“Stand up komedyen ve aynı zamanda kiralık katil olan Harold yıllardır başarıyla sürdürdüğü iki meslek arasında bir karar vermek zorundadır. Hangisini seçecektir? Parası daha iyi olan stand-up komedyenliği mi? Yoksa vazgeçilmez tutkusu olan adam öldürmeyi mi?”

Ülkemizde “İyi Birisi” adıyla yayınlanan filmin çekim öyküsü hayli ilginç. İtalyan asıllı Yönetmen Jerico Garbacchio film için düşündüğü ünlü oyuncu James Gross ile anlaşamayınca aynı isimli başka bir oyuncu bulup filmde onu oynattı. Film boyunca yüzü gözükmeyen oyuncunun yüzünün yerine eklenen Smiley nedeniyle izleyiciler film gösterime girdiğinde oynayan oyuncuyu gerçek James Gross zannettiler. Filmin satış başarısı üzerine bunun kendi şöhretinden kaynaklandığını ileri süren James Gross film şirketine açtığı davayı kaybetti. Bu olay da filmin daha çok merak edilmesine sebep oldu. Skandalı eleştirmenler ünlü yönetmenin fırsatçı dehasının başka bir örneği olarak nitelendirdiler.

Senarist kardeşler Larry ve Harry Klaustrphobosky, Harold karakterinin tasarım sürecinde mayfayla yakın ilişkisi olduğu bilinen 60`lı yılların en ünlü stand-up komedyeni Harrison Abruzzino’dan esinlenmiş. Filmde sürekli olarak Harold`a ne kadar komik bir suratının olduğunun söylenmesi karakterin içinde bulunduğu ruhsal durumu tahmin etmemizi sağlıyor. Kimse tarafından ciddiye alınmayan Harold filmde psikiyatristine: “Sadece ölürken bana gülmüyorlardı.” sözüyle açıkladığı ruhsal çöküntüyü ancak insanları öldürerek dengeliyor. Keyifle yaptığı bu işten para da kazanılacağını keşfetmesiyle beraber profesyonel olarak işe başlıyor. Bir yandan stand-up şovlar bir yandan mafya cinayetleri derken tanıştığı güzel bayan Helen (Gabriel Stuart) ona bu iş ile kendi arasında bir karar vermesini gerektiğini söylüyor. Harold elindeki son işi tamamladıktan sonra bırakacağına söz veriyor. Prensip sahibi bir katil olan Harold`ın son işinin Helen olması ise oldukça dramatik. Sonunda öldürmek zorunda kaldığı Helen`in yüzündeki gülümsemenin olduğu sahne ise filmin en çarpıcı sahnesi bana kalırsa.

“Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar, hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.”

                                                                                                                                               Oscar Wilde

En son ne zaman sinemadan sokağa çıktınız? Asansörlere tıkılmadan, yürüyen merdivenlere dizilmeden, saldırgan vitrinlere maruz kalmadan, size özel fırsatlarla tanışmadan, otopark katlarına karışmadan, fast food yağı kokularına bulaşmadan… Epey zaman olduysa bu sizin suçunuz değil. Ama Emek Sineması’na sahip çıkmazsanız, kabahatin bir kısmı da sizin olacak.

Korkmayın bu bir nostalji güzellemesi veya manevi değer fetişizmi değil. Gayet çıkarcı bir biçimde, duygudan değil fikirden hareket ederek Emek’in yıkılmamasını istiyorum. Ticarethane kafasıyla işletilen yerlere getirilen filmleri midem kaldırmadığı için istiyorum Emek’in yerinde kalmasını. İstanbul’a gelecek misafirlere hava atmak için istiyorum ayrıca. Sonra film festivallerinde ülkemizi ziyaret eden dünyanın en büyük yönetmenlerini (Kazan, Kieslowski, Antonioni, Bertolucci, Saura bile geçti Emek’ten) dünyanın en çirkin salonlarında ağırlamak istemiyorum.

Duygusallığa gerek yok. Akıl var mantık var. Her santimetre kareden kâr elde edilecek anlaşıldı. Göze nefes aldırmadan mekânlar üst üste tıkıştırılacak. Alışveriş merkezleri birbirine karışacak. Bulunan her boşluğa bir reklam panosu iliştirilecek sonra. Tamam şehrimiz güzel de görünmesin. Tarihi yapılar yerini düğün pastasına benzeyen basmakalıp yapılara bıraksın. Masaları da kaldırdık. İnsansızlaştırdık. Anlaşıldı, sokak işten eve giderken aşılacak bir engel sadece. Yaşanacak bir yer değil. Yani yıkıyorsunuz.

