şarapçının genç bir müptezel olarak portresi

seferberlikten sonra boşaltılmış mütevazi bir ahırın

duvarını süsler

sevgiliye, otoriteye, devlete rağmen o resim

ıskalanmakla birlikte tüm resmi törenlerde

kaybeden ve ısrarla kaybettiğini reddeden

bütün babalarıyla küs uzatmalı öğrencilerin

şişe içlerine akan gözyaşlarını izler

 

tam burada bir cenaze töreni düzenlememiz lazım

tam burada alayımıza siyah smokin yakışır

ama ütülerde yazmaz smokinin ısı ayarı

annem ütüleyemez, üzülür

-cenaze töreni kalsın-

 

içinden otoban geçen bütün biçimsiz kasabaların

yol kenarlarına ekili muhatapsız dilekleri ve

iktidara meyyalli orta dereceli hayalleri var

oysa;

aldanıyorlar ve farkındalar

yalnızlar ve farkındalar

unutulmuşlar ve farkındalar

baksana! sana da öyle gelmiyor mu

bütün üşenmişlikleri ve içi geçmişlikleriyle

sanki ikimizin hikayesini anlatıyorlar

 

 

AKP’nin “onlar konuşur, Ak Parti yapar” sloganının çekici bir tarafı olduğu kesin. Aslında AKP’nin iktidarda, diğerlerinin muhalefette olmasından, yani herkese malum olan şeyden başka bir şey anlatmıyor içerik olarak. Bir şeyler yapmakla görevli olan iktidardaki partidir, doğal olarak. Muhalefete ise konuşmak düşer. Buna rağmen, sanki muhalefet, elinde yapmak için bir yetki veya olanak varmış da onu kullanmak yerine konuşmayı tercih ediyormuş gibi bir hava yaratmayı beceriyorlar.

Bir yandan da insan şunu düşünmüyor değil: Konuşmak neden bu kadar kötü bir şey olsun? Bir şeyler yapmayı düşünüyorsak, önce bir konuşsak daha iyi olmaz mı? Mesela birbirinden çirkin şehirlerimizi daha da betona boğmadan önce, Eski Dünya’nın merkezinde bulunan Taksim Meydanı’na beton dökmeden önce bir konuşsak fena olmazdı. Anadolu’nun bütün derelerini HES’lerle mahvetmeden, ülkemizin ormanlarını birer birer imha etmeden önce edeceğimiz iki çift laf olabilirdi. İki yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan, bu yüzyılın belki de en heterojen, en ilerici ve en umut verici gençlik hareketine, biber gazı ve basınçlı suyla, ölçüsüzce ve görgüsüzce saldırmadan önce de bir oturup konuşabilirdik.

Ama sonuçta biz konuşuyoruz, biz dinliyoruz. Biz anlattıkça, bazılarının da duyduğunu, dinlediğini, belki bazı şeyleri tekrar değerlendirdiğini, bazı konulardaki yanlışları gördüklerini, belki biraz insafa geleceklerini umuyoruz. Ama her türlü akla, mantığa, sağduyuya kulaklarını tıkamışlar. Bunun yerini otoriteye kesin ve koşulsuz bir itaat almış, kendilerine her söyleneni yapıyorlar. Ama pek de iyi yapmıyorlar.

Dünya çok bozdu. Ve biz içindeydik. Birbirimizi mi bozduk yoksa beraber mi bozulduk, bilmiyorum!

Bir süredir internette dolaşan bir haber, daha doğrusu bir yazı var. Doğudaki illerimizden birinde sopasını Mercedes ilan etmiş bir güzel abimiz yaşıyormuş yıllardır, yeni öğrendik. Sopasının ucuna Mercedes amblemi takmış, dikiz aynası, radyosu şehirdeki ustalar tarafından takılmış güzel bir abi. Ve bütün şehir uymuş abinin bu oyununa. Mercedes’ini kurallara göre park ediyor, bakım için sanayiye gidiyor, hatta hız sınırını aştığı için polisler tarafından ikaz ediliyor abimiz. O sopa sadece onun için değil tüm şehir için bir Mercedes artık. Çünkü öyle kabul ettirmiş!

