Bu gece için Hacı Taşan’dan, Bugün Ayın Işığı…

”Diyeceğim çok amma da pek kalabalık yerdesin.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 —Teorik olarak ekmek ile elmasın yapı taşları aynı değil mi? Karbonu düşündüğümüzde…

—Değil. Elmas saf karbon. Ekmekte karbon, hidrojen, oksijen, azot… Belki daha fazla element var.

—O zaman ekmeği saflaştırabilirsek elmas elde edebiliriz.

—Saçmalama, ekmeği saflaştırırsan sadece un ve su elde edersin.

—Ben burada teorilerden bahsediyorum. Elementsel saflaştırma. Kimya mühendisi olan sensin.

—Kimya mühendisi bensem bana böyle abuk sabuk fantezilerle gelme, eğer kimya mühendisi sensen emrediyorum… Neyse, dediğin belki mümkün… Ama yakmamız gerekebilir.

—Neyi?

—Ekmeği.

—Olmaz, günah!

—Ekmekten elmas yapmaya çalışmak günah değil mi?

—Günah mı?

—Zevzeklik günah bence.

—Ben zevzeklik ediyorum yani? Peki. Oysa sadece fikir jimnastiği yapıyordum. Belki buradan geleceğimizi aydınlatacak bir fırsat çıkar.

—Elmas kimsenin geleceğini aydınlatmaz merak etme.

—Olur mu, zengin oluruz.

—Seni öldürürler, elinden de ekmeğini alırlar. Dimyata elmasa giderken elindeki somundan olursun.

—Yok canım daha neler. Bilimsel bir proje geliştirilebilir.

—İyi niyetli ve gerçekten saf olduğunu varsaysak bile bu iş… Hani ne diyor İspanyollar: El amor el imposible!

—Niçin?

—Öncelikle, neden ekmek? Sanırım karbonhidratı kastettin. Bu dediğin mümkün olsaydı bildiğimiz içme suyundan da hidrojen bombası yapılabilirdi.

—E yapılsın?

—Yapılamaz! Sen burada neredeyse atomu parçalamak gibi bir süreçten bahsediyorsun. Oysa buna gerek yok. Neden hidrojeni ayırmaya çalışasın ki? Sadece karbon elementinden oluşan şeyler var. Mesela grafit. Kurşunkalemlerde kullanılan madde işte. Ama asıl sorun bileşiksiz karbon bulmak değil.

—Grafit güzelmiş. Grafitten yapalım elmas. Kurşunkalem toplama işini bana bırak. Okul bahçelerinden bedavaya halledebilirim.

—Olmaz diyorum. Kurşunkalemden elmas yapmak, ekmekten elmas yapmak… Kafayı mı yedin? Diamond is diamond. Vardır ya da yoktur… Dinazordan petrol yapabiliyor musun?

—E dinazor olsa?

—Dinazor bitti! No dinazor!… Şöyle şimdi… Petrol nedir?

—Petrol benzindir. Çölde bolca yetişir. Ne biliyim, varillerde saklanır. İçi boş variller çöp tenekesi olur. Kediler…

—Uzatma, onu sormuyorum. Petrol nasıl oluşur yani?

—Hayvanlar ölür, mezarlarında sıkışır. Etleri petrol, osurukları da doğalgaz olur.

—Bravo, bakış açını alkışlıyorum. Kusura bakma da, embesil misin? Es idiota?

—Ağır konuşuyorsun…

—Ya lafın gelişi söyledim. Elbette embesil değilsin. Bak şimdi, petrol tarih boyunca bölgede yaşamış bütün canlıların ve başka inorganik maddelerin yer altında binlerce yılda çürüyüp, basınç ve sıcaklık etkisiyle karışarak oluştuğu bir doğal kaynaktır.

—Tamam, ben ne dedim?

—Yani kurşunkalemin de elmas olması için çoook uzun yıllar, yüksek sıcaklık ve basınç gerekir. Eğer yeteri kadar sabırlı değilsen biraz masraf ederek en fazla pikap iğnesi yapabilirsin.

—Bu kadar mı?

—Bu kadar. Ayrıca ille elmas istiyorsan sabır da yetmiyor. Kimse bin yıl yaşayamaz. Michael Jackson’u hatırla… Ajda Pekkan da bunu deniyor ama sanmıyorum.

—Hayallerimi yıktın farkında mısın?

—Kimya üzerinden hayal kurma, bankalar ve kuyumcular üzerinden kur.

—Çok bilmişsin. Ben sanki onu akıl edemiyorum… Hımm bankalar… Hımmmmm…

—Ne hım?

—Biraz borç verir misin?

—Sebep?

—Külotlu çorap alacağım.

