Büyük İskender’in yüzü asıldı. Her şeyi fethetmişti. Fethedilecek hiçbir şey kalmamıştı.

“Şurasını alalım?” dedi, haritada taranmamış bir yeri göstererek.

“Orayı geçen hafta ele geçirdiniz efendim” dedi en yüksek rütbeli general, “Boyamaya vaktimiz olmadı.”

İskender bu işe başladığında dünya taze ve yeniydi, fethedilmek için yalvarıyordu. On yaşında, üzerinde sadece külotla, bütün Yunanistan’ı aldı. Büyük Pers İmparatorluğunu yok etmeye tamamen çıplak ve sarhoş halde gitti. Uyurgezer bir gecenin sonunda uyandığında Mısır’ı fethetmiş olduğunu gördü. Bir keresinde tek başına bir kaleyi kuşatmış, çalıdan çalıya saklanarak ve her birinden bambaşka bir asker gibi fırlayarak ilerlemişti.

Tabii ki zorluklar da yaşıyordu. Tatsız bir zafer yemeğinde bir tavuk kemiği boğazına takılmış, su içmek için bardağa uzanırken fare kapanına, sonra bir diğerine, sonra bir başkasına takılmıştı. Kendini kurtarmaya çalışırken ayağı bir kovanın içine girmişti. Buna rağmen Hindistan’ı alıverdi.

Durdurulamıyordu, ülkeleri ve ardından başka ülkeleri ele geçiriyordu. Komutanları durmasını rica ediyor ama o “ Hadi lütfen bir tane daha” diyordu, komutanlar da “E peki madem” demek zorunda kalıyordu.

İmparatorluğu o kadar genişledi ki, bugün bile, bir kadınla bir barda tanışsanız ve onu evinize Büyük İskender’in ülkesinin haritasını göstermeye götürseniz size sürekli aynı şeyi söyleyecektir: “Şaka yapıyorsun değil mi?”

İskender üzerine gönderilen bütün orduları bozguna uğrattı ve binlerce insanı boğazladı. Savaş meydanından kaçanları da yakalatıyor ve öldürüyordu. Kadınlar ve çocuklar köle olarak satılıyordu. Ama mutlu günler sonsuza kadar sürmez. Sonunda, fethedilmemiş tek bir insan evladı kalmamıştı.

“Asurlular?” diye sordu generallerine.

“Aldık efendim” dedi biri.

“Tamam. Peki Basurlular?”

“Al-dık” dedi birkaç general koro halinde.

İskender çaresiz hissetmeye başlamıştı. “Önce özgürlüklerini versek ve sonra tekrar fethetsek olmaz mı?” Generaller bakışlarını yere çevirdi. Bir tanesi öksürdü.

“Oldu o zaman, ben de gider gökyüzündeki kuşları…” dedi ama onları da çoktan ele geçirdiği hatırlatıldı, hatta papağanın teki ağdalı bir övgü konuşması yapmıştı onun için.

“Ya karıncalar? Onlara çökemez miyiz?”

Bir komutan gönülsüzce küçücük bir teslimiyet belgesini açtı.

İskender’i avutmak isteyen en bilge konsey üyesi: “Belki de efendim, asıl istediğiniz fethetmek değil fethedilmektir.” dedi. Bunun üzerine İskender mızrağını kapıp adamı deşiverdi.

Ordusuna basit bir uzay roketi yaptırdı. Özel seçilmiş ve nefeslerini tutabilen otuz adamıyla birlikte aya gitti. Aydakileri çok şaşırtarak çöplerini aya bırakıp döndüler.

Belki de en muhteşem zaferi cennetin yarısını fethetmesiydi. İstihkâmcılarıyla sedef kaplama kapıları zayıflatmış, zırhlı filleriyle içeri dalarak azizleri ve melekleri ezmişti. Ama cennetin “çoğu bulut” olduğuna karar verdi ve akıllıca bir hamleyle geri çekildi.

Büyük İskender, yakıp yıkabileceği bir başka evrene yolculuğa hazırlanırken öldü. Generaller başta buna inanmadı, ama cesedi ortaya çıkınca gördüler ki hala sımsıkı kılıcını tutuyordu ve üzerinde yeni diktirdiği uzay elbisesi vardı. Derler ki, safranlara sarılarak Kafkasya’ya gömülmüştür ama kimse kesin olarak bilememektedir. Efsaneye göre bir gün geri dönecektir, belki de çok yakın bir gelecekte, dünya bir kez daha güzelce fethedilmeye ihtiyaç duyduğunda.

The New Yorker / 12 Mart 2012 / çev: bCy

Dostum ve kardeşim Alper Gencer’in Sivas katliamını Hüseynî bir bakışla ele aldığı yazısını, davanın tekrar tartışıldığı şu günlerde hatırlamakta fayda var. Hazır hatırlamaya başlamışken, hatırlamaya en çok değenin bir sözünü de analım: “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.”

Madımak’ta Bir Fanus

2 Temmuz 1993… Sivas’ta bir oteli yaktılar. Kimler yaktı? Camide, sokakta, kıraathanede ellerine tutuşturulan imzasız kâğıtlarla galeyana gelen; kendini inancının muhafızı, sözcüsü ve hatta sahibi ilan eden cehalet! Kim dağıttı o imzasız kâğıtları? Derinlerine kadar pisliğe bulaşmış bir devlet! Kimler yandı? Otuz beş can ve itibar-ı millet!

