Edward Hopper - Automat - 1927

U.S. ve diğerlerine

Gitme demiyorum, hobi olarak gene git
Biraz dolaş, hava al, hava ver, ekonomiye can ver
Köpeğini gezdir mesela, parklar hepimizin
Elimde senedin var sen kaybedersin
 
Kutuna gidebilirsin yahut sinemaya
Hava güzel olacakmış yarın şemsiyeni alma
Sen yokken ben biraz uyurum, elma soyarım
Çıkmışken ceketimi de terziye verirsin
 
Gitme demiyorum, hobi olarak gene git
Saçlarını boyat, ne bileyim balyaj yaptır
Sahafları dolaş mesela, ucuz oluyormuş
Elimde elinin izi var, yıkarım görürsün bak
 
Suyuma gidebilirsin yahut yoğurt almaya
Hava sıcak olacakmış yarın öğlene kalma
Sen yokken ben biraz özlerim, çekirdek yerim
Çıkmışken raketimi de servise verirsin
 
Gitme demiyorum sevgilim, hobi olarak gene git
Hatta Ayı Yogi olarak git, KOBi olarak git mesela, kredi al
Yüzde on büyü, değişiklik olsun
 
Gitme yani
Bak, hobi lazımsa ben olurum hobi

(Deli Defteri Aylık Mizah Edebiyatı Dergisi’nin 23. sayısında (Ekim 2010) Hayri Vaka takma adıyla yayımlanmıştır. )

Babamla İstiklal caddesinde yürüyoruz. Babamın birkaç arkadaşıyla buluşacağız. Onlar Asmalımescit’te oturmuşlar şimdiden, bizi bekliyorlar. “Asmalımescit’te nerede” diye soruyorum babama, orada bir sürü meyhane var, hepsine bakmayalım tek tek. Bilmiyoruz. Babam telefon ediyor, Beyoğlu’na geldiğimizi bildiriyor, onlar da oturdukları yerin adını söylüyorlar. Babam anlayamıyor bir türlü. “Neresi” diye tekrar tekrar soruyor. “Bana versene telefonu” diyorum, “bilirim oraları”. Duymazlıktan geliyor, “bir daha söyle” diyor telefona. Sonunda “tamam, tamam” diyor, kapıyor telefonu. “Neresiymiş” diyorum. Bana dönüyor ve şaşkın gözlerle diyor ki: “Fasıl-ı Kaos”.

Olur mu olur, diyorum kendi kendime. “Kaos Faslı” anlamında Osmanlıca tamlama. Bir nevi Osmanlı-Klingon ittifakı. Fasl-ı Kaos olmalıydı aslında, ama belki “Fas’lı” diye anlaşılmasın istemişlerdir. Mazur görüyorum. Kafamda canlandırmaya çalışıyorum. Bir müzik çalıyor, elektronik ritmler üstüne reverbi yüksek, glissandosu bol bir keman taksimi, hicaz makamında… Yok yok, sabâ makamında… Loş bir ortam… Duvarlarda şeytani figürler… Rakının yanında menemen getiriyorlar. Şimdiden sevdim mekanı.

Asmalımescit kalabalığına dalıyoruz. Ben meşum meyhaneyi bulmak için tabelalara bakmaya çalışıyorum. Üst katlarda da olabilir, böyle bir yer düzayak olacak değil ya! İleri geri bir tur yürüyoruz, bulamıyoruz. O sırada babam arkadaşlarını görüyor, Pasific House adlı bir barda oturuyorlar. Pasific House…

