Büyük büyük büyük dedem hep “Gal fırtınası [aman vermez] yerden keser ayağı / İrlanda poyrazı [alimallah] uçurur adamı” derdi… Afili Filintalar Radyosu, yayınına Gaelic Storm‘un bir eseriyle devam ediyor: Scalliwag

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

“Algılarımızın keskinliğini arttırmak için hayatımızın temposunu düşürmemiz gerektiği aşikâr. Neden yavaş tempolu filmleri sevdiğim ve böyle filmler yapmak istediğimin nedenleri de buralarda yatıyor zaten.” BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA Kurgu Günlüğü, Nuri Bilge Ceylan, Altyazı Aylık Sinema Dergisi, Ekim 2011.

10 Ocak, Salı

Son iki gündür ikinci çeşmeyle uğraşıyorum. “Araba yıkayan eşşektir” yazmışlar. Çift ş ile bakar mısınız? Öfkeli bir dil. Kırmızı yağlı boya. Önce kazıdım. Sonra güzelce sıvadım. Tabi bütün bunlar bir günde bitmedi. Dün de boyama işini hallettim. O aptal cümleyi tarihe gönderdim. Tarih, tarihe gönderilmesi gereken şeylerle dolu. Orada nasıl bir depo var bilmiyorum. Ama büyük olmalı.

14 Ocak, Perşembe

Muhtar geldi. Bütün öğleden sonrayı okulun arka duvarını nasıl tamir ederiz diye tartışarak geçirdik. Daha önceki yaptığım yan kısmın içine sinmediğini söyleyerek moralimi bozdu. Okulun ruhuna uymadığını, daha hafif bir malzemeyle daha çocuksu etkilere açık bir sürekliliği olması gerektiğinden dem vurdu. Anlamadığımı belli edecek şekilde gözlerimle etrafa baktım. Başka bir açıklama yapmadı. Bu kış odunumun yetmeyeceğini serzendim. Hallederiz der gibi buğulu camdan dışarı bakıp gitti.

15 Ocak, Cuma

Akşam, üçüncü çeşmeye ancak gelebildim. İhtiyar heyetinden gelen mektupta çeşmenin ucunun her nasılsa taşla ezilmiş olduğu yazıyordu. Çeşmeyi görünce haklı olduklarını düşündüm. Her nasılsa taşla ezilmişti. Hava karardığında bir arpa boyu yol kat edememiştim. Parlament mavisinde çalışmak istediğim için yarına bırakmaya karar verdim. Eve yürürken derin düşüncelere daldım. Uzun uzun bozkıra baktım. Yürürken bakınca yeterli etkiyi yaratmadığı için zaman zaman duraklayarak izledim bozkırı. Neden sonra zihnime düştü: Belki de taşla ezilmemiştir. Balyoz filan da olabilir.

20 Ocak, Çarşamba

Bu sabah yalnız uyandım. Kahvaltım anlamsızdı.

21 Ocak, Perşembe

Öğlene doğru kalktım. Belim ağrımış. Pencere açılmış, içeriye kar sepelemiş. Demek ki belim de pencere yüzünden ağrımış. Bütün öğleden sonrayı pencereyi nasıl tamir ederim diye düşünerek geçirdim. Bir takım çizimler yaptım. Kâğıt bitince gidip komşudan kâğıt istedim. Çizim yaparken kendimden geçmişim, zil çaldığında saat üçe geliyordu. Zeynep’miş. Çay içtik. Sonra Zeynep’e yol verip çeşmeye doğru yola çıktım. Parlament mavisi pek tez canlıdır, yetişmem gerekiyordu.

25 Ocak, Pazartesi

Hâlâ dördüncü çeşmeye ulaşmaya çalışıyorum. Bu beni yeterince gerdi. Dün sabah kasaba dolmuşuna bindim, beni sapa bir yerde indirdi. Kayboldum. Yoldan geçen arabalara el ettim. Kar atıştırıyor, ben tarlalara bakıyordum. Sonunda bir tane araç durdu ama o da bilmiyormuş dördüncü çeşmenin yerini. Bir süre yere paralel gittikten sonra indim. Hava kararıyordu. Işık yetersizdi. Kös kös eve döndüm. Muhtar geldi, çay içtik.

29 Ocak, Cuma

Zeynep geldi, çay içtik.

1 Şubat, Pazartesi

Bugün dördüncü çeşmeye ulaştım. Bu sefer kafaya koyduğum için gece eve dönmedim. Komşu köyde kaldım. Lavaşla kuzu eti yedik. Muhtarın kızı fıstık gibiydi. Kola istedim, kola getirdi. Çay istedim çay verdi. Bal istedim kavanozla… “Muhtar sen bakkal mıydın?” dedim. Gasilhane işletiyormuş. Profesyonel mesleği buymuş.

2 Şubat, Salı

Beşinci çeşmenin sorunu ciddiymiş. Kenarındaki piriketleri kırmış çocuklar. Kırılan piriketleri de bir güzel ezmişler. Bir tane de akü buldum arkada. Acaba piriketleri aküyle mi kırmışlar diye aküyü inceledim. Akü tertemizdi. Uzun uzun aküye baktım, derken hava karardı. Çok kızdım. Işıkçıyı filan dövdüm.

