Herkese merhaba.
Gözlüklerimi çıkarınca gözlerimin bozuk olduğunu daha net görüyorum. Gözlük kullanmasam da bunun böyle olduğunu biliyorum. Bunun böyle olduğunu bilmesem de en azından güneş gözlüğü kullanıyorum. Güneş gözümü almasın diye aldığım güneş gözlüğünü böyle kapalı yerlere gelirken yanıma almıyorum. Ama konuşma kâğıdım yanımda. Yapmak zorunda olduğumu hissettiğim bu ön açıklamanın ardından konuşmama geçebilirim.

Evet. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki artık Berlin Duvarı yok. Facebook duvarı var. Facebook duvarında Berlin Duvarı fotoğrafları var. Her şey hızla akıyor. Beyaz at kuyruklu prens üç boyutlu at gözlükleriyle geçip gittiğinde kolundaki Japonca dövmenin ne anlama geldiğini anlayamayacağız. Hem hızdan hem de Japonca bilmediğimizden. Ama ben size şimdiden söyleyeyim. Bu dövmenin Türkçe anlamı şu: “Geçici heves.” Anlamı böyle olsa da dövmenin kendisi kalıcı.

İşte bu ödül de böyle kalıcı. Ölümsüz. Ve ben bu ödülü hak ettiğimi düşünüyorum. Bu günlere kolay gelmedim. Şu hayatta hemen her işi denedim. Hemen hepsinde de başarısız oldum. Bir dönem yurtdışında kaldım. Asansörde. İki saat kadar falan. İnanın bir dönem gibi geldi bu süre. Ama zaman içinde tüm bu zorlukları atlattım. Her işi denedim ve bir tek terzilikte dikiş tutturabildim. Bu ödülü de bu sıfatla alıyorum işte. İyi bir terzi olarak. Tersi fena bir terzi olarak. Bu salona gelirken yürüdüğünüz kırmızı halıyı dikmiş bir terzi olarak. Kendi yolunu çizmiş, tasarlamış ve başarısını gözler önüne sermiş biri olarak. Ayaklar altına alınmayı göze almış biri olarak.

Bu gece benim için anlamlı. Gururluyum. Buraya kadar zahmet edip beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Sizler için ufak da olsa hediyelerim var. Bu gecenin hatırası olarak her birinize horon aldım. Evet horon. Tepe tepe kullanın.
Teşekkür ederim.

• Bir suç işlerseniz hapse girersiniz, birkaç suç işlerseniz kanunları değiştiririz.

• Lisedeyken sinema salonlarındaki ‘tekler’ ‘çiftler’ girişlerini ‘sevgilisi olanlar’ ve ‘olmayanlar’ sanıyordum. Bu nedenle yıllarca biletime hiç bakmadan teklerden geçtim.

•  “Tarihe geçmek istiyorum” dedi, “Sınıf öğretmenliğinin nesi var?” dedim.

• Eski zamanlarda dişçinin biri safariye gider. Hipopotam sürüsünün yakınlarında kamp kurar. Dişi ağrıyan bir hipopotam da hazır dişçi ayağına gelmişken dişini göstermek niyetiyle ağzını açar. Tam bu sırada dişçiye otelinden telefon gelir. Hipopotama: “Sen böyle bekle, ben hemen dönüyorum” diyerek gider ama bir daha geri dönmez. Dişçinin sözüne güvenen hayvancağız da saatlerce ağzı açık bekler. Zavallı, kısa süre sonra ağrısından ve üzüntüden ölür. Sürü yasa boğulur. İşte o gün bu gündür bütün hipopotamlar bu talihsiz hipopotamın anısını yaşatmak ve dişçileri protesto etmek için sık sık ağızlarını kocaman açarak dururlar.  

• Bahçe makası ile pensenin çalışma prensibi aynıdır; ikisi de komşudan istenir.

• Yaşar Kemal 19. yüzyılda yaşasaydı uzun beyaz sakalları olurdu, Namık Kemal 21. yüzyılda yaşasaydı fıkralara çok bozulurdu.

• Bir mardin güvercinine asla borç vermeyin; geri ödememek için bin takla atacaktır.

