Bugün Bakırköy Devlet Hastanesi’ne gittim. Alzheimer olan babaannem artık göremiyor ve sol tarafı felç… öylece yatıyor yatağında. Benzetmek gibi olmasın ama küçükken cadı olarak bildiğim birinin öylece yatması, insanı birtakım düşüncelere salıyor. O bile böyleyse ben ne olurum gibi…
Devlet Hastanesi’nin amına koyayım diyorum. Ama seksist bir küfür olduğu için hemen geri alıyorum. İnsan, seksist olmamalı. Neyse. Daha yeni beyin ameliyatı olmuş, henüz kalp krizi geçirmiş ve daha nice hastalıktan nasibini almış olan teyzeler amcalar yan yana duran yataklarda yatıyor. Bir ara bir amca beni doktor sanıp bir şey soruyor. Doktor olmadığımı söyleyince de bana “Sik kafalı! Ben hukuk mezunuyum!” diyor. “Lütfen seksist küfürler etmeyelim amca. Siz hukuk mezunu olabilirsiniz ama incitmek, rencide etmek nedir bilir misiniz ha,” diyorum içimden. Gülümseyerek amcanın yatağını terk ediyorum. Anlayışla karşılıyorum. Hem yaşlı hem de hasta ne de olsa. Birkaç adım ilerledikten sonra hırlıyorum. Yani edebiyatın güzelliğinden değil. Bildiğiniz hırlıyorum. Sonra hemen geçiyor. Benim ayarlarım doğuştan bozuk.  Doğru yerde doğru duygusal tepkiler veremiyorum. Oralarıma bir haller olmuş yani… mesela sırf bu yüzden beş kez yüz felci geçirdim. Zira bence beynimin de kafası karışık. Yüzüme hangi mimiğin gitmesi gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. Otokontrolüm sıfır.