Birileri “deli” diyor o güzel abimiz için. Afedersiniz ama siktirsinler ordan! Yemin ediyorum size kırka yaklaşan saçma yılı devirdiğim ömrümde onun kadar akıllı bir adam görmedim ben. Belki değişik, belki çok alışılmış şekilde davranmıyor tamam ama… Deli? Asla! Çünkü bir çok insanın yapamadığını, yapmaya cesaret edemediğini yapmış. Önce kendi gerçeğini yaratmış sonra da bunu koca bir şehre kabul ettirmiş. Ve psikopat bir diktatör gibi zorla yapmamış bunu. Başlarda kendisiyle dalga geçen, küçümseyen, aşağılayan ahaliye inat bıkıp usanmadan her gün bacaklarının arasına kıstırdığı Mercedes’ine binmiş, sokak sokak dolaşmış, arabasını süslemiş, yıkayıp paklayıp yıllarca yanından ayırmamış. Sonunda da herkese kabul ettirmiş. O bir sopa değil demiş artık herkes yıllar süren ısrarın sonunda. O bir sopa değil, o bir Mercedes…

Felsefe’nin en kadim sorularından biridir “Gerçek nedir?” sorusu. Yüzlerce filozof binlerce farklı yanıt vermiştir bu soruya. Gerçeği bir olgu olarak gören de olmuş, durum olarak gören de, yanılsama olarak da… Ve bence en güzel cevabı da bazı aklı evvellerin “deli” dediği o canımın içi abi vermiş farkında bile olmadan. Nedir gerçek? Gerçek; gerçek olduğuna inandığımız ve başımıza ne gelirse gelsin bir an bile şüpheye düşmeden yaşadığımız ve savunduğumuz şeydir. Tıpkı Allah’a inanmamızın temelinde var olan koşulsuz iman gibi iman ettiğimiz şeydir gerçek…

Yıllar önce sıkıldığım manasız bir akşam saatinde kendimi dük ilan edivermiştim. Başlarda kimse sallamamıştı haliyle. Ama ısrarla kendimi Dük olarak tanıtmayı sürdürdüm Mercedes’li abim gibi. Sonra sonra alıştı insanlar. Ali diyen, abi diyen, mesleğimden dolayı hocam diyen, yazar diyen, şair diyen, oğlum diyen, lan diyen… bir sürü insan var etrafımda. Ama itiraf ediyorum, duyunca yüzümü güldüren en sevdiğim hitap “Sayın Dük’üm…” Çünkü dük dışındaki tüm sıfatlar bana birilerince yüklendi, Milli Eğitim “öğretmen” yaptı, okurlar “yazar” vs. dedi, annem sayesinde “oğul”, sevmeyen insanlar yüzünden lan oldum. Ama dük… İşte onda kimsenin katkısı yok. Bir akşam canım çok sıkılıyordu ve kendimi Tepebaşı Dük’ü ilan ettim. Kafayı yemiş bu şizofren diyenlere de zerre kulak asmadan bildiğimi okudum. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, aristokrat bir ailede doğmaktan başka hiçbir vasfı olmayan Cambridge Dük’ü mü gerçek dük yoksa ben mi?

