılır. Kendimi boyut değiştirmiş gibi hissettim.

İddia ve savunmalardan başlayarak aylardır siyasallaştırılmaya çalışılan bir futbol görüyoruz. Uzun zamandır futbol sadece futbol değildi ama biz işin içinde malzemecisinden masörüne bazı sıradan adamlar görmeyi istiyorduk. En sıradanı da biz taraftarlardık. Şimdi insanlar yolun her iki tarafına geçmiş birbirine milletinden inancına, siyasi görüşünden annesinin hangi margarini kullandığına kadar giden konularda küfürler ediyor. Ben diyorum ki; yapmayın etmeyin.

Galatasaray’ın şampiyon olduğu dakikalarda Bahçelievler’deydim. Yedinci Cadde daracık fakat cıvıl cıvıl bir yerdir. Muhteşem bir sevinç, acayip bir kalabalık oldu. Yüzlerce kişi meşalaler yakıyor, korna çalıyor, zıplıyor, şarkı söylüyordu. Bir Galatasaraylı olarak şampiyon olmamıza elbette sevindim fakat Fenerbahçe ve Galatasaray forması giymiş gençlerin yan yana durması, konuşması, sevinip üzülmesi beni çok daha fazla etkiledi. Tatsız şeyler yaşanmıyor değildi ama sanki birbirlerini bulsa öldürürlermiş gibi bir algı oluşturulan rakip taraftarların aynı kaldırımda birbirine karışmasından mutluluk duydum.

Futbol kulüplerini ve/veya taraftarları komple direnişçi, ırkçı, mağdur, şikeci, emek savaşçısı, Atatürkçü, kumarbaz, cemaatçi, utanmaz, arlanmaz, kasap, bakkal, ezik vb. şeklinde kodlamak, vurgulamak ve dahası ortaya çıkıp bu yolla şahsi hırsları tatmin etmek yanlış. Herkes n’olur iki dakika düşünsün. Ne için yırtınıyoruz? Akşam ezanı okununca evimize gitmeyeceğiz mi? Ablamız fenerli, kardeşimiz cimbomlu değil mi? Günün mecburi klişesi olsun: Bu oyun çok tanıdık. Ben diyorum ki; ayık olalım.

*

Hani bir çeşme vardı İstanbul’da, her sene şampiyonun renklerine boyanıyordu. Güzel bir çeşme o.