Sadece on beş dakika geçmişti ve ben gerçekten bayılmak, hayattan kopmak, kainatla bağlantımı sona erdirmek üzereydim. Önümden hastane yemeği geçti ve ben müthiş bir aydınlanma içine girdim. Çocuk doğurmaya karar verdim. Çocuk doğuracaktım! Zaten onu başkan da yaptırmamıştık. O zaman çocuk doğurabilirdim. Hem ben çocuk doğurursam, çok yaşlandığımda ve aşağılık, böyle sözler etmemeliydim ama kendime engel olamıyordum, babası beni terk edecekti ve o zaman ben çok yalnız kalacaktım. O kadar yalnız kalacaktım ki pencereye yastık koyup dirseğimi çenemin altına dayayacaktım. Saksı gibi duracaktım pencerede. Sabahları insanları uğurlayıp akşamları insanları uğurlayacaktım. Uğurlamalar benden sorulacaktı çünkü kimse gelmeyecekti.
Tanıdık bir sperme ihtiyacım vardı. Genlerim kaliteliydi ve çok güzel bir çocuk doğurabilirdim. Sonra onu dünyanın en anarşist pisliği yapardım ve o zaman o da beni terk ederdi. İşte… planım daha ilk saniyeden hata vermişti. Olmuyordu. Hayal kurarken mantıklı davranamıyordum. Eski sevgililerimden birine mesaj attım. Çocuk yapma projemi sundum. Daha çok zamanım olsaydı mantıklı bir sunum hazırlayabilirdim. Fakat zaman azdı. O çocuk büyümeli ve yaşlandığımda beni sevecek yolu almalıydı bu hayatta. Aniden aklıma kusursuz bir proje daha geldi. Ortak çocuk yapabilirdik. İki kurucu üye, bir yazman, bir sayman ve iki de asil üye eşliğinde kurulumu gerçekleştirdim. Ortak bir çocuk yapacaktık ve veletimiz biz yaşlandığımızda hepimize bakacaktı. Böylece kimseye ihtiyacımız olmayacaktı. Çok mutlu ölecektik. Arkamızdan bir ağlayanımız olacaktı. Öldüğüm zaman “Anam, anam, anam, garip anam sen yoksun yanımda, kime dert yanam, dünya yalan” şarkısında hüzünlenecek bir oğlum olsun istiyordum şu ömrümde. “Biyolojik saatin geldiğinde bütün hücrelerin doğurmak istiyorum diye bağıracak” diyen bütün eski sevgililerime mesaj attım: “Haklıymışsın…” diye. Sonra da engelledim. Bir insan haklıysa ve haklı olduğunu biliyorsa, yasalarımız gereği susturulur. Bize böyle öğretildi. Biz bu ülkenin çocuğuyuz tamam mı… İçimde birden fazla karakter vardı. Onları nasıl yönetmem gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ama en kötüsü de içimdeki Hamza Abi’ydi. Psikolog arkadaşıma göre babasız kadınların içinde Hamza Abi olurmuş. Bi’ vurdu mu yapışırmışsın yere…
Hastaneden çıkıp eve geldiğimde yaptığım ilk şey kendimi odaya kilitlemek oldu. Yapayalnız ölecektim işte. Zaten ben 80 yaşına gelince, beni kim sevsindi ki… Ayrıca huysuz biri olmak kanımda vardı. Engellenemezdi. Şimdiden çalışmaya başlasam o kadar zamanda kendimden dünya güzeli bir insan yaratmam neredeyse imkansızdı. Ama çocuk öyle değil ki… ben onun annesiydim atsa atamaz, satsa satamazdı. Of bile diyemezdi bana. Ben artık dişi kuştum. Yuvamı kendim yapacaktım. Cennet benim ayaklarımın altında olacaktı. Anne olunca anlayacağım her şeyi anlayacaktım. Paşalar gibi, pardon, kraliçeler gibi yaşlanacaktım.
Tüm bu hayalleri kurarken, aklıma intihar etmek gibi saçma saçma fikirler geliyordu. Ulan, lisedeyken bile etmedin 80 yaşında mı edeceksin dedim kendime. Asıl o zaman et oğlum, dedim sonra da. Eğer dedim olur da çok yaşarsam ve aklî dengemi henüz yitirmemişsem hakk’a yürüyecektim. Ama eğer söylenenler doğruysa ve son anda sırf intihar ettim diye cenneti kaybedeceksem bu işe girişmek istemiyordum. Bu riski alamazdım. Beni Allah’la görüştürün, ona gelmek için intihar ettim desem, kesin hiç kimse beni dinlemezdi ve direkt cehenneme postalanırdım. Yine de… denemeye değerdi. Bu çile çekilecek gibi değildi. 80 yaşıma kadar beklemektense şimdi halletmeliydim meseleyi.
Aklım başıma çabuk gelmişti. Çocuk fikrinden hızla uzaklaştım ve yatak odamın duvarına sprey boyalarla: “Çocuğum, Haklıyım, Doğmayacağım!” yazdım. Öteki duvara da beni bu hâle getiren genlerim için “İşçiyim, Haklıyım, Devredilen Genlere Karşıyım!” yazdım. Ben yapısalcı anarşisttim. Her şeyi yanlış anlamıştım. Kendimi yapılandırarak var etmekten ve sonra ona buna verip yok etmekten yanaydım.
Hamza Abi geldi. Ellerimi, çekmeceden çıkardığı kazakla bağladı. Böyle, dişlerinde sıka sıka hem de… “Otur ulan,” dedi “bir sen öleceksin sanki!” diye de azarlamaya devam etti. “Hayatının değerini başındayken bilmiyorsan, sonunda hiç anlamazsın. Sen şanslısın çünkü şu anda da kendi hayatını yaşamıyorsun.” deyip ellerimi açtı. Öptü.
“Bir tek sen varsın Hamza Abi…”dedim. Bir şey demedi.

11391365_10153322526643162_2629388206138641227_n
Çok pardon da… yemişim mutluluğu Hamza. Bana özgürlüğün fotoğrafını çektiler! Bazı şeyler, başka şeylerle anlatılmaz. Özgürlük, kendisine çok benziyor Hamza.

Çocukluğuma inmeyelim Hamza. Ne bileyim zaten çok zor kurtuldum oradan. Ben çocukluk dediğim zaman, artık tek bir fotoğraf hatırlıyorum. Albüm kapağı gibi, kitap kapağı gibi, çöp kutusu kapağı ve daha nice kapaklar gibi… Bir an yakaladım tamam mı, çocuktum, etrafımda çiçekler vardı, koşuyordum. Orada kestim ben. Beş dakika öncesinde kusmuştum. Kusmak, insanın içini boşaltır. Ama sonrasında aldığın her nefeste boğazın acır, tahriş olur, gıcık tutar. Yine de kusmak, insanın içini boşaltır. Fakat konumuz bu değil. Konumuz şu ki çocukluk dediğim zaman aklıma hep, ben kustuktan sonra çiçeklerin arasında koştuğum o an gelir.