Madımak’ı yaktıklarında, henüz 13 yaşındaydım. Aziz Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarından birkaçını iştahla yutan bir çocuk olarak, televizyonun karşısında olan biteni büyük bir dehşetle izlediğimi hatırlıyorum. Hissettiklerimi, bu duyguya o yaşlarda benzeyen bir başka duygumla ancak izah edebilirim. Çocukken futbol maçlarına giderdik. Ve takımımız yenildiğinde, seyirciler arasından bol küfürlü ve tehditkâr tezahüratlar yükselirdi. Bazen kendinden geçen birkaç seyircinin, soyunma odasına giden yolda, mağlup takımımızın oyuncularını sanki “öldürmek” istercesine tel örgülere yapıştığını görürdüm. Tam burada, o tel örgülere yapışan adamların korkusuyla dolardım. Aziz Nesin’in de itfaiyeden, sanki bir timsah havuzuna koca bir but atılırcasına, hınç dolu bir kalabalığa atılmasını izlerken, seyircilerin tel örgülerinin olmadığını fark etmemle bu korkum tavan yapmıştı. Tel örgülere inanmıyorum. Ama böyle insanlığa da inanmıyorum ben!

Aziz Nesin; ne tanrıtanımazlığı, ne Salman Rushdie distribütörlüğü ile benim hafızamda yer etmiştir. Çünkü çocukluk, bir insanın hayatını ele geçirmeye teşnedir. Eğer Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarını okuyanınız varsa, bu kitaplarda yazılanlar bir çocuğa bir emaneti teslim edercesine kaleme alınmıştır. O kitapları okuyanlar, Aziz Nesin’in tanrıtanımazlığına da, Peygamber’e hakaret ettiğine de inanmaz. O kitapları okursanız, Aziz Nesin’in kalbinin oraya gömüldüğüne şahit olacaksınız, zira kalbi olmayan biri o kitapları yazamaz! Sonrasında söyledikleri, onunla yolumuzu ayırmıştır! Zira inancımın en hassas noktasına, efendime uzanmıştır dili. Sizin en sevdiğinize hakaret etseler, kalbiniz bundan incinmez mi?

Bir tanrıtanımazdan hiçbir şey öğrenemeyeceğinizi düşünüp, sırtınızı ona dönerseniz ve hatta gidip sırf bu yüzden onu öldürürseniz, en açık haliyle söylüyorum, siz de Tanrı’yı tanımıyorsunuz yahut tanımak istemiyorsunuzdur fikrimce. Tanrıtanımaz mucitlerin bir listesini yapalım isterseniz? Tanrıtanımaz bestekârların, müzisyenlerin, ressamların, şairlerin, matematikçilerin, fizikçilerin, mühendislerin, öğretmenlerin bir listesini yapalım! Ortaya koyduklarına bakarsanız, inanmadıklarını söylerken sadece boş bulunmuş olduklarını anlarsınız! Ortaya koyduklarına bakarsanız; inanıp inanmadığımıza aklımızın “karar” vermediğini, ağzımızın söylemediğini anlarsınız!

Aziz Nesin’in hafızamda en çok yer eden hikâyesi şudur. Bu hikâyeyi size aktarırken, ne kadarının Aziz Nesin’e, ne kadarının benim hayal gücüme ait olduğunu ayırt etmem zor! Küçük bir çocuk, karınca yuvasının üzerini bir fanus ile kapatıyor. Ve içine de bir çekirge atıyor. Karıncalar ile dev çekirgenin savaşı başlamış oluyor böylece -Savaşlar aslında hep böyle başlıyor-. Karıncalar çekirgeye bölükler halinde saldırmaya başlıyor. Ve çekirge de, türlü hamlelerle püskürtüyor karıncaları. Sonra yılmayan karıncalar, bir yandan kaybettikleri arkadaşlarının bedenlerini yuvaya taşırken, bir yandan da çekirgeye saldırmaya devam ediyorlar. Küçük çocuk, olanı biteni fanusun dışından, dehşetle izliyor. Karıncaların sayısı arttıkça, çekirgeye daha fazla yaklaşıyorlar. Neden sonra, birkaç karınca çekirgenin üzerine çıkmayı başarıyor ve bir bacağını koparıyorlar. Önüne gelen bütün karıncaları o vakte değin püskürten çekirge, düşmeye başlıyor. Karıncalar, çekirgenin eski gücünde olmadığını fark ederek ellerini, kollarını koparıp alıyorlar. Ve savaş, çekirgenin yerin yüzeyinde yüzü koyun yatması ile, yani karıncaların zaferiyle bitiyor. Hiç hareketsiz duran çekirgenin içine giriyorlar sonra. Bir süre çekirge ile yuva arasındaki yoğun karınca trafiğini izleyen çocuk, çekirgenin içi tamamen boşaltılana ve salt bir kabuktan kalana kadar bekliyor. Ve sonra muhteva çekilince, iskelet çöküyor. Karıncalar, tek bir parça bırakmaksızın çekirgeyi yuvalarına taşıyorlar.

Bu hikâyede, insanın bir suçlu arayası geliyor, öyle değil mi? Çekirge mi iyi? Karıncalar mı kötü? Tam tersi mi? Çocuğun mu yoksa bütün suç? Bana kalırsa bu hikâyede bir suçlu yok, bir suç aleti var. Aslında bir suç aleti de değil, suça alet olan bir şey var: Fanus!

2 Temmuz 1993 Cuma günü Sivas’ın üzerine bir fanus kapadılar. Bu fanusu kapayan güç odakları, bu fanusun içindekilerini de çoktan savaşa hazırlamışlardı. Kutuplaşmaların dozu kâfi derecede yüksekti, aktörler özenle seçilmişti, yer ise bulunmaz kaftan idi. İnsanın en eski alışkanlıklarından birini, inanç “müptelalığını” konu edindiler. Bir inancın yahut bir ırkın işgüzar memuriyetine soyunmak, başkalarını da senin gibi inanmaya yahut en azından öyle görünmeye zorlar. Bu fazladan cüretkârlığın benzerlerini, tarih sayfalarının hemen her tarafına kapanan fanusların altında görebilirsiniz.

