Adanalı bilim adamları insanı sakinleştiren ve gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olmaktan alıkoyan bir madde keşfedecekler.

Peş peşe yaptıkları Cern deneyleriyle hayatın ve evrenin sırrını bir türlü çözemeyen bilim adamlarının sıtkı sıyrılınca huzuru bir sahil kasabasında balıkçılık yapmakta bulacaklar.

Birbirinden ucuz ve dayanıksız ürünlerle dünya pazarını alt üst eden Çinliler çalışmaktan yorulup yogaya başlayacaklar. Onca Çinlinin aynı anda yerden beş karış havalandığını düşünmek dünyaya iyi gelecek.

Arap baharı, acem kışı gibi nevzuhur mevsimlerin etkisinde kalan besteciler Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini yeniden yorumlayacaklar.

Marduk’tan gelecek Marduklular dünya genelinde bir seviye tespit sınavı yapıp sınavı geçen seçkin zümreyi, sanılanın aksine Marduk’a götürerek değil de, Marduk takvimi hediye ederek ödüllendirecekler.

Bir iki üçler yaşasın Türkler, dört beş altı Polonya battı, yedi sekiz dokuz İngilizler domuz, on onbir oniki İtalya tilki, onüç ondört on beş Almanlar kalleş diye sürüp giden tekerlemenin sözleri komşularla sıfır sorun politikası doğrultusunda yeniden yazılacak.

Zizek ve Lady Gaga ilişkisi, Zizek’in insani münasebetler hakkındaki hayli kafa karıştırıcı teorileri yüzünden çıkmaza girince, Lady Gaga saadeti, hadiselere daha minimalist bakan yeni bir filozofta arayacak.

Dış güzellikten herkes nasibini alınca estetik operasyonlar iç güzelliğe yönelecek ve iç organlara şekil şemal verecek.

Siyasi yönetim açısından eski zamanların site devleti modeline geçilecek. Her site bağımsızlığını ilan ederek, site sakinleri tarafından sırayla yönetilecek.

Televizyondaki tartışma programlarında birbirlerinin üstüne bir kezzap dökmedikleri kalan tartışmacılara Devlet Malzeme Ofisi el koyup Toki inşaatlarında dolgu malzemesi olarak kullanacak.

Seksenlerin efsanesi dizisi Dallas yeniden gösterilecek (Sahi, teselliyi alkolde arayan cazgır, isyankâr ve sorunlu Su Ellen’ın akıbeti n’olmuştu?)

“Seni seviyorum” sözünün on üç harften oluştuğu için uğursuzluk getirdiği fark edilince insanlar artık bu sözü sarf etmeyecekler.

Hayat, Tayyip Erdoğan’ın bıyıklarına giderek daha çok benzeyecek; var mı yok mu pek anlaşılmayan.

Bugün doğan bebekler için isimler:

Erkek: Rehin

Kız: Rehine

Bugün kurulan işyerleri için isimler:

1 2 3 Tıp Merkezi (Hastane)

Oidipus Spor Kompleksi (Spor Salonu)

Toplumsal Baskı (Matbaa)

Birinci Hamur (Mantı-Börek Salonu)

Catering Zeta-Jones (Catering Şirketi)

Bugün yapılacak yemekler:

İşkence Çorbası (Taze sıkılmış tavuk suyuna)

Kulaktan Dolma

Erişte Bir Hayır Vardır

Beyaz peynir kalıbı kadar kibrit (diyet yapanlar için)

şakilere katılmam
sakilere yakışmadığım içindir

istedik ki bir masamız iki sandalyemiz
iki de kadehimiz olsun
bıçaklarla kızıl şarapla buğulu bir soframız
o sofrada telaşsız öylece gelişen bir dirlik
o dirlikte acelesiz öylece ölüşen senle ben
hünerli sakiler en has şarapları kadehe
bizim için doldursun
onlara yakışalım şaraba yakışalım
şarap teslim oluşumuzla bir anda sırlansın

nihayet olsun diye bu
şakilere karışmam

 

“Filler, başka seslerin yanı sıra, yakındaki karayolundan geçen kamyonların seslerini taklit edebilirler. Bilim insanları iki çalıkuşunun ötüşlerini yavaşlatarak dinlediklerinde bu kuşların klasik müzik şakıdığını keşfederek şaşkınlığa uğramışlardır. Kuşlar, orkestralarda kullanılan pek çok enstrümana benzer sesler çıkarabilirler. İğneli ıstakozlar kendilerini keman gibi çalabilir. Pandalar meleyebilir, cikleyebilir, cıyaklayabilir, inleyebilir, havlayabilir ve korna sesi çıkarabilirler. Yunuslar eşek gibi anırabilirler.” Radikal Kitap, Ekim 2009.