Sonra büyüdüm. Matematikten, bilimden, dil bilgisinden, sanattan, bütçeden, açıktan, borçtan, faizden, kredi kartlarından, kredi kart ekstrelerinden, taksitlendirme sisteminden, banka numaralarından anlamam gerekti. Anladım. Aslına bakarsan, büyüdüğüm zaman daha farklı şeyleri anlamak zorunda kalırım sanıyordum. Öyle olmadı. Fakat konumuz bu değil. Konumuz, gençliğim… ama gençliğime inmeyelim, orada devlet var. Devlet, beni istediğim yere götürmüyordu. Kısa mesafe diye surat yapan taksici gibiydi devlet ya da durmadan dolaştırıyordu. Bazen de taksimetrede 20 lira yazıyorken “20 versen yeter abla…” diyordu. “Yeter derken? Zaten 20 lira tuttu la…” demek istiyordum diyemiyordum. Taksici bana zoraki minnet, mecburi vefa duygusu yüklüyordu. Kısa mesafe de olsa taksiye binmek benim hakkımdı ama taksici bende otostop çekmişim hissi yaratmıştı. Ben de eeeeh… aslında burada küfredecektim ama sonra seksist oluyorum. Seksist olmayan, öfke bildiren ve eylem içeren bir küfür varsa onu kayda geçirelim lütfen. Şimdi burayı yeniden alıyorum. Ben de eeeeh be dedim, yürürüm ben. İndim taksiden. Başladım koşmaya. Taksi beni takip ediyordu. Ben koştukça Mario’nun hani şu mavili yeşilli duvarların olduğu Cehennem Yarısı’nda çalan müziğini duyuyordum. Cayır cayır çalan müzik eşliğinde, beni taksiden atan taksici peşimde, harıl harıl koşuyordum. İnsanlar, koşmamdaki kerameti merak edip peşime düşmüştü. Kısa mesafe, ben yürümeye veya koşmaya başlayınca uzamıştı. Taksici yanımızdan ağır ağır geliyordu. Yola daha ne kadar yürüyerek devam edeceğimizi merak ediyordu. Taksici, varmak istediğim yere kadar beni takip etmişti. Ben de orta parmağımı çıkararak hareket çekmiştim ona. Seksistti biliyordum ama küfretmek istiyordum. Bu anın fotoğrafını çekmiştim. Taksici, onca mesafeyi sırf benim zafere ulaşıp ulaşamadığımı görmek için müşterisiz gelmişti. Bu zafer benimdi. Çalsındı sazlar, oynardım ben. Gençliğim deyince orada duralım. Fotoğrafı budur.

Mesela 99 depreminde ben Avcılar’daydım. Kafam hep çok karışıktı. Mesela diye paragraf başından örnek vermeye kalkışıyordum. Ama örneğin bir önceki konuyla ilgisi yoktu. Neyse… okul arkadaşım vardı. Bana doğum günümde naylon poşete sarılı kitap getirmişti. Kız, depremde ölmüş. Parmakları ezilmiş. Neden sadece parmaklarının ezildiğini anlatmışlardı bilmiyorum ama öyle olmuş işte, parmakları ezilmiş. Ben kahrolmuştum. Ama yine de deprem denilince ilk önce hatırladığım şey Ebru’nun ezilen parmakları değildir. Binadan çıkarıldığımızda bana, plastik, sabun kaplarının içinde su vermişlerdi. Plastik, sabun kabının bir yarısı içinde ılık su… Ben işte o plastik, sabun kabının ikinci yarısını çok merak ettim. Acaba dedim hep, hayatım boyunca, o plastik, sabun kabının diğer yarısı da enkazdan çıktı mı… hiç bilmiyorum.

Hamza, istediklerini yapsınlar, egolarınca davransınlar, kibirlerince öldürsünler, hainliklerince zulmetsinler; bu devir kapandığında kapak fotoğrafında nah olacaklar!

Bütün çağlarda, kötülerin ismi elbette iyilerin kazandığını anlatmak için anılır.

