•  Armut sulu olmalı. Elma sulu olursa iyidir. Sulu ayva daha güzel. İmza: DSİ

• Bilim adamları, kişinin tükürüğünden yaşının belirlenebileceğini iddia ediyor. Ohoo, ben bunu çoktan beri yapıyordum. “Haaaagghhh tüüüaaaaa” 36 yaş (erkek),  “Tü tü tü maşallah” 72 yaş (kadın), “Ptüüüii…gggşşş…” 6 yaş (erkek).

• Sirk çadırı ile müzik festivali çadırı temelde aynı şey: Biletsiz girilmez. Sarhoş palyaçoları meşhurdur. Ateş çemberinden geçmeye çalışan aslanlar var.

• Kabullenin; hepimiz öleceğiz, bütün diş macunları bitecek ve bütün çekmecelerin kulpları kopacak.

• Uzayda iki farklı noktayı birleştiren şeye doğru parçası denir, dünyada menfaat.

• Pragmatizm: Ayak serçe parmağı hiç bir işe yaramıyor. Romantizm: Ayak serçe parmağım, canım benim.

• Yeni evlenen bir kız arkadaşımı ziyarete gittim. Kızcağız dertliydi. “Eşim radyocu” dedi. “Ne zaman bir yerlerde bir şarkı çalsa sözler girene kadar durmadan konuşuyor. Düğün şarkımızda bile yaptı bunu. Sus ve öp demek zorunda kaldım.”

• Bir kâğıt mendilci, bir kedi ve bir diplomat yemeğe gitmişler. Diplomat oturmuş, diğerleri alışkanlıklarını bozmamış.  

• Tatlı dil her şeyi açar, banyo penceresi hariç.

• 450 metre uzaklıktan bir insanın ancak kıyafetlerinin rengini seçebiliriz, 200 metreden yüzünü ayırt edebiliriz, fakat bazen 5 metreden bile insan olup olmadığını anlayamayız.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

‘Kültür mükemmelliği tetkik etmektir. Toplumdaki sınıfların varlığına son verip şimdiye kadar düşünülmüş ve öğrenilmiş en iyi ne varsa onu tüm dünyada hakim kılmaktır. İnsanların hoşluk ve aydınlık içinde yaşamasını sağlamaktır.’

(Matthew Arnold, Kültür ve Anarşi, 1869.) Zamanında üniversitelerde filoloji, edebiyat ve sanat tarihi bölümleri açan, halk plajlara akın edince denize giremeyenlere yurttaşlık ve insanlık öğreten kültür. Sınıfsız, zümresiz. Bir nevi müze.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam tabancamın emniyetini açarım.’

(Nazi oyun yazarı Hanns Johst’un 1933’te yazdığı Schlageter oyunundan.) Elitist, burjuva, Yahudi, Bolşevik, işbirlikçi, hain ve daha başka bir sürü şey olduğu için milli olmayan kültür. Panzehiri de farazi, otantik bir volk kültürü. Yine sınıfsız, zümresiz. Bir nevi mermer.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam elimi çek defterime atarım.’

(Jean-Luc Godard’ın 1963 tarihli Le Mepris filmindeki Amerikalı film yapımcısının yönetmen Fritz Lang’a söylediği söz.) Ne elitist ne otantikçi, halkı, sınıfı geçmiş, piyasaya seri şekilde sürdüğü ürünleri aynı serilikte tüketecek kitleler arayan, şirket olmuş kültür. Genelleşmiş meta üretiminin eğlenceli parçası.

11 Eylül (1903) aynı zamanda Frankfurt Okulu’nun kurucularından, kültür endüstrisinin azılı eleştirmeni Theodor Adorno’nun doğumgünü. Malum, kendisinin burada bahsi geçen kültür halleriyle meselesi çok derindi. Bu vesileyle kendisini anıyorum.

Perşembe sabahı bir röportaj vesilesiyle Haydar Ergülen’in kapısını çaldım. Kayıt aralarında da olsa sohbet etmeye fırsatımız oldu. Vedalaşırken o elini uzatınca, ben anlık bir cesaretle uzanıp o gül cemaline, güzel sakallarına yüzümü sürdüm. “Siz bize dede düşersiniz, ağabey,” dedim, “Biz de size talip”. “Hangi ocaktansınız,” dedi. “Karadonlu Can Baba,” dedim. “Biz Garip Musa’lıyız,” dedi. “Eyvallah”.

İki gündür bu güzel anın hatırasıyla ferah ferah dolanıyorum. Bu sabah dostum Selman Bayer’in Ergülen hakkındaki şu kısa yazısını da görünce, uyumak yerine, alıntıyla da olsa Haydar Ergülen’i anmak istedim. Haydar Ergülen’i neden hepimizin çok sevdiğini, onda Selman Bayer’in isabetle tesbit ettiği masumiyetin kaynağını, masumların, pakların aslını, neslini ve Ergülen’in onlardan tevarüs ettiği irfanı düşünelim. Ona talip olalım.