Çocukların dünyanın en enteresan varlıkları olduğuna dair zerre şüphem kalmadı. Bazen çocukken hepimizin uzaylı olduğunu ve fakat büyüdükçe dünyalılaştığımızı düşünmüyor da değilim. Bu tuhaf düşünceye beni sevk eden hadiseler zincirinin üzerinden çok değil birkaç hafta geçti. Berk adında ilkokul dörde giden özel bir öğrencim var. Haftada birkaç gün evlerine gidip İngilizce dersi veriyorum. Havada uçan toza alerjisi olan gayet hassas, titiz, zeki, nur yüzlü ve lakin biraz içine kapanık bir çocuk. Ağzımla İngiltere semalarından kuş tutsam çocuğa İngilizceyi sevdiremeyeceğimi fark ettim. Sınavlarını geçecek kadarını öğreniyor ama daha ötesine nuh diyor peygamber demiyor. Bir gün dayanamayıp sordum:

– Berk sen neden bu dili sevmiyorsun?
– Hocam, neden biz onların dilini öğreniyoruz da onlar bizimkini öğrenmiyor?

Bu soru karşısında şaşakaldım, sevgideğer okur.

….

Berk’in bir kardeşi var, adı Berkay. Henüz dört yaşında ama kurduğu cümleleri bakarsanız o dördün önüne bir dört daha koymaktan kendinizi alamazsınız. Abisinin aksine son derece dışa açık, konuşkan ve espritüel bir çocuk. Atom karınca misali ışık hızıyla evde fırdönse, kanepeye zıplayıp ordan halıya atlasa, halıdan kalkıp misafir odasının kapısından dışarı fırlasa, çok geçmeden kaykayıyla tekrar içeri girse de içindeki sonsuz enerji kaynağını bir türlü tüketemiyor. Bazen abisiyle ders çalıştığımız geniş masanın altına girip meraklı kulaklarla bizi dinliyor. Annesinin çektiği çileyi varın siz düşünün artık. Ders sonraları onca yaramazlığına rağmen erke dönergecini andıran bu afacanla sohbet etmek hoşuma gidiyor. Geçenlerde yine böyle bir sohbet esnasında ona kaçınılmaz soruyu sormuştum.

– Berkay büyüyünce ne olmak istiyorsun?
– Polis.
– Niye?
– Herkesi suçlamak istiyorum hoca!

Buyur burdan yak! Hepimiz suçluyuz, sevgideğer okur. Neden diye düşünüyor olabilirsin. O vakit Berkay’la yaptığım yukarıdaki diyaloğun bir hafta öncesine ışınlanmakta fayda var. Yine bir sohbet esnasında banko soruyu sormuştum ona.

– Berkay büyüyünce ne olmak istiyorsun?
– Uzaylı.
– Neden canım?
– Bu evde çok canım sıkılıyor hoca!

1.

Tamam biliyoruz her şeyin bir şifresi var. Zaten hayatımız da bu şifreleri çözmek üzere kurulu. Bu da ayrı bir yazı konusu. Sevgili okuyucum sorarım sana. Sen zaten Zümrüdü Anka Kuşu, yani gerçeğin ta kendisi değil misin? Bu nedenle yazılanların peşinde koşmayı bırak. Sahi bu şifreleri hayatımıza kim soktu? Tamam polisiye tadında “Da Vinci Şifresi”ni hepimiz okuduk, beğendik, “bravo” filan dedik. Biri bana söylesin hayatın içine bu derece karmaşık şifreler koymak kimin fikriydi?

Yaşananları algılamakta zorlanıyorum. Nihat Doğan’ın felsefi konuşmalarını ve adadaki şovunu izlerken, ne olursa olsun memleketin sıcak maddelerinden kopmamam gerektiğini fark ettim. Besbelli ki Nihat, bizlere “Lütfen fabrika ayarlarınıza geri dönün” mesajı veriyordu. Dolayısıyla diğer kanalda izlediğim belgesele ara vermek zorunda kaldım.

Acaba internete mi girmeliydim. Potansiyel yasaklı sitelere girip ‘Haydar’ın ve ‘baldız’ın şimdi şu an ne yaptığına bakmalı mıydım, bilemedim.