5 Şubat, Cuma

Zeynep yoğurt getirdi. Kokuyordu.  

8 Şubat, Pazartesi

Akşama doğru muhtar aradı. Üçüncü çeşmeye yaptığım pirinç musluğun İl Özel İdaresi tarafından ödüllendirilmek istendiğini söyledi. “Yarın güzelce giyin hükümet konağına gideceğiz. Papyonlu takımın var mı?” dedi. “Yok” dedim.

9 Şubat, Salı

On yedinci çeşmenin rölevesini yaparken Muhtarın oğlu geldi. Halı saha maçı varmış. “Kaç-kaç?” dedim. “9-10” dedi. “Ayakkabı var mı?” dedi. Başımı eğdim. Dört dakikalık sessizlikten sonra “Ayarlarız” dedi. Bu beni oldukça rahatlattı. İnsanın bir halı saha ayakkabısı olmadığında huzursuzluğunun boyutu kendi boyunu aşabiliyor. Çat kapı bir talep gelse, herkese de ayakkabım yok denmiyor. Gidip sırf bunun için ayakkabı almak da çok işime gelmiyor doğrusu. Muhtarın oğlu derinliği olan, okur-yazar bir çocuk. Doğrusu onu ilk tanıdığımda emin değildim bundan. Bazen bana tamirat işlerinde yardım ediyor. Elmalar hakkında konuşuruz onunla. Çürük elmalardan bahsederiz.

12 Şubat, Cuma

Sabah kasapta doktorla karşılaştım. Bıyıkları sarkmış, sakalları uzamış. “O nasıl üst baş öyle” dedim. “Sen devlet memurusun, kendine çeki düzen ver” dedim. “Haklısın” dedi. Bir kilo ciğer, yarım kilo beyin ve birkaç tane böbrek aldı. Acelesi vardı ama gene de çay içtik.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

1.

Recep beyin emekliliğine üç yıl kalmıştı ve yaklaşık üç saattir araba kullanıyordu. Hasene hanımla yirmi beş yıldır evliydiler, iki çocukları olmuştu, ikisi de erkekti;  ön koltukta kocasının yanında oturuyordu. Büyük oğulları Mert şehirde kalmıştı, mühendislik okuyordu ve finallere çalışması gerekiyordu, ikisi de gurur duyuyordu oğullarıyla. Arka koltukta bez spor çantaları, ağzı büzülüp kapatılmış çok sayıda naylon poşet ve bir küçük hostes bavulunun oluşturduğu yığının yanında oturan küçük oğulları Can’dı ve hayatından pek de memnun görünmüyordu. Bu yıl ilköğretimi bitirmişti, yeni öğretim yılında liseye başlayacaktı ve artık büyüdüğünden çok emindi, üç aylık yazlık tatilini bir tür hapis olarak görmeye başlamıştı, yakışıklı sayılırdı ama sevgilisi yoktu ve hemen her konuda doğruluğundan şüphe etmediği fikirleri vardı.

Hasene hanım yaklaşık bir haftadır bu taşınma işiyle uğraşıyordu. İkinci kez satın alınmaması için yazlığa götürülmesi gereken hayati eşyaların poşetlenmesi ve sürekli olarak unutulmuş bir şey olmaması için bu eşyaların zihinsel bir çabayla hatırlanması gibi zor bir iş yapıyordu. Yılda iki defa kullanmak zorunda olduğu zihinsel kapasitesini bu yoğunlukta kullanmak yüzünde düşünceli bir ifade biçiminde, hayatında ise dikkat dağınıklığına bağlı sakarlık olarak görünür hale geliyordu. Aile fertlerine ilk başlarda sevimli gelen bu geçici sakarlık bir haftaya yayılan hazırlık boyunca sürdüğü için hafif hafif sinirsel bir gerginliğe dönüşmek üzereydi. Kız olgunlaşma enstitüsünü bitirmiş ve şu anda bir iki kalıp dışında unuttuğu bir Fransızca ve özellikle evliliğinin ilk yıllarında çok işine yarayacak olan dikiş ve ev idaresi eğitimi almıştı. Okul biter bitmez Recep beyle evlenmiş ve tüm hayatı boyunca iyi bir anne olmaya çalışmıştı, bunu da başarmıştı, gerçekten iyi bir anneydi, çocuklarını ve kocasını eski bir alışkanlık gibi seviyordu.

Recep bey evlendikleri yıl bir tanıdık vasıtasıyla Tapu İdaresine memur olarak girmiş, rahmetli babasının deyimiyle, “sırtını devlete dayamış” ve kendini kurtarmıştı. Babası ertesi yıl “kafası rahat” bir şekilde ölmüştü. Recep bey ilk birkaç yılsonunda işine iyice alışmış, iş arkadaşlarıyla kaynaşmış ve uzun yıllar içinde, bir ev, bir yazlık ve iyi bir araba alacak kadar para kazanmış, çocukları zorluk çekmeden okumuştu. Bu bolluk dönemi 1984 yılında bütün tapu dairelerine kamera sistemi yerleştirilmesiyle ciddi bir sekteye uğramıştı, recep beyin kendi deyimiyle o yıldan sonra “memur maaş”ına talim edecek kadar kötüleşmişti durumları. İyi bir babaydı.