“Zulüm”, kelime anlamıyla bir şeyin yerinden edilmesidir. Bir şeyin olağanlığını, yani kendi olmakla ilgili özünü/hakkını bertaraf ederseniz, yaptığınız şey zulme dönüşür. Karıncaların, üzerlerine bir fanus kapanana kadar, bir çekirge ile ne alıp veremediği olabilir ki?! Bütün renkler, bütün inançlar, bütün ırklar; kalpleriyle davrandıkları sürece, yani özlerinden ses verdikleri müddetçe ebediyen beraber yaşayabilirler. Ne zaman ki şeytan, yani kötülük, eline bir fanus alır ve onu bizim kalplerimizin üzerine kapatırsa; insan, etrafına dehşet saçan bir zalime dönüşür.

Madımak, insanlık tarihinin, hala da kanamaya devam eden bir yarasıdır. Orada, otuz beş canı alan meşum kalabalık, bu yaptıklarını Müslüman oldukları için yapmamışlardır, nefislerinin emrine amade çıkarmışlardır o yangını. O yangını çıkartanların kalplerinin üzerine, Sivas’ın üzerine kapatılan fanustan da büyük bir fanus kapatılmıştır. Orada, “meşhur yasakların ve tel örgülerin sahibi”, gerçek bir suçu engellemek adına olması gereken yerde olmamıştır. Orada, istediğinde tanklar ve panzerlerle arz-ı endam ederek koca şehirlerin kalabalığını evine kapatan cuntacı zihniyet, aynı şeyi bu defa, tanklarını ve panzerlerini geri çekerek yapmıştır. Orada, Pir Sultan Abdal’ın heykelini yerinden söken softalar, günü geldiğinde onun yaylasından Şah’ına giden yolu görünce, utanacaklar! Orada, “din elden gidiyor!” nidalarıyla yeri göğü inleten putperestler, her şeyin açık edildiği gün geldiğinde neyin elden gittiğini daha iyi kavrayacaklar. Bu ülkede yaşayan insanları, sözümona bir arada tutmak için, onların düşmanlıklarından istifade eden egemenler; kölesi oldukları emperyalistlerin, bir başka elle hışmına uğruyorlar şimdi. Ne sanıyordunuz, keser dönünce sap yerinde mi sayacaktı yani?! Orada, namaz çıkışı eline tutuşturulan bir kâğıt parçasının peşinden katliam yapmaya koşan kim varsa, Yunus’un, namaz ile kalp kırmak arasında kurduğu bağıntıya vursun yüzünü!

Ve size de geleceğim… Çünkü siz de bu oyunun mazlumu değilsiniz artık! Madımak’a bakıp da, tüm Müslümanlara ve İslam’a sövenler, “İşte İslam’ın daimi potansiyeli: İrtica!” diye çığırtkanlık yapan lafazanlar, sanki sidik yarıştırır gibi katliam yarıştırıp “Başbağlar” deyince “Madımak”, “Madımak” deyince “Başbağlar” diye atılan kutup kurtları, bu katliam bize yapıldı diyerek, bu katliamı inhisarına geçiren sözümona solcu, devrimci, Alevi kamplar; size de şöyle büyük bir dev aynası lazım! Bunları yaptığınız müddetçe, bu katliamı yapanlardan ne farkınız var?! Zaten bu katliamı yaptıranlar, yani fanusu yuvaya kapatan el, en çok “sizin” böyle düşünmenizi istiyor, haberiniz olsun! Böyle düşündüğünüz müddetçe, yani böyle kutuplaşmacı ve değişmez bir önyargıyla bakarak; hangi inanca mensup olursanız olun, bu yangına her gün ateş taşıyanlardan birisiniz işte, başka ne olacak!? Mazluma bir renk isnat edenler, muhakkak bir tarafın zalimidirler!

Gelelim meselenin kalbi, yani en insani tarafına! Bu son kısım, kalbinde ötekine yer açanlara… Yukarıda aktardığım hikâyedeki gibi, bir çocuğun elindeki fanus o çocuğun masumiyetini sekteye uğratmaz. En nihayetinde çocuk, çocuktur işte! Ama yetişkinlerin çocuk kalpleri yoktur. Çocukluğunu kaybedenler, niyet edinirler. Mühim olan, iyi niyetli olabilmektir. İyi niyetli olamasak da, yaptığımız hata sonrası, iyi niyete dönebilmektir, öyle kalabilmektir esas olan. Bu bize adalet, vicdan ve sevgi olarak döner. Madımak’taki katliamı yapanlar, şu ya da bu renge bakılmaksızın; niyetlerini bozan insanlardırlar. Onları herhangi bir inancın memuru olarak görürsek, o inancı karalayarak biz de niyetimizi bozmuş oluruz. Madımak’ta saldırıya uğrayanlarsa, isterlerse dünyanın en kötü insanları olsunlar (ki bence hiçbirinin kötülükle bir ilgisi yoktu!), o şekilde bir saldırıya uğramak kaydıyla artık mazlumdurlar. Ve mazlum, bir zamanların zalimi olsa bile o, bir insanlık emanetidir bizlere!

