(Geçenlerde yayınladığım bir öyküde kullandığım Muharrir™ 5.0 yazılımının tasarımcısı Fikri Gelmiş ile yapılan 24.06.2011 tarihli röportaj. Kaynak: “C++’cının Dünyası Dergisi”)

Öykü hesaplayan bir program fikri nereden aklınıza geldi?

Hikâyeler yazıyordum. Daha sonradan baktım ki hepsi birbirine benziyor. Bunun neden kaynaklandığını düşündüm. Baktım, hep aynı akıl yürütme yöntemini kullanıyorum. Sonra, acaba bunu bir sisteme sokup, bilgisayar programına dönüştürebilir miyim sorusunu sordum kendime. Boş vakitlerimde çalışarak, deneme yanılma yoluyla küçük bir yazılım çıkardım ortaya. İlk sürümün hesapladığı öyküler; Başlangıç, Gelişme ve Sonuç`tan oluşan, bir kaç farklı şekilde başlayıp bitirilebilen türdendi. Zamanla farklı kombinasyonların da eklenmesiyle daha zengin içerikli bir programa dönüştü.

Peki bu sürümü diğerlerinden ayıran özellikler nelerdir?

Bu sürümün en önemli özelliği kaynak kodlarının yeni bir anlayışla yeniden yazılmış olması. Bildiğiniz gibi ilk programlarda yapısal anlamda bazı sorunlar yaşadık. Bir örnek vereyim; `Saatçi` isimli bir öykü hesaplatmıştım. Bu öyküde saatçiye tamir etmesi için verilen saat, zamanı dilediğiniz gibi kullanmak için bir anahtardı. Başka bir öykü `Perşembe Günleri`nde ise bir pazarcı haftanın her Perşembe günü Perşembe Pazarı`ndan evrenin merkezine açılan kapıdan geçiyordu. Şimdi böyle söylediğimde iki farklı öykü gibi gözüktü ama olayların gelişimi birbirinin aynısıydı ve her iki öykünün sonunda da dünya başka boyuttan gelen akli dengesi bozuk rakunlar ordusu tarafından istila ediliyordu.

Akli dengesi bozuk rakunlar ordusu mu?

Evet, maalesef olaylar böyle gelişiyordu. Ama dediğim gibi yeni sürümde bu türden sorunları büyük ölçüde çözdük.

Sanal-öyküler gerçek öykülerin yerini alacak mı sizce?

Şu günlerde `Jilet Kenarı` isimli kitap yok satıyor. Bu kitabı yazan kişi bizim programımızı kullanarak yazdı. Programda hazırladığı öykülerin kombinasyonlarının patentini aldı ve bundan güzel paralar kazanıyor. Ben biliyorum ki o kombinasyonları kurmak da bir sanattır ve ardında bilinçli bir zihinsel faaliyeti gerektirir. Menüler karmaşıklaştıkça işin içine yaratıcılık da giriyor ve yapılan işin kalitesi de o ölçüde artıyor. Satış başarısı gösteriyor ki öyküler sadece hesaplatan için değil herkes için keyifle okunacak kadar kaliteli. Sanal öykü, gerçek öykü diyorsunuz. Bu öyküler sanal mı şimdi? Öyküleri kendiniz yapıyorsunuz. Bundan daha gerçek bir şey olabilir mi? Sanal-öykü adını ben takmadım. Bunu doğru da bulmuyorum. Bu öykülere benim tavsiyem e-öykü ya da eykü diyebilirsiniz ille de bir isim verilmesi gerekiyorsa. Bu öykülerin tek farkı, daha hızlı üretilebiliyor olmaları.

Peki, bunlara çabuk-öykü diyebilir miyiz?

Siz ne isterseniz diyebilirsiniz benim için bir mahsuru yok. Tamam öyküler yapay bir zeka tarafından hazırlanıp önünüze konuyor ama burada tasarımcı baştan sona sizsiniz. Aslında benim açıklamak istediğim bir şey var. Bu da herhalde ilk defa sizin derginizde yayınlanacak. Çıkarmayı planladığımız yeni sürümün beta versiyonuna bir de Şiir menüsü ekledik!

Şiir okumayı severim. Buna sevindim gerçekten.

Başta bunun gerçekleşebileceğini düşünmüyordum. En kötü şiir bile bir duyguyla yazılır çünkü. Ama bu konuda bir talep vardı ve biz de bu talebi karşılamaya niyetliydik. Bunun nasıl olacağı üzerine düşünmeye başladık. Şiiri bir bilgisayar üreteceği için bu bilgisayarın duygularıyla yazılmış bir şiir olmalıydı elbette. Biz de bu düşünceden hareketle bu konuda yeni bir arayış içine girdik. Sonucu daha net açıklamak için size geçenlerde hesaplattığım aşk temalı bir şiiri okuyayım:

Neyledim kamah etrene
Gel gidelim bir katrene
Şimar-ı kâl eder sense vuku
Bence acap vidar fatrene

Bu nedir anlamadım ben, Osmanlıca mı?

Hayır, bu bilgisayarın kendi türettiği bir dil. Kelimelerin ses uyumunu gözeterek hesaplıyor. Kişi okurken bildiği kelimeler ve bilmedikleri arasında gidip geliyor ve böylece herkes şiire yeni bir anlam, farklı bir yorum getiriyor. Birisi ben burada şöyle anladım diyor başka birisi de hayır burada şöyle demiştir diyor. Aslında herkes şiirde kendini buluyor. Zaten içinde kendimizi bulmak istemiyorsak niye okuruz ki bir şiiri?

Sizin edebiyatı ucuzlaştırdığınız söyleniyor.