Hasene hanımın en güzel yaptığı şey bir tür zeytinli ekmekti. Aile ve yakın çevrelerinde ‘zeytinli’ olarak adlandırılan bu ekmek, ekmek olmaktan öte iyi bir börek gibi ana yemek sınıfına dahil edilecek kadar heyecanla karşılanırdı ve genellikle Pazar ikindi kahvaltıları için sabahtan mayalanırdı. Hasene hanıma sorulursa, bu işin zor kısmı zeytin çekirdeklerini ayıklamaktı, gerisi hamuru mayalayıp fırına koymaktan ibaretti. Zeytinli ekmek için uygun zeytini bulmak önemliydi, kalın etli sofralık Gemlik zeytini dolapta ayrı bir kapta durur, asla kahvaltılık olarak sofraya çıkmazdı, hele de hafta içi sabah kahvaltılarına asla. Kazara biri çıkarttı mı Hasene hanım küçük bir sinir krizi geçirir ve bu durumun bir daha tekrarlanması halinde bir daha asla ‘zeytinli’ yiyemeyeceklerini,” kolaysa zeytin çekirdeklerini siz ayıklayın” tehdidiyle, şüpheye yer bırakmayan bir kesinlikle ifade ederdi. Herkes dehşet içinde bu olayın bir daha ‘asla’ tekerrür etmeyeceğine dair Hasene hanım ikna olana kadar çeşitli sözler verir, Hasene hanım da pek uzatmadan ikna olurdu. Mutsuz görünen mutlu bir kadındı.

Recep bey 1984 yılından sonra, karısının yaşlılığa yorduğu, cimriliğe varmayan bir tutumluluk hastalığına yakalanmıştı, buna uzun yolda mola vermeme alışkanlığı da eklenince, yazlık yolculuğu soluksuz bir uzun mesafe koşusuna dönüşmüştü. Bu Hasene hanım için sorun değildi ama eşinin araba kullanırken gözünü yoldan ayırmadan beslenebileceği atıştırmalıklar yapma işi de ona kalmıştı, ama zaten her yolculuk için bir şeyler hazırlardı o, elinde değildi, dünyanın bin hali vardı.

O sabah yarım kilo böreklik birinci kalite unu elemiş, içine bir çay bardağı sızma zeytinyağı koyup, iki çay kaşığı kuru mayayı serpmişti, biraz da su ekleyip mayayı uyanmaya bıraktı. Mersin’deki yaylalarından gelen kuru nanenin zeytinli için ayırdığı küçük paketini dolabın arkalarından biraz uğraşıp çıkartmış ve iki tatlı kaşığı kadar naneyi unun üzerine serpmişti. Naneyi dolabın arkasındaki güvenli yerine tekrar kaldırdı, nane yazlığa gitmiyordu, ‘zeytinli’ ritüeli sonbahara kadar tatildeydi. Sıra işin sıkıcı kısmına yaklaşıyordu, iki tane orta boy soğan seçti, bir tane daha alıp almamakta kısa bir tereddüt yaşadı, Can soğanı fazla olanı daha çok seviyordu ama Recep yaşlanıyordu, her seferinde midesi ekşiyip duruyordu. Soğanları soydu ve ahşap tahtasında küçük küçük doğradı, sürekli yaşaran gözlerini elinin dışıyla sile sile işini bitirdi; soğanlar da üzerinde oluşmaya başlayan küçük kabarcıklardan anlaşıldığı gibi uyanmaya başlamış unun üzerindeki yerini aldı.  Sırada en sevmediği kısım vardı, ne yaparsa yapsın, ne kadar sistemli çalışırsa çalışsın her durumda bir iki zeytin çekirdeği ekmeğin içine bir şekilde kaçıveriyordu. Sıkıntı bastı. Dolaptan zeytin kabını çıkarttı, tahtası ve zeytin çekirdeği çıkartma bıçağını hazırladı, küçük bir muhallebi kasesi çıkarttı, tahtanın hafif çaprazına koydu, bu çekirdekler içindi. İlk zeytini alıp bıçağı tam ortasına yerleştirdi, zeytini hiç kıpırdatmadığı bıçağın altında ustalıkla bir tam tur döndürdü ve tur tamamlandığı anda yetenekli bir pinpon oyuncusunun yüklü gelen bir kesmeyi sert bir hücum vuruşuna döndürmek için yapmak zorunda olduğu o yumuşacık, belli belirsiz bilek hareketiyle ‘backhand’ vurur gibi bileğini kaydırdı. Zeytinin şaşılacak düzgünlükteki çekirdeksiz yarısı tahtanın üzerinde şaşkınlıktan donakalmış bir kedi tedirginliğiyle kıpırtısız bir şekilde duruyordu artık. Diğer yarının üstünde ise bıçak kıpırtısız duruyordu, en sevmediği kısım buydu, bıçağı bıraktı, yarım zeytini çekirdeğinden tutup sıyırdı ve elindekilerden birini un kabına, çekirdek olması gereken diğerini ise muhallebi kabına atarak, bu rutine devam etti. Sorun hep bu noktada çıkıyordu, kafası meşgul olduğunda bazen çekirdeği una, zeytini de muhallebi kabına atıyordu. Ama kötü birkaç deneyimden sonra herkes hazırlıklıydı ekmeği ısırdığında bir çekirdekle karşılaşmaya, hatta diş buğdayı hesabı çekirdeği bulan şanslı bile kabul ediliyordu ve pek eğleniliyordu, televizyonda da genellikle haber öncesi bir Amerikan durum komedisi oluyordu.