(Geçenlerde yayınladığım bir öyküde kullandığım Muharrir™ 5.0 yazılımının tasarımcısı Fikri Gelmiş ile yapılan 24.06.2011 tarihli röportaj. Kaynak: “C++’cının Dünyası Dergisi”)

Öykü hesaplayan bir program fikri nereden aklınıza geldi?

Hikâyeler yazıyordum. Daha sonradan baktım ki hepsi birbirine benziyor. Bunun neden kaynaklandığını düşündüm. Baktım, hep aynı akıl yürütme yöntemini kullanıyorum. Sonra, acaba bunu bir sisteme sokup, bilgisayar programına dönüştürebilir miyim sorusunu sordum kendime. Boş vakitlerimde çalışarak, deneme yanılma yoluyla küçük bir yazılım çıkardım ortaya. İlk sürümün hesapladığı öyküler; Başlangıç, Gelişme ve Sonuç`tan oluşan, bir kaç farklı şekilde başlayıp bitirilebilen türdendi. Zamanla farklı kombinasyonların da eklenmesiyle daha zengin içerikli bir programa dönüştü.

Peki bu sürümü diğerlerinden ayıran özellikler nelerdir?

Bu sürümün en önemli özelliği kaynak kodlarının yeni bir anlayışla yeniden yazılmış olması. Bildiğiniz gibi ilk programlarda yapısal anlamda bazı sorunlar yaşadık. Bir örnek vereyim; `Saatçi` isimli bir öykü hesaplatmıştım. Bu öyküde saatçiye tamir etmesi için verilen saat, zamanı dilediğiniz gibi kullanmak için bir anahtardı. Başka bir öykü `Perşembe Günleri`nde ise bir pazarcı haftanın her Perşembe günü Perşembe Pazarı`ndan evrenin merkezine açılan kapıdan geçiyordu. Şimdi böyle söylediğimde iki farklı öykü gibi gözüktü ama olayların gelişimi birbirinin aynısıydı ve her iki öykünün sonunda da dünya başka boyuttan gelen akli dengesi bozuk rakunlar ordusu tarafından istila ediliyordu.

Akli dengesi bozuk rakunlar ordusu mu?

Evet, maalesef olaylar böyle gelişiyordu. Ama dediğim gibi yeni sürümde bu türden sorunları büyük ölçüde çözdük.

Sanal-öyküler gerçek öykülerin yerini alacak mı sizce?

Şu günlerde `Jilet Kenarı` isimli kitap yok satıyor. Bu kitabı yazan kişi bizim programımızı kullanarak yazdı. Programda hazırladığı öykülerin kombinasyonlarının patentini aldı ve bundan güzel paralar kazanıyor. Ben biliyorum ki o kombinasyonları kurmak da bir sanattır ve ardında bilinçli bir zihinsel faaliyeti gerektirir. Menüler karmaşıklaştıkça işin içine yaratıcılık da giriyor ve yapılan işin kalitesi de o ölçüde artıyor. Satış başarısı gösteriyor ki öyküler sadece hesaplatan için değil herkes için keyifle okunacak kadar kaliteli. Sanal öykü, gerçek öykü diyorsunuz. Bu öyküler sanal mı şimdi? Öyküleri kendiniz yapıyorsunuz. Bundan daha gerçek bir şey olabilir mi? Sanal-öykü adını ben takmadım. Bunu doğru da bulmuyorum. Bu öykülere benim tavsiyem e-öykü ya da eykü diyebilirsiniz ille de bir isim verilmesi gerekiyorsa. Bu öykülerin tek farkı, daha hızlı üretilebiliyor olmaları.

Peki, bunlara çabuk-öykü diyebilir miyiz?

Siz ne isterseniz diyebilirsiniz benim için bir mahsuru yok. Tamam öyküler yapay bir zeka tarafından hazırlanıp önünüze konuyor ama burada tasarımcı baştan sona sizsiniz. Aslında benim açıklamak istediğim bir şey var. Bu da herhalde ilk defa sizin derginizde yayınlanacak. Çıkarmayı planladığımız yeni sürümün beta versiyonuna bir de Şiir menüsü ekledik!

Şiir okumayı severim. Buna sevindim gerçekten.

Başta bunun gerçekleşebileceğini düşünmüyordum. En kötü şiir bile bir duyguyla yazılır çünkü. Ama bu konuda bir talep vardı ve biz de bu talebi karşılamaya niyetliydik. Bunun nasıl olacağı üzerine düşünmeye başladık. Şiiri bir bilgisayar üreteceği için bu bilgisayarın duygularıyla yazılmış bir şiir olmalıydı elbette. Biz de bu düşünceden hareketle bu konuda yeni bir arayış içine girdik. Sonucu daha net açıklamak için size geçenlerde hesaplattığım aşk temalı bir şiiri okuyayım:

Neyledim kamah etrene
Gel gidelim bir katrene
Şimar-ı kâl eder sense vuku
Bence acap vidar fatrene

Bu nedir anlamadım ben, Osmanlıca mı?