Türkiye’de laik kesimde geçici bir varlık olma bilincinin pek gelişmediğini zaten biliyorduk. Bu dünyada kendisini ev sahibi diğerlerini misafir sanarak yaşamaktaydı çoğu.
Günlük konuşmalarında bolca ‘fani olmak’tan bahsedenler ve halihazırda iktidarda olan partiyi düşüncelerinin yaşamsal simgesi olarak görenler arasında ise bu bilincin hiç mi hiç oluşmadığını 13 yıldır birbirinden çarpıcı örnekleriyle görüp durmaktayız. Eskiden ‘muhafazakar kesim’ olarak anılırlardı. Bu kişilere şu anda bakıldığında görülen odur ki, yani sözlerine değil davranışlarına bakıldığında, herşeyi, bütün dünyaları istiyorlar ve dolayısıyla kesinlikle geçici olmadıklarını düşünüyorlar. Güce, paraya, makama, lükse karşı mutlak, kesintisiz bir yöneliş ve bunların engellenmesine karşı şiddetli öfke ve hiddet içindeler. Engellenmelerle çeşitli rasyonalizyonları kullanarak başa çıkmaya çalışıyorlar. Örneğin avuç dolusu alkışlanmadıklarında, eleştirildiklerinde ya da protesto edildiklerinde bir an bile duraksamaksızın bunun arkasında Otpor, Faiz Lobisi, Yahudi Diasporası, Masonlar, Dış Mihraklar, İntergalaktik güçler, Üst Akıl, Lufthansa Terör Örgütü, BBC Terör Örgütü, Alman İstihbaratı, Paraleller ve benzerlerini arıyorlar. Benim naçizane görüşüm ise parayı ve gücü buldukça bu dünyaya olan düşkünlüklerinin iyice açığa çıktığı yolunda. Ayrıca bu konunun az önce saydığım ve mahalle kıraathanelerinde kullanılan basit rasyonalizasyonlardan çok daha ikna edici açıklamalar gerektirdiği kanısındayım. Eski muhafazakarlardaki lüks tutkusu ile para ve güce bu aşırı düşkünlük nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabını bundan 20 yıl kadar önce (Eski Türkiye’de) muhafazakar kesimde bilgi-bilinç sosyolojisini, epistemolojik kopuşu, Freud ve Lacan’ı, postmodernizmi, iktidarı,devletin ideolojik aygıtlarını, toplumsal tarihi, Medine Vesikası’nı tartışan insanlardan almak isterim aslında. Tabii eğer aralarında güce, makama ve paraya tapmayan, iktidar sofralarına kurulmayan, dünya liderlerine gönüllü kulluk ve memurluk etmeyen ve hâlâ eleştirel analiz yeteneğini koruyan bir fani kaldıysa. Böyle biri hâlâ varsa ona bir iki soru daha sormak isterim.
camide protokol

Yukarıdaki fotoğraftaki cemaat ile bürokratik zevat arasına kırmızı şerit çeken düşüncenin
psikopatolojisini biraz irdeler misiniz zahmet olmazsa? Camilerde cemaatten ayrı ve’protokol’ adı
verilen bir insan tipi tarihsel olarak ne zaman türemiştir? Bu insan tipinin doğuşuna bir katkınız olmuş
mudur? Herkesin eşit olduğu, safların özgürce sıraya dizileceği vaz’edilen bir dinî mekanı bu hale getiren akıl hangi ‘Üst Akıl’dır? Bu davranışın dini kökenleri nereden kaynaklanmakta, hangi ilahi metinlere dayanmaktadır? Camilerde cenazeler musalla taşlarında beklerken ezan saatlerinin siyasilerin gelişlerine göre değiştirilmeye başlanmasının; cami içlerinde, avlularında siyasi konuşmalar yapılıyor olmasının Türk Sağı’ndaki tarihsel, sosyal, psikolojik, dini ve ahlaki kökenleri nelerdir?
mimari
Bu fotoğrafta ise ‘Bursa’nın Tokileri’ görünmektedir. Bursa’nın ufak tefek taşlarından bu noktaya nasıl gelinmiştir? Turgut Cansever hayatta olsaydı acaba ne düşünürdü? Arkada Ulucami ve onu çevreleyen Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerini görünmez hale getiren bu mimari şaheserler(!) ne tür bir kültürel/sanatsal uyanışın eseridir? Osmanlı başkentindeki bu ‘Yeni Osmanlı’ estetik anlayışı nereden temellenmektedir? Bu hallere katkınız nedir? Yoksa bu bariz bir rönesanstır da batı hayranlığıyla malul akıllar mı bunu algılamaktan acizdir?
Sizlerden önce bazı solcu eskileri, bütün bilgi birikimlerini ve zihinsel enerjilerini 12 Eylül faşizminin gölgesinde yeşeren yeni vahşi kapitalizmin reklam ve propaganda hizmetlerine sundular ve bunun dünyevi meyvelerini topladılar. Onlardan farkınız var mıdır, varsa nedir?

ses2

 

 

 

 

 

 

90’ların İstiklal Caddesi’nden mezunum. O yıllarda cadde bir kültür-sanat merkezine dönüşmüştü. YKY’de Enis Batur dergi çıkarır, Ses Tiyatrosu’nda Ferhan Şensoy olay yaratır, Kaktüs’te İlhan Berk şiir yazar, Robinson Crusoe kitapçısının üst katında Mehmet Güreli resim yapar, Emek Sineması’nda festival filmleri oynar, Kemancı’da gencecik Teoman ve Şebnem şarkı söylerdi. Tabii aynı zamanda 80’lerden kalma belalı bir yüzü de hâlâ vardı İstiklal Caddesi’nin. Bu da biz Beyoğlu çocuklarını bütün sanat dalları ve hayat tarzlarıyla iç içe olmaya götürdü. 2001 krizine kadar süren bu dönem neslimizi derinden etkilemiştir.