Çok basit bir arz talep matematiğiyle 1924 doğumlu Emek’i yıkıp yerine üçüncü dünya çapında bir alışveriş merkezi koymanın kârlılığı ortada. Ama bu hesaba girersek, saraylarımızı da simit saraylarına dönüştürmemiz gerekir. Her kentte, paranın akışına kapılmaması gereken belirli noktalar vardır. Onlardan beklenen para basmaları değil, sadece orada olmalarıdır. İşte Emek de nesli süratle tükenen bu noktalardan biridir. Kamu malı olan Emek Sineması, “Tarihi ve Kültürel taşınmaz varlık” olarak kategorize edilmiş bir yapıdır. Ama şimdi “yukarı taşıyacağız” diyorlar. Kâr getiren ne varsa onun üstüne. Günah çıkarır gibi. Rant “getiri” demek… Ama bakın neleri götürüyor. Hem günümüzde “restorasyon” da “restoranlar” demek. Bir şeyin değerini ölçmek çok basit artık. Tek bir kriterim var: para et yeter. Emek bu konuda ne ilk ne de son örnek. Devasa bir projenin küçük bir parçası sadece…

Emek için daha önce de yürüdük. Bu Cumartesi 16.00’da Taksim Tramvay Durağı’nda buluşacağız.
Yine Emek Sineması için yürüyeceğiz. Belki de son kez. Sahibi olduğumuz bir şey için onun anlamını bilmeyenlere yalvaracağız. Sonunda da sahne aslında kimin göreceğiz. Umarım yanılırım ama büyük ihtimalle kaybedeceğiz. “Kaybedecek neyimiz var…” diyeceğiz sonra, “…sinema zincirlerimizden başka?”

“Ahtapotun sinir sisteminin büyük bir kısmı uzuvlarının içinde olduğundan her bir uzvun özgürlüğü söz konusudur. Ahtapotun kol ya da bacağının kendi düşünceleri vardır.” İkinci Cahillikler Kitabı / John Lloyd-John Mitchinson / NTV yayınları, Kasım 2011.

 • Diğer bacak ve kolların fikri nedir bilmiyorum ama bana kalırsa su altı belgesellerinin modası geçti. Birkaç yıl öncesine kadar dalgıçlar ellerinde ışıklı kameralarla sık sık ziyaretimize gelirler, kendi aralarında “Oğlum topsun sen”, “Asıl sen topsun” gibi işaretler yaparak dolaşırlardı etrafımızda. Kafa, kameralardan hoşlanıyordu. Dalgıçlara “Ne zaman, hangi kanalda?” diye sorular sorup akşam da televizyon karşısında uyuyakalıyordu. Birkaç kere kendisini aydınlatmak istedim; su altı belgeselinde kendisini görmek istiyorsa uykusuz kalmayı o pekmez beynine sokmalıydı. Yemekten sonra “Öyle bir akar sular ki” ya da “Zargananın suçu ne?” dizisini seyretmek dururken kim oradan oraya yüzen aptal cennet balıklarını seyretmek ister ki?

• Köpekbalıklarından nefret ediyorum. Sanıyorum kafa o kadar da nefret etmiyor. Zaman zaman şu Tayfur adlı leş yiyicisiyle sohbet ettiğini görüyorum. Tayfur bütün hemcinsleri gibi çirkin ve zalim bir itbalığı. Ortalıkta kral gibi dolaşıp sörfçü olsun balıkçı olsun bakınıp duruyor. Bu kadar açgözlü, bu kadar doyumsuz, bu kadar kibirli bir hayvan görmedim arkadaş. Dünyada zevk için öldüren ikinci canlının köpekbalığı olduğunu biliyor muydunuz?

• Sponge Bob ile Bob Dylan arasındaki fark nedir? Sponge Bob’un sesi güzeldir. Sponge Bob ile bulaşık süngeri arasındaki fark nedir? Bulaşık süngerinin sesi daha güzeldir.