Fanus, kötülüğe/şeytana ait bir alet… İnsanı da bu yolla kendine alet ediyor işte! Ben insandan ümidini kesmeyen insanlardanım. Bir gün o fanusu kalbinin üzerine kapatan, gün olur o fanusu kalbiyle kırabilir de!

Velhasıl, Madımak katliamı, herhangi bir mezhebe, dine, inanca, insana yapılan bir saldırı değildir. Bizatihi insanlığın yara aldığı bir saldırıdır. Bu saldırı sonrası yaralananlar, kalbi olan, kalbiyle davranan bütün insanlardır. Her vahim olay gibi, şu yaşadığımız fani ömür içinden, ibretlik bir bilgidir de hepimiz için. Bizi o kadar derinden yaralamış olmalı ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hala dün olmuş gibi kanıyor. Kalbiyle görenlerin, kalbiyle davrananların başı sağ olsun! Yazıyı, heykeli sökülerek yerlerde süründürülen Pir Sultan Abdal’ın bir dörtlüğüyle bitiriyorum. O heykeli sökenler, umarım kendi itibarlarını yerinden söktüklerinin farkına varırlar da, herkesin inancının biricik olduğunu bu sayede anlarlar! Zira siz o heykeli sökmeden, aynı düşmanlık ve softalıkla, sizin gibiler tarafından asılmadan hemen önce söylediği şiirden bir parçadır bu:

“alınmış abdestim aldırırlarsa
kılınmış namazım kıldırırlarsa
sizde Şah diyeni öldürürlerse
ben de bu yayladan Şah’a giderim!”

Alper Gencer
Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 08.07.2011

Beyaz suratlı, seyrek saçlı adam dönüp kameraya bakar. Kuru dudaklarının arasında siyah saplı, aşırı uzun bir ağızlık vardır. Ağızlığın ucunda da yanmamış bir sigara durur. Çift kibritle yakar. Bir nefes çekip dumanın yarısını içine çeker, diğer yarısını suratımıza üfler. Dağılan dumanın ardından gözlerini bize dikip konuşur.

“Merhaba Genel İzleyici. Normalde böyle civcivli aparatlara gıcık olurum. Ancak sigaramı bu uzun mu uzun zımbırtıyla içmemin bir nedeni var. Şu bulanık, sinir bozucu sansür yuvarlağını suratımın orta yerinden olabildiğince uzaklaştırmak. Görüldüğü gibi ben başka yerdeyim, sansür başka yerde. Şuna bak yazık, kafası karıştı garibin. Yeri yurdu şaştı. Sudan çıkmış denizanasına döndü.”

Gözlerini kısıp ekranın ucundaki gri sansür lekesine bakar. İnce uzun ağızlığın ucundaki sigarasını içmeye devam eder.

Rembrandt babadır kabul de…

Derbyli Joseph Wright 1768

• “Sana günahlarımı vereceğim.” “Şaka mı yapıyorsun?” “Ama yanında bedava tükenmez kalem.” “Ver. Ajanda da var mı?”

• Hawai alfabesinde yalnızca 12 harf vardır. “Hawai alfabesinde yalnızca 12 harf vardır.” cümlesinde 17 farklı harf vardır.

• Resmi kayıtlara göre, Hilton otellerinin sahibi Conrad Hilton’un 1979’da ölmeden önceki son sözleri “Banyo perdelerini küvetin içinde bırakın” olmuş ama konuşmanın kamuoyundan gizlenen devamı şöyle: “Çıkarken sifonu da çekin, eşşoğleşşekler.”

• Permakültür; doğal süreçleri taklit eden insan çevreleri ve gıda üretim sistemleri yaratmak demek. Üst katımda bir ayı yaşıyor. Alt komşum mevsiminde tükettiği meyve atıklarını kapısının önüne koyuyor ve plastik kullanmaktan özenle kaçınıyor. Asansörde sık sık yarı sindirilmiş organik patatesler görüyorum. Bizim apartmanın permakültür ödülü var.

• Bir boyacıdan duvarları süpürgelikler takılmadan önce boyamasını istemeyin. Boya damlalarıyla şereflenmemiş bir süpürgelik boyacının mesleki utancıdır.

• Kilo vermek isteyenler neden kulaklarına akupunktur iğneleri batırıyor biliyor musunuz? Pizzacılar için işaret. Birini kulağında iğneyle gören garson ona karışık pizzanın yanında diyet kola getiriyor.

• Ayakların bitişik ve ellerin dizlerde durduğu oturuş şekli “Hiç rahat değilim ve kendimi korumaya çalışıyorum” demektir. Ayaklar ayrık ve ellerin de her iki yanda olabildiğince uzağa konduğu oturuş ise “Kapıları kilitledim, kaçamazsın. Ayrıca boşuna bağırma, burada seni kimse duyamaz.” manasına gelir.

• “Afedersiniz bayan, o plastik çizmeler ayaklarınızı terletiyor mu?” “Ay sanane be!” “Banane olur mu, şu dört kişilik asansörün içinde beş saattir altı kişi beklediğimizi dikkate alırsak hiç banane olur mu?”

• “Pirincin içindeki taş gibi hissediyorum” dedi Aleksi Pavloviç, “Beni arıyorlar ama dışlamak için.” 

Müzik hareketle başlar, her nota başka notalarla ifadesini bulur. Hareketin seyri müziğin niteliğini belirler. Doğrusal bir seyir sıkıcıdır. Döngüsel bir seyir heyecanlı. Dönmek nerden baksanız evrenseldir; gezegenler döner, atomlar döner, insan dönüp durur, bazen aynı dairede, bazen de çapını az biraz genişlettiği başka bir dairede. Çamaşır makinesi de döner. İnsan bazen bir çamaşır makinesidir. Siyahlarda bir ağıt, beyazlarda bir bozlak. Pantolonlarda bir uzun hava, tişörtlerde bir balkan ezgisi. Hareket eden her şey bir ses dalgası yarar. Ve biz bu kakafoni içinde bizimle aynı seyirde olan sesleri duyarız.

kişisel not: ismail abiyi seviyorum, hayat denen o engin denizde yol alan birinin kıyıdan kendine el sallayan birinin olması.