Evet. Kabul ediyorum ucuzlaştırdım. Evet, ben yaptım bunu. Edebiyat pahalıydı ve ben bunu herkesin elde edebileceği hale getirdim. Bu program sayesinde artık insanlar için edebiyat sadece bir tüketim nesnesi değil, aynı zamanda herkesin kendi istediği biçimde tasarlayabildiği bir üretim nesnesi haline dönüştü. Muharrir 5.0 ile edebiyat farklı bir döneme girdi, artık bazı insanların da bunu kabul etmesi ve buna alışması gerekiyor…


Adamım Alex de la Iglesia afallatıcı güzellikte bir film daha çekmiş: Balada Triste de Trompeta [The Last Circus].
Yetim palyaço Javier, akrobat Natalia’ya âşıktır. Ne yazık ki Natalia, alkolik bir psikopat olduğu halde çocukları en çok güldüren palyaço Sergio’nun sevgilisidir. Sergio, sudan bahanelerle kan döker. Natalia’yı evire çevire döver. Javier ile Sergio cinai bir rekabete, çılgınca bir mücadeleye girişir. İki palyaço gitgide daha fevri, daha hırçın, daha vahşi tiplere dönüşecektir. Javier aptalı ile Sergio manyağı arasında kalan Natalia sersemi acaba hangi palyaçoyu seçecektir?
Balada Triste de Trompeta [Tpormetle Çalınan Hazin Şarkı] gürül gürül akan, şiirsel icatlarla bezeli, hayrete düşürürken kahkahaya gark eden, dokunaklı ve umulmadık anlarda insanı şoka sokan bir film.
Yanarak uçan motosikletlerin, çocuklarla oynayan aslanların, fil jokeyi palyaçoların dünyası ile doldurulmuş hayvan koleksiyonu yapan diktatörlerin, akrabalarını kurşuna dizen askerlerin ve bombalanan makam otomobillerinin dünyası birbirine epey benzemektedir. Palyaçolar da generaller de seyirciler karşısında gergindirler.
Javier, hislerinin derinliğini; köşeleri savaş, aşk ve aptallıktan oluşan şeytan üçgeninde zırdeli bir hayduda dönüşerek açığa vuracaktır. İşin içinde dev heykellere tırmanmak, toplu mezardaki milyonlarca kemik arasından babasının iskeletini ayıklamak, kış boyu bir mağarada çiğ et yemek, masum sivillere silah çekmek, dondurma kamyonuyla dehşet saçmak, tazı sürüsüne katılmak ve filmlere sızan hayaletlerden talimat almak da vardır.
Balada Triste de Trompeta [The Last Circus]
Yön.-Sen: Alex de la Iglesia
Oyn.: Carlos Areces, Antonio de la Torre, Carolina Bang
Yapım: İspanya, 2010

her gece uykumu arşınlayan adalı kız
serseri çok yaman delikanlı
az önce bir adamın içini dışına sermiş
gözünü dikmiş tam karşısında bir yere
her yanında kararlılık
bir tabiat olayı bir felaket açarak
dikiş yerlerinde tüylerinde ve parfümünde
önümden öylece yürüyüp gitti

ben hem okumayı
hem ingilizceyi sökünce
rontlarda buldum kendimi
önce kavalını arayan garip çobandım
sonra metalik griye boyanmış bir kolinin içinde
metalik bir sesle gezegenini arayan
marty the martian
ilk kez iğneli tüftüfle vurulunca
sokak arasındaki ölü diye bir şiir yazdım
kasıklarım karıncalanınca kendime sordum
acaba şiir için soyunur muydum

şu danimarkanın hali
hakikaten perişan

86. iyileşen adam

Tek kulaklı bir adamdı ve yakın akrabaları dışında hemen hemen hiç kimse bunu bilmiyordu. Fark edilmesin diye saçlarını uzatıp kulağının üstüne bırakırdı her zaman, olan ve olmayan kulağının. Yağmurlu bir akşam işinden çıkıp evine giderken dört yol ağzında bir ihtiyar gördü. İhtiyar titriyordu ve kaybolmuştu. Elinde bir kâğıt vardı. Yağmurda buruş buruş olmuş, mürekkebi akmış o kâğıdı, sanki hayattaki bütün varlığı oymuş gibi tutuyordu. Kâğıtta ihtiyarın adresi yazılıydı. Adam kâğıdı aldı, yolu aydınlatan elektrik direklerine doğru yürüyüp okuyabileceği bir ışık kaynağı ararken dünya birden karardı. Gözünü açtığında hastane odasındaydı. Adama bir motosiklet çarpmıştı ve bir bacağını kesmişlerdi. Henüz bundan haberi yoktu. Bacağının kesildiğini öğrendiğinde aklına gelen ilk şey, bunu nasıl saklayacağı oldu. Olmayan bir bacağı bir kulak gibi kolayca saklayamazdı. Ama yeterince düşünebilirse olmayan bir bacağı da varmış gibi gösterebilmenin bir yolunu bulabileceğini hissediyordu. Karısı hastane odasının bir köşesinde, adama, saklamaya çalıştığı bir hüzünle bakıp gülümsüyordu. Adam, düşünce akışını bozduğu için karısının bakışlarına ve zorlama gülümsemesine kızıyordu. Kendisine bakıp gülümsemeye çalışmamasını, başka bir yere bakıp ağlamaya çalışmasını söyledi.

Adam işini bırakmıştı, onun yerine bol bol okuyordu artık. Bir gün bir kitapta kendisine ilaç gibi gelen bir cümleyle karşılaştı. “İnsan eğer tek bacaklı olsaydı uçabilirdi,” diyordu o cümle. Çünkü insan tek bacaklı olsaydı kolları da ona göre şekillenip kanat biçimini alabilirdi. Adam bu teoriyi uzun uzun düşündü, sonra da rüyalarında kendisini uçarken görmeye başladı. Bir gece yine böyle bir rüyada, bir elektrik teline takıldı ve kollarının yandığını gördü. Sadece kolları akıma kapılmış, elektrik direğine asılı kalmışlardı. Adam aşağıdan ağlayarak kollarına bakıyordu. Dehşetle uyandığında, kollarının yerinde olduğunu görüp rahatladı, rüyadan kalma gözyaşlarını kollarının dışına sevinçle sildi. Ama ertesi gece çok daha acayip bir rüya gördü. Bu sefer uçmuyordu, iki bacağı da sapasağlamdı, kollarıyla bacaklarına vurup yollarda manasızca yürüyerek bunun tadını çıkarıyordu. Ama birden kollarının bedeninden ayrılıp başka bir yöne gittiklerini gördü. Güneşli ve kalabalık sokaklarda kollarının peşinden koştu ama onları yakalayamadı.