“Da Vinci’nin ilk defa Mona Lisa’da denediği bir yöntem vardır: Sfumato. Bilenler bilir, resme yakından bakıldığında Mona Lisa’nın yüz hatları keskin bir çizgiyle çerçevelenmez, aksine eriyerek kaybolur. İşte Haydar Ergülen’in şiirinde de böylesi bir mucize vardır. Şiirdeki anlam bir yana bizzat şairin kendisi de yavaş yavaş, eriyerek kayboluyor gibidir.

Bu anlamda mütevazı ve mütevekkil bir şairdir Haydar Ergülen. Tabii şiiri de öyledir. Sanki rıza ikliminden hoş bir koku sinmiştir bütün sözlerinin üzerine. Bazen tasavvufa, geleneğe yaslanır, bazen yaşadığı ülkenin karanlık yıllarından mülhem bir yorgunluğa. Her ikisinde de aynı güzel yüzle arzı endam eder. Hep aynı dingin tonda insanın acılarından, yalnızlığından, aşktan ve varoluştan söz eder.

Haydar Ergülen Türk şiirinin dünyanın serinliğine açılan daracık balkonunda yaramazlık yapmadan gökyüzünü seyreden masum çocuktur. Her kesimden insanın yaşadığı rengârenk bir apartmanın herkesle iyi anlaşan munis bir sakinidir. Büyük şair kimdir bilemem ama o güzel bir şairdir.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-1-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-2-bolum

 http://www.afilifilintalar.com/bizi-ayiran-duvar-3-bolum

Merhaba desem içimden gelmiyor, sevgili desem haddine değil Uwe,

Hayal gücüne hayran olduğumu söylemiştim galiba. Bir Anglosakson polisiyesinde okumuştum: Kumarbazların, katillerin ve yazarların hayal gücü yüksektir diye. Ben buna bir de seni, yani yalancıları da eklemek istiyorum. Gerçi kumarbaz olmanı es geçemeyeceğim. Katil olup olmadığını ise zaman gösterecek. Ama yazar olmak sana gelmez. Çünkü sabırlı olmadığın gibi Almancan Goethe’nin çorabı kadar bile değil. Sarımjak, misket filan gibi harikulade buluşlarına hiç girmeyeceğim ama Çinlilerin tadilat raporunu “badana” diye yorumlaman enteresan. Senin çocukluğun nasıl bir yerde geçmişti çok merak ediyorum. Adamların bize yazdığı mektup dosyamda. Bir tadilattan bahsediliyordu ama bu badana ya da dam aktarma filan değildi, eminim. Allah aşkına Uwe etrafına bir bak, duvarlarda boya görüyor musun sen?

İnan mektupların beni yordu. Nasıl bir yüzsüzlüktür hiç anlamıyorum. Benim üzerimden kadınlara sallıyorsun. Adil mi? Seni feminist derneklerin eline verirsem duvarın sonunu bulamazsın bilmiş ol. Bu satırları okuduğunda ‘tehdit’ ediyorsun diyeceğine eminim. Mektubundaki ‘tehditler’ yanında benimki ‘teh’ kalır.  Yaptığın duygu sömürülerine yıllarca katlandım. Gene aynı yola başvuruyorsun. Ama sevgili dostum, papaz her zaman pilav yemiyor. Öncekilerden çok taş çıkmıştı da ses etmemiştim.

“Yolculuğumuzun ayrıntılarından bahsetmeye vakit kalmıyor” diyerek arnavut kaldırımı gibi laf döşenmeye gerek görmüyorum. Mevzuu daha fazla uzatmak tarzım değil. Birbirimize söz verdiğimiz gibi yolda başımıza gelenlerden, gözlemlerimden vs. bahsedeceğim. Seni bilmiyorum ama ben sözünü tutan, tuttuğu sözün de bir fotokopisini alıp dosyasında saklayan biriyim.  

