Sevgili Marina,

Beni ne kadar çok kırdığının farkında olmamanı şu an bulunduğumuz yüksek rakımlı tepelere bağlıyorum. Bana yönelttiğin suçlamaları o vakitler konuşarak aştığımızı sanıyordum. Böyle önemli bir projenin ortasında eski defterleri açmanın ikimize de faydası olmayacağını bilmen gerekiyordu. Ama siz kadınlar, ne kadar da iyi birer koleksiyoncusunuz. Güzel hatıralarda unutkan, kötü hatıralarda pek cimri olursunuz. Her yerde ve her koşulda insanın kendini kötü hissetmesini sağlamayı becerirsiniz öyle değil mi? Mesela biz Klimanjaro’ya tırmanan iki dağcı olsaydık, tam da zirveye yüz metre yaklaşmışken o buz gibi soğuk ve canımızı almaya yeminliymiş gibi görünen kayaların arasında birden bire durup Ernest Hemingway’in kızı ile tanıştığımız o partiyi hatırlatır “O kıza kanepe ısmarlamaya ne gerek vardı?” diyerek kararırdın. Sonra birdenbire seni hiç sevmediğimi, seninle oynadığımı filan söyleyerek salya sümük hıçkırmaya başlardın. Ama genç hanım, unuttuğun bir şey var: Orada, binlerce metre yüksekte gözyaşlarının bir kıymeti olmazdı. Donup kalan yaşlar aşağıya doğru buzdan misketler gibi yuvarlanırdı. Bazı şeyleri durup durup kaşıyorsun gibime geliyor. Hem kendi ağzınla söyledin, Vegas’taki o kadın bir kere fahişe filan değildi. Hiç kocası olan bir fahişe olur mu? Evet tamam adam son derece öfkeliydi fakat meseleyi anlayınca silahını filan indirmişti zaten. İnan bir an bile korkmadım. Çünkü senin çıplak dediğin şey, bluzunun üstüne dökülen domates çorbasının marifetiydi.  Çok içmişti, ben de ‘birer çorba içelim, kendimize geliriz, oyuna öyle devam ederiz’ demiştim. Çok ısrar etmeme rağmen işkembe içmedi. ‘Sarımjak kokarj şimdi’ diyordu. ‘İçkiliyken racon işkembe çorbası içmektir, sarımsak ve sirkedir seni ayıltan’ filan dediysem de fayda etmedi. Domates çorbasında ısrar etti. Tabi ki çorba boşa gitti, ayılamadığı için doğru dürüst tutamadı kaşığı. Çocuk gibi üstüne döktü. Yalanım varsa gözüm çıksın. Buna inanmıyorsan benim neden çıplak olmadığıma bir açıklaman var mı? Sen olayları uygun malzemelerle bir magazin çorbasına dönüştürüyor sonra da üzerime boca ediyorsun. Sonra uğraş dur çıkarmak için o lekeleri. Bak senin yüzünden yolculuğumuzun ayrıntılarından bahsetmeye bile vakit kalmıyor. Yolculuk deyince şimdi mektubunun sonunda bana attığın taşlar geldi aklıma. Yok futbol topuymuş yok bilmemneymiş. Ben sana Çin’de bisiklet yok mu dedim? Bu satırların kendi kendine ne kadar öfkelendiğini gösteriyor. Bisikleti bile kalbimi kırmak için fırsat olarak görüyorsun. Yazıklar olsun. Evet belki bu projenin ilk tasarlandığı tarihten çok farklı bir noktadayız fakat senin bu dokundurmaların sürerse korkarım bir ayrılıktan çok daha fazlası yaşanacak. Çin hükümetinin yıllarca projeye izin vermemesi meselesi ise tamamen adamların kırtasiye tipi bürokrasisi ile ilgili. Bir dilekçeye on ay sonra cevap verenlerden ne beklenir? Peki verdikleri ilk cevabı hatırlıyor musun? Tam olarak şöyleydi: “Duvara badana yapılacaktır.” Yani hafızanı tazelemek isterim; o badanayı bekledik biz tam iki yıl. Bir de hafıza konusunda lepistesten farkım yokmuş. Vur, alttan alttan vur. Olsun, ben lepistes olmaya razıyım. Peki sen pirana olmayı kabul ediyor musun? Her şeye rağmen sevgiler.

 Uwe.

İlkokulda Altı Parmak Ali dediğimiz bir çocuk vardı. Sağ elinde iki tane başparmağı vardı. Daha doğrusu başparmak, bir noktadan sonra ikiye ayrılıyordu. Çok iyi voleybol oynardı Ali, herkesten daha iyi smaç vurur, kurtarılmayacak topları kurtarırdı. Bu başparmak arızası, eminim hayatta ona pek çok zorluk çıkarmıştır, özellikle kalem tutmakta bayağı zorlandığını hatırlıyorum. Ama, tuhaftır, voleybolda işe yarıyordu.

Altı parmak durumu Ali’ye özgü olmasa gerek. Soyadı Altıparmak olan insanlar var, eski futbolcu Ogün Altıparmak mesela. Ogün’de olmasa da, babasında ya da atalarından birinde gerçekten altı parmak vardı büyük ihtimal.