Bunlar da Doktor Potrov Nubrovynizyak’ın “Hayvansal Senfoni” adlı yayımlanmamış makalesinden alıntılar:

• Leoparlar rüküş bir mayo gördüklerinde acıyla inleyebilirler.

• Tavşanlar bir şey diyecekmiş gibi ağızlarını oynatarak ama hiçbir şey demeyerek kitleleri intihara sürükleyebilirler.  

• Ağustos böcekleri sanıldığının aksine istedikleri an susabilirler, ama sustukları zaman ona bir soru sorulacağını zannettiklerinden ötmeye ara vermezler.

• Lamalar herhangi bir hip hop şarkısını hatasız söyleyebilirler. Yalnızca bazen şarkının neresinde tükürmeleri gerektiğini bilemediklerinden duraksarlar.

• Yavru kediler durmaksızın otuz sekiz saat boyunca miyavlayabilirler. “Ne istiyorsun?”diyenlere “Miyav” diye cevap verirler.

• Muhabbet kuşları takım tutmadıkları halde “cimbom” veya “kardemirdemirçelikkarabükspor” diye bağırabilirler.

• Hindistan’da yaşayan yılanların kaval ezgilerine alerjisi vardır; bu nedenle her çaldığında eklemlerini oynatarak kaşıntılarını gidermeye çalışırlar.

• Çekirgeler dördüncü kere zıpladıklarında “N’oldu, şiştin mi?” anlamına gelen Rusça bir tekerleme söyleyebilirler.

• Kargalar müzik kanallarına kısa mesaj göndererek sevdikleri şarkının bir numara olmasını sağlayabilirler.

• Sivrisinekler insanlarla pazarlık yapma umuduyla uyuyan kişinin kulağının etrafında uçarak taleplerini sıralarlar. Bu iyi niyet gösterisi hoş karşılanmadığı için çareyi kişiyi parmaklarından ısırmakta bulurlar.

• Dünyanın neresinde bir balkona eski bir battaniye asılsa kaplanlar ağıt söyler, yas tutarlar.

• Hint Okyanusu’nda yaşayan mavi balinalar, boğazlarına ton balığı kaçtığında öksürürler. Beklenmeyen bazı tsunamilerin birkaç mavi balinanın aynı anda öksürmesiyle bağlantılı olup olmadığı araştırılmaktadır. Bir grup Malezyalı bilim adamı ne olur ne olmaz diye okyanusa tankerlerle düzenli olarak öksürük şurubu sızdırmaktadır.

• Kelebekler yellenmez, bilemiyorum yelleniyor da olabilirler. 

Spleen Fanzin’in ekim ayında yayınlanan ilk sayısı büyük bir ilgi gördü, ulaştığı kitabevlerinde tükendi. İkinci, üçüncü baskısı yapıldı. Ankara’da İmge Kitabevi’nin çok satan dergiler listesinde geçtiğimiz ayın en çok satan dergisi oldu. Harun Atak tarafından Eskişehir merkezli yayınlanan Spleen Fanzin bu ilgiden dolayı okurlarına teşekkürlerini iletiyor.

Hiçbir yayınevi ya da dağıtımcı desteği olmaksızın yayınlanıp, elden bırakılarak dağıtımı yapılan bir yayın için hem şaşırtıcı, hem sevindirici bir sonuç. Bunun başka fanzin yayıncıları için de heyecan verici bir durum olacağına inanıyorum.

Bu güzel başlangıcın ardından Spleen ikinci sayısıyla karşımızda. İkinci sayıda neler var?

Amerikalı Blues müzisyeni John Mooney ve yönetmen Tan Tolga Demirci’yle söyleşi.

Çok yakında çıkacak olan ‘Anneye Ayetler’ kitabından üç yeni şiiriyle Lâle Müldür,

‘asemic iş’leriyle R.M.Terati, illüstrasyonlarıyla Yakup Kuyucu, öyküsüyle Serdar Uslu, şiirleriyle Nurduran Duman, Özkan Kula, Tamer Sağır ve Vural Uzundağ Spleen Fanzin’de.