Bugün yolculuğumun 17. günü. Bilmiyorum senin kaçıncı günün? Belki de şu an sarhoşsun ve toplam sarhoşluğu saymazsak 3. günün filandır. Aha! Şaka yapıyorum tamam. Merak etme biliyorum ki sarhoş bile olsan birkaç kilometre yürüyebilirsin. Neyse. Bu satırları yazdığım şu anda saatim 23.12’yi gösteriyor. Hava öyle karanlık ki büyük ayıyı bile göremiyorum. Düşün yani o kadar kocaman bir şeyi… Aha! Bu gece havamdayım. Nedeni basit aslında. Gayet formda bir gün geçirdim. 27 kilometre yürüdüm. Hem de sadece iki kere mola vererek. İlk molamda oturmuş Rotterdam soğanı, Cenevre peyniri, Fransız ekmeği ve ananas suyundan oluşan öğünümü yerken yanıma bir turist yaklaştı. Oysa şu kulelerden birinin en karanlık köşesine çekilmiştim. Nasılsa dikkat çekmişim. Sarışın olduğumu görüp Rusça konuştu önce. Çok az Rusçamla Rus olmadığımı ama çok güzel tenis oynadığımı söyledim. Kendini tanıştırdı. Japonmuş. Nasıl anlayamadım diye düşünürken güneş gözlüklerini çıkardı. Kendisi ülkesinde küçük bir gazetede spor yazarıymış. İngilizce konuşmaya başladık. Adı Tatsuko. Rusçayı nerden öğrendiğini de açıklama ihtiyacı hissetmiş olacak ki “Aslında konuştuğum Rusça değildi, uydurdum” dedi. Doroznik mavroşka filavnipova zıbarsko filan deyince herkes yiyormuş. Yüksek sesle güldük. “Yani iyi tenis oynadığımı filan anlamadın o zaman” dedim. “İyi tenis oynadığını anlamadım, zaten anlamam için lazım olan şey Rusça değil, iki tane raket” diye cevap verdi. Doğrusu oldukça komik biriydi. Burada ne yaptığımı sordu. Anlattım. Çok ilginç buldu. Sonra hemen yanına gelen karısıyla paylaştı. Kadın kibarca eğilerek selam verdi. Sana da sevgilerini gönderdiler. Hiç gerek olmadığını, senin yabancı dil bilmediği belirttim. Aha! Durduramıyorum kendimi. Pardon. Neyse. “Çinliler çok inatçıdır, umarım projenizde bundan sonra engel çıkarmazlar” dedi kadın. “E izin verdiler ama bundan sonra ne olabilir ki” dedim. “İnşallah öğrenmek zorunda kalmazsınız” diyerek bacağını sıyırdı ve topuğunun üst kısmındaki büyük yara izini gösterdi. Şaşırmıştım. Yaranın hikâyesini öğrenemeden vedalaşıp ayrıldılar. Giderken adam bana birtakım el kol işaretleri yaptı. Anladığım kadarıyla “beni ara” diyordu. Sadece gülümsedim. Ne yapaydım? Hem telefonunu vermiyor hem de bacağı yaralı karısının yanında utanmadan kaş göz yapıyor. Aa dur bir dakika… Kadın bana ayakkabısının vurduğunu anlatmaya çalışmış olmasın? Öyle ya topuğunu gösterdi. Peki, bunun Çinlilerle bağlantısı ne? Ayakkabı Çin malı mıydı ki? Of, birden Hitchcock filmlerindeki kargalar gibi sorular üşüştü başıma. Huzursuz oldum şimdi. Mutlaka Çin hükümeti ile ilgisi olmalı bu yaralı topuğun. Maalesef hiçbir zaman öğrenemeyeceğim…  Mi?

Marina.

Bir hikâyeden düşüyorum… Bir şiirin ilk mısrasına tutunamayıp son dizeye düşmek gibi bir şey bu… Bir şiire tırmanmak nasıl zorsa oradan aşağı düşmek de o kadar kolay işte… Bir şiirden düşüyorum şimdi… Bir kitap fazla sallandığı için bir harf düşer mi? Hemen emin olmayın, ben bir harf değilim ama düşeceğini biliyorum… Hatta sadece bir harf değil karakter de düşer… Bir kitabı çok sallarsanız, ama bir iki kez değil… Bilerek de değil… Bir kitabı çok sallarsanız ilk önce bir harf düşer kitaptan, sonra diğer harfler düşer, harfler düştükçe satırlar seyrelir, şiirler anlamsızlaşır, öyküler eksilir… Bir kitabı sallarsanız ama farkında olmadan sallarsanız bir harf yağmuru başlar, ahmakıslatan sanır aldırmazsınız, ama bir süre sonra harfler sağanak olur dökülür… Sonra harflerle birlikte karakterler de düşer… İşte ben de bir kitaptan, bir kız çocuğunun elinde heba olan bir kitaptan, ansızın düşen biriyim.

“Düşen Kız”ı bilir misiniz? Arkadaşımdı o benim, o zamanlar aynı raflarda dururdu kitaplarımız, yan yana… Kimseye belli etmeden konuşurduk başka kitaplarda da olsak… Hatta sadece konuşmaz bazen uzun uzun birbirimize bakardık. Dokunmak isterdik, mürekkeplerimizin birbirine karışmasından korkardık… Dokunamaz sessizce bakardık birbirimize… Bir Dino Buzzati öyküsüydü o ve düşmeye yazgılıydı. Kitabı kim ne zaman eline alsa onu izler, korkardım. Kapatmasını, öyküyü okumamasını isterdim. Tanrıyı gören o köpeğin o acayip hikâyesi bittiğinde okuması da bitsin, sıra “Düşen Kız”a gelmesin isterdim… Ama gelirdi. Sıra ona geldiği zaman korkum artardı. Korkuma yenik düşer dualar okuyarak kapardım gözlerimi. “Düşecek mi?” diye endişelenirdim. Çünkü düşmeye yazgılıydı o… Dino Buzzati’nin evreninde kurulan bir apartmanın en üst katından aşağıya bırakırdı kendini her defasında.