Dehşetle uyandığında hiç uyanmamayı tercih ederdi. Yerlerinde olup olmadıklarını kontrol etmek için bir koluyla diğer kolunu yoklamak istedi ama yapamadı. Çünkü kolları yerinde yoktu. Mutfakta kahvaltı hazırlayan karısına, “Kollarımı gördün mü?” diye bağırdı. Aspiratör çalıştığından adamı tam olarak duyamayan karısı, “Nerede çıkardıysan oradadır,” dedi. Kocasının yine çorabının tekini kaybettiğini düşünüyordu. Zaten çorapları tekti kocasının, diğer tekin anlamı yoktu yıllardır. Karısı, çorap tekini kaybeden tek bacaklı bir adamın, iki teki birden kaybeden iki bacaklı bir adam nispetinde pasaklı olduğunu düşünüp sinirlenirdi bu duruma. Ama yatak odasına girip de kocasını öyle görünce dehşete kapıldı. Bütün evi aradılar ama adamın kollarını bulamadılar.

Adam, kollarının çalındığını iddia ediyor, “Polisi arayalım,” diyordu. Karısı bu fikre ihtiyatla yaklaştı ilk önce ama adamın ısrarlarına dayanamayıp 155’i aradı ve cep telefonunu onun tek kulağına yasladı. Adam, rüyasında kollarının çalındığını polise söyleyemedi, onun yerine, “Bir hırsızlık vakası var,” dedi sadece. Polis, ne çalındığını sorunca bir şey diyemedi, yutkundu. Karısına, gözleriyle, telefonu kendisinden uzaklaştırıp kapatmasını işaret etti. Karısı bütün evi silip süpürdü, sonra da akşamüstü adamı terk etti. “Seninle bambaşka hayaller için evlenmiştim,” dedi giderken. “Delirmek için değil. Lütfen beni anla.” Adam gözleriyle anladığını işaret etti.

Ertesi gün kapıcının yardımıyla hastaneye gitti ama anlattığı hikâyeye psikiyatri kliniğindeki doktorun dışında hiç kimse ilgi göstermedi. Doktorla uzun uzun konuştular. Evet, adam çok üzgündü, evet, adam depresyondaydı ama kolları kendisinden çalındığı için öyleydi. Doktorun iddia ettiği gibi, ruhunun derinliklerinde olan bir huzursuzluk değildi bu. Çok daha yüzeyde, çok daha fiziksel bir şeydi. Saatlerce, hatta günlerce konuşmasına rağmen doktoru buna ikna edemedi, doktor da adamı aksine ikna edemedi. Şizofreni kliniğiyle evde yaşamak arasında bir tercih yapmak zorundaydı artık. Hikâyesini ısrarla savunmayı sürdürürse şizofreni kliniğinde yaşamak zorunda kalacağını anlayınca doktorla uzlaşmayı seçti. Hatırlamadığı ya da hatırlamak istemediği bir kaza sonucunda kollarını kaybettiğini kabul edip evine döndü.

Sabahları, öğlenleri, akşamları ve geceleri pencerenin önünde oturup hüzünle karşı apartmana baktı. Hiç kimse o apartmana o kadar çok ve o kadar hüzünle bakmamıştı daha önce. Bu arada o apartmanda oturan öğrenci kızlardan birine âşık oldu. Kız da adama âşık oldu, çünkü eksilen her şeye ilgi duyuyordu. Ayrıca düşünceli bir kızdı, adamın bütün bakımını üstlenmişti. Adam dehşetli rüyalardan ağlayarak uyandığında o da hemen uyanıyor, adamın gözyaşlarını siliyordu.  

Tam olarak yaşama sevinci denemese de, adam eski canlılığından bir parçaya kavuşmuştu o kız sayesinde. Ama bir gün sevişirlerken adamın penisi kızın ağzında kaldı. Kız, bunu ilk başta anlayamadı. O dehşetle bağırana kadar adam da anlayamadı. Adamın penisini bir buz kovasına koyup hastaneye gittiler. Doktorlar penisi yerine diktiler ama bir hafta sonra kendiliğinden düştü. Tekrar diktiler tekrar düştü. İki ameliyat arasında kaptığı enfeksiyon nedeniyle adamın diğer bacağını da kesmek zorunda kaldılar bu arada. Böylece adam sadece baş ve gövde olarak kaldı.

Adam yoğun bakımdan çıktığında kız, onu dudaklarından öptü ve terk etti. “Yok olan her şeye ilgi duyuyorum ama bu kadarı da fazla,” dedi giderken. “Lütfen beni anla.” Adam gözleriyle anladığını işaret etti.

İki hastabakıcı üç günde bir adamı yıkayıp tıraş ediyorlardı. Bir gün bu tıraş esnasında diğer hastabakıcıyla muhabbete dalan hastabakıcı, usturayla adamın kulağına vurdu ve böylece adamın tek kulağı da elinde kaldı. Doktoru çağırdılar, “O kadar güçlü vurmamıştım usturayı, böyle bir şey olamaz, sadece küçük bir kesik olması gerekirdi,” diye savundu kendini hastabakıcı. Kulağı yerine diktiler ama bir hafta sonra kendiliğinden o da düştü.

Adam çok sıkılmıştı hastanede. Kendisini bir sürü parçası kaybolmuş bir yapboz gibi hissediyordu. Bir akrabasını arayıp köyüne gitmek istediğini söyledi. Biraz daha kaybolmadan önce, kalan son varlığı ve enerjisiyle köyünü görmek istiyordu. Akrabası, onu köyüne götürdü. Adamın doksan altı yaşındaki annesi pencerenin önünde hüzünle oturuyordu, adama baktı, yanaklarından öptü ve, “Hiç değişmemişsin,” dedi.