Hayır, bu bilgisayarın kendi türettiği bir dil. Kelimelerin ses uyumunu gözeterek hesaplıyor. Kişi okurken bildiği kelimeler ve bilmedikleri arasında gidip geliyor ve böylece herkes şiire yeni bir anlam, farklı bir yorum getiriyor. Birisi ben burada şöyle anladım diyor başka birisi de hayır burada şöyle demiştir diyor. Aslında herkes şiirde kendini buluyor. Zaten içinde kendimizi bulmak istemiyorsak niye okuruz ki bir şiiri?

Sizin edebiyatı ucuzlaştırdığınız söyleniyor.

Evet. Kabul ediyorum ucuzlaştırdım. Evet, ben yaptım bunu. Edebiyat pahalıydı ve ben bunu herkesin elde edebileceği hale getirdim. Bu program sayesinde artık insanlar için edebiyat sadece bir tüketim nesnesi değil, aynı zamanda herkesin kendi istediği biçimde tasarlayabildiği bir üretim nesnesi haline dönüştü. Muharrir 5.0 ile edebiyat farklı bir döneme girdi, artık bazı insanların da bunu kabul etmesi ve buna alışması gerekiyor…


Adamım Alex de la Iglesia afallatıcı güzellikte bir film daha çekmiş: Balada Triste de Trompeta [The Last Circus].
Yetim palyaço Javier, akrobat Natalia’ya âşıktır. Ne yazık ki Natalia, alkolik bir psikopat olduğu halde çocukları en çok güldüren palyaço Sergio’nun sevgilisidir. Sergio, sudan bahanelerle kan döker. Natalia’yı evire çevire döver. Javier ile Sergio cinai bir rekabete, çılgınca bir mücadeleye girişir. İki palyaço gitgide daha fevri, daha hırçın, daha vahşi tiplere dönüşecektir. Javier aptalı ile Sergio manyağı arasında kalan Natalia sersemi acaba hangi palyaçoyu seçecektir?
Balada Triste de Trompeta [Tpormetle Çalınan Hazin Şarkı] gürül gürül akan, şiirsel icatlarla bezeli, hayrete düşürürken kahkahaya gark eden, dokunaklı ve umulmadık anlarda insanı şoka sokan bir film.
Yanarak uçan motosikletlerin, çocuklarla oynayan aslanların, fil jokeyi palyaçoların dünyası ile doldurulmuş hayvan koleksiyonu yapan diktatörlerin, akrabalarını kurşuna dizen askerlerin ve bombalanan makam otomobillerinin dünyası birbirine epey benzemektedir. Palyaçolar da generaller de seyirciler karşısında gergindirler.
Javier, hislerinin derinliğini; köşeleri savaş, aşk ve aptallıktan oluşan şeytan üçgeninde zırdeli bir hayduda dönüşerek açığa vuracaktır. İşin içinde dev heykellere tırmanmak, toplu mezardaki milyonlarca kemik arasından babasının iskeletini ayıklamak, kış boyu bir mağarada çiğ et yemek, masum sivillere silah çekmek, dondurma kamyonuyla dehşet saçmak, tazı sürüsüne katılmak ve filmlere sızan hayaletlerden talimat almak da vardır.
Balada Triste de Trompeta [The Last Circus]
Yön.-Sen: Alex de la Iglesia
Oyn.: Carlos Areces, Antonio de la Torre, Carolina Bang
Yapım: İspanya, 2010

her gece uykumu arşınlayan adalı kız
serseri çok yaman delikanlı
az önce bir adamın içini dışına sermiş
gözünü dikmiş tam karşısında bir yere
her yanında kararlılık
bir tabiat olayı bir felaket açarak
dikiş yerlerinde tüylerinde ve parfümünde
önümden öylece yürüyüp gitti

ben hem okumayı
hem ingilizceyi sökünce
rontlarda buldum kendimi
önce kavalını arayan garip çobandım
sonra metalik griye boyanmış bir kolinin içinde
metalik bir sesle gezegenini arayan
marty the martian
ilk kez iğneli tüftüfle vurulunca
sokak arasındaki ölü diye bir şiir yazdım
kasıklarım karıncalanınca kendime sordum
acaba şiir için soyunur muydum