Öyküyü kim okursa okusun hiç vazgeçmez aşağıya, boşluğa bırakırdı kendini ve düşerken tüm katlarda yaşananları anlatırdı… Onun betona çakılmasıyla biterdi hikâye… Ölmek böyle bir şeydi işte, insanın anlatacaklarının bitmesiydi… Bir yerden düşmek, düşerken son anda gördüklerini anlatmak ve susmak gibi bir şeydi… Öykü “Düşen Kız”ın ölmesiyle bitse de, kitap kapandığında başka biri için, öyküyü hiç okumamış biri için yeniden canlanırdı o… Benim endişem onun yeniden canlanmayacağından değildi… Kızın, insanların ellerinde eskiyen kitabın arasından bir ayraç gibi ansızın yere düşmesiydi.

Biliyor musunuz “Düşen Kız” aslında hiç düşmedi kitaptan, düşen ben oldum. Ucuz mürekkeple yazılmıştım ve kâğıda iyi tutunamadığım için, saçları bukleli, afacan bir kızın elinde son buldu kitaptaki hayatım.

O gün bugündür buradayım işte; yerde. Kitap raflarının arasında koşturuyorum, artık hangi kitaptan, bırakın kitabı, hangi şiirden düştüğümü bile bilmiyorum. Şiirden mi, öyküden mi, romandan mı? Onu bile bilmiyorum. Büyük bir kütüphane burası… Kör bir adamı elinden tutup getirseniz, onu raflar arasında dolaştırıp buranın bir cennet olduğuna kolayca inandırırsınız.
Büyük bir yer olmasına karşın öyle gelen giden fazla olmuyor. Ama bazen hevesli öğretmenler o canavarları pervasızca salıyorlar buraya. İşte benim kâbusum da o zaman başlıyor. Rafların arasına kaçışıyorum, çocukların küçük ayaklarından kurtulmaya çalışıyorum.

Hayır, yalnız değilim. Benim gibi, kitaplardan düşen bir sürü karakter var etrafta. Ama hep saklanıyorlar. Oysa ben onlar gibi değilim, cesurum… Ben sadece kalabalıkta saklanıyorum… Ama onlar tahtakurularının açtığı bir oyukta, bir kitabın yırtığında, kısacası her yerde saklanıyorlar…

Dedim ya, ben saklanamıyorum, saklanamam… Ben ortada olmak zorundayım… Düşen Kız’ın peşindeyim çünkü… Bir gün o da düşecek biliyorum, çünkü çocuklar hoyrat davranıyor burada kitaplara. O düştüğünde bulmalıyım onu… Kaybetmemeliyim… Düşmek, bir kitaptan düşmek, her zaman keyifli olmuyor. Düştüğü gibi, daha buradaki yeni hayatına başlamadan, bir çocuğun ayakkabısının altında ezilsin istemiyorum. Aksine onun öykülerini dinlemek istiyorum, sadece düşerken anlattığı hikâyeleri değil… Anlatacağı ne varsa dinlemek istiyorum…

Bu robot çok tuhaf! Geçenlerde onu çamaşır makinesine sulanırken yakaladım. Geceleri gizli gizli motor dergilerini karıştırıyor. Kapıyı açtığım an dergileri saklamaya çalıştı. Üstü başı makine yağı içindeydi. Tost makinesiyle sohbet etmeye başladığı gün anlamıştım bir anormallik olduğunu. Dedim ona: “Geri zekâlı o bir tost makinesi!” Makineyle konuştuğu şey de şu:  “Pres ütülerin sizinle aynı mantıkla çalışıyor olması seni de rahatsız etmiyor mu?” Ne bu şimdi? Robotun bu tuhaf davranışını annem, “Yalnız işte yazık, kendine arkadaş arıyor” diyerek savundu.