Gezi
Bir Türk enteline ve/veya bir Kürt milliyetçisine bir Türk milliyetçisinden bahsetseniz sizi hiç dinlemeden, midesi bulanmışçasına yüzünü buruştururdu hemen. Bir laikte aynı yüz halini ona bir türbanlıdan bahsederken görürdünüz. Bir türbanlıya bir dinsizden bahsetseniz aynı durum bir kez daha gerçekleşirdi. Bir Türk milliyetçisine bir Kürt’ten bahsetseniz gene aynı memnuniyetsiz hal gelip otururdu yüz ifadesine. Bünyelerinde bulunan histeri miktarları açısından birbirinden hiçbir farkları olmayan, birbirini hiç dinlemeden birbirinden tiksinmeye programlanmış insanlarla dolu bir yerdi burası. Gezi ile değişti ilk kez, reddedildi bu histerik miras ve bir nebze yumuşadı yüzler. Birbirleriyle kaza ile bile biraraya gelmez denilen insanları biraraya getiren Gezi kuşağı, ilk liderini Kürt hareketinin içinden çıkarmış görünüyor. Demirtaş’tan sonra lider çıtasının diğer siyasi yapılanmalarda da Gezi düzeyine doğru yaklaşacağını söylemek kehanet sayılmaz. Her ne kadar ‘yetmez, ama evetçi’ olarak nitelenen ve hemen hemen bütün siyasi tespitlerinde yanılmış olmalarına karşın hâlâ elinden kalemi, dilinden siyaseti düşürmemeye kararlı pişkin bir güruhun da desteğini almış olsa da Selahattin Demirtaş, Gezi kuşağının sandık başına gitmeye niyetli olan kısmının neredeyse tamamının oyunu alacak gibi görünüyor. Bu durumdan Abdullah Öcalan’ın da en az Tayyip Erdoğan kadar rahatsız olduğuna hiç kuşku yok.
O gece iktidar tarafından memleketin bütün elektrikleri kesilse de Gezi, onun için ölen gençlerin ve onların acılarını vakur bir şekilde taşımaya devam eden ailelerinin asla söndürülemeyecek ışığında Türkiye’yi ilk genel seçimine sokuyor.

şarapçının genç bir müptezel olarak portresi

seferberlikten sonra boşaltılmış mütevazi bir ahırın

duvarını süsler

sevgiliye, otoriteye, devlete rağmen o resim

ıskalanmakla birlikte tüm resmi törenlerde

kaybeden ve ısrarla kaybettiğini reddeden

bütün babalarıyla küs uzatmalı öğrencilerin

şişe içlerine akan gözyaşlarını izler

 

tam burada bir cenaze töreni düzenlememiz lazım

tam burada alayımıza siyah smokin yakışır

ama ütülerde yazmaz smokinin ısı ayarı

annem ütüleyemez, üzülür

-cenaze töreni kalsın-

 

içinden otoban geçen bütün biçimsiz kasabaların

yol kenarlarına ekili muhatapsız dilekleri ve

iktidara meyyalli orta dereceli hayalleri var

oysa;

aldanıyorlar ve farkındalar

yalnızlar ve farkındalar

unutulmuşlar ve farkındalar

baksana! sana da öyle gelmiyor mu

bütün üşenmişlikleri ve içi geçmişlikleriyle

sanki ikimizin hikayesini anlatıyorlar

 

 

AKP’nin “onlar konuşur, Ak Parti yapar” sloganının çekici bir tarafı olduğu kesin. Aslında AKP’nin iktidarda, diğerlerinin muhalefette olmasından, yani herkese malum olan şeyden başka bir şey anlatmıyor içerik olarak. Bir şeyler yapmakla görevli olan iktidardaki partidir, doğal olarak. Muhalefete ise konuşmak düşer. Buna rağmen, sanki muhalefet, elinde yapmak için bir yetki veya olanak varmış da onu kullanmak yerine konuşmayı tercih ediyormuş gibi bir hava yaratmayı beceriyorlar.