Neyse, bir gün eve dönerken Altı Parmak Ali’yle birlikte yürüyorduk, ilkokulun son yılıydı galiba. Uzun ve dik bir merdivenin önüne geldik. Alternatif olarak daha yumuşak yokuşlu bir yol da vardı. Ama ben merdivene yöneldim. “Sen kendini zorlamasan iyi olur” dedi Ali. “Neden?” dedim. “Sende kalp pili var ya!” dedi.

Kalp pili mi? Yok, daha neler.

Sonradan aklıma geldi, ben daha birinci ya da ikinci sınıftayken öyle bir palavra atmıştım. Önceki gün televizyonda görmüştüm, kalp pili takılan bir adam vardı. Acayip ilgimi çekmişti. Sonraki gün de, “bende kalp pili var” diye sallamıştım bir grup çocuğa. Ali de aralarındaydı demek.

Ali’ye de söyledim o gün palavra attığımı. Yüzünde derin bir hayalkırıklığı ifadesi oluştu. Bana ihtimam gösterirdi Ali, başkalarıyla ileri geri konuşur, dalaşır, ama bana hep saygılı ve nazik davranırdı. Belki bana karşı bütün davranışını bu kalp pili palavrası belirlemişti. Bunca yıldır bana her baktığında, kalp pili taşıyan cılız ve hasta bir çocuk görmüştü. Belki o yüzden hep beni kollama gereği duymuştu. Kendi çift başparmağıyla benim kalp pilim arasında bir özdeşlik kurmuş olması, bu yüzden beni kendine özellikle yakın hissetmiş olması da mümkün. İşte o hayalkırıklığı dolu bakışın içinde, bir şeylerin yıkılışı da vardı. O günden sonra pek samimi değildik artık.

Ben ise öyle bir yalan attığımı unutmuştum bile. Ama bu yalan belki Ali’nin gözünde olduğu gibi başka çocuklarının gözünde de beni başka bir yere yerleştirmişti. Belki benim arkamdan kendi aralarında “biliyor musun onda kalp pili varmış” diye konuşmuşlardı. Hatta bu durum benim topluluk içindeki konumumu değiştirmiş, kişiliğimi belli bir yönde etkilemiş bile olabilir. Ne tuhaf!

Buradan, bir şekilde, “nasıl bir CHP” sorunsalına bağlarım diye düşünüyordum ama bir ağırlık çöktü, korkarım yapamayacağım. Başka bir sefere artık.

Bugünkü (11 Ağustos 2011) Taraf gazetesinin kültür-sanat sayfasında Murat Şevki Çoban imzasıyla ve yukarıdaki başlıkla çıkan hayli ilginç haberi ilginize sunuyorum:

Sanıyor musunuz ki büyük yazarlar kitaplarını yayımlarken hiç zorluk yaşamadılar? 15 yayıncının geri çevirdiği dünyaca ünlü yazar da var, beceriksiz olduğu için beğenilmeyen de, bu kitap satmaz denen de.

“En iyi intikam şekli başarılı bir yaşam sürmektir” sözünü Frank Sinatra’nın söylediği kabul edilir. Yazarlığa ömrünü vakfetmeyi kafasına koymuş kimse, her şeyden çok yayımcı ve editörlerden gelecek ret mektuplarına hazırlıklı olmalıdır. Fakat ünlü yazarların kariyerlerinin başlangıç evrelerinde yayınevlerinden aldıkları ret mektupları su yüzüne çıktığında, “Bu mektubu yazan adamın aklı neredeydi” demekten kendini alamaz insan. İşte ‘son gülen iyi güler’ sözünü hatırlatan ünlü yazarlar ve aldıkları ret mektuplarından bazı alıntılar:

Sylvia Plath: Dikkate almamızı gerektirecek kadar özgün bir yetenek kesinlikle bulunmuyor.

Rudyard Kipling: Sayın Kipling, çok üzgünüz, ne yazık ki İngilizceyi etkin biçimde kullanamıyorsunuz.

J.G. Ballard: Bu kitabın yazarı psikiyatrik yardım alacak noktayı çoktan geçmiştir.

Emily Dickinson: [Şiirleriniz] güzel oldukları kadar kusurlu da ve genel olarak gerçek şiirsel niteliklerden yoksunlar.

Jack Kerouac: Çılgın ve karışık yazı şekli, Beat Kuşağı’nın hararetli yolculuklarını güzel bir biçimde ifade ediyor. Peki bu yeterli mi? Bence değil.

William Golding (Sineklerin Tanrısı hakkında): İpe sapa gelmez, sıkıcı ve saçma bir öykü.

Stephen King (Carrie hakkında): Olumsuz ütopyalara değinen bilimkurgu kitaplarıyla ilgilenmiyoruz.

Ayn Rand (The Fountainhead/ Hayatın Kaynağı hakkında): Keşke böyle bir kitabın okuru olsaydı. Ama yok. Satmaz. (Atlas Shrugged/ Atlas Vazgeçti hakkında): Kitap çok uzun. Çok uzun pasajlar var. Bu kitabın satmayacağını ve dolayısıyla yayımlanamayacağını söylemekten üzüntü duyarım.