Normalde hırsızları yakalaması gerekli bunun. Geçen gün eve hırsız kılığında camdan girdim. Salonda öylece duruyor. Çekmeceleri karıştırmaya başladım. Hiçbir hareket belirtisi yok. Yanına gittim, “Geri zekâlı” dedim kafasına fenerle vurarak, “Burada evi soyuyorlar sen aval aval bakıyorsun” “Sizin olduğunuzu anlamıştım zaten” dedi. “Nerden anladın?” dedim. “İçeri giren şahıs fizyolojik bilgilerinizle tam uyumluluk gösterdi” dedi. Bunun üzerine sordum: “Yani bana benzeyen bir hırsız bu evi soyabilir öyle mi?” “Bunun gerçekleşme olasılığı göz ardı edilebilir düzeyde” diye cevap verdi hemen. Dili de pabuç kadar. “Gözüm üzerinde” dedim uzaklaşırken. Arkamdan bir takım sesler çıkardı cızırdayarak. “Ne dedin sen?” dedim geri dönerek, “Küfür mü ettin?” “Duydunuz mu? Hayır, bir şey demedim” Gözleri belirdi ve kafasını bir sağa bir sola çevirmeye başladı. “Duydum tabi. Sana yüksek voltaj vermemi ister misin?” dedim. Böyle bir şey yapacak değildim elbette. Onu korkutmak hoşuma gidiyor. Kocaman açılmış gözlerle çabucak: “Hayır” dedi.  “Voltaj vaktin gelmiş senin. Şehir cereyanı yemek ister misin?” “Hayır, istemem” Üzerine doğru eğildim ve “Şöyle tazesinden 220 volt ha?” Kafasındaki uyarı lambası kıpkırmızı oldu! Ahahaha! Bunu görmeliydiniz!

Kendini insan zannediyor. Geçtiğimiz ramazanı oruç tutarak geçirdi. “Sana farz değil. Şarjın bitecek sonra mal gibi odanın ortasında kalakalacaksın” dedim. Babam, “Bırak karışma, tutsun” dedi. Akşama doğru sofrada bir elinde uzatma kablosu bir elinde adaptörü ile beklerken neşeyle, bir ona bir buna bakıp, “Sevaba giriyorum öyle değil mi? Sevaba giriyorum” deyip duruyor. “He, sevaba giriyorsun” dedim. Şu işe yardım et desen etmez pilim biter diye. Hayır, tutabilecek durumda değilsen tutma zaten.

Fakat gerçekten sinir olduğum bir tarafı; sürekli bizimkilerin gözüne girmeye çalışıyor olması. “Bakın ben ne yaptım” dedi geçen gün. Benim uyurken ki resmimi çizmiş kâğıda. Ağzımdan salyalar akıyor filan. Evdeki herkese gösteriyor. Ablam çok güldü buna. “Bak kızım” dedim, “Şu yürüyen teneke mi, ben mi?” Robota sarılarak, “O benim canım” dedi. “Canın çıksın” dedim. Nasıl da seviyorlar şu mikroçip beyinliyi. “Ne kadar da yetenekli!” imiş. Yaptığı tek şey fotoğrafımı çekip, bunu kalemle kâğıda aktarmak hepsi bu. Yazıcıdan farkı ne? Onu kıskandığımı filan sanmayın. Bir robotun nesini kıskanacağım?  Kötü niyetli olduğundan şüpheleniyorum bazen. Dünyayı ele geçirebilirler biliyorsunuz.

Bayramda halamlar eve misafirliğe geldiğinde, “Hoş geldiniz, Cüneyt Bey” dedi hemen eniştemin ayağına terlik uzatarak. Eniştemin bir hoşuna gitti bu, bir hoşuna gitti; “Adımı nerden biliyor?” diye sordu hemen. Öğrenmiş nasıl öğrendiyse. Sonra oturdular, politika, spor filan her şeyi konuştular. “Baksana” diyor bana dönüp, “tüm maç skorlarını ezbere biliyor” “Enişte sen sorduğunda o internetten indirip söylüyor, bir şey bildiği filan yok” dedim. “Yok, olur mu hemen bildi işte” dedi büyülenmiş gözlerle. Herkesin nasıl da damarına giriyor ya hayret!

O gün akşam yemeğinde nefes boruma bir şey kaçacağı tuttu. Hemen uyarı ışığı yandı bunun ve sırtıma vurdu birkaç kez. Olmadı, tuttu beni ters çevirdi, sallamaya başladı. İşe yaradı. Sonra evin içinde “Hayatını kurtardım” diye ortalıkta dolanıyor, övünüp duruyor. Abartmıyorum, geberseydim bundan daha iyiydi. Neymiş mükâfat olarak teknoloji fuarına onu da götürecekmişim.