Bir yandan da insan şunu düşünmüyor değil: Konuşmak neden bu kadar kötü bir şey olsun? Bir şeyler yapmayı düşünüyorsak, önce bir konuşsak daha iyi olmaz mı? Mesela birbirinden çirkin şehirlerimizi daha da betona boğmadan önce, Eski Dünya’nın merkezinde bulunan Taksim Meydanı’na beton dökmeden önce bir konuşsak fena olmazdı. Anadolu’nun bütün derelerini HES’lerle mahvetmeden, ülkemizin ormanlarını birer birer imha etmeden önce edeceğimiz iki çift laf olabilirdi. İki yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan, bu yüzyılın belki de en heterojen, en ilerici ve en umut verici gençlik hareketine, biber gazı ve basınçlı suyla, ölçüsüzce ve görgüsüzce saldırmadan önce de bir oturup konuşabilirdik.

Ama sonuçta biz konuşuyoruz, biz dinliyoruz. Biz anlattıkça, bazılarının da duyduğunu, dinlediğini, belki bazı şeyleri tekrar değerlendirdiğini, bazı konulardaki yanlışları gördüklerini, belki biraz insafa geleceklerini umuyoruz. Ama her türlü akla, mantığa, sağduyuya kulaklarını tıkamışlar. Bunun yerini otoriteye kesin ve koşulsuz bir itaat almış, kendilerine her söyleneni yapıyorlar. Ama pek de iyi yapmıyorlar.

Dünya çok bozdu. Ve biz içindeydik. Birbirimizi mi bozduk yoksa beraber mi bozulduk, bilmiyorum!

Bir süredir internette dolaşan bir haber, daha doğrusu bir yazı var. Doğudaki illerimizden birinde sopasını Mercedes ilan etmiş bir güzel abimiz yaşıyormuş yıllardır, yeni öğrendik. Sopasının ucuna Mercedes amblemi takmış, dikiz aynası, radyosu şehirdeki ustalar tarafından takılmış güzel bir abi. Ve bütün şehir uymuş abinin bu oyununa. Mercedes’ini kurallara göre park ediyor, bakım için sanayiye gidiyor, hatta hız sınırını aştığı için polisler tarafından ikaz ediliyor abimiz. O sopa sadece onun için değil tüm şehir için bir Mercedes artık. Çünkü öyle kabul ettirmiş!

Birileri “deli” diyor o güzel abimiz için. Afedersiniz ama siktirsinler ordan! Yemin ediyorum size kırka yaklaşan saçma yılı devirdiğim ömrümde onun kadar akıllı bir adam görmedim ben. Belki değişik, belki çok alışılmış şekilde davranmıyor tamam ama… Deli? Asla! Çünkü bir çok insanın yapamadığını, yapmaya cesaret edemediğini yapmış. Önce kendi gerçeğini yaratmış sonra da bunu koca bir şehre kabul ettirmiş. Ve psikopat bir diktatör gibi zorla yapmamış bunu. Başlarda kendisiyle dalga geçen, küçümseyen, aşağılayan ahaliye inat bıkıp usanmadan her gün bacaklarının arasına kıstırdığı Mercedes’ine binmiş, sokak sokak dolaşmış, arabasını süslemiş, yıkayıp paklayıp yıllarca yanından ayırmamış. Sonunda da herkese kabul ettirmiş. O bir sopa değil demiş artık herkes yıllar süren ısrarın sonunda. O bir sopa değil, o bir Mercedes…

Felsefe’nin en kadim sorularından biridir “Gerçek nedir?” sorusu. Yüzlerce filozof binlerce farklı yanıt vermiştir bu soruya. Gerçeği bir olgu olarak gören de olmuş, durum olarak gören de, yanılsama olarak da… Ve bence en güzel cevabı da bazı aklı evvellerin “deli” dediği o canımın içi abi vermiş farkında bile olmadan. Nedir gerçek? Gerçek; gerçek olduğuna inandığımız ve başımıza ne gelirse gelsin bir an bile şüpheye düşmeden yaşadığımız ve savunduğumuz şeydir. Tıpkı Allah’a inanmamızın temelinde var olan koşulsuz iman gibi iman ettiğimiz şeydir gerçek…