John le Carré (Soğuktan Gelen Casus hakkında): Le Carré dünyasına hoş geldiniz. Kendisi gelecek vaat etmiyor.

George Orwell (Hayvan Çiftliği hakkında): Amerika’da hayvan hikâyeleri satmıyor.

J. K. Rowling: Harry Potter ve Felsefe Taşı, düzinelerce yayımcıdan ret cevabı aldıktan sonra, bir yayınevi sahibinin sekiz yaşındaki kızınının babasına kitabı basması için yalvarması sayesinde raflardaki yerini aldı.

Ursula K. Le Guin (Karanlığın Sol Eli hakkında): Okunamaz bir metin. Ana hatlarıyla o denli kuru, durağan ve havasız ki romanın özünde belki de var olan drama veya heyecan konudışı saçmalıklar uğruna feda edilmiş.

E. E. Cummings: Cummings’in ilk eseri Büyük Koğuş, 15 yayımcı tarafından reddedildi. Cummings, kitabı kendi imkânlarıyla yayımladıktan sonraa başyapıt olarak değerlendirildi. Büyük Koğuş, romanı yayımlamayı reddeden 15 yayımcıya ithaf edildi.

Marcel Proust (Kayıp Zamanın İzinde hakkında): Sayın dostum, boynumun üstü an itibariyle felç olabilir, fakat hangi akla hizmet bir adamın uyumadan önce yatağa gidişini 30 sayfa anlatıyorsunuz, anlayamıyorum.

Edgar Allen Poe: Okurlar tek bir öykü okumayı yeğler.

Joseph Heller (Madde 22 hakkında): Bu adamın ne demeye çalıştığı hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Belli ki yazar komik olmasını amaçlamış, hiciv yazmaya çalışmış bile olabilir. Ne var ki hiçbir entelektüel düzeyde komik olmayı başaramıyor.

William Faulkner: Yüce Tanrım! Bunu kesinlikle yayımlayamam.

Frank L. Baum (Oz Büyücüsü hakkında): Genç edebiyatından çok radikal bir uzaklaşma içinde.

William Shakespeare (Bir Yaz Gecesi Rüyası hakkında): 29 Eylül: Hayatımda gördüğüm en tatsız tuzsuz, tuhaf oyun.

D. H. Lawrence (Lady Chatterley’nin Sevgilisi hakkında): Kendi iyiliğiniz için bu kitabı yayımlamayın.

Vladimir Nabokov: Kuvvetli bir şekilde mide bulandırıcı, açık fikirli bir entelektüel için bile… Kitabın tamamı, korkunç gerçeklik ile ihtimal dahilinde olmayan düş gücünün belirsiz bir kesişme noktası niteliğinde. Sık sık sert, nevrotik bir hayal halini alıyor. Bin boyunca saklanmak üzere bir taşın altına gömülmesini tavsiye ederim.

Jorge Luis Borges: Tek kelimeyle tercüme edilemez.

• Yanlızlık bir yazım hatasıdır.

• Bir şeyi uzun süre bekledikten sonra umutsuzluğa kapılıp hiç içine sinmeyen başka bir şeye razı olduğun anda o beklediğin şey çıkageliyorsa ve onu mecburen hiç hak etmediği bir yere koymak zorunda kalıyorsan tetris oynuyorsun demektir. 

• “Karga olduğumu sanmıyorum ama artık neye vuruyorsan, o sesten korkuyorum. Bir davul ile bir peynir tenekesi arasında fark vardır, tıpkı bahşişle gazete kâğıdı arasında olduğu gibi…” diye bağırdı balkondan atletli amca.

• En güzel ‘hoş geldiniz’ diyen iki meslek: Hostesler ve piyanist şantörler.

• O akşam Taksiciler Derneği Burhaniye Şubesi üyeleri lunaparkta eğlenmeye gitmişti. Dönme dolaptı, elma kurduydu derken çarpışan otolara bindiler. Ne olduysa ondan sonra oldu. Gelin bundan sonrasını Akçay Polis Karakolu zabıtlarından okuyalım: “Soldan geniş alarak dönüyorum, geldi küt diye çarptı komiserim. ‘Yol versen ne olur lan’ dedim. ‘Dikiz aynasına bakmıyor musun deyus’ dedi bu. ‘Ayna mı var sanki lavuk’ dedim. ‘O elini indir’ dedi. Koltuğun altında sopa aradım, alışkanlık. Sonrası karanlık. Bunun kafasını kim yardı kuran nimet çarpsın ki hatırlamıyorum amirim.”

• Kalın kitaplardan korkarım. İçine tabanca ya da bıçak gizlenmiş olabilir.

• Sepette karınca, sinide kurbağa taşınmaz.

• “Park halindeki bir arabanın sürücüsünün kadın olduğunu nasıl anlarsın çocuğum?”

“Direksiyondan dumanlar çıkıyorsa sürücü kadındır.”

“Peki seyir halinde bir arabanın sürücüsünün kadın olduğunu?”

“Etraftaki arabalardan duman çıkıyorsa.”