Cem Akaş’ın Tekerleksiz Bisikletler’i edebiyat(ımız)a yeni bir kapı açacak mı? Bu soruyu yapıtın çabasını değerlendirmek için sormuyorum. Edebiyatı(mızı)n bir kapıyı taşıma becerisini sınamak açısından sormak istiyorum.

Akaş’ın 25 yılı aşkın edebiyat tarihi özgün deneysel yapıtlarla dolu; belki de öykü ve romanlarında bulunabilecek belki de tek bir ortak nokta var: Bütün bu metinler, başka metinler üstüne düşünmekten besleniyor. Pek çok metinde aslında edebiyat/kurmaca/sanata ilişkin kavramları masanın üstüne koyuyor.

Tekerleksiz Bisikletler eksiltilmiş metinlerden oluşuyor. Her cümlenin son kelimesi atılarak oluşturulmuş bir öykü, bir romanın tamamlayıcıları gibi bir araya getirilmiş bölümler… Kitabın kendisi dururken çok ayrıntıya girecek değilim. Ama eksiltmeyi denemek gözden kaçmaması gereken bir girişim. Çünkü sanatın kendisi bir çeşit eksiltme tekniğinden başka bir şey değil. Sanat yapıtları doğru noktalardan eksiltilerek oluşturulmuş kavramsal gerçekliklerdir. Örneğin öykünün bir “kesit” olduğunun söylendiğini sık sık işitiriz. Bu eksilme noktaları okurun yapıtla ilişki içindeyken aklını ve duygularını işleteceği kalıpları oluşturur.

Sanat yapıtının kendisini eksiltmekse okurun zihnini yapıtın konusunun ya da biçimsel özelliği ile koşut yeni bir katmana taşıyor: Sanatın kendisini yapıtın bir kavramı olarak düşünmek.

Deneysel yapıtlar sanatın kendisini sınamaya kalkışır. Akaş, bu sınamayı okura havale ediyor. Pekiyi sanatın kendisi sınamaya açık mıdır? Yoksa sanat, tıpkı bizler gibi kendini mediokrasinin tatlı sularına bırakmaya, rahatını bozan her girişime zalimce saldırmaya eğilimli midir? Kitle kültürünün sanatı bu soruya “evet” diyor, Cem Akaş’ın Tekerleksiz Bisikletler’i ise.

“BÜTÜN MESELE, GÖRSEL KÜLTÜRÜN HAKİMİYETİNE RAĞMEN OKUMAYI SEÇEN İNSANLAR BULMAK”
Çeyrek asırda yayınladığı 600’den fazla kitapla kültür hayatımızda saygın bir yere sahip Ayrıntı Yayınları, neden İslam düşüncesi ve kültürüyle ilgili eserler neşretmeye başladı? İktidardaki siyasal İslam’a yönelik dinî referanslı eleştiriler yeni bir boyut mu kazanıyor? Yerli sosyalistlerin, İslam kültürüne özenli, kararlı ve kapsamlı bir şekilde yönelmelerinin nedeni ne? Şimdiye dek 6 kitabı yasaklanan yayınevi, toplumun ar ve haya duygularını gerçekten incitti mi? Chuck Palahniuk niye Türkiye’ye gelmiyor? Yoksa o da Paul Auster gibi fırça mı istiyor?.. Ayrıntı Yayınları’nın kıdemli editörü, yazar-çevirmen Abdullah Yılmaz, Afili Filintalar’a konuştu.

Ayrıntı Yayınları 1988’de kuruldu. Herşey nasıl başladı?
Sovyetler çökmüştü. Buna karşılık dünyada ideolojik, entelektüel hareketler farkı yoğunluklar kazanmıştı. Türkiye’de ise 12 Eylül darbesinden sonraki belirsizlikler, kasvet sürüyordu. Dünyadaki entelektüel verimlerin Türkiye’ye aktarılması, böylelikle bizim meselelerimizin çözümüne katkı sağlanması iyi olacaktı. Tabii, Türkiye’deki özgün çalışmalara da yer vermek niyetindeydik. Ayrıntı Yayınları’nı bunun için kurduk.

Fakat siz, yayınladığınız kitaplarla sosyalizmin vazgeçilmez niteliklerini derinlemesine kavratmaya giriştiniz, öyle değil mi?
Öyle de denebilir. Sosyalizm, kapitalizme alternatif bir kalkınma yöntemi olarak algılandı. Ben, sosyalizmin önceliğinin kalkınma olmadığı kanaatindeyim. Sosyalizm, insanın hangi koşullarda olursa olsun insanın en üstün değerlerini içselleştirmesi ve yansıtmasıyla işlevini yerine getirmiş olur. Bunun kalkınmayla ilgisi dolaylı ve sınırlıdır.

Siz başından beri işin içindeydiniz…
Pratikte değil. Çünkü ben 1981-1991 arası cezaevindeydim. Yayınevinde çalışmam, tahliyemden sonraya rastlıyor haliyle. TKP’den ayrılan, İngiltere Kanadı diye de bilinen İşçinin Sesi grubuna mensuptum. Örgüt üyeliğinden 10 sene hapis yattım.