Sonraki 14 yılsa… Sonraki 14 yıl işte.

Edebiyat ortamımızı ifsad etmekle meşhur bir mahlûkun fakire yapıp ettiklerini geçen ay şuracıkta ifşa etmiştim. O yazıyı yayımlamakla muradım Arslanbenzer nam pisliğin titreyip kendine gelmesi filan değildi. Böyleleri iflah olmaz: Sudaki kendi suretine âşık olmuş bir narsist, artık nereye baksa o “mükemmel” imgesini arayacaktır. Kendisini başka nefslerin aynasında görse, onun hayal ettiği öz surete muhalif herhangi bir yansımayı şiddetle reddedecek, gücü yeterse aynayı kıracaktır. Kendi nefsine kul olan, gerçek mabuda kulluğa yol bulamaz. Mabudu Allah olmasa da hariçteki herhangi bir şeyi mabud edinen gafil, hariçteki şeyde sübut olmadığını, onun da fani olduğunu ve sair oluş ve bozuluşları müşahede ettikçe ondan yüz çevirip Hakk’ı bulabilir. Ama nefsine kul olmuşların vay haline! Nefsi de her koşulda değişse bile, her halini ona güzel göstereceğinden, onu kınaması mümkün olmayacaktır. Dışarıdan bir uyarı yapıldığında da ona bir fayda gelmez. Çünkü o tüm bu uyarıları ilahına yapılmış birer saldırı gibi görecektir. İlahına saldırılan her mümin bir şekilde bu saldırıya cevap verir. Ama bu cevaplar da mümini olduğu o dinin ilkeleri içinde olur. Oysa nefsine tapan kişinin vereceği cevapta ahlakilik olmaz: O her türlü çirkefi, pisliği meşru sayar.

Velhasılıkelam Arslanbenzer iflah olmaz. Muradım bu pisliği hâlâ adam yerine koyanların iflahıydı. Ama ondan da umudum kalmadı. Geçen ayki yazıdan sonra, en azından şöyle demelerini ummuştum: Adamın anlattıkları doğruysa haysiyetsizce işler yapmışsın. Ya bu haysiyetsizliği bertaraf edecek bir cevap ver ya da meclisimize uğrama. Heyhat, ne kadar ahmakmışım! Arsıza sus diyecek, haksıza haksızsın diyecek edebî bir kamuoyumuz vardır sanmakla ne büyük bir ahmaklık etmişim! O arsız sustu; tek bir söz edemedi. Ama onu adam sayanlar da sustu. Arslanbenzer de onların suskunluğundan aldığı cesaretle bu hafta tekrar fitneciliğine devam etti. Televizyon kanalı yöneticilerine benim Aleviliğimi hatırlatıp “haydi iş verin” dedi. Böylece bizi işsiz bırakmaya çalışarak haysiyetsizlik sınırını da aşıp kahpeliğe terfi etti. Bu kahpeliklerini de teşhir ettiğim halde, o hayal ettiğim edebî kamuoyundan ses gelmedi.

Dün akşam bir dostum arayarak bu meselenin iki tarafa da zarar verdiğini, suhuletle çözülmesinin elzem olduğunu söyledi. Önerdiği çözüm basitti: Arslanbenzer bir daha fakirin adını anmayacak, fakir de dünyada Arslanbenzer nam bir pislik yokmuş gibi davranacakmışım. Ne kadar kolay, değil mi? Hem de eşitlikçi bir çözüm. Peki, bu pisliğin ettiği hakaretler, kalkıştığı fitneler ne olacak? Bunlardan nadim olduğuna dair bir emare var mı? Yok! O halde neden ben haysiyetsize haysiyetsiz, kahpeye kahpe demekten dur edeyim ki kendimi? Maslahat adına mı? Hayatımın hiçbir döneminde idare-i maslahatçı olmadım. Gücüm yettiğince Hakk’ı tuttum. Allah beni şaşırtmazsa bu yolda yürümeye de devam edeceğim.