“…Çocuklarıma geceleri Gorgol ve Pisake`nin öykülerini anlatıyordum. Onlar da her defasında `Hayır baba! Lütfen bize Gorgol ve Pisake`nin öykülerini anlatma!` diyorlardı. Fakat ben anlatmaya devam ettim. Çünkü çok yaramazlık yapıyorlardı…”

Yetişkinler için korku kitapları yayınlayan Asmaca yayınevinden çıkan kitap bu kez çocuklara hitap ediyor. Hikâye şöyle: Gorgol ve Pisake iki sidik cini. Bunlar geceleri altını ıslatan çocuklara musallat olup onları tersine çeviriyorlar. Tersine çevrilen bu çocukları kimse anlamıyor. Konuşabildikleri tek canlılar ise Gorgol ve Pisake. Onlar da zaten sidik cini. Çocuğa isterse onu düzeltebileceklerini, ama yapmasını istedikleri bazı şeyler olduğunu söylüyorlar. Korkunç bir takım şeyler. Tüyler ürpertici şeyler…

Yazar Can Kara kitapla ilgili bir söyleşisinde şunları söyledi; “Bu hikâyeyi anlatmadan önce çocuklarım altlarını ıslatıyorlardı, ama artık ikisi de kestiler. Ben korkunun bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bizleri `iyi` yapan aslında korkularımızdır. Hastanede kaldığım iki yıl boyunca bu konu üzerinde düşünmeye fırsatım oldu. Bazen heykelle yan yana oturur öylece düşünürdük.

Maalesef çocuklarımın velayetini mahkeme kararıyla elimden aldılar. Onları görmem artık yasak. Bunların hepsi anaları olacak o kadın yüzünden. Ama ben çocuklarım için yazmaya devam ediyorum. Onları son gördüğümde `Karanlık gecelerde arkanızdan bir el size dokunacakmış gibi olur. İşte o benim!` demiştim. Böylece benden uzak kaldıklarında bile yakın hissedecekler kendilerini”

(Bu haber ‘Littera-E’ edebiyat dergisinden alınmıştır.)

Amcam anlatır: Bundan kırk yedi şubat önce, bir anadolu şehrinin büyük ilçelerinden birinde, o yıl kurulan heyecanlı zabıta teşkilatı birkaç fakir mahalleye gece baskını yaparak korsan üretildiği ve dağıtıldığı gerekçesiyle tonlarca meşe odununu toplayıp yakarak imha etmiş. Güneş teneke çatıların arkasından turuncu soğuk göbeğiyle fırlarken şehir meydanında yakılan odunları uykulu, şaşkın ve yaşlı gözlerle izleyen ahaliden tek ve tırsak bir fısıltı yükseliyormuş: “Biz de yakacaktık.”

Konu İstanbul gazetelerine filan çıkmış ertesi günlerde. Ben bu hikâyeyi duyunca biraz araştırdım. Hakikaten böyle bir olay yaşanmış. Kaymakamın haberi var. O vakitler zabıta da bizim şimdi bildiğimiz gibi zabıta değil. Daha çok merkezi yönetim tarafından idare edilen bir kolluk gücü gibi. Ayrıca yanlış anlaşılmasın, doğu illerinden biri de değil bu. Hatta İzmir’e yakın bir şehir. Olay çok enteresan.

Gazeteciler gidiyor, birkaç kişiyle görüşüyor. Kaymakam da görüşülenler arasında. O gazete haberlerinden birkaçını buraya aynen alıyorum:

Akşam, 12 Şubat 1964

“ODUNLAR HASTALIKLIYDI”

Kaymakam Saffet Büyükbey iddialara cevap verdi: “Bakınız, evet yakılmıştır. Doğrudur. Yakılan odunun yekünü on altı ton gelmektedir. Biz bu odunlara izin vermedik. Bizden izin alınmadı. Bize sorulsa bunları almayın derdik. Ne yapıldı? Alındı. Bakınız bu odunlar Gürcistan’dan gelmiş. Kendi toprağımızın ürünü değildir. Bunlar marazlıdır, hastalıklıdır. Zabıta müdürümle istişare halinde nerelerde satıldığını belirledik. Sadece vergisi şusu busu ödenmemiş olsa el koyar gerekli tahkikatı yapardık, neden yakalım? Vatandaş şu soğuk kış günlerinde ne yapacak? Odunla, bulabilirse de kömürle ısınacak. Bunlar saf, iyiniyetli vatandaşımızı kandırmaktadır. Yakılmış olan odunlar böceklidir. Bu böcekler ise Anadolumuzda daha önce hiç görülmemiş bir hastalığın taşıyıcısıdır. Biz halkımızı ateşe mi atacağız? Diyorlar ki kurtluysa, hastalıklıysa onlar da yakacaktı siz de yaktınız. Bakınız biz açık havada kontrol altında yaktık. Biz buna imha diyoruz. Vatandaş bunu kendi üç göz odasında yakacak olsaydı Allah muhafaza ortaya çıkacak duman çok kimseyi telef edebilirdi. Bu böceklerin şakası yok efendim. Böcek dediğime de bakmayınız. Bakteri gibi bir şey. Bu konuda geniş malumata sahip değilim. Ancak sağlık müdürü ve zabıta müdürümüz birlikte bir karar verilmiştir. Basın mensuplarından rica ediyorum. Doğrusunu yazın. Bakıyorsunuz fakir mahallelerde halkın yok canına aldığı odunlar zorla alınmış gibi… Biz kimseyi mağdur etmeyiz. Devletimiz kâimdir. Gereken yapılacaktır.”