şu danimarkanın hali
hakikaten perişan

86. iyileşen adam

Tek kulaklı bir adamdı ve yakın akrabaları dışında hemen hemen hiç kimse bunu bilmiyordu. Fark edilmesin diye saçlarını uzatıp kulağının üstüne bırakırdı her zaman, olan ve olmayan kulağının. Yağmurlu bir akşam işinden çıkıp evine giderken dört yol ağzında bir ihtiyar gördü. İhtiyar titriyordu ve kaybolmuştu. Elinde bir kâğıt vardı. Yağmurda buruş buruş olmuş, mürekkebi akmış o kâğıdı, sanki hayattaki bütün varlığı oymuş gibi tutuyordu. Kâğıtta ihtiyarın adresi yazılıydı. Adam kâğıdı aldı, yolu aydınlatan elektrik direklerine doğru yürüyüp okuyabileceği bir ışık kaynağı ararken dünya birden karardı. Gözünü açtığında hastane odasındaydı. Adama bir motosiklet çarpmıştı ve bir bacağını kesmişlerdi. Henüz bundan haberi yoktu. Bacağının kesildiğini öğrendiğinde aklına gelen ilk şey, bunu nasıl saklayacağı oldu. Olmayan bir bacağı bir kulak gibi kolayca saklayamazdı. Ama yeterince düşünebilirse olmayan bir bacağı da varmış gibi gösterebilmenin bir yolunu bulabileceğini hissediyordu. Karısı hastane odasının bir köşesinde, adama, saklamaya çalıştığı bir hüzünle bakıp gülümsüyordu. Adam, düşünce akışını bozduğu için karısının bakışlarına ve zorlama gülümsemesine kızıyordu. Kendisine bakıp gülümsemeye çalışmamasını, başka bir yere bakıp ağlamaya çalışmasını söyledi.

Adam işini bırakmıştı, onun yerine bol bol okuyordu artık. Bir gün bir kitapta kendisine ilaç gibi gelen bir cümleyle karşılaştı. “İnsan eğer tek bacaklı olsaydı uçabilirdi,” diyordu o cümle. Çünkü insan tek bacaklı olsaydı kolları da ona göre şekillenip kanat biçimini alabilirdi. Adam bu teoriyi uzun uzun düşündü, sonra da rüyalarında kendisini uçarken görmeye başladı. Bir gece yine böyle bir rüyada, bir elektrik teline takıldı ve kollarının yandığını gördü. Sadece kolları akıma kapılmış, elektrik direğine asılı kalmışlardı. Adam aşağıdan ağlayarak kollarına bakıyordu. Dehşetle uyandığında, kollarının yerinde olduğunu görüp rahatladı, rüyadan kalma gözyaşlarını kollarının dışına sevinçle sildi. Ama ertesi gece çok daha acayip bir rüya gördü. Bu sefer uçmuyordu, iki bacağı da sapasağlamdı, kollarıyla bacaklarına vurup yollarda manasızca yürüyerek bunun tadını çıkarıyordu. Ama birden kollarının bedeninden ayrılıp başka bir yöne gittiklerini gördü. Güneşli ve kalabalık sokaklarda kollarının peşinden koştu ama onları yakalayamadı.

Dehşetle uyandığında hiç uyanmamayı tercih ederdi. Yerlerinde olup olmadıklarını kontrol etmek için bir koluyla diğer kolunu yoklamak istedi ama yapamadı. Çünkü kolları yerinde yoktu. Mutfakta kahvaltı hazırlayan karısına, “Kollarımı gördün mü?” diye bağırdı. Aspiratör çalıştığından adamı tam olarak duyamayan karısı, “Nerede çıkardıysan oradadır,” dedi. Kocasının yine çorabının tekini kaybettiğini düşünüyordu. Zaten çorapları tekti kocasının, diğer tekin anlamı yoktu yıllardır. Karısı, çorap tekini kaybeden tek bacaklı bir adamın, iki teki birden kaybeden iki bacaklı bir adam nispetinde pasaklı olduğunu düşünüp sinirlenirdi bu duruma. Ama yatak odasına girip de kocasını öyle görünce dehşete kapıldı. Bütün evi aradılar ama adamın kollarını bulamadılar.

Adam, kollarının çalındığını iddia ediyor, “Polisi arayalım,” diyordu. Karısı bu fikre ihtiyatla yaklaştı ilk önce ama adamın ısrarlarına dayanamayıp 155’i aradı ve cep telefonunu onun tek kulağına yasladı. Adam, rüyasında kollarının çalındığını polise söyleyemedi, onun yerine, “Bir hırsızlık vakası var,” dedi sadece. Polis, ne çalındığını sorunca bir şey diyemedi, yutkundu. Karısına, gözleriyle, telefonu kendisinden uzaklaştırıp kapatmasını işaret etti. Karısı bütün evi silip süpürdü, sonra da akşamüstü adamı terk etti. “Seninle bambaşka hayaller için evlenmiştim,” dedi giderken. “Delirmek için değil. Lütfen beni anla.” Adam gözleriyle anladığını işaret etti.