İşi bittiğinde yeterince su ekleyip hamuru yoğurdu, ezilen zeytin ve nanenin verdiği renkle kızıl bir renk alan hamur, fırından çıktığında iştah açıcı bir zeytin yeşiline dönüşecekti. Hamuru mayalanmaya bırakıp işinin gücünün başına döndü, telaşı vardı.

Recep bey, “yiyecek bir şey yok mu?” diye sorduğunda dört saattir yoldaydılar. Hasene hanım kapanmaya yüz tutan gözlerini kırpıştırıp arkaya döndü, eliyle uyumakta olan Can’ı dürttü, “pembe poşeti uzat bakayım.” Can ağır hareketlerle annesinin isteği poşeti aldı, sanki kömür madeninde aylardır mahsur kalmış işçileri bir iğne deliğinden dışarı çıkartıyordu. Poşeti uzatırken mutsuzluğunu da bildiren bir tonla, “ben istemiyorum” dedi.

Hasene hanım ağzı sıkıca kapatılmış poşeti, hafifçe öne kayarak bir sehpa haline getirdiği bacaklarının üzerine koydu, ağzını ustalıkla açtığı poşetin içinde, ağzı büzülerek kapatılmış üç küçük poşet vardı, ikisi beyaz, daha küçük olan ise sarı ağırlıklı bir renkteydi. Küçük poşetleri sırayla açtı ve içlerinde güvenli bir şekilde durmakta olan üç kilitli kapaklı buzdolabı kabını çıkartarak bacaklarının üstüne yerleştirdi. İlk kutuyu açtığında arabanın içini dolduran zeytinli ekmeğin lezzet yüklü kokusu arkadaki Can’ı bile kıpırdattı. Kutuların içinde kanepe irisi büyüklüğünde kesilmiş zeytinli ekmek dilimleri, taze kaşar dilimleri ve kabuğu soyulmuş domates parçacıkları çekici bir istif halinde açığa çıktı. İlk kanepeyi hazırlayıp tüm dikkatini yola vermiş olan eşinin ağzına doğru uzattığında, arabanın içini dolduran kokudan aldığı cesaretle Can’a, “istemediğine emin misin, bak çok lezzetli,” demeyi ihmal etmedi. Can’ın fikrini değiştirmesi artık imkansızdı. Göz açıp kapayana kadar yutulan ilk kanepenin ardından diğerini yetiştirmek için telaşlı bir aceleyle hazırlığa devam etti, ikinci ekmek dilimini eline aldığında alışkanlıkla yokladı ve lanet olası bir zeytin çekirdeğinin varlığıyla sarsıldı. Çekirdeği hamur parçasının içinden alıp, üzerine yapışmış olan kırıntıları iki parmağının arasında temizlerken arabanın otomatik camını hafifçe araladı. İki parmağı arasındaki odunsu elips kütleyi bu aralıktan yolun boşluğuna doğru bıraktı.

Aerodinamik yapısı nedeniyle arabanın yarattığı yaklaşık doksan kilometrebölüsaat hızla hareket eden hava kütlesinden pek etkilenmeyen çekirdek bırakıldığı noktadan birkaç on metre sonra asfaltın kendi odunsu varlığına kıyasla yumuşak sayılabilecek yüzeyi üzerinde birkaç kez sektikten sonra durdu. Yolun neredeyse ortasına denk gelen bu noktada gerek asfaltın gün boyu emdiği ısı, gerekse durgun havanın yolun kenarındaki çalılıkların arasından kendini sıyırabilen zayıf parçasının yarattığı esintiyle küçük küçük kıpırdayarak beklemeye devam etti. Bu onun en iyi yaptığı şeydi.