Tercüman, 13 Şubat 1964

“TAŞ MI YAKALIM?”

Ahali ile konuştuk:

Cevdet S. (57): “Efendim meşe değildi diyorlar. Yok moskoftan ajanlar göndermiş diyorlar. Komonistler getirmiş diyorlar. Aslı yok. Ben de aldım eve koydum beşyüz kilo. Bak kar yağmış. Kömür mü var? Ne var? Taş mı yakalım? Ucuza verdiler aldık. Hiç de böcekli filan değildi. Hem böcekli olsa ne çıkar? Çoluğumuza çocuğumuza yedirmeyeceğiz ya, pazardan pırasa mı alıyorsun? Yakacağız. Biz askerdeyken bitli fanilalarımızı yakardık. Yakınca hepsi geberirdi.”

Fahriye B. (29): “Abim çocukları yatırmıştım. İki çamaşır katlayayım dediydim. Kapı çaldı. Açtım, biz zabıtayız, odunlara bakacaz dediler. Bakın dedim, odunlukta duruyor. Vallahi başka da odunum yoktu. Gürcülerden almışlarmış. Gürcü filan bilmedim ben. Esmer bir adamdı. Bizim gibi konuşurdu. Yeldirmemi aldım peşlerinden gittim. Beyim kamyon şoförü, bağlamış malını gitmiş, herşey bana bakıyor. Yapmayın etmeyin ağam paşam dedim. Biz neyle ısınak? Sabiler var. Dinlemediler. Hepsini topladılar. Meydanda yığdılar hepisini. Hastaymış odunlar. Odunun hastası mı olur abim? Fide değil, çiçek değil. Ben anlamadım. Kaymakam dedi ki size vereceğiz odun. Hani beş gün oldu. Hani?”

Ulus, 15 Şubat 1964

“YAKMAK ÇARE DEĞİL”

Yaşanan hadiselere ilişkin olarak görüşüne başvurulan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof Dr. Yaşar Esasgil: “Ülkemize giren ürünlerin hastalıklı olup olmadığı araştırılmalıdır. Eğer hastalıklı ise ki buna yakacaklar ve mobilya eserleri de dâhil, yakmak çare değildir. Yakıldığında ister açık havada ister kapalı yerde ortaya çıkan kül bu zararlı virüsün izlerini farklı yerlere taşıyabilmektedir. Bu da bir anlamda salgın anlamına gelir. Bazı virüsler yakılarak yokedilemez. Söz konusu hastalığın ne olduğu hakkında ayrıntılı tetkik yapmak gerekir fakat bilinen bir bakteri türü ise yakmak değil uygun bir şekilde toprağa gömerek üzerini kireç ile kapatmak daha faideli bir yöntem olacaktır.”

Hürriyet, 16 Şubat 1964

“FUKARAYA HASTALIK, ZENGİNE KÖMÜR”

Bedri K. (36): “Gözlerim doldu inanın kocaman yangını görünce. Hem dumandan hem hüzünden. Varın görün ki devlet yakıyor bunları. Parasını vererek aldık. Zengin olsak kömür alırız. Ama kömür de bulmak şimdi karda sinek bulmak gibi. Kaymakam dermiş ki bizi hastalıktan korurmuşlar. Sobada yanınca zararlıymış. Biz zaten hastayız kaymakam beye böyle söyleyin. Ben lise okudum böyle bir şey duymadım. Cansız bir şey bu yakacak. Adı üzerinde: yakacak. Sen bir cepten alıp öbür cebe koydun bunu. Kim ısındı? Yıldızlar ısındı, kaldırımlar, sokak lambaları ısındı. Bakın benim dedem oduncuydu. Odunları bilirim, hiç de hastalıklı odun görmedim ben. Ağaç hasta olur, çocuk hasta olur, odun hasta olmaz. Odunda olsa olsa kurt olur. Onlar da yanınca kebap olur. Külü kalmaz. Ayıptır, yazıktır. Bekliyoruz şimdi hükümet bize tertemiz, saraylı, püripak bakire odun versin. Nah. Anca bekleriz.”

Gazeteleri karıştırdıkça şaşkınlıktan gülüyordum. Bir insan komik olmayan bir şeye güler mi? Gülüyormuş. Dudaklarım gerildi, kahkahalarım istemsiz gelişti. Birkaç gün sonra İstanbul gazeteleri olayı unutmuş tabi. Televizyon filan yok. Radyolarda türküler. Anlayacağınız meşe odunları duman olduğuyla, şehir halkı da kazma küreği yaktığıyla kalmış. Sizin de aklınıza takılabileceği gibi bu meşe odunlarını satan yahut getiren kişiler ortada yok. Ne basında ne başka yerde. Ne bir tutuklama ne de yasal işlem. Üstelik meseleyi asıl yönlendiren sağlık müdürü ve zabıta şefi de hiç konuşmamış. Kaymakam konuşmayın demiş herhalde. Neticede devlet gereğini yapmış. Odunlar imha edilmiş.