“TOPLUMUMUZ DÜŞÜNEREK YOL ALMIYOR”

Solcu aydın kimdir, nedir, nasıldır?
20. yüzyılın başlarında, daha sonra 1960’lı, 1970’li yıllarda tüm dünyada ‘aydın’ denilince akla solcular gelirdi. Sovyet blokunun çökmesiyle reel sosyalizme bağlanan ümitler söndü. Bu olay, aydınlarda bir yılgınlığa sebep oldu. Solcu aydınlara duyulan güven de dağıldı.

Muhalifliği nasıl tanımlıyorsunuz?
Muhaliflik, bastığınız zemini sorgulama özgürlüğüne sahip çıkmaktır.

Çeyrek asırda 600’den fazla kitap yayınladınız. Bu görkemli mahsul size ne kazandırdı?
Kitaplarımızın gördüğü ilgi, yüzde 80-90’ı beklentilerimizin altında kaldı. Büyük heyecanlar duyarak yayınladığımız harika kitaplara çok az insan dönüp baktı. Bizim bu sorunumuz, toplumsal bir soruna delil teşkil ediyor. Düşünen, tartışan ve bu sayede ilerleyen bir toplumdan söz edemiyoruz maalesef.

Dolayısıyla?..
Üstün nitelikli ve yoğun emekle üretilen kitaplar hazırlıyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar zengin bir çaba, 500-600 adet kitap satmak için harcanmaz. Kapitalist mantığıyla yapılacak iş değil bu.

“İSLAMİ İLKELERİN ENTELEKTÜELLERCE KAVRANMASI GEREKİYOR”

İslam düşüncesine ait kitaplardan oluşan İdea-Ayrıntı dizisini neden başlattınız?
Biz dünyadaki her tür düşünce çizgisiyle ilgileniyoruz. Bir düşünsel yoğunluk bölgesinin en değerli ürünlerini dermeye, derlemeye bakıyoruz. Toplumsal, politik, çevresel vb. sorunlara ne tür entelektüel çözümler sunulduğunu sürekli göz önünde tutuyoruz. Ayrıntı Yayınları yönetimindeki kişiler, yani biz, eşitlik, adalet, kardeşlik gibi kavramlar eşliğinde düşünen kişileriz. Bunlar, bize göre sol düşüncenin anahtar kavramları. Gelgelelim solun dışında da bizim benimsediğimiz prensipleri yaşatan unsurları anlama, okurlarımıza sunma gereği doğdu.

İdea-Ayrıntı dizisinin, mevcut siyasi iktidarı eleştirmeye yönelik bir fonksiyonu var mı?
Dizinin editörü, romancı Burhan Sönmez. Burhan, konuyla ilgili daha detaylı açıklamalarda bulunabilir. Fakat şu bir gerçek: Türkiye’de eşitlik, adalet, kardeşlik nosyonlarını öne çıkaran en yaygın öğreti İslam. Siyasal İslam’ın iktidara gelmesinin başlıca nedeni de bu değerleri temsil eder görünmesidir. CHP, söz konusu değerleri taşımada yetersiz kalmış, MHP ise tevarüs ettiği milliyetçiliğin standartlarını yükseltmeye yönelmemiştir.

Ve?
Dolayısıyla bugün, İslamî ilkelerin, düşünsel niteliklerin; sistemli düşünen, birikimli kişilerce dolaysız kavranması gerekliliği doğdu. Dinsel telakkilerin istismarından kaynaklanan bozulmaları önlemenin başka yolu yok.

“İDEOLOJİK KAMPLAŞMALAR; DÜŞÜNSEL VE AHLAKİ YAKINLIKLARI GÖZDEN UZAK TUTUYOR”

İhsan Eliaçık’ın sosyal İslam tezinin gündemde ağırlık kazanması, sizin İslam düşüncesine ilişkin yayınlara başlamanız… Yani dindar entelektüellerin sosyalist söylemlere yönelmesi, sosyalistlerin ise İslamî görüşlere alan açması bir arada düşünülürse, “Solculuk dinsizlik değildir” gibi bir yargıya mı varıldı?
Slogana indirgendiğinde düşünceler ister istemez yavanlaşır. Mevcut sorunlar, yeni entelektüel araştırmalar, sondajlar yapmayı gerektiriyor. Vicdan, adalet duygusu, ahlaka dair işaretler arıyoruz. Ben, sosyalizmi insani bir tutum, ahlaki bir yöneliş olarak görüyorum. Farklı zeminlerde insani ve ahlaki tavırlar sergileyen kişi ve oluşumların birbirlerini anlamaya çabalaması ise gayet normal. İçinde bulunduğumuz süreç budur.

Gene de bu “gayet normal” dediğiniz olay, bugüne dek gerçekleşmemişti, haksız mıyım?
Doğru. İdeolojik kamplaşmalar; düşünsel ve ahlaki yakınlıkları gözden uzak tutuyordu. Hâlâ öyle. Halbuki Sol şemsiyesi altında olup da bizim gibi düşünmeyenler olduğu gibi, İslami kesimde yer alıp da yine bizimle düşünsel yakınlığı bulunmayanlar var. İktidarın, güçlünün yanında saf tutan Müslümanlarla temas etmemiz zor. Muhammed Taha’yı idam edenler, İslam adına hareket ediyordu.

İslamcı entelektüeller İdea-Ayrıntı Dizisi’ne nasıl tepki verdi?
Henüz bir kıpırtı yok.

İdea-Ayrıntı dizisi, Cumhuriyet tarihi boyunca kültür hayatımızda benzeri hiç görülmemiş olay. Bu algılanmadı mı yani?
İhvan-ı Safa Risaleleri gibi bomba kitaplar yayınlandıkça, İdea-Ayrıntı Dizisi daha çok dikkat çekecek, göz dolduracaktır.