Ertesi sene annesi öldü. Adam, evlerinin penceresinden, geçip giden günlere hüzünle bakmaya devam etti. Bir gün o kadar hüzünle bakıp boynunu öyle bir büktü ki başı gövdesinden ayrılıp açık pencereden evin önüne düştü, evin önündeki eğimde yuvarlandı yuvarlandı ve top oynayan çocukların ortasında durdu. İlkbahar yağmurlarıyla çamurlanmış yerlerde yuvarlanmaktan siyah beyaz bir meşin topa dönmüştü adamın kafası. Çocuklar da onu top zannettiler zaten. Rüzgârda doğru düzgün gitmeyen plastik topu bir kenara bırakıp adamla oynamaya başladılar. Ama akşama doğru çocuğun biri adama öyle bir abandı ki adam bir hurma ağacının dalları arasına sıkıştı. Bu ağaç, beş sene önce ölmüş, Uğursuz Osman denen birinin bahçesindeydi ve çocuklar o bahçeye girmeye çekindikleri için orada kaldı adam.

Adam artık acıkmıyor ve susamıyordu, canı da yanmıyordu. Pencere önünde kalan kalbini özlüyordu bazen, ama sadece düşünceleriyle özlediği için, bu özlemi kalbinde hissedemediği için katlanabiliyordu bu ayrılığa. “Kalbim de beni özlüyor mudur acaba?” diye düşünüyordu bazen de.

Hurma ağacına dadanan kargalar adamın gözlerini, burnunu, dudaklarını ve yüzünde kalan diğer et parçalarını da yediler bu arada. Dünyayı görmek için rüyalarından başka bir yol yoktu artık. Bir süre sonra da rüyalarla gerçekleri birbirine karıştırmaya başladı. Sadece uyurken dünyayı gördüğünü, uyanıkken bir kör olduğunu düşünüyordu. Bir gün yine böyle, gerçekten daha gerçek gözüken bir rüyada, babasını gördü. Babası elindeki asayla uzun bir yoldan geliyordu. “Nasılsın iyi misin?” diye sordu oğluna.

“İyiyim babacım,” dedi adam. “Yalnız göz boşluğumda günlerdir süren bir kaşıntı var. Hayali bir kaşıntı olabilir ama gerçek bir kaşıntıdan daha beter.” Babasından orayı kaşımasını istedi. Ama babası oğlunun göz boşluğunu kaşımadı.

“Neden?” diye sordu adam.

“Çünkü öldüm,” dedi babası.

Bunun üzerine “Hayır, ölmüş olamazsın,” dedi adam. “Uzun bir yoldan, ölmek için buraya gelmiş olabilirsin ama ölmüş olamazsın. Benimle konuşurken bir ölü olamazsın.”

“Hayır,” dedi babası gitmeden önce. “Ben öldüm oğlum. Önce öldüm, sonra da buraya geldim. Lütfen beni anla.”

Adam, asasından aldığı güçle ağır ağır uzaklaşmakta olan babasının ardından, olmayan gözleriyle, anlıyormuş gibi bakmaya çalıştı. 

•  Armut sulu olmalı. Elma sulu olursa iyidir. Sulu ayva daha güzel. İmza: DSİ

• Bilim adamları, kişinin tükürüğünden yaşının belirlenebileceğini iddia ediyor. Ohoo, ben bunu çoktan beri yapıyordum. “Haaaagghhh tüüüaaaaa” 36 yaş (erkek),  “Tü tü tü maşallah” 72 yaş (kadın), “Ptüüüii…gggşşş…” 6 yaş (erkek).

• Sirk çadırı ile müzik festivali çadırı temelde aynı şey: Biletsiz girilmez. Sarhoş palyaçoları meşhurdur. Ateş çemberinden geçmeye çalışan aslanlar var.

• Kabullenin; hepimiz öleceğiz, bütün diş macunları bitecek ve bütün çekmecelerin kulpları kopacak.

• Uzayda iki farklı noktayı birleştiren şeye doğru parçası denir, dünyada menfaat.

• Pragmatizm: Ayak serçe parmağı hiç bir işe yaramıyor. Romantizm: Ayak serçe parmağım, canım benim.

• Yeni evlenen bir kız arkadaşımı ziyarete gittim. Kızcağız dertliydi. “Eşim radyocu” dedi. “Ne zaman bir yerlerde bir şarkı çalsa sözler girene kadar durmadan konuşuyor. Düğün şarkımızda bile yaptı bunu. Sus ve öp demek zorunda kaldım.”

• Bir kâğıt mendilci, bir kedi ve bir diplomat yemeğe gitmişler. Diplomat oturmuş, diğerleri alışkanlıklarını bozmamış.  

• Tatlı dil her şeyi açar, banyo penceresi hariç.

• 450 metre uzaklıktan bir insanın ancak kıyafetlerinin rengini seçebiliriz, 200 metreden yüzünü ayırt edebiliriz, fakat bazen 5 metreden bile insan olup olmadığını anlayamayız.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

‘Kültür mükemmelliği tetkik etmektir. Toplumdaki sınıfların varlığına son verip şimdiye kadar düşünülmüş ve öğrenilmiş en iyi ne varsa onu tüm dünyada hakim kılmaktır. İnsanların hoşluk ve aydınlık içinde yaşamasını sağlamaktır.’

(Matthew Arnold, Kültür ve Anarşi, 1869.) Zamanında üniversitelerde filoloji, edebiyat ve sanat tarihi bölümleri açan, halk plajlara akın edince denize giremeyenlere yurttaşlık ve insanlık öğreten kültür. Sınıfsız, zümresiz. Bir nevi müze.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam tabancamın emniyetini açarım.’

(Nazi oyun yazarı Hanns Johst’un 1933’te yazdığı Schlageter oyunundan.) Elitist, burjuva, Yahudi, Bolşevik, işbirlikçi, hain ve daha başka bir sürü şey olduğu için milli olmayan kültür. Panzehiri de farazi, otantik bir volk kültürü. Yine sınıfsız, zümresiz. Bir nevi mermer.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam elimi çek defterime atarım.’