Ey azizan, bu arsızın işleri idare-i maslahatla izale edilecek hali çoktan aşmıştır. İşbu sebeple, bir hudut çizmek elzem olmuştur. Bugünden itibaren,
1. Arslanbenzer nam pisliğin dergisine, internet sitesine, yayınevine eser veren kimselerin benimle hiçbir hukukları kalmadığını beyan ederim.
2. Sahibi, yöneticisi olduğu dergi, gazete, internet sitesi gibi herhangi bir mecrayı bu pisliğin eserleriyle necis hale getirenlerle de hiçbir hukukum kalmayacaktır. Maişet meseleleri bu ilkenin dışında tutulacaktır. Yani bu madde Arslanbenzer’e işverenleri kapsamaz. Kimsenin ekmeğiyle oynayacak değiliz.
3. Arslanbenzer’e ait olmasa da sayfalarını onunla pisleten bu mecralara eser verenlerle de hukukumuz bitmiştir.
4. Arlanbenzer’in konuşmacı, sunucu, moderetör olacağı herhangi bir etkinliğe katılanlar da tarafımca aynı şekilde değerlendirilecektir.

Çünkü necasetin bulaştığı bir ortamda hayır da hasenat da mümkün olmaz. Allah cümlemize necasetten taharet nasip etsin.

192185946254

Biz yetimler, tek kollu boksörler
Saye-i safkında yetiştik o cangılın
Sevildik yeterince, böylece bildik yeterince sevilmek hiç sevilmemektir
Bildik, bildikçe bilendik
Kan portakalları büyütürken, ne fuzuli izahatti bize elmalarla armutlar toplanmaz
Vicdansız değildik, biz bu vicdansızlığı hakkettik

İbret değil veridir bize Habil ile Kabil
Biz yetimler, tek kollu boksörler
Hayaletler büyüttü bizi
Ve “yaşayanların gözünde ölüler, her an yeniden ölürler”
Şimdi o hatıranın saye-i safkında üşüyorum
Kışlanın önünde redif sesi var
Başım ağır geliyor, düşüyorum

gleenz tees rubik

 

Bir rozet bir insan, iki rozet iki insan, üç rozet deli.

Tabancayı doğrultup “Seni basen anıtına çeviririm” diye bağırdı adam. “Şarjörüm makarna dolu.”

Yansıtmalı bir sunumda en güzel kısım, “Teşekkür Ederim” kısmıdır.

Binlerce vatandaş ellerini aynı anda semaya kaldırmıştı. Coşkuluydular, kıpır kıpırdılar. Mesir şenliğindeydiler.

Maksimum deve hörgücü ikidir. Böylece ikiye de belli bir saygınlık verildi.

Muğlak kelimesindeki Ğ kendisini en iyi hissettiği yerdedir. Mutlaktaki T gibi.

Sihirli mantar saçmalığına inanmıyorum. Geçen akşam 90’lar partisinde George Harrison’la birlikte yedik. Hiçbir şey olmadı.

Bir adamın kel olduğunu başında şapka varken bile anlayabilirsiniz. Şapka takan keller kadınlara selam vermeye can atmaz.

Asilzade kurbağalar “frak” diye bağırır.

İnsanların da korna çalabildiğini farz etsene. Bankalarda, bilet gişelerinde, otobüs kuyruklarında. Uff! Düşünmesi bile kafamı şişirdi.

İcat edildiklerinden beri sahtesi en çok yapılmış üç şey; aşk, para ve öksürük.

“Hafızanı da tevazun gibi koru” dedi Aleksi Pavloviç. “Unutma; kumun tarihi kayayla başladı.”

Antony+Gormley+Field+Bir gider, bin gelirler.

 Illustration for Don Quixote (Salvador Dali)

Illustration for Don Quixote (Salvador Dali)

Ever since Cervantes’ masterpiece was published, so many things were said that there is probably nothing new for us to say. But academic “verbalism” makes us to read it again and again and to say something about it. And fortunately it does so. This essay is going to propose a theological reading attempt —which has been attempted—, an analogy —which has also already been proposed— and a modest opinion —hopefully not opined yet.

What kinds of readings are possible?