• Kafa, geceleri genellikle horluyor. Kocaman baloncuklar çıkara çıkara uyuyor. Suyun yüzeyinde birisi bunları görse denizde sıcak su kaynağı var herhalde diyerek yanılgıya düşebilir. Hâlbuki bilmez ki iki yüz kiloluk dev, işe yaramaz ve ihtiyar bir ahtapot kafasından çıkan sarımsaklı horultular bunlar. Aslında benzer bir düş kırıklığına da Barbaros sebep oluyor. Barbaros aşağı mahalledeki balina. Adam oradan yellense burada Jules Verne’in beş haftalık balonlarından peyda oluyor. Yukarı doğru giden balonlar gün yüzüne çıktığında kesin bir ineğin işkembesi gibi patlıyordur.

• Tayfur çete kuracakmış. Şu, Amerika’da son elli yılda elde edilen istatistiklere göre yıldırım düşmesi sonucu ölenler, köpekbalığı saldırısında ölenlerden yetmiş altı kat fazladır dedikodusunu duymuş. “İtibarımızla oynuyorlar” diyor. Planladığı şeyi de söyleyeyim: Meteoroloji lobisini yok etmek. Dünyada kontrolsüz akıl aşınması nedeniyle alay konusu olan ikinci canlının köpekbalığı olduğunu biliyor muydunuz?

• Bazen deniz çok sessiz oluyor, yüz yıl önce verilmiş sözleri duyuyorum. 

Masallar artık gerçek oluyor! Cadı kulübelerindeki pasta-külübe imgesi artık gerçekleşmesi mümkün birer olanak haline geldi! Artık günümüzde çubuk şekerlemeler, yeni üretilen bileşiklerle dayanıklılığı arttırılarak uygun kesitlerde hazırlanıp strüktürel olarak kullanılabiliyor. Kekler straforlardan daha iyi birer yalıtım malzemesi. Kışın yalıtım olarak kullanılan kekler yazın ikindi çayının yanına çok iyi gidiyor. Sosyologlar evin yenilmesinin yaşadığımız mekâna getirdiği bu yeniliğin toplumsal alanda yaratacağı karmaşa üzerinde tartışırken; din adamları evin yenmesinin caiz olmadığı, yiyeceklerden ev yapılmasının nimete saygısızlık olduğu hatta gerekirse başımıza taş yağacağı konusunda hemfikirler.

Bu evlerin en büyük dezavantajı evinize döndüğünüzde kapı kolunun yendiği, duvarların dişlendiği, camların dillendiği gibi kötü sürprizlerle karşılaşmanız. Böyle evlerin yıkılmasını çocuklar sabırsızlıkla bekliyor. “Home, sweet home” sözünün mecazi anlamını yitirmeye başladığı şu günlerde artık yaşadığımız mekanlar daha tatlı geliyor bize.

Bu yapılarda karbonhidrat ağırlıklı malzeme kullanılıyor. “Daha konstrüktif bir malzeme olamazdı!” sloganıyla piyasaya sürülen Şükriye Teyzenin Havuçlu Keki™ bu tür evlerde sık kullanılan bir yapı malzemesi. Malzemelerin fiyatını; dayanıklılığının yanı sıra besin değerinin yüksek ya da düşük oluşu etkiliyor.

Bu tür tasarımlar ilk defa geçtiğimiz yıllarda meydana gelen, şişman bir grup mimar tarafından düzenlenen “Yekonstrüktivist Mimarlık Sergisi” ile gündeme geldi. Gruptan bir mimar yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Hepimiz de pasta yapmayı ve mimarlığı çok seviyorduk. Bir gün bir partide içimizden biri; mekânı neden yemeyelim ki?  dedi -kim dedi hatırlamıyorum ben de olabilirim çünkü çok içmiştik. İşte bu sözler bizi ateşleyen ilk kıvılcım oldu” Sergide kullanılan maketlerin fotoğraflarını çekmek istediğimizde ise; çok geç kaldığımızı, dayanamayıp maketleri yediklerini söylediler.