“KİTAPLAR, TOPLUMU İNCİTMEZ”

Yayınladığınız bazı kitaplar yasaklandı…
Bize 5-6 dava açıldı. Bunların beşi, çocukları muzır neşriyattan koruma gerekçesiyleydi. Diğeri de teknik bir meseleydi, şimdi net hatırlayamıyorum. Fakat Türklüğe hakaretten ya da bölücülüğe teşvikten filan dava açılmadı. Demek ki biz daha ziyade toplumun ar ve haya duygularını incitmeye meyletmişiz.

Yasaklamalar, kitapların cazibesini arttırdı mı?
Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı romanı, dava konusu olunca nispeten daha çok ilgi gördü. Çevirmen Funda Uncu Irklı’ya polisin davranışı da haber olunca, belki bir nevi “tepki alımları” söz konusu oldu. Onun dışında, mahkemeler zaman alıcı bürokratik olaylar şeklinde cereyan etti.

Toplumun ar ve haya duygularını sahiden incittiniz mi?
Böyle şeyler kitapla yapılamaz. İnsanı, toplumu ve kitabı tanımamaktan kaynaklanan bir yanlış anlama sürüyor.

“Toplumun ar ve haya duygusunun incitilmesi” şeklinde bir kategoriyi tümüyle ret mi ediyorsunuz?
Elbette hayır. Her toplumun ahlaki değerleri, yargıları; benimsediği düşünce silsileleri vardır. Mesela billboard’lara pornografik fotoğraflar asmak ya da çizgi film kanalında porno yayınlamak gibi şeyler haliyle ayıplanır, yadırganır, kınanır. Bu, toplumsal bir rahatsızlık şeklinde tezahür eder. Aydın kişi, tam da düşünsel ilerlemeye yöneldiğinden, bazı sınırları zorlayabilir. Fakat topluma saygısızlık etmez. Zira toplumun hassasiyetlerini çok iyi bilir. Biz, Ayrıntı Yayınları olarak toplumumuza saygısızlık etmedik.

Buna rağmen kitaplarınızın dava konusu olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
Yargı makamındakilerin, maalesef, mevzuyu kavramakta yetersiz kaldıklarını gözlemliyoruz. Dolayısıyla, yargı makamlarındakilerin öncelikle kendilerini sorgulamaları, durumlarını anlamaları icap ediyor. Düşünün, hiç kimse, çocuğuna adı Ölüm Pornosu olan bir kitap hediye etmez. Biz bu kitabı oyuncakçı raflarına dizmiyoruz. Dahası, arka kapak yazısında okuru uyarıyoruz: Eğer şöyle şöyle hassasiyetleriniz varsa, bu kitap size göre olmayabilir diyoruz.

“TALEP EDEN, TELKİN ALIR”

Ayrıntı Yayınları olarak ödüller aldınız mı?
Yıllar yıllar önce bir yayıncılık ödülü almıştık. Okurlarımızın takdir ve teşekkürleri haricinde, kurumsal ödüller almadık. Tamamiyle sivil bir yalınlık içinde yürüyor işler. Devlet desteği de aldığımız söylenemez. Kütüphaneler için 2’şer, 3’er kitap alındığı vaki. Hepsi bu.

Kültür Bakanlığı’na gidip “Biz 25 yılda 600 kitap neşrettik, bizi destekleyin…” demiyor musunuz mesela?
Kesinlikle hayır. Bu tür ilişkilere girmiyoruz. Siz bir makamdan talepte bulunursanız, onlar da size telkinde bulunma fırsatı elde eder. Bu, bizim karakterimize hiç uymaz.

Üniversiteler? Siz akademik nitelikli çok sayıda kitap sundunuz. Üniversitelerin bunları kapıştığı söylenebilir mi?
Ne yazık ki söylenemez. Bizden topluca kitap alan bir üniversite, fakülte yok. Çok nadiren, bir kitabımızı derste okutan hocanın 20-30 kitap talep ettiği olur. O da cidden çok nadir.

Gerçekten mi?
Üniversitelerimizin durumu feci. Yüksek lise mesabesindeler. Bizim, yayınevi olarak bir paradoksumuz da var: Kitaplarımızı okuyacak seviyedeki kişilerin çoğu zaten o kitabı orijinalinden okuyabilecek donanıma sahip oluyorlar.

“MR. PALAHNIUK ABD’DEN ÇIKMIYOR”

Tom Robbins, Chuck Palahniuk, Irvin Yalom gibi popüler yazarlarınızı Türkiye’ye neden davet etmiyorsunuz?
İmparatorluk’un yazarlarından Michael Hardt’ı getirmiştik. Chuck Palahniuk Amerika dışına çıkmıyor, çıkıyorsa da gizli çıkıyor. Peter Carey, Julan Barnes, Philip Roth, J.G. Ballad gibi müthiş yazarların da bizde yeterince okunduğu söylenemez.

Kitaplarınız biraz pahalı mı?
Değil. Pahalı olduğu için alınamayan kitaplarımız olduğunu sanmıyorum. Daha çok basıp daha ucuza satarsak daha çok okura ulaşacağımıza dair bir işaret de yok.

Son olarak ne söylemek istersiniz?
Bütün mesele görsel kültürün hakimiyetine rağmen okumayı seçecek insanlara ulaşmak.

İyi ki Tanrı, Ölüm’ü gördü

Ve ona bir görev verdi: yaşamaktan yorgun düşmüşlere göz-kulak ol!