• 1915 yılında Uganda’da bir dönerci burnunu karıştırırken vida buldu, 1943’te ise Çekoslovakya’da amatör bir futbolcu burnunda piyano tuşu keşfetmişti. Bu tarihten sonra burun deliklerinden çıkarılmış olağandışı bir şey yok.

• Sadece bitkisel hayata girmiş hayvanları yersem vejetaryen sayılır mıyım?

• Saf zekâlı birmilyoncu tezgâhtarı cımbız isteyen genç kıza “Kaş mı, pul mu?” diye sorar, ticari deha ise “Büyük boy mu, orta boy mu? diye.  İşte ben o saf zekâlı tezgâhtarım. Sigortam yatmıyor. Ticari deha kendi işini kurdu ve o kızla evlendi.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

David Cronenberg’in A Dangerous Method adlı filmi geçen hafta vizyona girdi.

Hakan Bıçakcı’nın film isimlerinin Türkçe’ye çevrilirken değişmesiyle ilgili yazısında orijinal isimlerle bunların Türkiye’de değiştirilmiş halleri vardı. Bu filmle beraber listeye bir yenisi daha eklenmiş oldu:

A Dangerous Method– Tehlikeli İlişki adıyla gösteriliyor.

Bu konuda aklıma gelen en ilginç örnek İzlandalı yönetmen Dagur Kari’nin 2005 yapımı, özgün adı Voksne Mennesker olan filmi. Yanılmıyorsam Yetişkin İnsanlar anlamına gelenVoksne Menneskerin İngilizce ismi Dark Horse. Türkiye’de ise -sanırım Oğuz Atay muhibbi bir çevirmen tarafından çevrilip- Tutunamayanlar adıyla vizyona çıktı. Üçü de birbirinden farklı. Sinema dünyası söz konusu olduğunda pek şaşılacak bir durum değil.

Eserlerin isimleri konusunda inisiyatif kullanma edebiyatta da var. İlk akla gelen örnek J.D. Salinger’dan The Catcher in the Rye. Cem Yayınevi’nden çıkan 1967 tarihli Adnan Benk çevirisi Gönül-çelen adıyla yayınlanmış. Bir diğer örnekse F. Scott Fitzgerald’dan Last Tycoon. Türkçe’ye iki ayrı çevirmen tarafından çevrilmiş bu kitap. Tomris Uyar’ın İletişim Yayınları’ından çıkan çevirisi Son Düş adıyla yayınlanmış. Can Yayınları’ndan çıkan Aylin Sağtur’un yaptığı çeviri ise Son Hükümdar adıyla basılmış. Tycoon Japonca kökenli bir sözcük, ”Feodal Lord” anlamına geliyor. Tomris Uyar kitabın başına koyduğu çevirmen notunda Son Düş adını neden tercih ettiğini açıklayarak kullandığı -haklı olduğunu düşündüğüm- inisiyatifi gerekçelendirmiş. Kitabın  inisiyatifsiz olarak çevrilmiş adı Son Ağa olabilir mesela. Ama bu isim kitabın içeriğine ne kadar uyar?

İş sinemaya gelince elbette çığrından çıkıyor. Edebiyatta sanatı gözeten tutum, sinemada yerini,  ticari başarıya öncelik veren bir tavra bırakıyor. Söz gelimi Türkiye’de Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar adıyla bir kitap yayınlanabiliyor. Türkiye’de bir dağıtımcının Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar adıyla bir filmi gösterime sokması ise epey uzak bir olasılık. Hipopotamlar bir kenara Haşlandılar bir kenara atılır. Cehennem Tankı diye vizyona çıkar film.

Sinema, büyük yapım stüdyoları ve dağıtım şirketleri tarafından yönetilen büyük bir endüstri. Filmin yaratıcısı olan İzlandalı bir yönetmen, filmin İngiltere dağıtımcısını da Türkiye dağıtımcısını da filmin isminin çevirisi konusunda denetleyemiyor. Yönetmen filmi çekiyor, dağıtım, satış gibi ticari konular büyük yapımcı-dağıtımcı şirketlere kalıyor.