Peki sonraki günlerde yakacağı birdenbire meydanda Jean D’arc gibi ortadan kaldırılan vatandaşa kaymakamın söz verdiği yardım yapıldı mı acaba? O kış planlarını bu cenabet odunlara göre yapan hanelere biri el uzattı mı? Amcam: “Kaymakam, ‘ben yakacak sözü vermedim ki’ demiş. ‘Devlete güvenin, o sizi namerde muhtaç etmez’ demiş” diyor. Cevabını ben vereyim size: O günden sonra tezek, balta sapı, kamyon takozu, kapı tokmağı vs. ne bulduysa yakan mahallelinin evlerine iki hafta sonra teker teker bir Skoda yanaşmış. İkişer çuval iskemle bacağı ve kuru kozalak atıp gitmiş. Kamyoneti görenler ne plakayı okuyabildik ne de şoförü tanıyorduk demişler. Kaymakam dahil kimse üstlenmemiş bunu. Yalnız o akşam bir eve gelen şöyle gizemli bir telefondan bahsedilirmiş: “Bunları çorbaya doğrayın”

(*) Bu yazı tamamen hayal ürünüdür. Hikâyedir. Gerçek kişi ve kurumlarla bir ilgisi yoktur. Zaten benim amcam yok.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Karizmatik müzisyen Yaşar Kurt’un harika yorumuyla geliyor… Ah aman... Kulağımızın pası silinsin biraz…

AX U EMAN

ax û eman
êş û derdê vê dinyayê
çendî ez kuştim
çendî ez kirime vê belayê

çi dinyake pûç û vala
ax eman, eman eman

brîndar kirim
ez pîr kirim vê zeriyê
hişê min dibir
gava ew çû wê bêriyê

ne silavek ne dinêrî
ax eman, eman eman

evîndar im
dîtina te ji min re keder e
hêvîdar im
dilê min tu bibî ji xwe re

bêje were derman ji te re
ax eman, eman eman

AH AMAN
[Çev.: Ekşi Sözlük‘ten Jiro]

Ah, aman,
bu dünyanın acı ve kederleri
çoğu kez öldürdü,
çoğu kez belaya sürükledi.

Ne boş ve kof bir dünya,
ah aman, aman aman.

Yaraladı beni
bu genç yaşta aldı ömrümü
aklımı aldı
bu hasret aklıma geldiğinde.

Ne selam verdi, ne de baktı
ah aman, aman aman.

Aşığım,
seni görmek kaderdir bana.
umutluyum,
kalbimi yanına alırsan.

“Dermanın olacağım gel” de bana.
ah aman, aman aman.

chow hon lam / malezya

• Bir insanın kendi dirseğini yalayamayacağını savunan bilimsel bir makale okudum. Bence bilim adına çok üzücü bir tablo bu. Oysa bugüne kadar bir insanın kendi dirseğini yalayabilmesi sağlanmalıydı. Bu kadar fon nereye harcandı? Vergilerim nereye gitti? Ben kendi dirseğimi yalayamayacaksam, kendi dirseğime hakettiği ilgiyi gösteremeyeceksem nasıl çağdaş bir insan olabilirim? Teknolojik ilerlemeler bir insanın kendi dirseğini yalamasını mümkün kılana kadar herkesi bilim adamlarını protestoya davet ediyorum. Beyaz önlüklü  demogoji ustalarının “E sen de arkadaşının dirseğini yala, o da seninkini yalasın, o onun o onun derken toplumsal dayanışma doğsun” dediğini duyar gibiyim. Yok öyle efendim. Sen şişe dibi gözlüklü, ak saçlı biri olarak yan gelip yatacaksın ben de senin açığını bir başkasının dirseğinde kapayacağım? Adama sorarlar. Size köşe ayıran gazetelerin arka sayfalarına yazıktır. Burdan sesleniyorum: Derhal toparlanın. Dirsekleri ve dilleri düşünün. İşiniz ne.

• Voleybolun, arka bahçede çamaşır asan bir grup Slav kökenli kadın tarafından icat edildiğini biliyor muydunuz?

• Barmenin getirdiği çayı beğenmeyen kovboy silahını çekti: DEM! DEM! DEM!

•  ‘İnsanları dış görünüşüne göre değerlendirmek yanlıştır’ tezi arabanızla giderken size doğru baş parmağını sallayan bir otostopçu gördüğünüz an geçerli değildir. Neticede durup adamla satranç oynayamaz yahut onu on soruluk “Nasıl bir yolcusunuz: sünepe mi, yoksa bir sapık mı?” adlı teste tabi tutamazsınız. Saç sakal karışık mı? “Ay Necati yürü, seri katil olabilir.” Elinde BİM poşeti mi var? “Alalım şunu Necati, sevaptır.”