Bu düşüncelere gark olmuş bir vaziyetteyken, imdadıma siyaset dünyası yetişti. Aman Allahım! Şimdi fakettim. Etrafımızı ne kadar da küçük dünyalarla çevirmişiz. Edebiyat dünyası, simit dünyası, plastik dünyası, sanat dünyası, siyaset dünyası…

Siyaset cephesinde ise değişen bir şey yoktu. ‘Pesküvit’e takılmış kalmıştı. Aslında ‘püskevit’ yanlış değilmiş, Adana’da 2 bisküvi arasına konan dokumlu tatlıya ‘püskevit’ denirmiş. Bu arada son dakika gelişmesi oldu Bahçeli, “Biz püskevit demesini de biliriz, bisküvi demesini de biliriz” dedi. Böyle konuşmasının nedeni yoksul insanların dilinden konuşmakmış…MHP’deki gelişmeler güne damgasını vurdu. Siyasetin kasetli haline “kasetli siyaset” deniliyormuş. Ülkemdeki her siyasetçinin kaseti olabilirmiş. Siyasetteki herkes bu kaset olayını tadacakmış lakin bundan bizim haberimiz yokmuş…Sadece siyasetçiler değil, nikahlı-nikahsız insanlarımız hepsi meğerse masumane de olsa “kasetlik işler” yapıyorlarmış. Dizilerdeki son trend tecavüzmüş…Tecavüz pirim yapıyormuş…Kaset gölgesinde seçim kampanyasını yürüten MHP, reytingi yüksek dizilere reklam veriyormuş. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dezisi bunlardan biriymiş. Yani ne oluyor, nasıl oluyor bir türlü anlayamadım.

Affedersiniz? Hafakan Ruhu’nuz var mı?

Ekonomik krizle birlikte, Lehman Brothers’ın iflas etmesinin ardından işini kaybeden Litvinov seçenekler arasında sıkışıp kalmıştı.  Her şeyini riske edip Marvin Gardens’ı mı satın almalıydı yoksa parasını başlangıç noktasını geçene kadar vergiden muaf tahvillere mi yatırmalıydı? Borsa bugün 100 puan daha düşmüş ve bir meslektaşı ücretsiz park yerinde kalp krizi geçirmişti. Çünkü çektiği “Güzellik yarışmasında ikinci oldunuz. 10 dolar alınız.” yazan şans kartını gizliyordu ama Maliye, bu 10 doların bir bankanın off-shore hesabında saklandığını fark edince hemen soruşturma başlatmıştı. Litvinov, sarı renkli kareye geldiğinde elleri titriyordu. Burada mülk satın almamasını öneren Morgan Stanley yatırım bankasından arkadaşı Schnabel’i aradı. Schnabel: “Piyasanın nereye doğru gittiğini kimse bilmiyor.” dedi. “Senin yerinde olsam 6 ay daha beklerdim. Ben Barnanke ve Tim Geithner yarın Washington’da bir toplantı yapacak ve şu sarı kareleri konuşacaklar. Yakında netleşir.”