Yıllar önce sıkıldığım manasız bir akşam saatinde kendimi dük ilan edivermiştim. Başlarda kimse sallamamıştı haliyle. Ama ısrarla kendimi Dük olarak tanıtmayı sürdürdüm Mercedes’li abim gibi. Sonra sonra alıştı insanlar. Ali diyen, abi diyen, mesleğimden dolayı hocam diyen, yazar diyen, şair diyen, oğlum diyen, lan diyen… bir sürü insan var etrafımda. Ama itiraf ediyorum, duyunca yüzümü güldüren en sevdiğim hitap “Sayın Dük’üm…” Çünkü dük dışındaki tüm sıfatlar bana birilerince yüklendi, Milli Eğitim “öğretmen” yaptı, okurlar “yazar” vs. dedi, annem sayesinde “oğul”, sevmeyen insanlar yüzünden lan oldum. Ama dük… İşte onda kimsenin katkısı yok. Bir akşam canım çok sıkılıyordu ve kendimi Tepebaşı Dük’ü ilan ettim. Kafayı yemiş bu şizofren diyenlere de zerre kulak asmadan bildiğimi okudum. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, aristokrat bir ailede doğmaktan başka hiçbir vasfı olmayan Cambridge Dük’ü mü gerçek dük yoksa ben mi?

Türkiye’de laik kesimde geçici bir varlık olma bilincinin pek gelişmediğini zaten biliyorduk. Bu dünyada kendisini ev sahibi diğerlerini misafir sanarak yaşamaktaydı çoğu.
Günlük konuşmalarında bolca ‘fani olmak’tan bahsedenler ve halihazırda iktidarda olan partiyi düşüncelerinin yaşamsal simgesi olarak görenler arasında ise bu bilincin hiç mi hiç oluşmadığını 13 yıldır birbirinden çarpıcı örnekleriyle görüp durmaktayız. Eskiden ‘muhafazakar kesim’ olarak anılırlardı. Bu kişilere şu anda bakıldığında görülen odur ki, yani sözlerine değil davranışlarına bakıldığında, herşeyi, bütün dünyaları istiyorlar ve dolayısıyla kesinlikle geçici olmadıklarını düşünüyorlar. Güce, paraya, makama, lükse karşı mutlak, kesintisiz bir yöneliş ve bunların engellenmesine karşı şiddetli öfke ve hiddet içindeler. Engellenmelerle çeşitli rasyonalizyonları kullanarak başa çıkmaya çalışıyorlar. Örneğin avuç dolusu alkışlanmadıklarında, eleştirildiklerinde ya da protesto edildiklerinde bir an bile duraksamaksızın bunun arkasında Otpor, Faiz Lobisi, Yahudi Diasporası, Masonlar, Dış Mihraklar, İntergalaktik güçler, Üst Akıl, Lufthansa Terör Örgütü, BBC Terör Örgütü, Alman İstihbaratı, Paraleller ve benzerlerini arıyorlar. Benim naçizane görüşüm ise parayı ve gücü buldukça bu dünyaya olan düşkünlüklerinin iyice açığa çıktığı yolunda. Ayrıca bu konunun az önce saydığım ve mahalle kıraathanelerinde kullanılan basit rasyonalizasyonlardan çok daha ikna edici açıklamalar gerektirdiği kanısındayım. Eski muhafazakarlardaki lüks tutkusu ile para ve güce bu aşırı düşkünlük nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabını bundan 20 yıl kadar önce (Eski Türkiye’de) muhafazakar kesimde bilgi-bilinç sosyolojisini, epistemolojik kopuşu, Freud ve Lacan’ı, postmodernizmi, iktidarı,devletin ideolojik aygıtlarını, toplumsal tarihi, Medine Vesikası’nı tartışan insanlardan almak isterim aslında. Tabii eğer aralarında güce, makama ve paraya tapmayan, iktidar sofralarına kurulmayan, dünya liderlerine gönüllü kulluk ve memurluk etmeyen ve hâlâ eleştirel analiz yeteneğini koruyan bir fani kaldıysa. Böyle biri hâlâ varsa ona bir iki soru daha sormak isterim.
camide protokol