Türkiye Türkçesinin yazı dili daha ziyade İstanbul ağzına dayanır. Bu yüzden telaffuzda da temel alınan İstanbul ağzıdır. Okulda, sesli medyada hem kullanılan hem de “başöğretmen” tavrıyla başımıza kakılan ağız da İstanbul ağzıdır. İstanbul ağzı dışında kalan ―gerek Rumeli’de gerekse Anadolu’nun farklı yörelerinde kullanılan― diğer ağızlara karşı merkezde süregelen istihza ve tahkir ise hepimizin malumu. Ana-babası da İstanbul ağzından başka ağızlarla konuşan “okumuşlar” olarak, yıllardır, “halkçı” mizah “ustalarımızın” ağız farkına yaslanan ucuz esprileriyle eğlenmekte bir beis görmedik. Kapıcıların, köylülerin, amelelerin o ağızlarla konuşmalarından daha doğal ne olabilirdi ki? Bu yolla çalışan sınıfın, emekçilerin tahkir edildiğini zinhar aklımıza getirmedik.

Reklamcılar da bu sünepeliğimizden cesaret almış olmalılar ki, işi ilerletip “hayvanlı”ya vardırmışlar. Bu hafta izlediğim iki reklam filminde de hayvanlar Türkçeyi farklı Anadolu ağızlarıyla konuşuyor. Birincisi Bremen mızıkacılarının eline düşesice bir bankaya ait; ikincisi ise kutup ayısı kovalayasıca bir meşrubat markasına.

Bu reklamları hazırlayanlara, onaylayıp yayınlayanlara sormak istiyorum: O hayvanlar neden İstanbul ağzıyla konuşmuyor? “Sevimlilik” falan gibi bahanelerin ardına sığınmadan cevap verin.

Düzeltme notu: Bir de diyorsunuz ki “neden televizyon seyretmiyorsun”. Bir Pazar gecesi “Behzat Ç.” seyretmenin nelere mal olduğunu görmüyor musunuz? Yazıdaki “sert” ifadeleri sildim. Yazdığım günden beri kafamı meşgul ediyordu. Orantısız bir sertlik olmuş.

Alıntılayan arkadaşlar da o kısımları silerse memnun olurum. Ne de olsa ölmeyi tasarlayan insanlarız; böyle anılmayı istemem.

• Harfler içinde en eğlencelileri Ö ve F harfidir. Çünkü canı sıkılan herkes cümleye bu harflerle başlar.

• Düğün alışverişinde damadın cebinde bulunması zorunlu olanlar; para, kredi kartı, onaylı maaş bordrosu. Düğün alışverişinde bulunması zorunlu olmayanlar;  damat.

• Murat Menteş, gerçek hayattan romanlara neler aktarıldığından çok romanlardan gerçek hayata neler aktarabildiğimizin önemli olduğunu söylemişti. Fareler ve İnsanlar’dan fareleri, R. Gary’nin Koca Tembel’den de dev pitonu aktardım gerçek hayatıma. Piton duruyor, fareler bitti.  Aslında korkmaya başladım. Ecinniler’den bir tabanca aktarsam iyi olacak.

• Yeşilçam Komedi Sinemasında Bir Misafir Karakter Olarak Suudi Arabistan Vatandaşının İşleniş Açısından İrdelenmesi, TEZ ÖZETİ: Ayva.

• Mum ışığında duvara tavşan gölgesi yapan eller ne zaman havuç da yapmayı düşünecek?

• Ayakkabıcıların köseleyi değil ayakları iyi bildiği bir dünya düşlüyorum.

• Konformist pastanede yaşar, oportünist kremayı kapar. Pesimist mutfakta böcek ararken, optimist şeker hastası olur.

• Dayımın Paralel Bar’da altın madalyası var; biraya parası kalmayınca rehin bırakmış.

• İki boşanma avukatı evlenirse ve şiddetli geçimsizlik yaşarsa boşanma töreni aile arasında mı olur?

• Ülkemzde kalitesz veya eksik in$aat mlzemesi kullanmı ndeniyle bnlerce yapı ciddi bir risq taşıor. Uzmnlar eğitmszliq ve umursmazlığın insan ya$amnı her an ve her yerde thlikeye atabilecğini vurguluor.