Ertesi gün kapıcının yardımıyla hastaneye gitti ama anlattığı hikâyeye psikiyatri kliniğindeki doktorun dışında hiç kimse ilgi göstermedi. Doktorla uzun uzun konuştular. Evet, adam çok üzgündü, evet, adam depresyondaydı ama kolları kendisinden çalındığı için öyleydi. Doktorun iddia ettiği gibi, ruhunun derinliklerinde olan bir huzursuzluk değildi bu. Çok daha yüzeyde, çok daha fiziksel bir şeydi. Saatlerce, hatta günlerce konuşmasına rağmen doktoru buna ikna edemedi, doktor da adamı aksine ikna edemedi. Şizofreni kliniğiyle evde yaşamak arasında bir tercih yapmak zorundaydı artık. Hikâyesini ısrarla savunmayı sürdürürse şizofreni kliniğinde yaşamak zorunda kalacağını anlayınca doktorla uzlaşmayı seçti. Hatırlamadığı ya da hatırlamak istemediği bir kaza sonucunda kollarını kaybettiğini kabul edip evine döndü.

Sabahları, öğlenleri, akşamları ve geceleri pencerenin önünde oturup hüzünle karşı apartmana baktı. Hiç kimse o apartmana o kadar çok ve o kadar hüzünle bakmamıştı daha önce. Bu arada o apartmanda oturan öğrenci kızlardan birine âşık oldu. Kız da adama âşık oldu, çünkü eksilen her şeye ilgi duyuyordu. Ayrıca düşünceli bir kızdı, adamın bütün bakımını üstlenmişti. Adam dehşetli rüyalardan ağlayarak uyandığında o da hemen uyanıyor, adamın gözyaşlarını siliyordu.  

Tam olarak yaşama sevinci denemese de, adam eski canlılığından bir parçaya kavuşmuştu o kız sayesinde. Ama bir gün sevişirlerken adamın penisi kızın ağzında kaldı. Kız, bunu ilk başta anlayamadı. O dehşetle bağırana kadar adam da anlayamadı. Adamın penisini bir buz kovasına koyup hastaneye gittiler. Doktorlar penisi yerine diktiler ama bir hafta sonra kendiliğinden düştü. Tekrar diktiler tekrar düştü. İki ameliyat arasında kaptığı enfeksiyon nedeniyle adamın diğer bacağını da kesmek zorunda kaldılar bu arada. Böylece adam sadece baş ve gövde olarak kaldı.

Adam yoğun bakımdan çıktığında kız, onu dudaklarından öptü ve terk etti. “Yok olan her şeye ilgi duyuyorum ama bu kadarı da fazla,” dedi giderken. “Lütfen beni anla.” Adam gözleriyle anladığını işaret etti.

İki hastabakıcı üç günde bir adamı yıkayıp tıraş ediyorlardı. Bir gün bu tıraş esnasında diğer hastabakıcıyla muhabbete dalan hastabakıcı, usturayla adamın kulağına vurdu ve böylece adamın tek kulağı da elinde kaldı. Doktoru çağırdılar, “O kadar güçlü vurmamıştım usturayı, böyle bir şey olamaz, sadece küçük bir kesik olması gerekirdi,” diye savundu kendini hastabakıcı. Kulağı yerine diktiler ama bir hafta sonra kendiliğinden o da düştü.

Adam çok sıkılmıştı hastanede. Kendisini bir sürü parçası kaybolmuş bir yapboz gibi hissediyordu. Bir akrabasını arayıp köyüne gitmek istediğini söyledi. Biraz daha kaybolmadan önce, kalan son varlığı ve enerjisiyle köyünü görmek istiyordu. Akrabası, onu köyüne götürdü. Adamın doksan altı yaşındaki annesi pencerenin önünde hüzünle oturuyordu, adama baktı, yanaklarından öptü ve, “Hiç değişmemişsin,” dedi.

Ertesi sene annesi öldü. Adam, evlerinin penceresinden, geçip giden günlere hüzünle bakmaya devam etti. Bir gün o kadar hüzünle bakıp boynunu öyle bir büktü ki başı gövdesinden ayrılıp açık pencereden evin önüne düştü, evin önündeki eğimde yuvarlandı yuvarlandı ve top oynayan çocukların ortasında durdu. İlkbahar yağmurlarıyla çamurlanmış yerlerde yuvarlanmaktan siyah beyaz bir meşin topa dönmüştü adamın kafası. Çocuklar da onu top zannettiler zaten. Rüzgârda doğru düzgün gitmeyen plastik topu bir kenara bırakıp adamla oynamaya başladılar. Ama akşama doğru çocuğun biri adama öyle bir abandı ki adam bir hurma ağacının dalları arasına sıkıştı. Bu ağaç, beş sene önce ölmüş, Uğursuz Osman denen birinin bahçesindeydi ve çocuklar o bahçeye girmeye çekindikleri için orada kaldı adam.