Is Cervantes’ Don Quixote simply a satire on the harmful effects of bad literature or is it more than that? Although in prologue he depicted his aim as “fixed on the destruction of that ill-founded edifice of the books of chivalry”, nevertheless, thanks to his masterpiece, Cervantes had “mortally” gone beyond his aim. Despite all the differences between them, all the critics agree on only one issue that Don Quixote is the first ‘modern’ novel. Here is where the differences start to appear. For instance, Welsh mentions literary realism: “Don Quixote was seen to be not simply a satire on chivalric romance but an alternative narrative of the kinds of things that really might happen if an elderly gentleman set himself up as a knight errant in the modern world.” However, according as she likes, another one can read it as a fantastic novel. It also provides infinite opportunities to read to all the critics who want to read it through their own methods of criticism: For instance, to Marxists “master and servant dialectic”, to feminists “Dulcinea’s impossible femaleness” or “Don Quixote’s ridiculous moralism” and to theological critics almost a saint.

Among all the theological commentaries, the most extreme commentary is probably Unamuno’s. In translator’s introduction of Unamuno’s Treatise on Love of God, Nelson R. Orringer says that “Unamuno holds that Don Quixote should be ‘the national Bible of the patriotic religion of Spain’”. Due to the fact that author of this essay is not a Spanish, although he cannot read the book as Bible, fortunately the book provides sufficient materials for theological readings also for non-native readers. As a matter of fact, this essay will not try to comment any theological statements or behaviours which are consistently repeated throughout the book[1], its method will be comparison, analogy and roughly symbolic interpretations.

Don Quixote: an exemplar of Christian faith or an imitation of Christ?

If it is necessary to describe Don Quixote with his the unique feature, he can certainly be characterized by his madness. In accordance with theological approach announced in the introduction, a “reasonable” description of his madness is found in Paulson’s Don Quixote in England: “The madman can become God’s fool and an ideal of honour or simplicity against which the real world is measured and found wanting.” As he establishes a correlation between Don Quixote and Erasmus’s Praise of Folly, Paulson says that “From Erasmus, Cervantes takes the idea that folly can be higher wisdom; he follows Erasmus in contrasting simple Christian “folly” with scholastic reasoning, which seen from direction is transcendence.” Quixotic madness is originated from a preferred foolishness which belongs only to God: “Because the foolishness of God is wiser than men; and the weakness of God is stronger than men” (King James Version Corinthians 1:25). Although he is obviously conscious of what people think about him and especially about his madness, nevertheless he pays no attention to these estimations: “For the wisdom of this world is foolishness with God. For it is written, He taketh the wise in their own craftiness” (Corinthians 3:19). Last but not least, his madness is a kind of accepted foolishness: “We are fools for Christ’s sake, but ye are wise in Christ; we are weak, but ye are strong; ye are honourable, but we are despised” (Corinthians 4:10).

The fact is that, Don Quixote’s thorough faith in God is witnessed by all the readers. The question is that, thanks to his faith in God and his becoming “God’s fool”, will he merely be canonized as a saint, or is he Christ, in and of himself? Although literature history was full of examples of the analogies between Don Quixote and Christ, the most obvious and listed version of these is Rodó’s; if it is quoted as summarized:  Christ attributed his ancestry to virtuous king and was of the blood of David. Don Quixote says to Sancho that “the sage who shall write my history will so clear up my ancestry and pedigree that I may find myself fifth or sixth in descent from a king”. Christ was born in a humble village which his cradle raised from darkness. Don Quixote was also of a village called Argamasilla which lives in the memory of the world, only through his name. Jesus himself was called “the Galilean” and the Knight also added to his name “la Mancha”, due to their regions’ name. Prior to getting to work on redemption of humankind, Christ wanted to be consecrated by hands of John the Baptist. Don Quixote wanted to be dubbed knight by “Castellan”. Christ spent forty days and forty nights in seclusion of the desert. In his penance, Don Quixote spent many days in Sierra Morena. There were harlots at Jesus’ side and they were purified by his charity. Maritornes and party girls were transfigured by Don Quixote’s gentleness. Jesus said: “Blessed are they who suffer persecution for justice”. By way of unheard-of fearlessness, Don Quixote broke the chain of galley slaves. Christ attracted and retained his cohort with the promise of the kingdom of heaven. Don Quixote attracted his cohort (which consists of only one man who represents the humming human choir) with the promise of being the governor of the island. Jesus healed the sick. Don Quixote helped people who were aggrieved and poverty stricken. Christ conjured the souls of damned. Don Quixote was preoccupied with enchantments of remedy. Nor Jesus was wanted be recognized as Messiah by common sense, neither Don Quixote as knight-errant. Jesus was mocked and ridiculed due to his messianism; as Don Quixote’s chivalry. Mother and brothers of Jesus sought to discourage him and he had to say: “I have no mother or brothers”. Don Quixote was opposed and obstructed by his housekeeper and his niece in his own home. Jesus overthrew the tables of the merchants and the chairs of the salesmen of doves. Don Quixote ruined the scene of the puppeteer. Jesus made priests of Jerusalem indignant because he was celebrated by the masses as Christ. Don Quixote made an arrogant and silly priest indignant because he was celebrated in house of the Dukes. Both of them suffered persecution later than celebrations; they were both jeered and received with ignominy. Jesus was denied by Peter. Don Quixote was denied by Sancho. Jesus was exposed by the label of “This is the King of the Jews”. Don Quixote was exposed by a parchment stitched on his back “This is Don Quixote of La Mancha”. Samson Carrasco was the Judas given to Don Quixote. A tax collector, Saint Mathew, wrote the Gospel of Christ, and another tax collector, Miguel de Cervantes wrote Don Quixote’s gospel.