            Bir Zamanlar Anadolu’da filmi, Nada grubu ve Yunan fotoğrafçı Nikos Economopoulos hakkındaki yazılarıyla Kahraman Çayırlı ve ‘Bir İç Sıkıntısı Kesiti için Topografya Oluşturma Denemesi’ isimli anlatısıyla Şakir Özüdoğru, Spleen İçbükeyleri’ni tamamlıyor.

Enis Batur’dan el yazısı bir şiirse; Erol Özyiğit’in ‘‘Yazı elim’’ arşivinden Spleen Fanzin’e bir armağan olarak yer buluyor.

Spleen Fanzin’in iletişim adresleri: www.spleenfanzin.wordpress.com ve     spleenfanzin@gmail.com ve https://www.facebook.com/pages/SPLEEN-Fanzin/116414518470723

Spleen Fanzin, İstanbul’da Mephisto Kitabevi(İstiklâl Caddesi ve Kadıköy şubelerinde), Ankara’da İmge Kitabevi(Konur Sokak Merkez), İzmir’de Pan Kitabevi(Karşıyaka), Yakın Kitabevi(Alsancak), Arma Kitap Cafe, Mardin’de Leylân Kitap Cafe, Eskişehir’de Adımlar Kitabevi’nden temin edilebilir. İstanbul Kadıköy Barlar Sokağı ve Eskişehir Barlar Sokağındaki hemen her bar ya da pub’dan okunabilir. İlerleyen sayılarla birlikte, daha önceki sayıların pdf formatı da, düzenli aralıklarla fanzinin blog adresine konulacaktır.

 

Charming Hostess, Yunus Emre’yi Balkanlar’da yankılıyor…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Şu anda Üçüncü Dünya Savaşı’nın içindeyiz. Bu, bir yandan gezegenin çeşitli yerlerindeki işgal, iç savaş ve katliamlarla harlanan; fakat asıl küreselleşmeyle birlikte tek tipleşen [birer savaş makinasına dönüşmüş] insanların gündelik hayatında cereyan eden, psikolojik bir savaş. Eskilerin “geçim derdi, dünya meşgalesi” hatta “hayat kavgası” dediği şey, gelişerek mükellef bir savaşa dönüştü artık. Herkes gırtlağına kadar rekabetçi. Başarı motivasyonu aynı zamanda başkalarını başarısızlığa itme, mahkum etme şeklinde tezahür ediyor. Öyle ki, ötekileri, hatta berikileri kötüleyerek zafer kavanozu yalamak kitlesel, kolektif bir tutku katına yükseldi. Hiç tanımadığınız biri gırtlağınıza çökerse şaşırmayın. Çiklet üreticilerinin binlerce sayfalık stratejik literatür oluşturduğu; anaokulu öğrencilerinin emeklilik planları yaptığı bir çağda yaşıyoruz. Aile babaları rüyalarında banka soyuyor. Her ofis bir savaş meydanı. Fabrikalar, toplam akampından farksız. Bakışmalar, el sıkışmalar filan bile taktik icabı tasarlanıyor. Her sözde bir entrika tohumu var. Bize kurulan iletişimsel tuzaklardan ötürü [Rek-lam-lar!] satın almak zorunda kaldığımız markalı ürünleri, başkalarına kurduğumuz tuzaklara yem niyetine serpiştiriyoruz. Her aile bir müfreze. Mamaafih, baba oğuna soruyor: “Aramızda bir sorun mu var, beni Facebook listenden silmişsin?”…
Lafı nereye getireceğim? Norveç yapımı Hodejegerne’ye tabii ki. Ün, para, şirket kardeşliği, aile, aşk… gibi olguların arka planında nasıl bir infaz motivasyonu olduğunu gözler önüne seren süper filme. Dilerseniz baş döndürücü, sarhoş edici bir gerilim-macera diye de izleyebilirsiniz. Ya da en yaygın felsefi sorulardan olan “N’oldu, niye böyle oldu?”yu sorarak, filmin hikayesinden öte bir yola girebilirsiniz. Belki dosdoğru Zizek, Baudrillard ve mesela [“Etrafınıza bir bakın, sizce de kıyamet kopmuyor mu?” diyen] Murat Uyurkulak’ın takıldığı kıraathaneye vardıracak bir yola.
“Film okuması” tabirinden hoşlanmıyorum, fakat Hodejegerne okunaklı bir eser.
Aşk, ihanet, liderlik, ticaret, sanatseverlik, lüks, nezaket… vs.’nin sözlükteki karşılığı ile cümle [hayat, hikaye; ikisi de aynı şey] içindeki anlamı arasındaki farkı keşfederken kalbiniz heyecandan gümleyecek.