Adam artık acıkmıyor ve susamıyordu, canı da yanmıyordu. Pencere önünde kalan kalbini özlüyordu bazen, ama sadece düşünceleriyle özlediği için, bu özlemi kalbinde hissedemediği için katlanabiliyordu bu ayrılığa. “Kalbim de beni özlüyor mudur acaba?” diye düşünüyordu bazen de.

Hurma ağacına dadanan kargalar adamın gözlerini, burnunu, dudaklarını ve yüzünde kalan diğer et parçalarını da yediler bu arada. Dünyayı görmek için rüyalarından başka bir yol yoktu artık. Bir süre sonra da rüyalarla gerçekleri birbirine karıştırmaya başladı. Sadece uyurken dünyayı gördüğünü, uyanıkken bir kör olduğunu düşünüyordu. Bir gün yine böyle, gerçekten daha gerçek gözüken bir rüyada, babasını gördü. Babası elindeki asayla uzun bir yoldan geliyordu. “Nasılsın iyi misin?” diye sordu oğluna.

“İyiyim babacım,” dedi adam. “Yalnız göz boşluğumda günlerdir süren bir kaşıntı var. Hayali bir kaşıntı olabilir ama gerçek bir kaşıntıdan daha beter.” Babasından orayı kaşımasını istedi. Ama babası oğlunun göz boşluğunu kaşımadı.

“Neden?” diye sordu adam.

“Çünkü öldüm,” dedi babası.

Bunun üzerine “Hayır, ölmüş olamazsın,” dedi adam. “Uzun bir yoldan, ölmek için buraya gelmiş olabilirsin ama ölmüş olamazsın. Benimle konuşurken bir ölü olamazsın.”

“Hayır,” dedi babası gitmeden önce. “Ben öldüm oğlum. Önce öldüm, sonra da buraya geldim. Lütfen beni anla.”

Adam, asasından aldığı güçle ağır ağır uzaklaşmakta olan babasının ardından, olmayan gözleriyle, anlıyormuş gibi bakmaya çalıştı. 

•  Armut sulu olmalı. Elma sulu olursa iyidir. Sulu ayva daha güzel. İmza: DSİ

• Bilim adamları, kişinin tükürüğünden yaşının belirlenebileceğini iddia ediyor. Ohoo, ben bunu çoktan beri yapıyordum. “Haaaagghhh tüüüaaaaa” 36 yaş (erkek),  “Tü tü tü maşallah” 72 yaş (kadın), “Ptüüüii…gggşşş…” 6 yaş (erkek).

• Sirk çadırı ile müzik festivali çadırı temelde aynı şey: Biletsiz girilmez. Sarhoş palyaçoları meşhurdur. Ateş çemberinden geçmeye çalışan aslanlar var.

• Kabullenin; hepimiz öleceğiz, bütün diş macunları bitecek ve bütün çekmecelerin kulpları kopacak.

• Uzayda iki farklı noktayı birleştiren şeye doğru parçası denir, dünyada menfaat.

• Pragmatizm: Ayak serçe parmağı hiç bir işe yaramıyor. Romantizm: Ayak serçe parmağım, canım benim.

• Yeni evlenen bir kız arkadaşımı ziyarete gittim. Kızcağız dertliydi. “Eşim radyocu” dedi. “Ne zaman bir yerlerde bir şarkı çalsa sözler girene kadar durmadan konuşuyor. Düğün şarkımızda bile yaptı bunu. Sus ve öp demek zorunda kaldım.”

• Bir kâğıt mendilci, bir kedi ve bir diplomat yemeğe gitmişler. Diplomat oturmuş, diğerleri alışkanlıklarını bozmamış.  

• Tatlı dil her şeyi açar, banyo penceresi hariç.

• 450 metre uzaklıktan bir insanın ancak kıyafetlerinin rengini seçebiliriz, 200 metreden yüzünü ayırt edebiliriz, fakat bazen 5 metreden bile insan olup olmadığını anlayamayız.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

‘Kültür mükemmelliği tetkik etmektir. Toplumdaki sınıfların varlığına son verip şimdiye kadar düşünülmüş ve öğrenilmiş en iyi ne varsa onu tüm dünyada hakim kılmaktır. İnsanların hoşluk ve aydınlık içinde yaşamasını sağlamaktır.’

(Matthew Arnold, Kültür ve Anarşi, 1869.) Zamanında üniversitelerde filoloji, edebiyat ve sanat tarihi bölümleri açan, halk plajlara akın edince denize giremeyenlere yurttaşlık ve insanlık öğreten kültür. Sınıfsız, zümresiz. Bir nevi müze.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam tabancamın emniyetini açarım.’

(Nazi oyun yazarı Hanns Johst’un 1933’te yazdığı Schlageter oyunundan.) Elitist, burjuva, Yahudi, Bolşevik, işbirlikçi, hain ve daha başka bir sürü şey olduğu için milli olmayan kültür. Panzehiri de farazi, otantik bir volk kültürü. Yine sınıfsız, zümresiz. Bir nevi mermer.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam elimi çek defterime atarım.’