Onu harekete geçiren şey bir sonraki aracın ön tekerleğinin neredeyse üstünden geçecek kadar yakın olmasıydı. Araba yüksek kare çekilmiş bir reklam filmini anımsatırcasına gözden kaybolmak üzereyken yaklaşık iki metre kadar sağa yuvarlanmasının nedeni bu tekerleğin yarattığı şiddetli hava akımıydı. Yuvarlandı ve yolun yüzeyinden hafifçe dışarı uzanmış bir çakıl taşına yaslanarak durdu, bu onu bir sonraki aracın sağ ön tekerleğinin tam ortasına denk gelecek bir konuma taşımıştı ve o araç hızla geldi. Sürtünme kuvvetlerinin ve tüm gün boyunca asfaltı yıkayan güneşin yarattığı ısı nedeniyle iyice yumuşamış olan lastik onu, bu yumuşaklığa yaraşır bir dokunuşla sağ dış yağmur oluğunun içine aldı. Yaklaşık otuz dört kilometrelik baş döndürücü ama bir zeytin çekirdeği için bir o kadar da rahat bir yolculuk, yolun ılık bir denizin tüm görkemiyle gözler önüne serildiği bir noktasında yine asfalt kaplamasının bağlayıcı petrokimyasal yapısı içinden adeta aşınmış bir kısrak başı gibi uzanan ve tek işi bu kaplamanın maliyetini düşürmek olan isyankar bir çakıl taşı tarafından bitirildi. Bu müdahale onu bundan sonra gelecek olan tüm arabaların yolundan sonsuza kadar çekilmesini sağlayan bir ivmeyle yolun kenarına kadar sürükledi.

Artık bir zeytin çekirdeği için ideal bir yerdeydi. En azından birkaç on yıl kadar araç trafiğinin risklerinden uzak, sıcak bir denize doğru sert bir eğimle alçalan bir yamacın hemen kenarında ve ılıman bir iklimin başladığı bir konumdaydı. Her şey mükemmeldi, içindeki bunca badireden sonra iyice cılızlaşmış yaşam enerjisini harekete geçirecek olan toprak parçasından otuz santim, kabuğunu yumuşatacak olan nemden ise bir sonraki yağmurun yağacağı altmış dört gün kadar uzaktı. Beklemek onun doğasında vardı…

• Akş, innasın anlıkı şırtaşır.    

• ‘Markette diş fırçası seçtim’ isimli bir şiir yazıyorum. İlk dizesi şöyle: ‘It was the best of times, it was the worst of times.’

• Amcam askerden geldikten sonra, bir komşusu onu lunaparkta oyuncak at yarışı sunuculuğu işi için çağırmış. Patrona “Ben at yarışı bilmem” dese de dinletememiş. Adam “Bilmen gerekmez, zaten söylediklerini kimse anlamayacak” diyormuş.

• Rüzgârlı bir plajda yuvarlanan simidin peşinden koşan adam, başkalarının mutluluğu ile mutlu olabilen adamdır.

• Ahiret gününde babanın oğlunu, kardeşin kardeşi tanımayacağı gerçeğini anlamak için cami çıkışındaki ayakkabı bulma sürecinde yaşananları gözlerinizin önüne getirmeniz yeterli.

• Deneysel bir üst komşum var. Katı meyve sıkacağına Moby Dick kitabını atmış. “Tuzlu su geldi” diyor.

• “Bir paragraf, asla bir katili deşifre edecek kadar uzun, bir kurbanı öldürecek kadar kısa olmamalı” demişti hocam. Arka sıralardan “Yani kaç cümle olsun?” sorusu geldiğinde hepimiz bembeyaz kesilmiştik. Cevabı görmemek için gözlerimi kapatmıştım. “Sana” demişti, “sayıyla değil kiloyla versinler.”

• Müzik ve mizah denince aklıma MFÖ gelir, müzik ve komedi denince repçiler.

• Üç yaşındaki kızını kucağına alarak araba kullanan, trafik polisi durdurunca da çocuğu öncelikle ve telaşla ön koltukların arasından arkadaki annesine doğru uzatan şoförün, o sırada kızını kendi hayat gündeminin en son sırasına koyduğu bir an vardır. İşte o ana “psikoloji” diyoruz.

• Fizikte bir kural vardır: Bir kere bozulan sifon mutlaka bir kere daha bozulur.

• Romanlar gazete manşeti olsaydı, John Steinbeck / Bitmeyen Kavga: “POLİS BİLE AYIRAMADI!”

“That walk became a complete personal drama.”  Marina Abramovic, 2002 

 

  9 yıl önce (1979), Amsterdam

 

 —Uwe buraya gelir misin? 

—Efendim nar tanem? 

—Uwe bu nedir? 

—Çorap. 

—Peki bu çorap neden burada ocağın üzerinde ve neden yalnız sence? 

—Bilmiyorum. Teki neredeymiş? 

—Ben de bunu merak ediyorum. 