Hodejegerne [Headhunters]
Yön.: Morten Tyldum
Sen.: Lars Gudmestad, Jo Nesbo, Ulf Nyberg
Oyn.: Aksel Hennie, Nikolaj Coster-Waldau
Yapım: Norveç, 211

Hurşit Seçkin vedalardan hoşlanmadığını söyleyerek bu sorumluluğu daha başından reddetti. Bir Bilene Soralım ekibi de sağa sola danışıp durduğu için ne diyeceğine bir türlü karar veremedi.

Sonuçta sizinle vedalaşmak görevi bana düştü.

Burada iyi vakit geçirdim. Ama biliyorum ki vakit tamamdır. Şairin de dediği gibi, “dünyanın bir yazı bir kışı vardır, her yolun bir sonu bir başı vardır.”

Bugün itibarıyla Afili Filintalar’dan ayrılıyorum. Huzurunuzda bütün Afili arkadaşlarıma buradan selam yollarken, arada bir çıkan çatlak sesime tahammül ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Hoşçakalın.

DRAGAN ABRAMOVIC

Benim adım Dragan Abramovic, Marina’nın babasıyım ve Uwe Laysiepen denen o gergedan osuruğundan nefret ediyorum. Ressammış. K.çımın ressamı.

1914’de Belgrad’da doğdum. Annem bana hamileyken babam İkinci Balkan Savaşı’nda Türklere karşı savaşırken ölmüş. Annemi iyi hatırlıyorum. Esmer, dev gibi bir kadındı. Ben yedi yaşındayken öldü. Amcam beni alıp Almanya’da bir yatılı okula verdi. Liseye kadar Münih’teydim. Sonra Belgrad’a döndüm. Üniversite çağına yaklaştığımda dünyanın çağrısına kulak verdim ve okulu bıraktım. Anlayacağınız bir lise diplomam bile yok. Ticarete atılmak istiyordum. Amcamın yardımlarıyla Belgrad’da bir dükkân açtım. Sonra evlendim. Karımı Belgrad’da bırakıp yıllarca Almanya ve İsviçre arasında dolanıp durdum. Yirmi beş yaşındayken Hitler Polonya’ya girdi. Savaş bana iyi geldi. İşimi büyüttüm. At arabalarına tekerlek yapan basit bir kasaba esnafıyken top rampası ve uçak tekerleği bilyesi üretimine başladım. Almanya’da atölyeler kurup Nazi ordusuna malzeme sağladım. Fransa sınırındaki demir madenlerinden demir çekip, siper kazmaya yarayan çelik kazma, süngü gibi şeyler imal ettim. Yahudiler ölüyordu, ben büyüyordum.

Bal bedelsiz olmaz, arıdan kaçsanız ayıdan kurtulamazsınız. Ben de hasar aldım; sağ ayağım yarısı Berlin’de kaldı. Savaşı Almanya’nın kaybedeceği kesinleşince İsviçre’ye geçtim. Yeni hayatıma aksak bir fabrikatör olarak başladım. Çakı firmalarıyla ortaklıklar kurdum. Saat fabrikalarına mal vermeye başladım. Bu sırada Zedong’la tanıştım. Gençti ama karanlıktı. Anlayacağınız tam bana göreydi. Japonlara ve batı Avrupalılara gıcık oluyordu. Çin askeri istihbaratı için çalıştığını sonradan öğrendim. Büyük hayaller kuruyordu. “Büyük benim hayal de sensin, bundan böyle beraberiz” dedim.