Her neyse gittik fuara. Orada bir sunum robotuyla fingirdeşmeye başladı bu. Rahat durmuyor ki. El ele tutuştular ve kablolarını birbirlerine bağladılar herkesin ortasında. “Gidiyoruz” diyerek kabloyu söktüm. Onları mı bekleyeceğim? Eve geri getirdim. Bu bir kötü oldu, bir kötü oldu; “Beni sevgilimden ayırdın. Ben senin hayatını kurtardım, sen benim canımı aldın canımı!” diye söylenip durmaya başladı. Biraz üzüldüm. Pişman oldum gibi bir şey. “Sana robot mu yok” dedim. “O başkaydı” dedi, “H serisiydi, onlardan sınırlı sayıda üretiliyor” Dertlendi efkarlandı filan, bayağı depresyona filan girdi bu. “Şuramda bir ağrı var” diyerek göğsünün ortasındaki enerji göstergesini tutuyor. “Ne ağrısı?!” dedim. Manyak ya. Sonra şiir gibi konuşmaya başladı. “Aşk güldür, açan sinede. Solunca gül, diken kalır geriye. Batar da batar tam yüreğine…” “Şair mi oldun şimdi de başımıza!” diyerek elimdeki boş süt kutusunu fırlattım oturduğum yerden. Kutu ‘Tok’ diye kafasına çarpıp yere düştü. Komik geldi bu ve güldüm, fakat bu sırada kutunun dibinde kalan sütün bir kısmı suratından aşağıya süzülmeye başladı. Bu üzgün haliyle sanki gözlerinden yaş geliyor gibi gözüktü gözüme. İçim cız etti. Kalkıp reset attım. Düzelmesi için yeterli oldu.

Geçen gece de yanından geçerken baktım cızır bızır sesler çıkarıyor, “Ne yapıyorsun sen öyle?” dedim. “Elektrikli koyun düşlüyorum” dedi. “Ben de uyuyamadım” dedim, “Gel biraz dolaşalım” Parkta yürüyoruz, adamın teki çıkageldi, “Sökülün paraları!” diyor. “Gerekeni yapmamı ister misiniz?” diye sordu. Adamın suratına alaycı bir ifadeyle bakarak; “Neden olmasın?” dedim. Adamı ayaklarından tutup ters çevirdi, polis gelene kadar öylece tuttu. Bu arada ben de adamın üzerine işedim.

Normalde robotlara isim vermem. Fakat bu olaydan sonra biraz gözüme girdi ve ona Rıfkı adını taktım. Rıfkı ismi de tam adının RFK 55145-IK filan oluşundan geliyor. Rakamları yanlış yazmış olabilirim. Soyadı da İnsankaynakları. O da IK dan geliyor tabi. Kaynaklanmış insan gibi. Her neyse, “Rıfkı gel buraya” dedim az önce evin içinde. Normalde hemen gelmesi lazımdı. Salona baktım yok, üst kata çıktım filan yok ortalıkta. Evin her tarafına baktım. Yok. Deli olacağım. Mutfağa geldim, “Anne nerde bu robot?” dedim. “Sattık robotu haberin yok mu” dedi. “Nasıl ya?” Bir şey demeden önündeki bezelyeleri kabuklarından ayıklamaya devam etti. “Evde duran robot satılır mı ya ne saçma şey evde duran robot!” Annem intikam alırcasına: “Hani sevmiyordun o robotu?” dedi, “Ya ne alakası var evde duran robotu niye satıyorsunuz!” diyerek çıkıştım. “Şaka yaptım” dedi, “Pazara gittiler babanla, birazdan gelirler” “Ha, iyi” dedim. Bir an için çok kötü olmuştum. E tabi robot mobot, insan alışıyor sonuçta …

• “Bende jonglöre verilecek kız yok” dedi manav. Jonglör boynunu büktü: “Peki madem… Bari şuradan üç portakal verin de elim boş gitmeyeyim.”

• Nasrettin Hocanın ‘ipe un sermek’ fıkrasını her duyduğunuzda hayalinizde arka balkondaki naylon çamaşır iplerinin üstünde uzanan minnacık un sıradağları canlanıyorsa siz de benim gibi bunun mümkün olabileceğine inanıyorsunuz bence.

• Bazı kelimeler herkeste ve her durumda benzer bir çağrışım yaparken kimi kelimelerin anlam yelpazesi oldukça geniş oluyor. Örneğin, ‘aşk’ veya ‘ölüm’ çok değişmeyen duygulara karşılık gelir, ‘dolu’ kelimesi ise telefonumuzun şarjı söz konusu olduğunda pozitif bir enerji verirken umumi tuvalette işittiğimizde moral bozucudur.

• Sonuçta adalet kontrol kalemi gibi değil mi, herkese bir gün mutlaka…

• Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz, varken komple uçup gitmez. Sadece dönüşür. Tohumlar fidan, fidanlar ağaç, sütler yoğurt ve tişörtler pijama olur.