Yukarıdaki fotoğraftaki cemaat ile bürokratik zevat arasına kırmızı şerit çeken düşüncenin
psikopatolojisini biraz irdeler misiniz zahmet olmazsa? Camilerde cemaatten ayrı ve’protokol’ adı
verilen bir insan tipi tarihsel olarak ne zaman türemiştir? Bu insan tipinin doğuşuna bir katkınız olmuş
mudur? Herkesin eşit olduğu, safların özgürce sıraya dizileceği vaz’edilen bir dinî mekanı bu hale getiren akıl hangi ‘Üst Akıl’dır? Bu davranışın dini kökenleri nereden kaynaklanmakta, hangi ilahi metinlere dayanmaktadır? Camilerde cenazeler musalla taşlarında beklerken ezan saatlerinin siyasilerin gelişlerine göre değiştirilmeye başlanmasının; cami içlerinde, avlularında siyasi konuşmalar yapılıyor olmasının Türk Sağı’ndaki tarihsel, sosyal, psikolojik, dini ve ahlaki kökenleri nelerdir?
mimari
Bu fotoğrafta ise ‘Bursa’nın Tokileri’ görünmektedir. Bursa’nın ufak tefek taşlarından bu noktaya nasıl gelinmiştir? Turgut Cansever hayatta olsaydı acaba ne düşünürdü? Arkada Ulucami ve onu çevreleyen Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerini görünmez hale getiren bu mimari şaheserler(!) ne tür bir kültürel/sanatsal uyanışın eseridir? Osmanlı başkentindeki bu ‘Yeni Osmanlı’ estetik anlayışı nereden temellenmektedir? Bu hallere katkınız nedir? Yoksa bu bariz bir rönesanstır da batı hayranlığıyla malul akıllar mı bunu algılamaktan acizdir?
Sizlerden önce bazı solcu eskileri, bütün bilgi birikimlerini ve zihinsel enerjilerini 12 Eylül faşizminin gölgesinde yeşeren yeni vahşi kapitalizmin reklam ve propaganda hizmetlerine sundular ve bunun dünyevi meyvelerini topladılar. Onlardan farkınız var mıdır, varsa nedir?

ses2

 

 

 

 

 

 

90’ların İstiklal Caddesi’nden mezunum. O yıllarda cadde bir kültür-sanat merkezine dönüşmüştü. YKY’de Enis Batur dergi çıkarır, Ses Tiyatrosu’nda Ferhan Şensoy olay yaratır, Kaktüs’te İlhan Berk şiir yazar, Robinson Crusoe kitapçısının üst katında Mehmet Güreli resim yapar, Emek Sineması’nda festival filmleri oynar, Kemancı’da gencecik Teoman ve Şebnem şarkı söylerdi. Tabii aynı zamanda 80’lerden kalma belalı bir yüzü de hâlâ vardı İstiklal Caddesi’nin. Bu da biz Beyoğlu çocuklarını bütün sanat dalları ve hayat tarzlarıyla iç içe olmaya götürdü. 2001 krizine kadar süren bu dönem neslimizi derinden etkilemiştir.

Sonraki 14 yılsa… Sonraki 14 yıl işte.

Edebiyat ortamımızı ifsad etmekle meşhur bir mahlûkun fakire yapıp ettiklerini geçen ay şuracıkta ifşa etmiştim. O yazıyı yayımlamakla muradım Arslanbenzer nam pisliğin titreyip kendine gelmesi filan değildi. Böyleleri iflah olmaz: Sudaki kendi suretine âşık olmuş bir narsist, artık nereye baksa o “mükemmel” imgesini arayacaktır. Kendisini başka nefslerin aynasında görse, onun hayal ettiği öz surete muhalif herhangi bir yansımayı şiddetle reddedecek, gücü yeterse aynayı kıracaktır. Kendi nefsine kul olan, gerçek mabuda kulluğa yol bulamaz. Mabudu Allah olmasa da hariçteki herhangi bir şeyi mabud edinen gafil, hariçteki şeyde sübut olmadığını, onun da fani olduğunu ve sair oluş ve bozuluşları müşahede ettikçe ondan yüz çevirip Hakk’ı bulabilir. Ama nefsine kul olmuşların vay haline! Nefsi de her koşulda değişse bile, her halini ona güzel göstereceğinden, onu kınaması mümkün olmayacaktır. Dışarıdan bir uyarı yapıldığında da ona bir fayda gelmez. Çünkü o tüm bu uyarıları ilahına yapılmış birer saldırı gibi görecektir. İlahına saldırılan her mümin bir şekilde bu saldırıya cevap verir. Ama bu cevaplar da mümini olduğu o dinin ilkeleri içinde olur. Oysa nefsine tapan kişinin vereceği cevapta ahlakilik olmaz: O her türlü çirkefi, pisliği meşru sayar.