Bunun bir çağdaş sanat çalışması olması iyi olurdu. Yalnızlık üzerine. Düşünün bir kere, her zaman çift olmak zorundalar… Yan yana. Beraber. Ayrı düştüklerinde hiçbir faydaları yok, dahası manasız hale geliyorlar. Bir sergi hayal edin. Bir ev olsun bu. Normal ev eşyaları olsun etrafta. Ortalama bir ailenin kullandığı beyaz eşyalar, birbiriyle çok da uyumlu olmayan halılar, perdeler. Köşe takımları. Camı çatlak salon sehpası. Etrafı parmak izi lekeleriyle dolu elektrik anahtarları. Boya bulaşmış süpürgelikler. Hatta duvarlarda birkaç tane sivrisinek ölüsü olsun. İşte bu normal evin çeşitli yerlerinde birer tane çorap dursun. Bir tanesi evyenin içinde. Bir tanesi abajura takılmış. Bir tanesi ölü bir köpek gibi sokak kapısının önünde. Mutlaka tek başlarına ama. Gelişigüzel. Belki kirli. Hatta tercihen kötü kokan. Sergiye gelenler kokuyu da duyabilir. Modern yaşamda, evli olalı ya da olmayalım, sevgilimiz olsun ya da olmasın, annemizle yaşayalım ya da annemizden uzak olalım fark etmez, yalnızlığı anlatmak için daha iyi bir yöntem olabilir mi? Önce bunu düşündürdü bana. İyi bir fikir olabilirdi. Ama gerçekti. Marina bana o sabah ocağın üstünde unuttuğum tek çorabım yüzünden seslenmişti. Kızgın ve yorgundu. “Her şeyi anlıyorum da neden mutfakta onu anlamıyorum” dedi. “En son dün gece şarap açmak için mutfakta tirbuşon aradığımı hatırlıyorum” dedim. Diğer tekini bulmam çok zor oldu. Yatağın altında baygın vaziyette yakaladım. O sırada banyodan gelen kuş yavrusu sesini duydum sevgilimin: “Bulduysan getir, makineye renklileri atacağım” 

Tanışalı üç yıl oldu. 1976’da Diemen’de bir doğum günü partisine davetliydim. Biraz geç kalmıştım. Partinin verildiği büyük eve vardığımda salonda herkesin bir şeyi seyrettiğini gördüm. Çıplak, kumral bir kız camdan yapılmış kovanın üzerine oturmuş, doğu avrupa aksanıyla sürekli olarak Hollanda milli futbol takımının on birini sayıyordu. Kovanın içinde spor gazetelerinden yapılmış büyük bir top vardı. Kızın gözleri kapalıydı. Hiç kıpırdamıyor, durmadan futbolcuları sayıyordu. On dakika boyunca sürdü bu. Eskiden olsa kıza deli muamelesi yapabilirdim. “Bu Ortodokslar da ne yapacağını şaşırdı, soyunan sahneye fırlıyor” derdim. Fakat Amsterdam son zamanlarda bu tip vücut sanatçılarının, bağımsız performansların merkezi oldu. O gösteriyi izlediğimde kıza hayran kalmakla birlikte zaten ilgili olduğum modern sanata daha da yakınlaşmıştım. Herkes alkışladıktan sonra içeri gidip giyindi. Döndüğünde doğum gününün onun için düzenlendiğini anladım. Pasta kesildi filan. Yanına gidip tebrik ettim. Hem performans nedeniyle hem de yeni yaşı için. 

—Biliyor musun bugün benim de doğum günüm. 

—Gerçekten mi? 30 Kasım mı? 

—Evet. 

—Ne güzel. Hey arkadaşlar bakın burada bir doğum günü çocuğu daha var. Hep beraber alkışlıyoruz… 

—Ya hiç gerek yoktu. Utandım şimdi. Ben Uwe Laysiepen. Ulay da diyebilirsin. 

—Ben de Marina. 

—Romanyalı mısın? 

—Hayır Yugoslavya. 

—Biliyor musun ben de sanatçıyım. 

—Aa ne güzel sürprizler, hem doğum günlerimiz aynı, hem gözlerin çok güzel… Bir de sanat… Peki ne yapıyorsun? 

—Cam gibi kırılgan, ceylan gibi ürkek, çilek gibi tatlı Yugoslav genç kadınları arıyorum. Özellikle adı Marina olanları. Sonra onları gökkuşağı rengine boyuyorum. 

Kafadan atmıştım tabi. Evet, resim yapıyordum ama bir insanı tuval olarak kullanmamıştım hiç. Fakat işe yaramıştı. Bu fıstıkovic öyle bir gülümsemişti ki biri gözüme ayna tutuyor sandım. Zaten o da benim gözlerime dikkat çekmişti laf arasında. Bunu kaçırmadığımı daha sonra söylediğimde “Sende kaçıracak göz var mı?” demişti. Kahkahalar atmıştık. Planörüm benim, motorsuz uçuruyordu. 

—Beni de boyar mısın? 

—Boyarım. 

—Herkesin önünde? 

—Olur. 

—Hangi renge boyayacaksın? 

—Siyah. 

—Neden siyah? 

—Siyah aşkın rengi. 

Böylesine romantik olabildiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama nasılsa Marina beni o havaya sokmuştu işte. Kemerli burnu ve simsiyah saçları ile o donuk Alman kızlarından sıtkı sıyrılmış olan beni, her yaz tatilini otellerde geçiren adamın ilk defa bir yazlıkta dilim karpuz yediği akşam hissettiği huzurla tanıştırmıştı. Siyah neyin rengiydi hiç düşünmemiştim doğrusu. Resim yaparken elimin yakın olduğu rengi kullanır, hangisi temizse o fırçayı alırdım. Değerlendirmeler, irdelemeler bana göre değildi. Marina, bilmediğim bir denizde muza binme fırsatı vermekle kalmamış, kendi derinliği ve hassaslığı ile müşerref kılmıştı. İlk görüşte aşk diyemem aslında, benimki aşkın görünüşünün değişmesiydi.