Olay olsun, kapışılsın, satış rekorları kırsın diye yaptığım besteyle kimse ilgilenmedi. Yazdığım şarkı tutulmadı. Onun yerine boynum tutuldu. Yaz boyunca açık pencerenin önünde elimde gitarla nöbet tutmaktan. Evet, bu yaz boynum çok tutuldu. Üstelik bu konuda iddialı da değildim. Bir şekilde oldu işte. Hani şu yaz hitleri olur ya toplama… CD kapağında disko topu, güneş, güneş gözlüklü kadın, bikinili ve de… Öyle tutuldu. Adolf Hitler geldi birden gözümün önüne. Aynı saç, aynı bıyık, aynı bakış… Ama altında fosforlu kısa şortuyla bir yazlıkçı. 2011 Yaz Hitleri! Sinirlerim gerildi. Gitar teli gibi… Gözümün önünden gitsin diye kafamı başka yere çevirdim. Boynum çok pis acıdı. Yüzümü buruşturdum. Bir saniye içinde otuz yıl yaşlandım sanki. Ama şimdi daha iyiyim. Sonuçta olan oldu. Şarkım tutulmadı. Boynum tutuldu. Gitarla kavgam boşunaymış.

Pippo Frnaco’nun, 1983 Sanremo Müzik Festivali’nde söylediği, tüm dünyada yankılanan şarkısı… Eseri sempatiyle hatırlayan herkes için gelsin…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Oncakçı™ firmasının yeni ürünü “RTE Unlimited” geçtiğimiz günlerde satışa sunuldu. Firmanın Genel Müdür`ü Çelik Çomak yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Bu ürünü piyasaya sürerken aklımızda pek çok düşünce ve soru işareti vardı. Çocuklarımız oyuncakları bir şiddet aracı olarak görüyorlar. Sürekli birini bir diğeriyle dövüştürüp savaştırmak niye? Artık bu tür oyuncaklar sayesinde sorunların yalnızca kaba kuvvetle değil, diplomatik yollardan da çözülebileceğinin bilincine varacaklar. Ayrıca oyuncaktaki sınırsız seslendirme özelliği sayesinde, çocukların içe dönük olarak yetişmesini engelleyerek hitabet kabiliyetlerini de geliştireceğini ümit ediyorum. RTE Unlimited™ üretmeyi planladığımız Liderler Serisi’nin ilk parçası. Bu ürünü diğer liderler takip edecek.”

Oyuncakla ilgili olarak Erdoğan: “Öncelikle şunu söyleyeyim, ben benzetemedim. Bir de pilin takıldığı yer… Başka bir yerden olabilirdi pekâlâ. Yine de bu tür girişimleri demokratikleşme sürecinde önemli bir adım olarak görüyorum ve destekliyorum. Darısı diğer parti liderlerinin başına.” şeklinde konuştu.

 

Banyodaydım. İyice sabunlanmıştım. Ellerim mellerim hep sabunluydu. İşim bitince suyu açmak istedim. Ellerim kaydı, açamadım. Tekrar denedim gene olmadı. Gıcık oldum. Küvetten çıkıp lavabo musluğunu denedim, onu da açamadım. Kapıyı denedim, kapı da aman vermedi. Kalakaldım. Ne suyu açabiliyor ne dışarı çıkabiliyordum. Hırsımdan gözlerim doldu. Biraz daha zorladım. Beceremedim. Çaresiz kuruyana kadar bekleyecektim.

Dakikalar geçti. Sabunluyken kurudukça derim çekildi, büzüldü. Ufacık kaldım. Küçüldükçe küçüldüm. Artık kaygan değildi ellerim ama bu sefer de bir dış fırçası boyuna indiğim için musluğu hiç açamadım. Ne çeşmeye ne de kapıya gücüm yetiyordu. Aynaya bakmak istedim, yetişemedim. Babaannemin geldiği günlerde küvette kullandığı tabureyi araba çalıştırmaya çalışan insanlar gibi ittirerek aynanın önüne getirdim. Tırmandım. Kendini göremedim. Ellerimi kaldırdım, salladım. Maalesef sadece parmaklarım giriyordu aynanın görüş alanına.

Zaman akıyordu. İşe gidemeyecektim ve gidemeyeceğimi haber vermek mümkün değildi. Dışarı çıkamadığım için telefon kullanabilmek de hayaldi. Havalandırma penceresine doğru yaklaştım: “İmdat” diye bağırdım. Karşılığında hava boşluğunda sesten ürkerek kaçışan güvercinlerin kanat seslerini duydum. Bir daha “İmdat” dedim. Kuşların guguruk sesleri bile beni bastırabiliyordu. “Banyoda kaldım. Kurtarın beni” diye tekrar tekrar denedim. Komşular duymuyorlardı. Yani, normal şartlarda insanlar banyoya girdiğinde acaba diğer banyolarda mahsur kalan biri var mı diye havalandırma penceresine kulak kabartmaz.