“6 ay” diye düşündü Litvinov. “Engel olmazsam Schwimmer o zamana kadar üç sarı karenin hepsini alır.” dedi kendi kendine. Schwimmer, Litvinov’un ortağıydı. Başlangıç noktasını geçmiş ve nakitte kalmıştı. Yatırım yapabilirdi. Bu süreçte Litvinov iki mavi kare sahibi olmuştu. Vermont ve Connecticut. Ama eski karısı Jessica kalan tek mavi bölge olan Oriental’ı almıştı ve Litvinov kadının onu asla takas etmek istemeyeceğini biliyordu. Hampton’daki evi, çocukları görebilmesi için daha cömert ziyaret saatleri ve Doğalgaz İşletmesini önermesine rağmen kadın nuh diyor peygamber demiyordu. Litvinov’un işleri kadınlarla hiç yolunda gitmezdi. Zar atmaktaki yeteneksizliği de şimdiki nişanlısı Bea ile korkunç bir kavgaya sebep olmuştu. Nişanlısının her nasılsa sahil şeridindeki otelini finanse etmek için Citigroup’a sahip olan Paul Kindler ile bir ilişkisi olduğuna emindi. Sahil şeridi ona iki kahverengi kareyi de kazandırmıştı ama ekonomi kriz nedeniyle turizm çökünce kimse gelip arazisine yatırım yapmadı.  Bunun üzerine yenileme projelerine girişti. Her odasında LCD televizyon olan lüks oteller yapmaya başladı. Ancak artan inşaat maliyetleri ve sendikalarla yaşadığı problemler elinde birkaç daireden başka bir şey bırakmayacak gibi görünüyordu. Kindler on birinci kareye yaklaşmışken Breslau, bir Noel partisinden eve sarhoş geliyor, üç dairesiyle birlikte ücretsiz park yerine konuyordu. Birdenbire Breslau’nun 1100 dolara ihtiyacı oldu. Kindler’e beklemesi için yalvardı ancak Kindler şans kartı çekmeyi tercih etti. Kartta “Okul taksidini öde. 150 dolar” yazıyordu ve böylece Kindler’den borç almak hayal oldu. Mülklerini rehine vermek istemediği için de Breslau tefecilere başvurmak zorunda kaldı. Zamanında ödeyemeyince de adamlar dizkapaklarını kırmakla tehdit ettiler. Sonunda yapılan anlaşmaya göre St. Charles bölgesini onlara vermek şartıyla sadece bir dizkapağını kırmalarına karar verildi.


Yazının devamını okuyun. »

• Bir kedinin ciğere bakması normaldir, bir kasabın kediye bakması ekonomidir.

• Bebeğin bileğine uçan balon bağlandığında bebek mi yoksa balon mu sorumluluk almış olur?

• “Sarhoş çal piyanoyu, vurmalı çalgı gibi, parmaklar biraz kanamaya başlayana dek” dedim, “sadece Samanyolu’nu biliyorum” dedi.

• Kuzenim ilaç firmasında prospektüs yazıyor. Bir tanesinin, farmakolojik özellikleri kısmında bir yere ‘Magnezyum ve alüminyum iyonları topoştur’ yazmış. Üç yıldır kimse fark etmemiş.

• Alo, gardaşım, hani sen bana trafik canavarının neye benzediğini soruyordun ya… Normal düz insana benziyor aslında. Dur selektör yapayım da korksun az. Dinle bak şimdi nasıl telaşla kornaya basıyor. Duydun mu sesi? Haha, frene asıldı hayvan. Acemi midir nedir…

• “Soluduğumuz havada bulunan gazları yazınız.” “karbondoksit, okşijen, dentürdiyot.”

 • Fillerin kindar olduğunu söylüyorlar. Palavra! On beş yıl önce hayvanat bahçesindekine taş atmıştım, hâlâ hiçbir şey DONK!

• Birlik ve beraberliğimiz için en büyük tehdit, “Herkes kendi kapısının önünde oynasın” diyen ninedir.

• “Caz mı seversin hip-hop mu?” dedim, “Kırbaç” dedi.