(Jean-Luc Godard’ın 1963 tarihli Le Mepris filmindeki Amerikalı film yapımcısının yönetmen Fritz Lang’a söylediği söz.) Ne elitist ne otantikçi, halkı, sınıfı geçmiş, piyasaya seri şekilde sürdüğü ürünleri aynı serilikte tüketecek kitleler arayan, şirket olmuş kültür. Genelleşmiş meta üretiminin eğlenceli parçası.

11 Eylül (1903) aynı zamanda Frankfurt Okulu’nun kurucularından, kültür endüstrisinin azılı eleştirmeni Theodor Adorno’nun doğumgünü. Malum, kendisinin burada bahsi geçen kültür halleriyle meselesi çok derindi. Bu vesileyle kendisini anıyorum.

Perşembe sabahı bir röportaj vesilesiyle Haydar Ergülen’in kapısını çaldım. Kayıt aralarında da olsa sohbet etmeye fırsatımız oldu. Vedalaşırken o elini uzatınca, ben anlık bir cesaretle uzanıp o gül cemaline, güzel sakallarına yüzümü sürdüm. “Siz bize dede düşersiniz, ağabey,” dedim, “Biz de size talip”. “Hangi ocaktansınız,” dedi. “Karadonlu Can Baba,” dedim. “Biz Garip Musa’lıyız,” dedi. “Eyvallah”.

İki gündür bu güzel anın hatırasıyla ferah ferah dolanıyorum. Bu sabah dostum Selman Bayer’in Ergülen hakkındaki şu kısa yazısını da görünce, uyumak yerine, alıntıyla da olsa Haydar Ergülen’i anmak istedim. Haydar Ergülen’i neden hepimizin çok sevdiğini, onda Selman Bayer’in isabetle tesbit ettiği masumiyetin kaynağını, masumların, pakların aslını, neslini ve Ergülen’in onlardan tevarüs ettiği irfanı düşünelim. Ona talip olalım.

“Da Vinci’nin ilk defa Mona Lisa’da denediği bir yöntem vardır: Sfumato. Bilenler bilir, resme yakından bakıldığında Mona Lisa’nın yüz hatları keskin bir çizgiyle çerçevelenmez, aksine eriyerek kaybolur. İşte Haydar Ergülen’in şiirinde de böylesi bir mucize vardır. Şiirdeki anlam bir yana bizzat şairin kendisi de yavaş yavaş, eriyerek kayboluyor gibidir.

Bu anlamda mütevazı ve mütevekkil bir şairdir Haydar Ergülen. Tabii şiiri de öyledir. Sanki rıza ikliminden hoş bir koku sinmiştir bütün sözlerinin üzerine. Bazen tasavvufa, geleneğe yaslanır, bazen yaşadığı ülkenin karanlık yıllarından mülhem bir yorgunluğa. Her ikisinde de aynı güzel yüzle arzı endam eder. Hep aynı dingin tonda insanın acılarından, yalnızlığından, aşktan ve varoluştan söz eder.

Haydar Ergülen Türk şiirinin dünyanın serinliğine açılan daracık balkonunda yaramazlık yapmadan gökyüzünü seyreden masum çocuktur. Her kesimden insanın yaşadığı rengârenk bir apartmanın herkesle iyi anlaşan munis bir sakinidir. Büyük şair kimdir bilemem ama o güzel bir şairdir.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-1-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-2-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-3-bolum

Merhaba desem içimden gelmiyor, sevgili desem haddine değil Uwe,

Hayal gücüne hayran olduğumu söylemiştim galiba. Bir Anglosakson polisiyesinde okumuştum: Kumarbazların, katillerin ve yazarların hayal gücü yüksektir diye. Ben buna bir de seni, yani yalancıları da eklemek istiyorum. Gerçi kumarbaz olmanı es geçemeyeceğim. Katil olup olmadığını ise zaman gösterecek. Ama yazar olmak sana gelmez. Çünkü sabırlı olmadığın gibi Almancan Goethe’nin çorabı kadar bile değil. Sarımjak, misket filan gibi harikulade buluşlarına hiç girmeyeceğim ama Çinlilerin tadilat raporunu “badana” diye yorumlaman enteresan. Senin çocukluğun nasıl bir yerde geçmişti çok merak ediyorum. Adamların bize yazdığı mektup dosyamda. Bir tadilattan bahsediliyordu ama bu badana ya da dam aktarma filan değildi, eminim. Allah aşkına Uwe etrafına bir bak, duvarlarda boya görüyor musun sen?

İnan mektupların beni yordu. Nasıl bir yüzsüzlüktür hiç anlamıyorum. Benim üzerimden kadınlara sallıyorsun. Adil mi? Seni feminist derneklerin eline verirsem duvarın sonunu bulamazsın bilmiş ol. Bu satırları okuduğunda ‘tehdit’ ediyorsun diyeceğine eminim. Mektubundaki ‘tehditler’ yanında benimki ‘teh’ kalır.  Yaptığın duygu sömürülerine yıllarca katlandım. Gene aynı yola başvuruyorsun. Ama sevgili dostum, papaz her zaman pilav yemiyor. Öncekilerden çok taş çıkmıştı da ses etmemiştim.

“Yolculuğumuzun ayrıntılarından bahsetmeye vakit kalmıyor” diyerek arnavut kaldırımı gibi laf döşenmeye gerek görmüyorum. Mevzuu daha fazla uzatmak tarzım değil. Birbirimize söz verdiğimiz gibi yolda başımıza gelenlerden, gözlemlerimden vs. bahsedeceğim. Seni bilmiyorum ama ben sözünü tutan, tuttuğu sözün de bir fotokopisini alıp dosyasında saklayan biriyim.  