Sinema, edebiyatla, diğer sanatlarla kıyaslandığında teknolojiye çok daha bağımlı bir alan. Dolayısıyla paraya da bağımlı. Bu nedenle film yapımcılarının, dağıtımcılarının önceliği, eserin orijinaline sadakat değil, o filme hangi ismi koyarsa daha çok seyirci geleceği. Tam da burada Joseph Losey’in sözü geliyor akla.

”Film bir köpektir.” diyor Losey, ”Başı ticaret, kuyruğu sanat, ancak kırk yılda bir kuyruk köpeği sallar.”

Yıllar önce Monk isimli TV dizisine bayağı sarmıştım. Yayınladığı zaman ekranın başına koşar açılış müziğinin sesini sonuna kadar açar, keyifle izlerdim. Sonra birden aklıma “Niye ben de bu diziye bir senaryo yazmıyorum?” diye bir düşünce geldi. Arada geliyor bana öyle. Sonra tuttum bir bölüm yazdım ve kanala yolladım. Aylar sonra cevap geldi email olarak. Senaryomu muhteşem bulduklarını ve benimle çalışmaya can attıklarını söylediler. Bunun üzerine ben de kendilerini daha sonra arayabileceğimi söyledim. Hala bekliyor olabilirler. Onlar bekleye dursun ben senaryoyu sizinle paylaşmaya karar verdim, tercihe göre bir orijinal dilinde, bir de Türkçe çevirisini de ekledim. Keyifle okuyunuz efendim.

Not: Diziyi hiç bilmeyenlerin senaryoyu okumadan önce birkaç bölüm izlemelerini tavsiye ederim.

Bay Monk ve Çok Şey Bilen Adam

Mr. Monk and The Man Who Knew Too Much

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 “Çin’de bir kişi, yetkili servise götürüldükten sonra çalışmamakta direnen iki yüz seksen dokuz bin dolarlık lüks otomobilini ücretle tuttuğu işçilere parçalattı.” Radikal, Mart 2011

1. İşçi

Abi ne diyeyim işte, sabah telefon geldi; araba varmış, kırılacakmış. Yüz dolar vereceklermiş. Biz de arkadaşları topladık geldik. Balyozdan haberimiz yoktu. “Hani malzemeleriniz nerde?” dediler. “Ne alet lazımsa alıp getirelim, aceleyle çıktık” dedik. Gittim balyozları getirdim ben sonra. Arabayı sorduk, adam gösterdi. “Bu arabayı ben ömrüm boyunca çalışsam alamam, sen neden kırdırıyorsun?” dedim. “Artislik yapma, işini yap” dedi.

2. İşçi

Geldiğimizde kameralar vardı. Sonra arabayı gördüm. Süper lüks bir araba. Dedim ki “Abi kıymayalım buna, öfkeyle kalkan zararla oturur. Çalışmıyor diye araba mı parçalatılır? Bunu bulamayanlar var dedim.” dedim. Adam biraz kızgın, biraz da üzgündü. “Size para verdim, başlayın” dedi. “Sakin ol” dedim. “Anlat istersen. Seni bu noktaya getiren nedir? Beraber bir çare buluruz belki” Tepki vermiyordu. “Benim dayıoğlunun sanayide dükkânı var, her tür motordan anlar” dedim. Ben öyle dememişim, sen aldı bu elimizdeki balyozlardan birini arabanın ön camına bir vurdu, cam tuz buz. “Derhal vurmaya başlamazsanız sizin yerinize başkalarını bulurum” dedi. Hemen arabanın üstüne çıktım. On beş dakika geçti geçmedi -arka kapıya çalışıyordum- yerde oturan bir adam gördüm. Daha önce de gözüme ilişmişti sanki. Dedim “Sen niye burada oturuyorsun, gözüne cam gelir bak, kalk ordan, kenardan izle.” Cevap vermedi. Kolundan tutup kaldırdım, kenara çektim. Hiç karşı koymadı. Gözlerinin nemli olduğunu fark ettim. İşime dönmem gerekiyordu. Sonra o tarafa baktığımda yoktu. Bir daha da görmedim.