Canım çok sıkılmıştı. Oysa şimdi suyu açabilsem, bu küçük halimle küvetin tıpasını takar havuz keyfi yaşardım. Aynalı dolabımda sakladığım lastik ördeği alır deniz yatağı gibi binerdim. Küçülmenin de avantajları vardı ama asla banyoda kalmak pahasına değil. Çaresizdim. Ne sesimi duyan vardı ne de kapımı çalan. Yalnız yaşayan bir adamın normal şartlarda banyo kapısı sık sık çalınmaz.

Saatler geçti. Küvetin kenarına oturmuş banyo halısının makarnaya benzeyen iri tüyleriyle oynuyordum. Susamış ve acıkmıştım. İşe gidince kahvaltı yapmaya alışkın midem alarm veriyordu. Etrafa bakındım. Diş macununu düşündüm. Zar zor lavabonun üstüne çıkıp bir fırt aldım macundan. Acı geldi. Fırçaların olduğu plastik kupayı devirdim. İçinde diş fırçalandıktan sonra durulanan fırçadan süzülen sular birikirdi. O bayat suyu içtim. Aşağı indim. Birden geçen hafta beş yaşındaki kuzenimin yiyip banyoya attığı çikolatayı hatırladım. Ambalajı kaptığım gibi yalamaya başladım. İyi gelmişti bu. Enerjimi biraz toplayınca kapıyı yumruklamaya başladım. Ancak faydası olmadı. Takdir edersiniz ki el kadar bir insanın yumruklaması, çişi gelen kedinin kapıyı tırmalaması gibidir. Sadece görülürse etki yapar. Yumruklamaktan yorulunca banyo halısına uzandım. Vücudumda kuruyan köpük her yerimi kaşındırıyordu. Sabun artık düşmanımdı. Hem beni cüce haline getirmiş hem de cildimi tahriş etmişti. Beyaz beyaz alçı lekeleri oluşmuştu bedenimde. Sıkıştırdıkça sıkıştırıyor, cildimin gözeneklerine nefes aldırmıyordu. Daha ne kadar küçülebilirdim?