Bugün yolculuğumun 17. günü. Bilmiyorum senin kaçıncı günün? Belki de şu an sarhoşsun ve toplam sarhoşluğu saymazsak 3. günün filandır. Aha! Şaka yapıyorum tamam. Merak etme biliyorum ki sarhoş bile olsan birkaç kilometre yürüyebilirsin. Neyse. Bu satırları yazdığım şu anda saatim 23.12’yi gösteriyor. Hava öyle karanlık ki büyük ayıyı bile göremiyorum. Düşün yani o kadar kocaman bir şeyi… Aha! Bu gece havamdayım. Nedeni basit aslında. Gayet formda bir gün geçirdim. 27 kilometre yürüdüm. Hem de sadece iki kere mola vererek. İlk molamda oturmuş Rotterdam soğanı, Cenevre peyniri, Fransız ekmeği ve ananas suyundan oluşan öğünümü yerken yanıma bir turist yaklaştı. Oysa şu kulelerden birinin en karanlık köşesine çekilmiştim. Nasılsa dikkat çekmişim. Sarışın olduğumu görüp Rusça konuştu önce. Çok az Rusçamla Rus olmadığımı ama çok güzel tenis oynadığımı söyledim. Kendini tanıştırdı. Japonmuş. Nasıl anlayamadım diye düşünürken güneş gözlüklerini çıkardı. Kendisi ülkesinde küçük bir gazetede spor yazarıymış. İngilizce konuşmaya başladık. Adı Tatsuko. Rusçayı nerden öğrendiğini de açıklama ihtiyacı hissetmiş olacak ki “Aslında konuştuğum Rusça değildi, uydurdum” dedi. Doroznik mavroşka filavnipova zıbarsko filan deyince herkes yiyormuş. Yüksek sesle güldük. “Yani iyi tenis oynadığımı filan anlamadın o zaman” dedim. “İyi tenis oynadığını anlamadım, zaten anlamam için lazım olan şey Rusça değil, iki tane raket” diye cevap verdi. Doğrusu oldukça komik biriydi. Burada ne yaptığımı sordu. Anlattım. Çok ilginç buldu. Sonra hemen yanına gelen karısıyla paylaştı. Kadın kibarca eğilerek selam verdi. Sana da sevgilerini gönderdiler. Hiç gerek olmadığını, senin yabancı dil bilmediği belirttim. Aha! Durduramıyorum kendimi. Pardon. Neyse. “Çinliler çok inatçıdır, umarım projenizde bundan sonra engel çıkarmazlar” dedi kadın. “E izin verdiler ama bundan sonra ne olabilir ki” dedim. “İnşallah öğrenmek zorunda kalmazsınız” diyerek bacağını sıyırdı ve topuğunun üst kısmındaki büyük yara izini gösterdi. Şaşırmıştım. Yaranın hikâyesini öğrenemeden vedalaşıp ayrıldılar. Giderken adam bana birtakım el kol işaretleri yaptı. Anladığım kadarıyla “beni ara” diyordu. Sadece gülümsedim. Ne yapaydım? Hem telefonunu vermiyor hem de bacağı yaralı karısının yanında utanmadan kaş göz yapıyor. Aa dur bir dakika… Kadın bana ayakkabısının vurduğunu anlatmaya çalışmış olmasın? Öyle ya topuğunu gösterdi. Peki, bunun Çinlilerle bağlantısı ne? Ayakkabı Çin malı mıydı ki? Of, birden Hitchcock filmlerindeki kargalar gibi sorular üşüştü başıma. Huzursuz oldum şimdi. Mutlaka Çin hükümeti ile ilgisi olmalı bu yaralı topuğun. Maalesef hiçbir zaman öğrenemeyeceğim…  Mi?

Marina.

Bir hikâyeden düşüyorum… Bir şiirin ilk mısrasına tutunamayıp son dizeye düşmek gibi bir şey bu… Bir şiire tırmanmak nasıl zorsa oradan aşağı düşmek de o kadar kolay işte… Bir şiirden düşüyorum şimdi… Bir kitap fazla sallandığı için bir harf düşer mi? Hemen emin olmayın, ben bir harf değilim ama düşeceğini biliyorum… Hatta sadece bir harf değil karakter de düşer… Bir kitabı çok sallarsanız, ama bir iki kez değil… Bilerek de değil… Bir kitabı çok sallarsanız ilk önce bir harf düşer kitaptan, sonra diğer harfler düşer, harfler düştükçe satırlar seyrelir, şiirler anlamsızlaşır, öyküler eksilir… Bir kitabı sallarsanız ama farkında olmadan sallarsanız bir harf yağmuru başlar, ahmakıslatan sanır aldırmazsınız, ama bir süre sonra harfler sağanak olur dökülür… Sonra harflerle birlikte karakterler de düşer… İşte ben de bir kitaptan, bir kız çocuğunun elinde heba olan bir kitaptan, ansızın düşen biriyim.

“Düşen Kız”ı bilir misiniz? Arkadaşımdı o benim, o zamanlar aynı raflarda dururdu kitaplarımız, yan yana… Kimseye belli etmeden konuşurduk başka kitaplarda da olsak… Hatta sadece konuşmaz bazen uzun uzun birbirimize bakardık. Dokunmak isterdik, mürekkeplerimizin birbirine karışmasından korkardık… Dokunamaz sessizce bakardık birbirimize… Bir Dino Buzzati öyküsüydü o ve düşmeye yazgılıydı. Kitabı kim ne zaman eline alsa onu izler, korkardım. Kapatmasını, öyküyü okumamasını isterdim. Tanrıyı gören o köpeğin o acayip hikâyesi bittiğinde okuması da bitsin, sıra “Düşen Kız”a gelmesin isterdim… Ama gelirdi. Sıra ona geldiği zaman korkum artardı. Korkuma yenik düşer dualar okuyarak kapardım gözlerimi. “Düşecek mi?” diye endişelenirdim. Çünkü düşmeye yazgılıydı o… Dino Buzzati’nin evreninde kurulan bir apartmanın en üst katından aşağıya bırakırdı kendini her defasında.