• Yaz tatilini babaannesinin köydeki evinde geçiren genç adam bir süredir geceleri sanki dev bir sigara izmaritinin üzerinde uyuyormuş gibi hissettiğinden şikayetçiydi. Ne doktorlar, ne mühendisler derdine çare olamadı. Bir sabah şilteyi kaldıran babaanne teşhisi koydu: “Sünger yatak sana iyi gelmiyor.”

• Pamuk helvanın nasıl yapıldığını gördünüz mü? Sanki bir hadron çarpıştırıcısının içinden mayası fazla kaçmış pembe örümcek ağları fışkırıyor. Mucizelere inanmayanlara şunu hatırlatmak isterim: Hindistan’ın güney eyaletlerinden birindeki üniversitenin sihirbazlık fakültesinde üç temel ders verilir:  Büyü Hayvancılığı, El Çabukluğu ve Pamuk Helva.

• Romanlar gazete manşeti olsaydı; Çavdar Tarlasında Çocuklar / J.D.Salinger: “OKULDAN KAÇTI, DİSKOYA GİTTİ”

Otomobille, 1970’lerde 3 dakikalık bir tur atmak isteyenler için geliyor… The Ides of March’tan Vehicle 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

– Başka ülkelerin müzikleri sizin müziğinizi nasıl etkiliyor? Türkiye’ye geldiğinizde Türk müziği hakkında bir araştırma yaptınız mı? Yaptınızsa eğer, bu müziği nasıl buldunuz?
– Başka yerleri gezmek, o yerlerin müziğini keşfetmek için bir imkân sağlar, ama biz o müziği araştırmayız, o müziğin kendisi bize ulaşır; karşılaştığımız insanlar, birlikte kaldığımız arkadaşlar ve dinlediğimiz kasetler yoluyla. Bu doğal bir şey. Örneğin Macaristan’da Macar müziği çalan insanlarla karşılaştık, fakat bunun bizim müziğimizi fazlaca etkilendiğinden emin değilim. Yeni tonları, melodileri, motifleri meydana getiren yaşamın kendisidir; onlar birden ortaya çıkarlar. Müzik bir nehir gibi değişir. Bazen yavaş ve sakin, bazen de bir şelâle gibi akar. Henüz Türk müziğiyle ilgili çok fazla “canlı” şey dinlemedik.

– Hangi enstrümanları çalıyorsunuz?
– Tost makinesi, çamaşır makinesi, tahta kaşıklar ve tabii ki balalaika, mandolin, akustik ve elektronik gitarlar, flüt, davul, Yahudi harpı ve klarnet.

– Müziği nasıl yapıyorsunuz?
– Biraz un, su, maya ve tuz koy, hepsini karıştır ve bu karışımın kıvamını bulması için bir saat bekle. Sonra onu fırına koyup 45 dakika pişir. Sakın yakma!
Bizim müziğimiz doğaçlamadır, çalmadan önce onu hazırlamayız. Fakat belli temalarımız vardır. Bazen çok değişik bir şey çıkar, kimi zaman da aynı formu sürdürürüz. Bu biraz da bizimle çalan kişilere bağlıdır.

– Yarın için bir planınız var mı? Bir son nokta, varmayı en çok istediğiniz bir amaç?
– Yarın ne olacak? Bir şekilde bugüne kadar geldik. Son nokta mı? Başlangıç mı? Bunları biz nasıl bilebiliriz ki?

– Yaşam felsefeniz nedir?
– Hayatı bir yol gibi görüyoruz, güneşe doğru yola çıktık. Gelecekte bir yerde evimize varacağımıza inanıyoruz. Önemli olan, günümüzü yaşamak, çevremizdeki insanları fark etmek ve onlara karşı iyi olmaktır. Müzik bunu yapmanın yollarından biridir sadece. Söze başvurmadan müziğe pek çok şey verebiliriz, insanların bunu hissetmesini sağlayabiliriz. Yaşam da müzik gibidir; çok farklı koşullarda farklı çalgılarla, bazen akortlu bazen de akortsuz yankılar, renkler, gürültü, hareket, geçiş, zamanlama, orkestrasyon, doğaçlama ve sezgi aracılığıyla akıp gider.

– Müzik dünyayı değiştirebilir mi?
– Lew: Biz dünyayı değiştirmek zorunda değiliz. Ona bakış açımızı değiştirmemiz yeterlidir. Ona sevgiyle de bakabilirsiniz, at gözlüğü takarak gözlerini yanılsamalarla köreltebilirsiniz de. Dış dünyaya baktığınızda, onun siizn bir parçanız, kalbinizin bir parçası olduğunu görürsünüz. O zaman değiştirmeniz gereken tek şeyin kendiniz olduğunu anlarsınız. Sorunuzun yanıtı evettir. Her ne kadar savaşları, çatışmaları, kavgaları ve diğer sorunları -sefalet, hastalıklar, ayrımcılık gibi- değiştiremesek bile yaşadığımız çevreyi epeyce değiştirebiliriz. Diğer insanlarla birlikte yaşayarak ve onların ihtiyaçlarına duyarlı olarak etrafımızdaki pek çok şeyi değiştirebiliriz.