3. İşçi

Bir insan hayatında kaç kere böyle bir arabaya balyoz indirme şansına sahip olur ki? Ön kaportaya vurdum bol bol. Yamuldukça içimin yağları eridi. Biz hanımla dört sene önce niyetlenmiştik araba almaya. Kampanyalar vardı. Meğer onların hepsi adam kazıklarmış. Diyor ki mesela; önce bir peşinat veriyorsunuz, taksitler bitince bir tane daha veriyorsunuz. Tabi biz bunu sonradan öğrendik. İlk peşinatın düşük olduğunu gören atlıyor, bilmiyor ki g.tünde bir ödemesi daha var. İşte öyle yattı o iş. Anca emekli olunca artık. Bunları düşünerek verdim balyozu, verdim balyozu.

4. İşçi

Kalabalık toplandı. Halk çılgınca bağırıyordu. Bazı parçalar koptukça bağıran halka doğru atıyorduk. Bu adamın hoşuna gitti. Dikiz aynasının kırılmış çerçevesi önüne düşünce o da kalabalığa doğru fırlattı. Biri kaptı orda. Müthiş bir eğlence. Biz kopan parçaları fırlatıyoruz, kapışan kapışana. Sonradan duydum ki insanların içinde biri varmış. Bunun da arabası aynısındanmış. Yedek parça çıkar mı diye bakınıyormuş. Sahibi prim vermedi buna. İstediği şey aracın tamamen yok olmasıydı. “Ayıptır sorması kaça almıştın?” dedim. “Ne önemi var? Sonuçta bana yüz dolara patladı” dedi.

5. İşçi

Ben arka tarafındaydım. Habire fotoğrafımı çekiyorlar. Yorucuydu baya. Bazı cam parçaları yüzümüze fırlıyordu. Bu sırada arkamdan biri yaklaştı: “Usta şu sol stop lambasına vurmasan da bana versen, bak zaten sizin bir işinize yaramıyor. Ha olur mu?” “Ben yetkili değilim sahibine sorun” dedim. Diretti: “Ya boşver sahibini ver işte şunu ne olacak, bak bu tek lamba altı yüz dolar, anladın mı? Kırılıp gidecek burada yazık değil mi?” “Ben bilmem, kır dediler kırıyorum, beni işimden etme” dedim. Baktım bu yanaşıp stop lambasına yapışmış, kenarından elini sokup sökmeye çalışıyor. Tuttum bunu belinden, çektim. Yapışmış bırakmıyor. İki eliyle stop lambasına çökmüş adam. İyice asıldım, bir eli gevşedi. Bizi kavga ediyor sandılar, birkaç kişi beni adamdan ayırdı. Bunu fırsat bildi herif iyice yüklendi. Kopardı lambayı. Ama lambayla beraber yere düştü. Lamba da elinden asfalta… Tekrar elini atacak oldu ki bir balyoz darbesiyle tuz oldu lamba. Arabanın sahibiydi; kenardan izliyormuş meğer. Öbürü de kalakaldı oturduğu yerde, ağlamaya başladı. Koca adam, hiç utanmıyor. 

Sabit Fikir ve İstanbul Modern “sözünü sakınmadan” adında bir etkinlik düzenliyor. Bu etkinliğe daha önce Küçük İskender, Murahan Mungan, Elif Şafak gibi isimler konuk oldu. Bu hafta yapılacak programın konuğu afili dostumuz Emrah Serbes. Sabit Fikir ve İstanbul Modern adına ev sahipliğini üstlenecek olanlar ise Ömer Türkeş ve Semih Gümüş.
Programa katılmak ve detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. Zira programı ayakta izleme riskini almak istemiyorsanız rezervasyon yaptırabilirsiniz.

• Bir köpeğin başka bir köpeğe havlaması ürkütücü gelir ama “Bu akşam bilardodayız, Necatilere haber ver” diyor da olabilir.

• Eskrim şampiyonasında altın madalyayı yanlışlıkla üçüncüye vermişler. Federasyon başkanı tepkilere içerlemiş: “Ne var yani Allah Allah, tanıyamadık!”

• Kül tablasını ablanızın kafasına fırlatıp bunun filmini çekerseniz o artık kült ablası olur.