Öyküyü kim okursa okusun hiç vazgeçmez aşağıya, boşluğa bırakırdı kendini ve düşerken tüm katlarda yaşananları anlatırdı… Onun betona çakılmasıyla biterdi hikâye… Ölmek böyle bir şeydi işte, insanın anlatacaklarının bitmesiydi… Bir yerden düşmek, düşerken son anda gördüklerini anlatmak ve susmak gibi bir şeydi… Öykü “Düşen Kız”ın ölmesiyle bitse de, kitap kapandığında başka biri için, öyküyü hiç okumamış biri için yeniden canlanırdı o… Benim endişem onun yeniden canlanmayacağından değildi… Kızın, insanların ellerinde eskiyen kitabın arasından bir ayraç gibi ansızın yere düşmesiydi.

Biliyor musunuz “Düşen Kız” aslında hiç düşmedi kitaptan, düşen ben oldum. Ucuz mürekkeple yazılmıştım ve kâğıda iyi tutunamadığım için, saçları bukleli, afacan bir kızın elinde son buldu kitaptaki hayatım.

O gün bugündür buradayım işte; yerde. Kitap raflarının arasında koşturuyorum, artık hangi kitaptan, bırakın kitabı, hangi şiirden düştüğümü bile bilmiyorum. Şiirden mi, öyküden mi, romandan mı? Onu bile bilmiyorum. Büyük bir kütüphane burası… Kör bir adamı elinden tutup getirseniz, onu raflar arasında dolaştırıp buranın bir cennet olduğuna kolayca inandırırsınız.
Büyük bir yer olmasına karşın öyle gelen giden fazla olmuyor. Ama bazen hevesli öğretmenler o canavarları pervasızca salıyorlar buraya. İşte benim kâbusum da o zaman başlıyor. Rafların arasına kaçışıyorum, çocukların küçük ayaklarından kurtulmaya çalışıyorum.

Hayır, yalnız değilim. Benim gibi, kitaplardan düşen bir sürü karakter var etrafta. Ama hep saklanıyorlar. Oysa ben onlar gibi değilim, cesurum… Ben sadece kalabalıkta saklanıyorum… Ama onlar tahtakurularının açtığı bir oyukta, bir kitabın yırtığında, kısacası her yerde saklanıyorlar…

Dedim ya, ben saklanamıyorum, saklanamam… Ben ortada olmak zorundayım… Düşen Kız’ın peşindeyim çünkü… Bir gün o da düşecek biliyorum, çünkü çocuklar hoyrat davranıyor burada kitaplara. O düştüğünde bulmalıyım onu… Kaybetmemeliyim… Düşmek, bir kitaptan düşmek, her zaman keyifli olmuyor. Düştüğü gibi, daha buradaki yeni hayatına başlamadan, bir çocuğun ayakkabısının altında ezilsin istemiyorum. Aksine onun öykülerini dinlemek istiyorum, sadece düşerken anlattığı hikâyeleri değil… Anlatacağı ne varsa dinlemek istiyorum…

Bu robot çok tuhaf! Geçenlerde onu çamaşır makinesine sulanırken yakaladım. Geceleri gizli gizli motor dergilerini karıştırıyor. Kapıyı açtığım an dergileri saklamaya çalıştı. Üstü başı makine yağı içindeydi. Tost makinesiyle sohbet etmeye başladığı gün anlamıştım bir anormallik olduğunu. Dedim ona: “Geri zekâlı o bir tost makinesi!” Makineyle konuştuğu şey de şu:  “Pres ütülerin sizinle aynı mantıkla çalışıyor olması seni de rahatsız etmiyor mu?” Ne bu şimdi? Robotun bu tuhaf davranışını annem, “Yalnız işte yazık, kendine arkadaş arıyor” diyerek savundu.

Normalde hırsızları yakalaması gerekli bunun. Geçen gün eve hırsız kılığında camdan girdim. Salonda öylece duruyor. Çekmeceleri karıştırmaya başladım. Hiçbir hareket belirtisi yok. Yanına gittim, “Geri zekâlı” dedim kafasına fenerle vurarak, “Burada evi soyuyorlar sen aval aval bakıyorsun” “Sizin olduğunuzu anlamıştım zaten” dedi. “Nerden anladın?” dedim. “İçeri giren şahıs fizyolojik bilgilerinizle tam uyumluluk gösterdi” dedi. Bunun üzerine sordum: “Yani bana benzeyen bir hırsız bu evi soyabilir öyle mi?” “Bunun gerçekleşme olasılığı göz ardı edilebilir düzeyde” diye cevap verdi hemen. Dili de pabuç kadar. “Gözüm üzerinde” dedim uzaklaşırken. Arkamdan bir takım sesler çıkardı cızırdayarak. “Ne dedin sen?” dedim geri dönerek, “Küfür mü ettin?” “Duydunuz mu? Hayır, bir şey demedim” Gözleri belirdi ve kafasını bir sağa bir sola çevirmeye başladı. “Duydum tabi. Sana yüksek voltaj vermemi ister misin?” dedim. Böyle bir şey yapacak değildim elbette. Onu korkutmak hoşuma gidiyor. Kocaman açılmış gözlerle çabucak: “Hayır” dedi.  “Voltaj vaktin gelmiş senin. Şehir cereyanı yemek ister misin?” “Hayır, istemem” Üzerine doğru eğildim ve “Şöyle tazesinden 220 volt ha?” Kafasındaki uyarı lambası kıpkırmızı oldu! Ahahaha! Bunu görmeliydiniz!

Kendini insan zannediyor. Geçtiğimiz ramazanı oruç tutarak geçirdi. “Sana farz değil. Şarjın bitecek sonra mal gibi odanın ortasında kalakalacaksın” dedim. Babam, “Bırak karışma, tutsun” dedi. Akşama doğru sofrada bir elinde uzatma kablosu bir elinde adaptörü ile beklerken neşeyle, bir ona bir buna bakıp, “Sevaba giriyorum öyle değil mi? Sevaba giriyorum” deyip duruyor. “He, sevaba giriyorsun” dedim. Şu işe yardım et desen etmez pilim biter diye. Hayır, tutabilecek durumda değilsen tutma zaten.