Gençler yeni bin yılın ezilenleri onlar.
Gençlik dönemleri kuşaklara bölünerek anlaşılmaya çalışılıyor nicedir. 68, 78, 90 filan…
78’den sonra kuşak koptu bize sorarsanız. Kuşak koptu, uzaya fırladı. Yeni insanlar yerçekimsiz olarak uzay boşluğundalar artık. Boşluktalar. Şimdiki gençliği ayrı bir kuşak değil ayrı bir tür olarak değerlendirmeli. Zihinsel olarak çok gelişmiş bir tür.
İki binli yıllarda çekirdek ailenin topyekün çözülüşünü izlemekteyiz. Evlilikler tarihe karışmak üzere. Kapitalizm yeni örgütlenme biçimiyle dünya sathına yayılırken yüz yıl evvel kurduğu en mini örgütünü de Hakkın rahmetine kavuşturmak üzere. Çekirdek aileden sonrası için yeni bir tanımlama yapılana kadar önerimiz; parçalanmış aile.
Televizyona doğan, bilgisayarla büyürken anne baba ayrılığını yaşayan küçük insanların halet-i ruhiyesini anlamak için bütün eski açıklamaları unutmaya başlamak gerekiyor sanırız.
Artık seçmen yaşını on sekizden on ikiye indirme zamanı. O da eğer sandık denen dikdörtgen kutularla dalga geçmeyip onların başına giderlerse sabahın köründe. Şimdiki gençler zihinsel olgunlaşmaya, kendilerini dünyaya getirenlerden çok daha hızlı ulaşıyorlar postmodern sürat toplumlarında. Duygusal yaşları ise bununla doğru orantılı değil. Akılları dünyayı aşacak kadar büyük, ama duyguları çok küçük. Küçükler, çünkü duygusal anlamda büyüme şansları hiç olmadı ve belki de hiç olmayacak. Üşüyorlar. Kendilerini saracak bir sıcaklığa bütün bir ömürlerini verebilirler. Ancak ebeveynleri de aynı durumda artık, onlar da kendi sıcaklığını kaybetmiş durumda. Üşüyen ebeveyn ısınabilir mutlaka, en azından sıcağı fark etme yetisine sahiptir. Doğduğundan beri üşüyen bir çocuk sıcağı nereden bilecek? Gece gezen ateş böceklerine ısınmak için ellerini uzatıyor onlar.
Mekanik bir hız toplumuna, içinden ışıklar saçan cihazlara doğdular ve orada elektrik prizlerine takılan cihazların kablolarının arasında büyüdüler. Önce anne baba kavgalarını gördüler. Anneleri ve babaları elli kere küsüşüp barıştı önlerinde. Yetmedi. Ayrılığı gördüler. Yetmedi. Annenin yeni sevgilisine, babanın yeni sevgilisine alışmaları gerekti. Yetmedi. Ebeveynlerinin yeni ilişkilerindeki yeni kavgalarını gördüler bu kez. Sevgilisinden ayrılan annelerini teselli etmeleri gerekti çocuk elleriyle. Babalarının en yeni sevgilileriyle yemeğe gitmeleri gerekti. Yetmedi. Annenin yeni sevgilisiyle evlenmesi, babanın yeni sevgilisiyle evlenmesi aşamasına gelindi. Yetmedi. Ebeveynlerinin yeni eşlerinden olan ya da gelen yeni kardeşlerine alışmaları gerekti. Bu süreyi bilgisayar odalarında geçirdiler. Ebeveynler kendi ayrılık sıkıntılarıyla meşgulken çocuklar sıkıştı kaldı aralarına. Anneleriyle babaları arasında tenis topu gibi gidip geldiler uzun süre. Terk edilen ebeveyn, terk edenden çocuğu üzerinden aldı hıncını. Karalama defterlerine döndüler.
Babalar ve anneler kendi karı koca rolleri bittiği halde ana baba rollerinin ölene kadar sürecek olduğunu unuttular. Onların da kabahati değildi. Her şeyin unutulduğu devirlere rastlamıştı erişkinlikleri. Belleksiz bir devire.