Tigri: Müzik evrensel bir iletişimdir ve yaşamın tümüne ait duyguları ve düşünceleri bir anın içinde taşır. Müzik yaşamın ritmiyle ilgilenir, nasıl yürüdüğümüzle, kalplerimizin nasıl attığıyla, nasıl nefes aldığımızla. Bu suretle yaşamın döngüsünde büyük bir değişime yol açar. Meselâ müzik, çevresindeki hava moleküllerini harekete geçirerek çok sayıda farklı titreşimlere neden olur. Bazı tonlar vardır, onları duyabilirsiniz. Müzik ve onun ürettiği seslerin (bazı kişiler tüm seslerin müzik olduğunu söyler, hatta sessizliğin bile), binaların, bitkilerin, hatta kır manzaralarının fiziksel yapısını değiştirmesi mümkündür. Pek çok dalgalar ve frekanslar varlığımızın merkezine sızabilir ve onu olumlu ya da olumsuz biçimde değiştirebilir. Bu frekansların bazıları henüz keşfedilmiş değildir. Ancak bunlar üzerinde henüz yeterli araştırma da henüz yapılmamıştır. Özellikle nefesli çalgıların, nefes alışverişimizi nasıl etkilediğini ve hepimizin içindeki nefes alışverişin doğal yolunu nasıl açığa çıkardığını görebiliyorsunuz. Bir nefesli çalgı çalan herkes daha rahat nefes alıp verebilir, tıpkı ağaçların yapraklarını çalan rüzgâr gibi. Belki bir yerde nefes alıp verişin ve tüm yeryüzünün ahenkli yakınlığının bir anahtarı vardır. Edoostan picolo-flüte kadar her çalgıyla bir sesli yoga elde etmek mümkündür. Ben müzik aletlerini her şehrin, her kasabanın caddelerine, ormanlara, parklara çalınsın diye koymak isterdim, özellikle çocuklar için. Devletler konuşmak yerine birlikte çalmalılar ve bu birleşimden pek çok çözüm doğabilir. Düşünsenize, Birleşmiş Milletler’in bir orkestrası var ve “dünya müziği” ya da “dünyanın özgürlük müziği”ni çalıyor. Dünyanın her yerinden çok farklı renklerin, tonların ve izlenimlerin uyumlu bir şekilde bir araya geldiğini ve birbirlerini destekleyerek tüm yeryüzü kültürlerinin ahenkli birlikteliğini yarattıklarını bir hayal edin! Yepyeni, gizemli, çok sesli, çok renkli ve çok kültürlü bir yeryüzü ses kolajını düşünün… Yeni bir politika yapısı oluşturmak için. Ve böylece genellikle politikadan uzak tutulan çocuklar, doğayla olan dengemizi sergileyen gezegensel “senfoni” kongresine kolaylıkla katılabilirler.

– Ülkemizi nasıl buldunuz?
– Çoğu insanın misafirperverliğinden, açıklığından ve ufka doğru uzanan engin yeşil kırlardan çok etkilendik ve hâlâ etkileniyoruz. Pek çok insan müziğimizden hoşlanmışa benziyor. Genellikle durup dinliyorlar. Sokakta birinin bir şey yaptığını görmekten mutlu oluyorlar. Kimi zaman polis çalmamıza engel oluyor, ama genelde izin veriyorlar. Bazı arkadaşlar bunun müziğimizden kaynaklandığını söylese de, bilmiyorum, bana öyle geliyor ki bazı polisler de bizim müziğimizi beğeniyorlar. Konuştuğum biri, bizim çalmamıza polisin karışmamasına şaşırdığını söyledi. Farklı insanlar farklı yerlerde çalıyor, bazıları bir pasajın içinde biraz daha gizli çalıyorlar.
Bir gece saksafoncu, ateş dansçısı, solist ve davulcu gibi arkadaşların katılımıyla iki saat süren uzunca bir şenlikten sonra polisin biri bizi durdurdu. Arkadaşlarımız gitti ve ardından iki adam geldi. “Niçin durdunuz, çalmıyorsunuz?” diye sordular. “Polis yüzünden” dedim. “Polis mi, sorun değil, ben de polisim” dedi biri. Polis kimliğini çıkardı ve “Çalın!” dedi. İki dakika sonra diğer polis tekrar geldi. Aralarında biraz konuştuktan sonra bizimkisi “Üzgünüm, o şefimizdir, müziği kesmelisiniz” dedi. Gördüğünüz gibi bazı şeyler değişiyor galiba.

– Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
– İster bizim ister başkalarının olsun müziği duyan herkesin, kendi başına da müzik yapabileceğine inanmasını isterdim. Düşünceleri, duyguları, kelimeleri, sezgileri, rüyaları, izlenimleri seslere dönüştürmek için ve bu sesleri dünyaya yaymak, duvarları titretmek, vadilerde yankılatmak, rüzgârla uçmak, caddelerde dolaşmak ve ormanda dans etmek için…

– Size çok teşekkür ediyorum.

Not: İngilizce gerçekleştirip Türkçeye çevirdiğim bu röportaj Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.