Can dostumuz Onur Ünlü’nün yazıp yönettiği Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi adlı film, 18. Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü aldı. En İyi Senaryo Ödülü de Onur Ünlü’nün. Sevinçliyiz, kıvançlıyız.
Arkadaşlığıyla gönlümüzü fetheden, usta bir yönetmen olarak da hayranlığımızı kazanan Onur’u ve de filme emeği geçen herkesi yürekten kutluyoruz.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Sadık Hidayet’in Kör Baykuş (1937) romanı hakkında araştırma yaparken Hamid Dabashi’nin 1985 tarihli “Siyasetin Poetikası: Modern İran Edebiyatında Bağlılık” yazısına rastladım. Yazı aşağıdaki paragrafla ve Dabashi’nin Ford Madox Ford’dan yaptığı bir alıntıyla bitiyor:

“Edebiyat, değişmez ve her daim geçerli hakikatleri estetik açıdan ele alır. Bizim çıplak ve fani gözlerimizden gizlenmiş olan bu hakikatler ölümsüz ruhların delici bakışlarıyla açığa çıkar. Büyük vizyonerler, yani en iyi şairlerimiz ve diğer kuramcılarımız, aslında örtük ve saklı olan her şeyi bizim için görürler…. Bu vizyonerlerden biri olan Ford Madox Ford, edebiyatın gerçekten hizmet edebileceği tek amacı bize gösterir:

(Thomas Hardy, George Meredith, Henry James, Joseph Conrad ve Mark Twain) ile aynı dönemde Flaubert, Maupassant, Turgenyev, Goncourt kardeşler, Gautier, Daudet gibi isimler de yazıyordu.… Sık sık bir araya gelirler ve neredeyse her hafta Brebant lokantasında yemek yerlerdi…. Dostça veya iğneli bir dille, tutkuyla veya nefretin şiddetiyle kelimeleri, kadansları, formları, efektlerin nasıl ilerlemesi gerektiğini – veya kısa öykülerin sonunda gelen top atışlarını tartışırlardı. Bu buluşmalarda hepsi şöhrete, servete, toplumsal olayların seyrine, yıkıma ve ölüme karşı kayıtısız kalırdı. Onlara göre ilelebet yaşayacak tek bir Devlet vardı: Edebiyat Devleti.”

Modern İran edebiyatının en başından itibaren kendisini nasıl bir modernleşme, Batılılaşma, gelenek, uluslaşma, ulus devletleşme, anti-emperyalizm ve otantik İranlılık geriliminde bulduğunu, yani modernlikle karşılaştığı andan itibaren siyasi angajmandan azade olmanın İran edebiyatı için nasıl bir lüks olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra Dabashi’nin değişmez hakikatlerden, sadece edebi formlar ve efektler hakkında konuşan bir grup edebi peygamberden dem vurması benim için üzücü oldu. Vizyoner kelimesinin bugün sahip olduğu yan anlamları da düşününce bir miktar gerildim.

Dabashi farkında değil gibi görünüyor ama bu final kendisini, yazıda sözünü ettiği modern İran edebiyatındaki üç pozisyondan birine kaçınılmaz olarak dahil ediyor. Modernlikle temas sonrasında İran’da ortaya çıkan, Dabashi’nin tespit ettiği duruşlar kabaca şöyle:

1) İster daha çok milliyetçi bir anti-emperyalizmle yoğrulmuş bir sosyalizmi, isterse de Şii İslam’dan sıyrılmış pozitivist, düz bir ulusalcılığı benimsemiş olsun, siyasi olarak açıkça angaje, müdahaleci, aktif edebiyat (modernci denebilir),

2) Bu iki angajmanı da benimsemeyen fakat anti-modern de olmayan, bunun yerine modernliğe eleştirel yaklaşan, modern öznenin açmazlarını, çölleşen iç dünyasını, yabancılaşmasını ve ruhsal buhranlarını tespit edip bunlara dair ikazda bulunan, bu sayede bir nebze nefes alabilen edebiyat (şüpheci modernci diyelim),

3) Hala eski Farsçayla, eski türlerde, eski mazmunlarla yapılan, edebiyatı daha ziyade teknik bir ustalık işi olarak gören, lonca mantığıyla işleyen ve aşkla tabiat dışında her mevzudan elini ayağını çekmiş edebiyat (belletrizm veya iyi yazıcılık diyebiliriz).

Dabashi, Sadık Hidayet’i ikinci kategoriye yerleştiriyor ve yazısının sonunda övmek isterken ıskaladığı grup da aslında bu ikincisi. Dabashi bu uzun atış yüzden üçüncü kategoriye daha yakın sanki.