Good grief! Why did not Christ die?

All things considered, it is clearly seen that on the basis of such an analogy between Christ and Don Quixote, two distinctive readings are possible: naive (romantic) or cynic. In point of fact, even though Unamuno deserves this appointment, for the sake of the quotation below, I am appointing José Ortega y Gasset as the representative of the romantics: “One could write the Names of Don Quixote, because in a certain way, Don Quixote is the sad parody of a more divine and serene Christ: he is a Gothic Christ, torn by modern anguish; a ridiculous Christ of our own neighbourhood, created by a sorrowful imagination, which lost its innocence and its will and is striving to replace them.” Opposite to this aspect, other one can be placed that Christ fought a pointless fight based on his very own individual delusions renounced by him on his deathbed. Even though he was under coercion, Don Quixote accepted worldly reality and rejected the Bible and tradition: “Good news for you, good sirs, that I am no longer Don Quixote of La Mancha, but Alonso Quixano, whose way of life won for him the name of Good. Now am I the enemy of Amadis of Gaul and of the whole countless troop of his descendants; odious to me now are all the profane stories of knight-errantry; now I perceive my folly, and the peril into which reading them brought me; now, by God’s mercy schooled into my right senses, I loathe them.”

As a matter of fact, there is another possible reading but it is a most cynical one. Whereas the Church appointed me as devil’s advocate, let me declare it: Humankind had never wanted what makes them remember celestial principle during all the ages. By that time, they had endured it by killing the messenger. However, they did not want any sacrifice on their account anymore. Because they learned that any sacrifice will require a compensation of remembering and blessing name of the person who sacrificed himself for them. They did not want any sacrifice because they did not wanted any communion: they had not endured to feel the taste of his body and blood. Don Quixote must have been converted. He must have been sent back home in order to age and die on his bed, just like them.

Consequently, the atonement was not paid: “all of you are still sinners!”

 

 

 


Works Cited:
Cervantes Saavedra, Miguel de. Don Quixote. Trans. John Ormsby. London, 1885.
Holy Bible. King James Version. New York: Harper & Brothers Publishers, 1957.
Ortega y Gasset, Jose. Meditations on Quixote. Trans. Evelyn Rugg and Diego Marin. Urbana: University of Illinois Press, 2000.
Paulson, Roland. Don Quixote in England. London: The John Hopkins University Press, 1998.
Rodó, José Enrique. «El Cristo a la Jineta.» El Mirador de Próspero: Obras Completas de José Enrique Rodó. Madrid: Aguilar, 1967. 538-539.
Unamuno, Miguel De. Treatise on Love of God. Trans. Nelson R. Orringer. Urbana: University of Illinois Press, 2007.
Welsh, Alexander. “The Influence of Cervantes.” Cascardi, Anthony J. The Cambridge Companion to Cervantes. Cambridge: Cambridge University Press, 2002. 82.
Ziolkowski, Eric Jozef. The Sanctification of Don Quixote: From Hidalgo to Priest. Penn State Press, 1991.

[*] This essay was published in DailySabah on April 17, 2015

[1] For further reading about religious approaches on Don Quixote and their historical development, see Ziolkowski, Eric Jozef. The Sanctification of Don Quixote: From Hidalgo to Priest. Penn State Press, 1991.