Bir saatin bütün dişlileri yıpranıp yavaşladığında

Ve gevşediğinde bağlantıları

saat tik taklamaya devam eder ve yanlış zamanı gösterir

günün her vakti.

Derken ev ahalisi alaya alır onu,

amma bozuk bir saat diye.

Nasıl da sevinir saat, büyük Eskici, el arabasını eve sürdüğünde

ve kollarıyla onu sarıp şöyle dediğinde:

“Artık buraya ait değilsin,

benimle geliyorsun.”

Nasıl da sevinir saat o zaman, Eskici’nin kollarını hissettiğinde

Onu sarıp sarmalayan ve alıp götüren oradan.

Carl Sandburg

İngilizceden çeviren: Orhan Düz

Berlin – Hamburg

İnsan havada olunca beyni daha bir farklı mı çalışıyor acaba? Oksijen daha az olduğu için mesela? Belki de aşırı rahatlıktandır. Yolcu olmak sizi bazı sorumluluklardan da kurtarıyor olabilir. Örneğin düşünme ve değerlendirme sorumluluğundan, “Parasını verdim, tahammül edin bana.” 

Çocuklar zor, uçan çocuklar daha zor. Annesinin yanında oturuyordu. En fazla sekiz yaşında. Saçı uzun, kız mı erkek mi anlayamadım.

“Pilotu görmek istiyorum” dedi. Annesinde hiç tepki yok.

“Neden istiyorsun bakalım küçük prens… es?” diye şirinlik yapmaya çalıştım.

“Kral” dedi çocuk.

“Ne emredersiniz kralım?” diyerek gülümsedim.

“Pilotun bıyığı var mı yok mu diye iddiaya girdik” diyerek annesine baktı.

“Pilotun bıyığı yok ama kucağında kocaman siyah bir yılan var” dedim.

Çocuk yol boyunca ağladı.

Hamburg – Münih

Adam çift kaşarlı tost istedi. Götürdüm. İçini açıp baktı:  

“Bu bana çift kaşar gibi gelmedi” dedi.

“Tabii ki çift kaşar, kendi ellerimle saydım da koydum” dedim, “Bir, iki”

İçindeki erimiş kaşarı çıkardı. Bir kâğıda sardı. Bana geri verdi.

“Lütfen bunu değiştirin. Ben çift kaşarlı istemiştim.”

“Beyefendi eğer kaşarı eksikse üzerine bir tane daha koyarız, neden çıkarıp geri veriyorsunuz? Bu görüntü hiç hoş değil” dedim.

“Ben şu anda business class’tayım hatırlatırım. Saygın bir işadamıyım. Bu tarz bir muameleyi hak etmiyorum” dedi.

Gittim, tostu yenileyip geldim. Kontrol etti:

“Bunda iki buçuk kaşar var, niye fazla? Sadaka mı veriyorsunuz?” şeklinde bir şeyler geveledi.

“İkisi yemeniz için, diğeri de yatırım yapmanız için.” dedim.

Münih – Paris

Kadının omuzlarına masaj yapacakmışım. Çok yorulmuş. İstanbul’dan aktarmalı gelmiş. Tipik bir Fransız kibri.  

“Ben masaj yapmayı bilmiyorum” dedim.

“Masaj yapmayı bilen birini gönderin o zaman” dedi.

“Hanımefendi uçağımızda hiç kimse masaj yapmayı bilmiyor… Ama sırtınıza bardak çekecek birisini bulabilirim” diye fısıldadım.

Küstü bana. Hep uyudu.

Paris – Manchester

“Bana şu kitabı okuyabilir misiniz, ben kendim okuyunca korkuyorum da.”

Manchester – Londra

Gökyüzünde insanlar daha bir vahşi görünüyor gözüme. Beyinden yoksun kimselere ve emekli pilotlara uçağa binmek yasaklanmalı. Ömrüm bin katlı kulelerin bin kat üstünde geçiyor ama sığ insanların sığ istekleri ve ukalalıkları karşısında her gün boğuluyorum. Her gün yeniden doğuyorum. Fakat ne için? Uçakları bar zanneden insanlara şampanya doldurmak, tuvaletin kapısını açmak için. Ne için? Uçuşun başında çıkış kapılarını gösterirken yalancıktan kulaç atmak için.

Çok yaşlı bir adamcağızdı. Sevimli gelmişti ilk başta. Yol boyunca içti. Hep beni çağırdı. Buna karşılık bir kere bile tuvalete gitmedi. Mesanesine bir hortum bağlı gibiydi. Başka türlü olamazdı. Sarhoş olunca televizyonun açılmasını istedi. Önündeki ekranı açtım.

“Bunu istemiyorum ben normal televizyon istiyorum, Cosby Show başladı” diye inat ediyor adam.

“Cosby Show biteli yıllar oldu” desem de anlatamadım. Kahve ikram ettim sakinleşsin diye. Kahveyi içtikten sonra kustu. Temizlememize izin vermedi. Sızmadan önce şunu dediğini hatırlıyorum:

“Pilot neden öyle mır mır konuşuyor? Anama mı küfrediyor belli değil.”

Londra – Frankfurt

“Köpeğimi çişe çıkarabilir misiniz?”

“Köpeğiniz nerede?”

“Bagaj bölümünde”

“Merak etmeyin hanımefendi, köpeğinizi az önce çıkardılar, fakat paraşüt kullanmak istemedi. Biz de market poşeti bağladık.”

Frankfurt – Viyana

“Bu uçaklar sık sık düşüyor mu yoksa bazen mi düşüyor? Öyle bir şey duydum da aslını sizden öğrenmek istedim”