• Sanat ödüllendirilemez dedim ayol… Tabi, bozuldu kaldı… Yok dedim, sanatçı bağımsızdır dedim… Nası bakıyo… Bi dakka momoşum diğer hattan arıyolar… Alo?… Buyurun kendisiyim… Demeyin! Aa yalan yapıyorsunuz?… İnanmıyorum!.. Oo çok sevindim, harika bir haber bu, çok teşekkür ederim… Ayy, elim ayağım dolaştı şu saniyede… Ayy… Peki bir şey sorabilir miyim? Tuvaletimi Dior’a mı Mayruk’a mı yaptırayım?.. Işıklar çok mu olucek?.. Hımm, o zaman ona göre şeaapiyim…

• İkinci sınıftaki İtalyanca dersinde yeni öğrendikleri ‘usta’ yı cümle içinde kullanırken bütün sınıf, “Duran topların usta ismi’ dediklerinde aklıma statükodan başka bir şey gelmiyor.” demişti küçük Guiseppe ve öğretmeni velisini çağırmıştı.

• Zil, şal ve gül; Yahya Kemal. Pil, fal ve dul; komşum Naciye Abla.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Woody Allen Avrupa kentlerini dolaşarak filmlerini çekmeye devam ediyor. Londra, Barcelona, Paris derken yeni filmi The Bop Decameron ‘u Roma’da çekiyor. Yazılanlara bakılırsa bir sonraki durak Münih olacakmış.

Dileğim, buralara uğrarsa İstanbul’u değil Ankara’yı tercih etmesi. Midnight in Paris, Vicky Christina Barcelona’nın yanına Atakule’den At Beni İn Aşağıya Tut Beni adlı filmini ekler ; müzikleri de Peçenekli Süleyman’la Elvan Dalton yapar belki.

Modern kahramanın düşüşüyle kastedilen, onun aşağı olana, yani dünyevî olana iyice bulanmasıdır. Dünyevîleşmenin mekânı olarak tasavvur edilen bedenle ilişkisi, modern kahramanın macerasını da resmetmektedir. Bu nedenle, modern kahramanın günahla ve onun mekânı ve nesnesi varsayılan bedenle ilişkisinin takip edilmesi, modern kahramanın ve dolayısıyla modern sanatın epistemolojik dönüşümünü anlamaya olanak verir.

Modern kahramanın “günahkârlığını” anlayabilmek için, müesses Hıristiyanlık arka-planını hiç unutmadan, erken modern Batı düşüncesine bir bakışla işe başlamak gerekir. Descartes’ın tevarüs ettiği dualizm, modern kahramanın macerasının önemli unsurlarından biridir. Ruh ve beden ayrıştırılıp, ruh Tanrı’nın yasasından ve ellerinden “kurtarılınca”, onu Şeytan’a kiraya vermek ya da satmak dışında bir ihtimal kalmamaktadır. Bu tasavvur, ruhun bir sahibi olduğuna / olması gerektiğine duyulan mutlak inançtan kaynaklanır. Modern kahraman, her ne kadar bireyliğini ilan etse de, bağımsız bir ruh sahibi olacak güçte değildir. Müesses Hıristiyanlığın baskıcı Tanrısının yerini, dünyanın hazzına davet eden Şeytan alıverir. Madem ki dünya bir “düşkünler yurdu”dur ve “yükselişin / kurtuluşun” da imkânı kalmamıştır, o halde bu aşağılık yerde hazza yönelmekten başka bir seçenek kalmamıştır. Faust ve takip eden tüm düşkünlerin Şeytan’la işbirliği, hâlâ dinî düşünceden kopamamış, daha doğrusu Descartes’ın çürük epistemolojisi nedeniyle dinî düşünceden epistemolojik kopuşunu sağlayamamış modern kahramanın “negatif dindarlığı”nın delilidir.

Ruhtan böylesi bir “kurtuluş”tan sonra, modern kahramanın elinde sadece beden kalır. Beden bu günahın kefaretinin ödetilebileceği tek varlıktır. O halde yıkıma uğratılmalıdır. Hedonizm ve nihilizm, bu öz-yıkıcılığın iki vechesidir; daha doğrusu öz-yıkıcılığın ikiz çocuklarıdır. Öz-yıkıcılığın her iki türü de narsisistiktir. Bu tür bir narsisizm ise, modernizmin tüm individüasyon iddialarının aksine, modern kahramanın “kendilik” hakkındaki sağlıksız, tutarsız bilgisiden kaynaklanır. Onun ortaklaşa olandan, cemaatten kopuşu ise sahte bir bireyselleşmeye dayanır. Cematten kopuşun nesnel metaforu Komünyon’dan çıkıştır. Modern kahraman Komünyon’u reddederek ortaklaşa kefareti de kaybeder. O halde, Mesih’in bedeninin ödediği kefaretten yoksun kaldığına göre, kefareti kendi “aciz” bedeniyle ödemelidir. İkiyüzlülük modern kahramanın yakasını burada da bırakmaz: Bu kopuşla, bir yandan kendi bedenini aşağılarken, diğer yandan kendi kendisinin tanrılığına da yükseliverir.