• İçine dönük bir çocuktum; eskiden beri asansörde ayakkabılarımın ucuna hakettiğinden fazla ilgi gösteriyorum. Manav reyonlarında rulodan poşet koparmaya çalışırken çok gülünç göründüğüme eminim. Bir insanın ömrü boyunca hiçbir zaman kendi öz ensesini aracısız ve çıplak gözle seyredemeyeceğini düşündükçe moralim bozuluyor. Ayrıca müşkülpesendim; düz bakkal mumunun altına koyduğum şey hiçbir zaman içime sinmeyecek. Fakat dalgıçların denize ters atlamasını çok iyi anlıyorum. Ben de öyle bir kıyafet giysem kimseye arkamı dönmek istemem. Umutsuzum; evdeki kırmızı bulaşık eldivenini yetenek yarışmasına sokmak istedim, ‘gaz verildiğinde çok güzel horoz taklidi yapar’ dediysem de kabul etmediler.

• Rüyamda büyük atıcı esnaftım, adamın birine:  “Bana bak, Tom Sawyer arkadaşlarına çitleri boyatırken ben o kasabada nalburdum tamam mı!” diyordum.

• Denizde muza biniyorlar, oysa kavun dilimi daha uygun. Muz cumhuriyeti yerine atkestanesi cumhuriyeti denmesi daha yerinde olabilirdi. Sonra muz orta var, muz çorap var. İşte bunlar hep muz lobisinin başarısı.

• Garsondan hesap isterken farkında olmadan havada Z harfi çizmişim, adam gelip “Yanlış yazıyorsunuz” dedi.

• Buzlu cam icat edilmeden önce insanlar yalnızca kışın banyo yapıyordu.

• Çivinin çekice “Beni buraya sıkıştırdın, bi kurtulayım gösterecem ben sana ebenin örekesini” demesine fantastik edebiyat diyoruz. 

Ayben Börek ve Macit Kimyon tarafından hazırlanan Experimental Cooking Style isimli deneysel yemek kitabı geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü. Tabak yayınları tarafından yayınlanan bu dev yemek kitabında halk ağzıyla deli-aşı olarak tanımlanan türden yemeklere yer veriliyor. İçinde, bıngıldak köfte, lacivertimsi pilav, şeftali musakka, kıymalı hoşaf, ağrı kesicili patlıcanlı baklava gibi marjinal yemeklerin tariflerinin bulunduğu bu dev yemek kitabını diğer yemek kitaplarından ayıran en büyük özellik ise içindeki tariflerin ne kadar yanlış uygulanırsa o kadar doğru olması!

Vüs'at O. Bener

Sevim Burak

Edebiyatımızın iki büyük yazarı Vüs’at O. Bener’le Sevim Burak için, yarın   ( 28 Kasım ) İstanbul’da birer etkinlik düzenlenecek.

Vüs’at O. Bener, Sevim Burak Türkiye Edebiyat’nın iki büyük kalemi. Kendilerine has dünyaları, dilleriyle üslup sahibi has edebiyatçılar soyundan ikisi de. Edebiyatın moda eğilimlerine, çok satmaya tenezzül etmeden yazdılar. Tez sevilip, tez tüketilen yapıtlardan olmadı yazdıkları.

Bener 1952’de, Burak 1965’de yayınladı ilk eserlerini. Hala onların yapıtlarını okuyup, konuşuyor olmamız, bu tavizsiz tavırlarından olsa gerek.

Vüs’at O. Bener Sempozyumu‘nu Yeditepe Üniversitesi düzenliyor. Üniversitelerin Lisansüstü programlarında okuyan öğrenciler, Bener’in yapıtları üzerine sunumlarda bulunacak.

Ayrıca Vüs’at O. Bener’in eşi Ayşe Bener, Prof. Dr.Cevat Çapan da sempozyumun konuşmacıları arasında.

Doğumunun 80. yılında Sevim Burak adlı etkinlik ise Yapı Kredi Kültür Merkezi tarafından düzenleniyor. Yazar Nilüfer Güngörmüş Erdem, Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Beliz Güçbilmez, Sevim Burak üzerine konuşacak. Oyuncu Tilbe Saran ise Burak’ın metinlerini okuyacak.