Babalar ve anneler, çocuklarını kendi büyüklerinden gördükleri ya da görmek isteyip de göremedikleri bir şekilde iyi okullarda okutmaya çalıştılar. Yıllık şu kadar paralı okullar, özel öğretmenler, özel kurslar, özel dersaneler, özel yaz kampları vs.
İyi baba kime derler? Çocuğunu en güzel, en özel okullarda okutana!
Ayrılık sürecindeki duygusal açıklar maddi tıpalarla kapatılmaya çalışıldı. Paralar çocukların üzerine, ellerine, geleceklerine saçıldı.
Küçük bir insan uyku dışında ne yapar kışları? Okula gider. Okula gider. Okula gider. Okuldan gelir. Okuldan gelir. Okuldan gelir. Gelir. Özel öğretmene gider. Döner. Hafta sonu dersaneye gider.
Çocuklar, ergenler şehrin ağır işçileridir. Yeni şehirlerde en erken onlar uyanır. Bir şehirde en erken kim uyanırsa o şehrin ağır işçisi odur. En erken onlar uyanır. En erken onlar yola çıkar.
Bu yazı bir şehir yazısıdır. Şehirlerin kara yazısıdır.
Kimseyi suçlamıyoruz. Dünyanın son hızla viraja girdiği bir yüzyıl sonu, bin yıl başındayız. Herkes, her şey savruluyor. Herkes şeyleşerek savruluyor. Kimsenin kabahati değil bu. Savrulmanın girdabı. Hayatta kalmaya çalışıyoruz sadece. Savrulurken tutunmaya çalışıyor herkes birbirine. Sökülürken parçalar koparıyor herkes birbirinden. Toz duman depresyon. Gezegenin semalarında kesif depresyon var. İnsanlar bu savrulmaya ancak depresyonla dayanabiliyor. Ancak en büyük bedeli çocuklar, o küçük insanlar ödüyor. Onlar kapitalizmin son hızla viraja girdiği bir yüzyıl sonunda dünyaya gelmek için kimseyle pazarlık yapmadılar, ya kötü giden evliliklere payanda olarak düşünüldüler ya bir erişkin oyuncağı, narsisistik bedene bir pansuman gibi ya bir telafi nesnesi, gelecek garantisi gibi ya da bilinenin aynen tekrarı gibi ya da öylesine işte.
Fakat artık bilinen bilinmeyene eviriliyor. Eskisi gibi değil hiçbir şey. Dünya değişiyor. Çocukların zihinsel kapasiteleri arş-ı ala’yı aşıyor. Değişmeyen, çocukların çocuk halleri, çaresizlikleri, kendilerine açılan kollara koşma arzuları. Eski dünyadan arta kalanı çocukların gözlerinde okuyabilirsiniz. Tarihin güzel kısmı onların gözlerinde silinmeye yüz tutmuş bir eski yazı. Erişkinlerde söndü çoktan gözlerin feri. Onlarda hala ışık var.
Sabahın alaca karanlığında, kuru ayazında servis arabalarına biniyorlar. Zihinleri eski usül okul sistemlerini fersah fersah aştığı halde günde yedi sekiz saat kışla disipliniyle derslere giriyorlar. Ve bin türlü imtihana. Eski tarz okullar onların ruhlarına dar geliyor, yırtıp çıkmak istiyorlar. Ortalıkta küçük dahiler dolaşıyor, her şeyden haberdar, şüpheci, alaycı dahiler. Beyinler büyüdü, eski moda kasklara sığmıyor artık. Devamsızlık yapıyor, derslerde sorun çıkarıyor, hocalarıyla alay ediyorlar. Eskiden veli toplantıları sınır zekalı çocukların aileleriyle dolu olurdu. Şimdi aynı toplantılara üstün zekalı çocukların aileleri gidiyor. Alkol ve sigara? O eskidendi. Eskinin sigaraya başlama yaşı artık neredeyse eroin, kokain için geçerli oldu.
Yeni bin yılın proleteryası onlar. Uyuşturucu gibi neredeyse bütün dünya devletlerinin bulaştığı, bulaşmadıysa göz yumduğu bir illetin bir numaralı tüketicisi onlar. Gezegenin genç insanları ‘bile bile’ ölüyor. Eroinin etkilerini sorun, anlatsınlar. İnternet var. Demokratik bilgi ortamı. Her şeyi biliyorlar.