Modern kahraman için beden hâlâ dünyevîliğin, aşağı olanın temsilidir. İster hazzın peşinden koşsun, ister acının. O hâlâ dinî düşüncenin bazen mahcup, bazen pervasız bir taşıyıcısıdır. Bedenin cemaatten koparılışı, “kendi kendisinin tanrısı” olarak modern kahramana iktidar alanı olarak öz-bedenini sunar: Hazzı ya da acıyı uygulamak için biricik alan. Aslında öz-yıkıcılığın mutlak biçimleri için geç modern dönemi beklememiz gerekmişti. Daha erken dönemlerde modern kahramanın iktidarını tecrübe ettiği bedenler, Descartes’ın müphem solipsizmiyle önemsizleştirilmiş “öteki”ne ait olanlardı. Bu nedenle modern kahraman evvela bir seri katildi: Karındeşen Jack ve Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet. Modern otorite, kilisenin işkencesinden kurtardığı bedenler üzerinde hastane, tımarhane, hapishane, moda ve kozmetik gibi yeni iktidarlar kurdukça, modern kahramanın operasyon alanı kendi bedenine sıkıştı.

Dönemi karakterize eden birçok eserde de olduğu gibi, hem Dorian Gray’in Portresi’nde hem de Baudelaire’in “Okur’a”sında kadının yeri dikkat çekicidir. Burada da yine bir negatif dindarlık teşhis edilebilir: Bakire Meryem’in şefkatli kucağından düşer düşmez, modern kahraman kendini fahişelerin soğurulmuş memelerine atmaktadır. Anne ve fahişeden ibaret kadın tasavvuruna sahip modern kahraman, Tanrı’dan kaçtığı gibi anneden de uzaklaşınca, ona fahişenin “kirli” kucağından başka bir “yuva” kalmayacaktır. Fahişenin bedeni de, dünyevî olanın en aşağı temsildir. O aşağıların en aşağısının temsilidir. Modern kahraman, bu bedende kendini gömmeyi, yok etmeyi arzular. Onun kadına yönelişi de yukarıda andığımız öz-yıkıcılığın iki vechesinden ayrı değildir: Hedonizm ya da nihilizm. Onun bütün hazcı yönelimlerine bir özyıkıcılık eşlik eder: Her geçen gün onu öldüren içki ya da afyon iptilası, tüm mirasını tükettiği kumar ve sonunda frengiden ölmesine sebep olacak fahişeler.

Modern kahraman tüm bu düşkünlüğü için nedamet getirir. Ama nedametini Tanrı’ya sunmaz; onun için üzülmeyi, onu mazur görmeyi ve affetmeyi okurdan bekler. Pişman günahkârın yeni nedamet tapınağı edebiyattır. Bu iflah olmaz düşkün için edeceğimiz tek mümkün dua “Okur taksiratını bağışlasın”dır. Ama hemen eklemek gerekir “Bu okur,Tutunamayanlar okuru melankolik kız değildir inşallah!”

Kaynakça
Atay, Oğuz. Tutunamayanlar. İstanbul: Sinan Yayınları, 1971.
Baudelaire, Charles. «Okur’a.» Kötülük Çiçekleri. İstanbul: Varlık Yayınları, 1999.
Goethe, Johann Wolfgang von. Faust. Çev. Recai Bilgin. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1966.
Quincey, Thomas de. Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet. İstanbul: İletişim Yayınevi, 2007.
Wilde, Oscar. Dorian Gray’in Portresi. İstanbul: Can Yayınları, 2002.

[*] Bu yazı, Ankaralı dostlarımızın çıkardığı İhtiyar dergisinin Ağustos 2011 tarihli yedinci sayısında yayımlandı. Dergiye ulaşamayanlar için yazıyı burada tekrar yayınlarken, İhtiyar‘ı analım ve “Afrika’yı Unutma” temalı yeni sayısını duyuralım: İhtiyar -“Afrika’yı Unutma

Eski Yunan’da yaşamak istemezdim. Adım başı filozof, ona laf yetiştir, buna laf yetiştir, sıkılırdım şahsen.

Çekirge bir sıçrar iki sıçrar… ama insan öyle mi? İnsan üçüncü sıçrayışta şeytanın bacağını kırıp bir sirk aslanı edasıyla feleğin çemberinden geçebilir.

Su içerken dokunmayan yılan profiterol yerken hınzırca gıdıklayabilir.

Alman turist bir arkadaşla yolda yürüyorduk, bir ara dönüp bana mealen şöyle dedi: “Siz Türklerin ağzından düşmeyen bir kelime var: İnşallah. Nedir bu kelimenin anlamı?”
“Tanrı istemezse yaprak bile düşmezmiş” dedim, mealen.

Göz yaşartıcı bomba soğandan mı yapılıyor diye soran insanın saflığında bir umut vardır.

Değişmek: İki insanın birbirine değmesi.

İnsan gördüğü bir rüyayı başka bir rüyada birine yorumlatıyorsa hayatı yeterince bulanıklaşmış demektir.