İsviçre’ye gelişimin ikinci yılıydı, 1946 olsa gerek, Marina doğdu. Kızım doğduktan beş ay sonra onları da yanıma aldırdım. Annesi Cenevre’yi sevmeyince bir yıl sonra geri döndü. Marina ile uzun zamanlar ayrı kaldık. Gene de kötü bir baba olduğumu sanmıyorum. Fakat Uwe’nin ismini duyduğumda içim kabarıyor, öfkeden deliye dönüyorum. O sarışın bağırsak solucanını boğduktan sonra moraran yüzüne bakarak puromu tüttürmek istiyorum. Serseri domuz kızımı peşinden taa Amerika’ya, Türkiye’ye ve şimdi de Çin’e sürükledi. Ama öğrendim, Çin’de yaptıkları her ne b.ksa o bitince ayrılacaklarmış. Marina bana “Sen haklıydın baba” dedi. Doğduğunda bu kadar sevinmemiştim. Pis herif, nasıl olmuşsa kızımı kendine âşık etmiş. Bizimki de salak. Sanat sanat diye ölüyor. Sanat İsviçre saatini yapan şeydir, İngiliz casus uçaklarını yapan şeydir. Sanat duvarları boyamak, soyunup kendine cam parçaları batırmak değildir. Anlatamadım.

Son on beş yıldır sürekli Cenevre’deyim. Büyük bir holdingin patronuyum. Bin iki yüz insan emrimde çalışıyor fakat ben hayatımda Uwe kadar kimseyle uğraşmadım. Kızım onu vakti zamanında seviyor olmasaydı şu an birden fazla mezarda yatıyor olurdu. Kendi başını belaya soktuğu yetmezmiş gibi hem kızımı aldatıyor, ağlatıyor, üstüne de kendi bulaştığı b.kun içine çekiyor.

Amerika’ya gittiklerinde otelde t.şaklı bir Rus’un karısını becermeye kalkmış beyinsiz. İyi ki Başkan Dimitri vardı, yoksa Ruslar onu ayak serçe parmaklarından asardı kumarhanenin tavanına. Sonra 1982’yi iyi hatırlıyorum. İspanya’da dünya kupasındayız. Yugoslavya futbol federasyonunda görevliyim o zaman. Bunlar da geldi. Yarı final maçı mıydı, soyunup sahaya fırladılar. Neymiş barış istiyorlarmış. Donu olmayan bir insanın barış istemeye hakkı yoktur. Çıplak biriyle barıştınız mı hiç? Ben çıplak biriyle barışmam. Onun aklından zoru olduğunu düşünür, üşümesin diye deli gömleğini giydiririm. İspanyol polisi çok serttir. Bir iki cop yediler orada. Hemen müdahale ettim. Stadyum güvenlik noktasında işi hallettik. Kralın adamlarından birini araya sokmuştum. Uluslararası bir kriz yaratabilirdi.  Bir Alman, bir Sırp… Dikkat edin bunlar tarihte dünya savaşlarını başlattı. Sözümona barış için soyunuyorlar. Altmış bin kişi önünde. Bebeğimin bacağına isabet eden cop darbesini şu an bile kalbimde hissediyorum. Sormuştum; “Kızım neden? Hadi bu Uwe bir şempanzenin zihin kalitesine sahip, sen neden ona uyuyorsun?” demiştim ağlayarak. “Baba seviyorum; Uwe’yi, barışı ve tehlikeyi” demişti. Haklı aslında; wo Uwe es scheiße! Kendi kendime soruyorum hep; sanat bunun neresinde? Galiba Uwe için sanat k.çına itelenen barok bir cop.

Artık ihtiyar bir adamım. Bazı şeyleri kaldıramıyorum. Artık daha ince şeyler, daha ince işler peşinde koşmalı. Hayattan zevk almalıyım. Kızımı o lağım faresinden kurtarırsam hayattan çok zevk alacağım. Hangi birisini anlatsam bilmiyorum: Kokmuş Picasso’nun şu şatodaki mezarına kaçak ziyaret mi dersiniz, Charlie Chaplin denen o palyaçonun kayıp tabutunun peşine düşmek mi dersiniz, İstanbul’da 12 Eylül 1980 sabahı sokakta tutuklanmak mı dersiniz, nerede bir embesillik nerede bir hayvanoğlu hayvanlık varsa bizimki orada, onunla beraber tabi ki zavallı prenses kızım. Bu mikropta sincap g.tü kadar akıl varsa ben de Yugoslavya kraliçesiyim.

Zedong, dün arayıp bir şeyden bahsetti; bir böcekten. Çok ince, çok büyük bir iş. Uzak doğudaki mucizeler sadece Çin Seddi veya kungfudan ibaret değil. Bu böcek benim sanat harikam olabilir. Fakat duyduğum kadarıyla o Japon parazit de böceğin peşindeymiş. Karısının başına gelenlerden ders almamış olmalı.