(Jean-Luc Godard’ın 1963 tarihli Le Mepris filmindeki Amerikalı film yapımcısının yönetmen Fritz Lang’a söylediği söz.) Ne elitist ne otantikçi, halkı, sınıfı geçmiş, piyasaya seri şekilde sürdüğü ürünleri aynı serilikte tüketecek kitleler arayan, şirket olmuş kültür. Genelleşmiş meta üretiminin eğlenceli parçası.

11 Eylül (1903) aynı zamanda Frankfurt Okulu’nun kurucularından, kültür endüstrisinin azılı eleştirmeni Theodor Adorno’nun doğumgünü. Malum, kendisinin burada bahsi geçen kültür halleriyle meselesi çok derindi. Bu vesileyle kendisini anıyorum.

Perşembe sabahı bir röportaj vesilesiyle Haydar Ergülen’in kapısını çaldım. Kayıt aralarında da olsa sohbet etmeye fırsatımız oldu. Vedalaşırken o elini uzatınca, ben anlık bir cesaretle uzanıp o gül cemaline, güzel sakallarına yüzümü sürdüm. “Siz bize dede düşersiniz, ağabey,” dedim, “Biz de size talip”. “Hangi ocaktansınız,” dedi. “Karadonlu Can Baba,” dedim. “Biz Garip Musa’lıyız,” dedi. “Eyvallah”.

İki gündür bu güzel anın hatırasıyla ferah ferah dolanıyorum. Bu sabah dostum Selman Bayer’in Ergülen hakkındaki şu kısa yazısını da görünce, uyumak yerine, alıntıyla da olsa Haydar Ergülen’i anmak istedim. Haydar Ergülen’i neden hepimizin çok sevdiğini, onda Selman Bayer’in isabetle tesbit ettiği masumiyetin kaynağını, masumların, pakların aslını, neslini ve Ergülen’in onlardan tevarüs ettiği irfanı düşünelim. Ona talip olalım.

“Da Vinci’nin ilk defa Mona Lisa’da denediği bir yöntem vardır: Sfumato. Bilenler bilir, resme yakından bakıldığında Mona Lisa’nın yüz hatları keskin bir çizgiyle çerçevelenmez, aksine eriyerek kaybolur. İşte Haydar Ergülen’in şiirinde de böylesi bir mucize vardır. Şiirdeki anlam bir yana bizzat şairin kendisi de yavaş yavaş, eriyerek kayboluyor gibidir.

Bu anlamda mütevazı ve mütevekkil bir şairdir Haydar Ergülen. Tabii şiiri de öyledir. Sanki rıza ikliminden hoş bir koku sinmiştir bütün sözlerinin üzerine. Bazen tasavvufa, geleneğe yaslanır, bazen yaşadığı ülkenin karanlık yıllarından mülhem bir yorgunluğa. Her ikisinde de aynı güzel yüzle arzı endam eder. Hep aynı dingin tonda insanın acılarından, yalnızlığından, aşktan ve varoluştan söz eder.

Haydar Ergülen Türk şiirinin dünyanın serinliğine açılan daracık balkonunda yaramazlık yapmadan gökyüzünü seyreden masum çocuktur. Her kesimden insanın yaşadığı rengârenk bir apartmanın herkesle iyi anlaşan munis bir sakinidir. Büyük şair kimdir bilemem ama o güzel bir şairdir.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-1-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-2-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-3-bolum

Merhaba desem içimden gelmiyor, sevgili desem haddine değil Uwe,

Hayal gücüne hayran olduğumu söylemiştim galiba. Bir Anglosakson polisiyesinde okumuştum: Kumarbazların, katillerin ve yazarların hayal gücü yüksektir diye. Ben buna bir de seni, yani yalancıları da eklemek istiyorum. Gerçi kumarbaz olmanı es geçemeyeceğim. Katil olup olmadığını ise zaman gösterecek. Ama yazar olmak sana gelmez. Çünkü sabırlı olmadığın gibi Almancan Goethe’nin çorabı kadar bile değil. Sarımjak, misket filan gibi harikulade buluşlarına hiç girmeyeceğim ama Çinlilerin tadilat raporunu “badana” diye yorumlaman enteresan. Senin çocukluğun nasıl bir yerde geçmişti çok merak ediyorum. Adamların bize yazdığı mektup dosyamda. Bir tadilattan bahsediliyordu ama bu badana ya da dam aktarma filan değildi, eminim. Allah aşkına Uwe etrafına bir bak, duvarlarda boya görüyor musun sen?