Kör Baykuş modern dünya edebiyatının en psychedelic, karanlık, buhranlı, labirentli, kısacası “öznel” anlatılarından biri olarak kabul edilir. Tanpınar’ın “iç insan” dediği deneyim dışında hiçbir şeyden söz etmez genel kanıya göre. Bu değerlendirme haksız değil ama eksik. Çünkü bu bakış, Hidayet’in köylülerle, Sasanilerle, grev örgütlemeye çalışan işçilerle, yolsuzluk yapan devlet memurları ve yozlaşmış din adamlarıyla, yaşlı başlı adamlara peşkeş çekilen genç kızlarla, sürekli pencere önünde gezinip nara atan sarhoş polislerle dolu metinlerini bir tür sapmadan bahsetmeksizin açıklayamaz.

Baştaki alıntıda saf haliyle görülen edebiyat romantizmi eğer isimlerini aletli tarım terminolojisinden alan bir dolu sosyalist gerçekçi Doğu Bloku romanına, şiirine ve bunların aynı zamanda milliyetçi İran versiyonlarına karşı bir isyansa, buna katılabilirim. Çocukken bizim kitaplıkta bu tip romanlardan birkaç tane vardı ve hepsi de acayip kötü romanlardı. Fakat sosyalist gerçekçilik nasıl kariyerinin zirvesine bir Soğuk Savaş dönemi estetik ideolojisi olarak ulaştıysa, şahsi, muteber, tamamiyle özerk edebiyat ideolojisi de benzer bir kariyeri Berlin Duvarı’nın batı tarafında yaşadı.

İran Devrimi, İran-Irak Savaşı, küresel nükleer felaket tehdidi, kapitalist, teokratik veya Stalinist despotizmler ortasında Dabashi, bu iki estetik ideolojiden birini seçme şantajına boyun eğiyor. Batının edebi üretimini belirleyen en köklü ayrımlardan birini, kamusal-özel ayrımını sorunsuz kabul ediyor. Üçüncü dünya edebiyatının modern başyapıtları, iyi edebiyatı, böyle net bir ayrımın asla yapılamayacağı idrakinden ve bu imkansızlığın yaşattığı gerilimden beslenmiyor mu? Mesela Zebercet, Türkçe edebiyatın belki de en psikotik karakteri kendini astığında (görünüşe göre sadece delilikten, şahsi travmalar ve nedenlerle) arkada acı ve uzun siren sesleri duyulur. Romanın ima ettiğine bakılırsa belki kasım ayının onuncu günü, sabahın erken bir saatidir. Bu siren sesi üçüncü dünya romanına ve romancısına dair önemli bir hatırlatma yapmaz mı?

James Joyce için tarih uyanmaya çalışılan bir karabasan, İsmet Özel içinse tamahkar bir tüccar. Bu karabasan insanların üzerine bazen çok daha kuvvetli çöküyor, her türlü çığlığı ve hareketi engelleyip umutsuzluğu mutlak hale getiriyor. Bazen de tüccarın faaliyetleri muazzam bir hız kazanıyor ve dünyanın her köşesine dalıp her şeyin yerini değiştiriyor, ortalığı birbirine katıyor. Her iki durumun şizofrenik bir kombinasyonu olan modernlik tarihi, fiks hakikatler, mesihvari vizyonlar, tamamen özerk sanat, sadece kadans, biçim, imge, ses gibi şeylerle ilgilenen edebiyat hayaliyle popüler kitle kültürünün itişip kakışma tarihi aynı zamanda.

• Uzaylılar dünyaya radyo dalgaları ile mesaj gönderiyorlarmış ya, cevabımızı sahneden müzisyenler veriyor: “sei… a… seii… a… 1… 2… 3… seiiii… o.” Çok gizli.  

• Vatikan’dan şöyle bir kısa mesaj geldi: “Noi tutti crediamo in dio.” Cevap yazdım: “Resultante importante.”

• Arkeoloji müzelerinde mutlaka bir çuval bozuk para sergilenir. Demek ki dolmuşçuluk eskiden de varmış.

• Ağlayan gelin çiçek cins(i)dir. Bakın size bir kadını 4 kelimede özetledim.

• Roald Dahl ve Nietzsche de Cemal Süreya’nın girdiği iddiaya girmişti. Dahl kaybetmişti, Nietzsche kazanmıştı.

• Karınca kısa çöpü çekmiş, gene sevinmiş. Keçi bostana girmiş, ‘ana yemek nerde?’ demiş.

• Atmosferdeki kirlilik: Karbonmonoksit, radyoaktif partiküller, asansör diyalogları.

• Bursa, Adana, Edirne ve Diyarbakır’ı aynı cümle içinde sayan birinin hava durumu sunucusu olma ihtimali, çoktan seçmeli test sınavında kopya veren biri olma ihtimalinden azdır. 

Yazarımız Zeynep Arkan, Sercan Bey’le dünyaevine girdi.
Pırıltılı çifti kutluyor, sevinç dolu bir hayat yoldaşlığı diliyoruz.