Fakat gerçekten sinir olduğum bir tarafı; sürekli bizimkilerin gözüne girmeye çalışıyor olması. “Bakın ben ne yaptım” dedi geçen gün. Benim uyurken ki resmimi çizmiş kâğıda. Ağzımdan salyalar akıyor filan. Evdeki herkese gösteriyor. Ablam çok güldü buna. “Bak kızım” dedim, “Şu yürüyen teneke mi, ben mi?” Robota sarılarak, “O benim canım” dedi. “Canın çıksın” dedim. Nasıl da seviyorlar şu mikroçip beyinliyi. “Ne kadar da yetenekli!” imiş. Yaptığı tek şey fotoğrafımı çekip, bunu kalemle kâğıda aktarmak hepsi bu. Yazıcıdan farkı ne? Onu kıskandığımı filan sanmayın. Bir robotun nesini kıskanacağım?  Kötü niyetli olduğundan şüpheleniyorum bazen. Dünyayı ele geçirebilirler biliyorsunuz.

Bayramda halamlar eve misafirliğe geldiğinde, “Hoş geldiniz, Cüneyt Bey” dedi hemen eniştemin ayağına terlik uzatarak. Eniştemin bir hoşuna gitti bu, bir hoşuna gitti; “Adımı nerden biliyor?” diye sordu hemen. Öğrenmiş nasıl öğrendiyse. Sonra oturdular, politika, spor filan her şeyi konuştular. “Baksana” diyor bana dönüp, “tüm maç skorlarını ezbere biliyor” “Enişte sen sorduğunda o internetten indirip söylüyor, bir şey bildiği filan yok” dedim. “Yok, olur mu hemen bildi işte” dedi büyülenmiş gözlerle. Herkesin nasıl da damarına giriyor ya hayret!

O gün akşam yemeğinde nefes boruma bir şey kaçacağı tuttu. Hemen uyarı ışığı yandı bunun ve sırtıma vurdu birkaç kez. Olmadı, tuttu beni ters çevirdi, sallamaya başladı. İşe yaradı. Sonra evin içinde “Hayatını kurtardım” diye ortalıkta dolanıyor, övünüp duruyor. Abartmıyorum, geberseydim bundan daha iyiydi. Neymiş mükâfat olarak teknoloji fuarına onu da götürecekmişim.

Her neyse gittik fuara. Orada bir sunum robotuyla fingirdeşmeye başladı bu. Rahat durmuyor ki. El ele tutuştular ve kablolarını birbirlerine bağladılar herkesin ortasında. “Gidiyoruz” diyerek kabloyu söktüm. Onları mı bekleyeceğim? Eve geri getirdim. Bu bir kötü oldu, bir kötü oldu; “Beni sevgilimden ayırdın. Ben senin hayatını kurtardım, sen benim canımı aldın canımı!” diye söylenip durmaya başladı. Biraz üzüldüm. Pişman oldum gibi bir şey. “Sana robot mu yok” dedim. “O başkaydı” dedi, “H serisiydi, onlardan sınırlı sayıda üretiliyor” Dertlendi efkarlandı filan, bayağı depresyona filan girdi bu. “Şuramda bir ağrı var” diyerek göğsünün ortasındaki enerji göstergesini tutuyor. “Ne ağrısı?!” dedim. Manyak ya. Sonra şiir gibi konuşmaya başladı. “Aşk güldür, açan sinede. Solunca gül, diken kalır geriye. Batar da batar tam yüreğine…” “Şair mi oldun şimdi de başımıza!” diyerek elimdeki boş süt kutusunu fırlattım oturduğum yerden. Kutu ‘Tok’ diye kafasına çarpıp yere düştü. Komik geldi bu ve güldüm, fakat bu sırada kutunun dibinde kalan sütün bir kısmı suratından aşağıya süzülmeye başladı. Bu üzgün haliyle sanki gözlerinden yaş geliyor gibi gözüktü gözüme. İçim cız etti. Kalkıp reset attım. Düzelmesi için yeterli oldu.

Geçen gece de yanından geçerken baktım cızır bızır sesler çıkarıyor, “Ne yapıyorsun sen öyle?” dedim. “Elektrikli koyun düşlüyorum” dedi. “Ben de uyuyamadım” dedim, “Gel biraz dolaşalım” Parkta yürüyoruz, adamın teki çıkageldi, “Sökülün paraları!” diyor. “Gerekeni yapmamı ister misiniz?” diye sordu. Adamın suratına alaycı bir ifadeyle bakarak; “Neden olmasın?” dedim. Adamı ayaklarından tutup ters çevirdi, polis gelene kadar öylece tuttu. Bu arada ben de adamın üzerine işedim.

Normalde robotlara isim vermem. Fakat bu olaydan sonra biraz gözüme girdi ve ona Rıfkı adını taktım. Rıfkı ismi de tam adının RFK 55145-IK filan oluşundan geliyor. Rakamları yanlış yazmış olabilirim. Soyadı da İnsankaynakları. O da IK dan geliyor tabi. Kaynaklanmış insan gibi. Her neyse, “Rıfkı gel buraya” dedim az önce evin içinde. Normalde hemen gelmesi lazımdı. Salona baktım yok, üst kata çıktım filan yok ortalıkta. Evin her tarafına baktım. Yok. Deli olacağım. Mutfağa geldim, “Anne nerde bu robot?” dedim. “Sattık robotu haberin yok mu” dedi. “Nasıl ya?” Bir şey demeden önündeki bezelyeleri kabuklarından ayıklamaya devam etti. “Evde duran robot satılır mı ya ne saçma şey evde duran robot!” Annem intikam alırcasına: “Hani sevmiyordun o robotu?” dedi, “Ya ne alakası var evde duran robotu niye satıyorsunuz!” diyerek çıkıştım. “Şaka yaptım” dedi, “Pazara gittiler babanla, birazdan gelirler” “Ha, iyi” dedim. Bir an için çok kötü olmuştum. E tabi robot mobot, insan alışıyor sonuçta …