İnan mektupların beni yordu. Nasıl bir yüzsüzlüktür hiç anlamıyorum. Benim üzerimden kadınlara sallıyorsun. Adil mi? Seni feminist derneklerin eline verirsem duvarın sonunu bulamazsın bilmiş ol. Bu satırları okuduğunda ‘tehdit’ ediyorsun diyeceğine eminim. Mektubundaki ‘tehditler’ yanında benimki ‘teh’ kalır.  Yaptığın duygu sömürülerine yıllarca katlandım. Gene aynı yola başvuruyorsun. Ama sevgili dostum, papaz her zaman pilav yemiyor. Öncekilerden çok taş çıkmıştı da ses etmemiştim.

“Yolculuğumuzun ayrıntılarından bahsetmeye vakit kalmıyor” diyerek arnavut kaldırımı gibi laf döşenmeye gerek görmüyorum. Mevzuu daha fazla uzatmak tarzım değil. Birbirimize söz verdiğimiz gibi yolda başımıza gelenlerden, gözlemlerimden vs. bahsedeceğim. Seni bilmiyorum ama ben sözünü tutan, tuttuğu sözün de bir fotokopisini alıp dosyasında saklayan biriyim.  

Bugün yolculuğumun 17. günü. Bilmiyorum senin kaçıncı günün? Belki de şu an sarhoşsun ve toplam sarhoşluğu saymazsak 3. günün filandır. Aha! Şaka yapıyorum tamam. Merak etme biliyorum ki sarhoş bile olsan birkaç kilometre yürüyebilirsin. Neyse. Bu satırları yazdığım şu anda saatim 23.12’yi gösteriyor. Hava öyle karanlık ki büyük ayıyı bile göremiyorum. Düşün yani o kadar kocaman bir şeyi… Aha! Bu gece havamdayım. Nedeni basit aslında. Gayet formda bir gün geçirdim. 27 kilometre yürüdüm. Hem de sadece iki kere mola vererek. İlk molamda oturmuş Rotterdam soğanı, Cenevre peyniri, Fransız ekmeği ve ananas suyundan oluşan öğünümü yerken yanıma bir turist yaklaştı. Oysa şu kulelerden birinin en karanlık köşesine çekilmiştim. Nasılsa dikkat çekmişim. Sarışın olduğumu görüp Rusça konuştu önce. Çok az Rusçamla Rus olmadığımı ama çok güzel tenis oynadığımı söyledim. Kendini tanıştırdı. Japonmuş. Nasıl anlayamadım diye düşünürken güneş gözlüklerini çıkardı. Kendisi ülkesinde küçük bir gazetede spor yazarıymış. İngilizce konuşmaya başladık. Adı Tatsuko. Rusçayı nerden öğrendiğini de açıklama ihtiyacı hissetmiş olacak ki “Aslında konuştuğum Rusça değildi, uydurdum” dedi. Doroznik mavroşka filavnipova zıbarsko filan deyince herkes yiyormuş. Yüksek sesle güldük. “Yani iyi tenis oynadığımı filan anlamadın o zaman” dedim. “İyi tenis oynadığını anlamadım, zaten anlamam için lazım olan şey Rusça değil, iki tane raket” diye cevap verdi. Doğrusu oldukça komik biriydi. Burada ne yaptığımı sordu. Anlattım. Çok ilginç buldu. Sonra hemen yanına gelen karısıyla paylaştı. Kadın kibarca eğilerek selam verdi. Sana da sevgilerini gönderdiler. Hiç gerek olmadığını, senin yabancı dil bilmediği belirttim. Aha! Durduramıyorum kendimi. Pardon. Neyse. “Çinliler çok inatçıdır, umarım projenizde bundan sonra engel çıkarmazlar” dedi kadın. “E izin verdiler ama bundan sonra ne olabilir ki” dedim. “İnşallah öğrenmek zorunda kalmazsınız” diyerek bacağını sıyırdı ve topuğunun üst kısmındaki büyük yara izini gösterdi. Şaşırmıştım. Yaranın hikâyesini öğrenemeden vedalaşıp ayrıldılar. Giderken adam bana birtakım el kol işaretleri yaptı. Anladığım kadarıyla “beni ara” diyordu. Sadece gülümsedim. Ne yapaydım? Hem telefonunu vermiyor hem de bacağı yaralı karısının yanında utanmadan kaş göz yapıyor. Aa dur bir dakika… Kadın bana ayakkabısının vurduğunu anlatmaya çalışmış olmasın? Öyle ya topuğunu gösterdi. Peki, bunun Çinlilerle bağlantısı ne? Ayakkabı Çin malı mıydı ki? Of, birden Hitchcock filmlerindeki kargalar gibi sorular üşüştü başıma. Huzursuz oldum şimdi. Mutlaka Çin hükümeti ile ilgisi olmalı bu yaralı topuğun. Maalesef hiçbir zaman öğrenemeyeceğim…  Mi?

Marina.