Etkinlikler hakkında teferruatlı bilgilere şu linklerden ulaşılabilir:

http://vusatobenersempozyumu.blogspot.com/

http://www.ykykultur.com.tr/etkinlik/?id=372

Yabancı filmler ülkemizde vizyona girerken veya DVD’leri satılırken isimleri değişiyor. Türkçeleşmiyor, değişiyor. Kitap çevirilerinde kullanılmayan inisiyatif, konu sinema olunca dizginlenemiyor. İşin yaratıcısının tercih etmediği dramatizasyonlar yapılırken, eser sahibinin yapmak istediği ironiler itinayla yok ediliyor. Örnek vermek gerekirse:

Ölümcül Oyunlar / Eğlenceli Oyunlar:
Çevirmen şahsen ironi düşmanı olabilir ama bunu işine yansıtmamalıdır. Yönetmen bir eve girip korkunç şeyler yapan ikilinin yer aldığı bol tartışmalı filminin adını “Eğlenceli Oyunlar” koymuş. Korkunç olana “Eğlenceli” demeyi tercih etmiş. Bu karar için uzun uzun kafa patlattığı ortada. Çünkü görüneni veya ilk akla geleni değil, başka bir sıfatı seçmiş durumu tanımlamak için. Çevirmen arkadaşsa “Ay bunun nesi ‘eğlenceli’ bu resmen ‘ölümcül’ bence” diyerek yönetmene ağzının payını vermiş.

Paramparça Aşklar Köpekler / Berbat Aşklar:
Orijinal adı “Berbat Aşklar” olan filmin çevirmenini kesmemiş bu isim belli ki. Olayı biraz daha yürek parçalayıcı bir hale getirmek istemiş. Net ve şık bir ismi kötü bir dizeye çevirmiş.

Ölüm Provası / Prova:
Japon korku sinemasının sarsıcı örneklerinden “Prova” ülkemizde “Ölüm Provası” adıyla gösterilmişti. Yönetmen filmine “Prova” diyeceğine “Ölüm Provası” demeyi akıl edemez miydi? Akıl edebilirdi ama tercih etmedi. Peki çevirmenin tercihi nasıl bunun önüne geçebilir?

Bükreş’in Doğusu / Aslında Ne Oldu?
Bükreş’in bir bölgesinde devrim olup olmadığnın tartışıldığı, büyük bölümünün yerel bir televizyon kanalının stüdyosunda geçtiği trajikomik ve politik film “Bükreş’in Doğusu” adıyla gösterildi ülkemizde. Filmin aslında adı neydi biliyor musuz: “Aslında Ne Oldu?” Yani aslında ne oldu? Filmin adını Türkçeleştiren kişi, eserin sorusunu filmin adına taşıma inceliğini sevmeyip olayın geçtiği yerin adını verip konuyu kapamayı tercih etti. Belki de çevirmen emekli coğrafya öğretmeniydi. Belki de orijinal isme bakacağına İngilizce çeviriyi baz alarak bir hataya ortak oldu.

Gözü Tamamen Kapalı / Gözler Faltaşı Gibi Kapalı:
Bu sonuncusu biraz daha ince bir örnek. Bu yanlış çevirinin ardında satış pazarlama kaygısından veya zevksizlikten çok tembellik var. Kubrick’in son filminin adında müthiş bir ironi vardır. Eyes Wide Shut. Açıklık için kullanılan “wide” sıfatı, kapalı kelimesinin sıfatı olarak kullanılmış. Bunun amacı da filmdeki rüya atmosferine gönderme yapmak. Çünkü rüyada gözlerimiz hem tamamen kapalıdır hem de sonuna kadar açıktır. Peki Türkçede bu ironiyi yaşatacak güç yok mu? “Örneğin Gözü Tamamen Kapalı” yerine “Gözler Faltaşı Gibi Kapalı” dense bu tuhaf tezat yakalanırdı. Ancak anlaşılan çevirmenin gözü tamamen kapalı.

Liste daha uzar. Bu mantıkla Türk filmleri de vizyona girerken isimleri değişebilir. “Uzak”, “Uzak Akraba”; “Kader”, “Kaderin Böylesi” adıyla vizyona girebilir. İnanın arada hiçbir fark yok. İkisi de eserin adına müdahale.