Velhasılıkelam Arslanbenzer iflah olmaz. Muradım bu pisliği hâlâ adam yerine koyanların iflahıydı. Ama ondan da umudum kalmadı. Geçen ayki yazıdan sonra, en azından şöyle demelerini ummuştum: Adamın anlattıkları doğruysa haysiyetsizce işler yapmışsın. Ya bu haysiyetsizliği bertaraf edecek bir cevap ver ya da meclisimize uğrama. Heyhat, ne kadar ahmakmışım! Arsıza sus diyecek, haksıza haksızsın diyecek edebî bir kamuoyumuz vardır sanmakla ne büyük bir ahmaklık etmişim! O arsız sustu; tek bir söz edemedi. Ama onu adam sayanlar da sustu. Arslanbenzer de onların suskunluğundan aldığı cesaretle bu hafta tekrar fitneciliğine devam etti. Televizyon kanalı yöneticilerine benim Aleviliğimi hatırlatıp “haydi iş verin” dedi. Böylece bizi işsiz bırakmaya çalışarak haysiyetsizlik sınırını da aşıp kahpeliğe terfi etti. Bu kahpeliklerini de teşhir ettiğim halde, o hayal ettiğim edebî kamuoyundan ses gelmedi.

Dün akşam bir dostum arayarak bu meselenin iki tarafa da zarar verdiğini, suhuletle çözülmesinin elzem olduğunu söyledi. Önerdiği çözüm basitti: Arslanbenzer bir daha fakirin adını anmayacak, fakir de dünyada Arslanbenzer nam bir pislik yokmuş gibi davranacakmışım. Ne kadar kolay, değil mi? Hem de eşitlikçi bir çözüm. Peki, bu pisliğin ettiği hakaretler, kalkıştığı fitneler ne olacak? Bunlardan nadim olduğuna dair bir emare var mı? Yok! O halde neden ben haysiyetsize haysiyetsiz, kahpeye kahpe demekten dur edeyim ki kendimi? Maslahat adına mı? Hayatımın hiçbir döneminde idare-i maslahatçı olmadım. Gücüm yettiğince Hakk’ı tuttum. Allah beni şaşırtmazsa bu yolda yürümeye de devam edeceğim.

Ey azizan, bu arsızın işleri idare-i maslahatla izale edilecek hali çoktan aşmıştır. İşbu sebeple, bir hudut çizmek elzem olmuştur. Bugünden itibaren,
1. Arslanbenzer nam pisliğin dergisine, internet sitesine, yayınevine eser veren kimselerin benimle hiçbir hukukları kalmadığını beyan ederim.
2. Sahibi, yöneticisi olduğu dergi, gazete, internet sitesi gibi herhangi bir mecrayı bu pisliğin eserleriyle necis hale getirenlerle de hiçbir hukukum kalmayacaktır. Maişet meseleleri bu ilkenin dışında tutulacaktır. Yani bu madde Arslanbenzer’e işverenleri kapsamaz. Kimsenin ekmeğiyle oynayacak değiliz.
3. Arslanbenzer’e ait olmasa da sayfalarını onunla pisleten bu mecralara eser verenlerle de hukukumuz bitmiştir.
4. Arlanbenzer’in konuşmacı, sunucu, moderetör olacağı herhangi bir etkinliğe katılanlar da tarafımca aynı şekilde değerlendirilecektir.

Çünkü necasetin bulaştığı bir ortamda hayır da hasenat da mümkün olmaz. Allah cümlemize necasetten taharet nasip etsin.

192185946254

Biz yetimler, tek kollu boksörler
Saye-i safkında yetiştik o cangılın
Sevildik yeterince, böylece bildik yeterince sevilmek hiç sevilmemektir
Bildik, bildikçe bilendik
Kan portakalları büyütürken, ne fuzuli izahatti bize elmalarla armutlar toplanmaz
Vicdansız değildik, biz bu vicdansızlığı hakkettik

İbret değil veridir bize Habil ile Kabil
Biz yetimler, tek kollu boksörler
Hayaletler büyüttü bizi
Ve “yaşayanların gözünde ölüler, her an yeniden ölürler”
Şimdi o hatıranın saye-i safkında üşüyorum
Kışlanın önünde redif sesi var
Başım ağır geliyor, düşüyorum