Susadığımda ne yapacağımı düşündüm. Klozetin sifonunu çeksem, akan suya bir kap tutup doldursam nasıl olur acaba diye geçti içimden. Mantıklı bir fikirdi. Beğendim. Önce bir kap bulmalıydım. Temiz bir kap. Az önce su içtiğim kupayı yüklendim. Tabureye tırmanıp klozetin üzerine çıktım. Kapağı açmak için ayrı bir çaba gerekiyordu. Bardağı orada bırakıp aşağı indim, lavaboya çıkıp tarağımı aldım. Tarağı manivela gibi kullanıp kapağı açtım. Klozetin içine girmem için ip lazımdı. Yoksa boğulabilirdim. Küvet tıkacının zincirinden boyumun iki katı uzunluğunda bir parça ayırdım. Zinciri klozetin iç kapağına sarıp bağladım. Bardağı yüklenerek zincir boyunca aşağı sarktım. Zincirin ucunu bardağın kulpundan geçirdim ve temiz suyun içine dolabileceği bir şekilde bıraktım. Dışarı çıkınca sifonu çekmenin işin en zor kısmı olduğunu daha iyi anladım. Başımı kaldırdım. Sifon ipi havalandırma penceresinin hizasında kalıyordu. Küvetin kenarına çıktım. Oradan tıkacın zincirinin kalan kısmının ucuna lavabonun altından bulduğum bir toplu iğneyi çengel yaparak taktım ve havalandırma penceresine İndiana Jones gibi tırmandım. Tek bir iş kalmıştı: Atlamak. Susuzluktan ya da açlıktan ölme tehlikesi insanı daha başka ölüm tehlikeleriyle baş başa bırakıyordu. Atladığımda sifon ipine tutunamaz da düşersem fayansların üzerine domates salçası gibi yayılabilirdim. Bu aklıma bir fikir getirdi. Eskimiş banyo süngeriyle yeni aldığım banyo süngerini üst üste koyup sifon ipinin tam altına getirdim. Ama mesafe gene de çoktu. Süngerleri taburenin üstüne taşıdım. Tabureyi de ipin altına kaydırdım. Tekrar pencereye tırmandım. Sifona konsantre olmuştum ki çok yakınımdan “gurk” diye bir ses duydum. Sanki bir nefes hissettim ensemde. Arkamı döndüğüm anda korkudan neredeyse bayılacaktım. Pembe gerdanlı, kurşuni gagalı bir kumruyla burun buruna gelmiştim. Pencere, menteşesi camın üst kenarında olduğu için aşağı kısmından ittirilerek dışarı doğru açılıyordu. Böylece dış taraftaki denizliğe konan bir kuş banyo sakiniyle tanışabiliyordu. Bütün olanlara mantıklı bir sebep bulmaya çalışıyordum, pencerenin bütün kimyasını, biyolojisini filan geçiriverdim bir saniyede aklımdan. Kuş ne olduğunu anlamadı önce. Sonra kafasını azıcık sağa eğerek yüzüme baktı. Yorgunluktan ve havasızlıktan alnı, yanakları kızarmış, göğsü körük gibi inip kalkan, fışkıran ter üzerindeki sabun kalıntılarını eritmeye hatta yer yer köpürtmeye başlamış bu tuhaf insan da kimdi böyle? Ben donup kalmıştım zaten. Çocuk dondurması gibi küçük ve çıplak bir arkeoloji profesörü olarak dev bir kumruyla boy ölçüşemezdim. Çaresiz kumrunun tepkisini bekleyecektim. Kumru bir gurk daha çıkardı. Birden kanatlanıp yukarı doğru uçtu. Kanatların rüzgârından düşecek gibi oldum bir an. Duvara tutundum. Denizlikte ufak tefek kırıntılar, pirinç taneleri vardı. Kuşlar düşürmüştü herhalde. Bir tane kullanılmış kulak çöpü, bir tane de çok eski tıraş bıçağı gördüm. İki tane kendi elim büyüklüğünde ekmek ve birkaç pirinç parçasını alıp aşağıya, süngerlerin üzerine doğru attım.  Sifon ipine baktım. Derin nefes aldım. Biraz gerilerek atladım. İpi yakaladım, atlamanın şiddetiyle biraz aşağıya kaydım, iple beraber sallanmaya başladım. O anda müthiş bir gürültüyle rezervuardan su boşaldı. Başarmıştım. İnşallah aşağıdaki kupanın başına bir şey gelmemiştir diyerek ipin sonundaki topuza kadar kaydım. Şimdi de Tarzan olmuştum. Sifon ipinde salınan üryan bir adamdım, Tarzanlık en çok bana yakışırdı. İpin sonuna geldiğimde aşağıdaki süngerle aramda kendi boyumun iki katı kadar mesafe kalmıştı. Gözümü kapayarak bıraktım kendimi. Yumuşak ve iç gıcıklayıcı zemini hissettiğimde zafer kazanmış gibiydim. Süngerden inerek klozete koştum. Çıktım, içeri baktım. Evvvet! Bardağa yarısına kadar su dolmuştu. Ekmeğim de vardı. Suyum da vardı. Hatta pilavım bile vardı. Çocukken bisikletin ön tekerleğini kaldırıp üç pedal atmayı başardığımdan beri hiç böyle mutlu olduğumu hatırlamıyordum. Zincire tutunarak bardağa indim ve kana kana su içtim. Yukarı çıkıp ekmek tanelerinden birini kemirmeye başladım. O sırada derinlerden bir zil sesi duydum.

***

Komşular kurtardı. İşe gelmediğim ve telefonlara da cevap vermediğim için merak etmişler, nasıl yaptılarsa önce apartman yöneticisine, oradan da kapıcıya ulaşmışlardı. Komşular banyoya girdiğinde karşılarında tuvalet kâğıdından yaptığı ihramı giymiş yirmi beş santimetre boyunda beni buldular.

Normale dönünce, hemen cep telefonuma koştum; on iki cevapsız çağrı ve dört kısa mesaj. Ne de güzel görünüyordu ekranda bildirimler. Hevesle baktım mesajlara; biri spor mağazasından, biri telefon operatöründen, kalan ikisi de bankadandı. Yeni kampanyaları müjdeliyorlardı.