Uwe işimize yarayacak. İş bitince hangi ülkenin polisi, askeri istiyorsa ona vereceğim bu yürüyen belayı. Fırında yakıp küllerini Gobi çölüne de savurabiliriz. Tabii vücudundaki bütün kıkırdakları ayıkladıktan sonra. Kıkırdak çorbası eklem ağrılarıma iyi geliyor.


Yaşayan en iyi senarist kim? Bana sorarsanız, Anders Thomas Jensen. 1972 doğumlu. Danimarka’nın en önemli kişisi. Düzgün görünümlü, uysal bakışlı bir deha. Kıskanmaktan başka çare bırakmıyor.
Jensen; Adam’s Apples [2005], Brothers [2004], After the Wedding [2006], The Green Butchers [2003], Flickering Lights [2000], Murk [2005] gibi filmlerin senaristi. 6 filmde yönetmenlik de yapmış. 1998’de, yazıp yönettiği Valgaften adlı kısa filmle Oscar almış. Tatlı bir filmdir. Final jeneriğinde Ankaralı Turgut’un İkile Koçum adlı eseri çalınır. Jensen, Ankaralı Turgut’u nereden tanıyor, merak etmemek imkansız.
Adamımız makinalı tüfek gibi senaryo yazıyor. Böyle giderse bizim Bülent Oran’a, Safa Önal’a yetişecek. 2011 yapımı In A Better World’ün [Hævnen] senaryosu da ona ait: Yabancı film Oscarı’ndan Zulu ödüllerine kadar, ödül namına ne varsa sildi süpürdü. Uzlaşmacı ya da ajitatif olduğundan değil, şahsi kanaatim, entelektüel ve sanatsal nitelikleriyle kayıtsız kalınamayacak bir tesir uyandırdığı için.
Hollywood, Jensen’ı The Duchess [2009] adlı filmde istihdam etti. Brothers’ın da bir Hollywood versiyonu yapıldı. Fakat eleman Danimarka’dan kopmuyor. Ulrich Thomsen, Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas, Kim Bodnia, Nicolas Bro gibi oyuncularla harika filmler yapıyor.
I A Better World’e gelelim: Anton, Afrika’da bir mülteci kampında doktorluk yapmaktadır. Karısı Marianne’dan ayrılmıştır. Anton, hamile kadınların kız mı erkek mi doğuracağına dair iddiaya girip sonra da doğumu beklemeden karınlarını deşen zorba bir psikopatla karşı karşıyadır. Bu arada, Anton’un büyük oğlu Elias, okulda irikıyım acımasız bir ergenin zulmüne maruz kalmaktadır. Anton, Marianne’la barışmak, yeniden bir araya gelmek istese de o iş yaştır. Eşini kaybetmiş olan Claus ise oğlu Christian ile birlikte yaşamaktadır. Christian çok akıllı bir çocuk ve Elias’ın sınıf arkadaşı. Elias’a yapılan eziyeti bıçak gibi keser. Hatta bıçakla keser. Christian, annesinin ölümünden ötürü büyük bir keder, ondan da büyük bir öfke duymaktadır.
Derken… Memleketine dönmüş Anton bir gün çocuklarıyla parkta vakit geçirirken bu defa Danimarkalı zırcahil bir magandanın saldırısına maruz kalır. Anton kabalık, saldırganlık ve yıkıcılığın düpedüz aptallık olduğunu çocuklara ve bu arada izleyicilere anlatabilecek midir? Anton’un zekası ve iyi niyeti bu vahşi dünyada bir işe yarayacak mıdır? Claus, oğlu Christian’ı teselli edebilecek midir? Yoksa bombalar patlayacak, yumruklar konuşacak ve karınlar deşilirken iyilik namına ne varsa yerle bir mi olacaktır?
Kabul, berbat ettim. In A Better World gibi son derece berrak, zihin açıcı ve harika bir filmi anlatmayı beceremedim. Seyrettiğinizde “Anlattığından çok daha şahane, akıcı ve etkileyiciymiş” diyeceksiniz. Büyük sanat ve düşünce eserleri böyledir. Hakkında konuşmak, onlarla buluşmanın yerini asla tutmaz.
In A Better World
[Hævnen]
Yön.: Susanne Bier
Sen: Anders Thomas Jensen
Oyn.: Mikael Persbrandt, Ulrich Thomsen
Yapım: Danimarka, 2011