İşçi emeğini satarak semirtti kapitalizmi. Görevini tamamladı. Şimdi meta bilgidir. Postmodern metadır bilgi. Üstelik kol gücü, erişkin yaşı gerektirmez.On iki yaşında bir çocuk yeni dünya kapitalizminin yeni kölesidir. Beynini satar. Yakında on iki yaşında bir çocuğu çok uluslu bir bilgisayar şirketinin başında görürseniz şaşırmayın. Bu bir kuşak farkı değil tür farkı. Günübirlik yaşayan narsisistik bir insan kültürü yaratıldı yüz yıl kadar önce, ideal insan olarak.”Uçak kalkmış güneşe gidiyordu. Birazdan çarpacağını hostes anons ediyordu. Narsisist arkadaş ise hala kahve servisinin niye başlamadığının derdinde bağırıp çağırıyordu.”
Uçak güneşe çarptı yüzyılın sonunda. Bu yüz yıllık narsisistik, bireyci, liberal, her ne haltsa canlı türü kendi çocuğuna artık odasında bilgisayarı başında uslu uslu oturuyor diye bakmasın boşuna. Çocuğu evet belki yan odada, ama artık ondan bir ışık yılı uzakta.
Kimseyi suçlamıyoruz. “Eskiden her şey şahaneydi.” de demiyoruz. Dünya treninin şimdiki istasyonunda bahsediyoruz sadece. Birazdan tünele gireceğiz. Bu tünel psikoz tünelidir.
İnsan varlığı adına bugüne dek bildiğimiz her şeyin unutulacağı tünel. Bu çocukların, bu acılı küçük insanların, bu avaz avaz oldukları halde kendilerini öldürmedikçe kimsenin fazlaca ciddiye almadığı bu gençlerin kendi çocuklarının ve sonrasının dünyası. Parçalanmış aile sonrası yeni dünya. Egemen cinsiyetin erkek-kadın karışımı bir ara form olacağı, konuşmanın ve dolayısıyla konuşmanın bedendeki izleri olan mimik ve jestlerin tamamen silindiği…Transseksüel. Halüsine. Şizoid yeni dünya.
Şimdiden kırk elli yıl sonrası. Allahtan ömrümüz bunu görmeye yetmeyecek.
Bütün bu karamsarlığın içindeki tek umudumuz çocukların hala bitmeyen çığlıkları. Evet avaz avazlar. Avaz avazlar. Onların bu rengarenk çığlıklarını şarkı, bu rengarenk görüntülerini gökkuşağı sanmayın. Bu feryada yetişilmezse eğer bu sesler giderek tekdüzeleşecek, görüntüler matlaşacak. Eski devirlerdeki ‘Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız’ uyarısından sonra cihazlardan gelen son görüntü gibi, parazitli ve hışırtılı.
Depresyon çağının sonu. Psikotik çağın başlangıcı. Herkesin televizyonunu kapatmayı unuttuğu psikotik yeni dünyanın.
Umarım yanılıyorumdur.
Umarım bu yazı salak bir felaket tellalının hezeyanlarıyla dolu bir yazıdır. Umarım.

(Bu yazı 2002 yılında yazılıp yayınlanmıştır.)

83. ahmet’i öldüren ağaç

Ahmet, hayatımda tanıdığım en iyi çalım atan adamdı. Karşı takımdaki herkesi çalımlamadan gol atmak istemediğinden topu kaleye değil de taç çizgisine doğru sürdüğü bile olurdu. Annesi hastaydı. Bir gece öldü. Ertesi gün bütün arkadaşlar kendi annemiz ölmüş gibi ağlamaya söz verdik. Çünkü Ahmet’in bu acı olay nedeniyle futbolu bırakmasını istemiyorduk. O gün Ahmet’le beraber herkes ağladı ama ben bir türlü duyguya girip ağlayamadım. Ortalıktan kayboldum, ağlamış süsü vermek için kızarana kadar gözlerimi kaşıyıp geri döndüm. Ahmet sonraki günlerde de ağlamaya devam etti. Biz de gözlerimizi kaşıdık. Bizim çocuklara da göstermiştim bu numarayı. Ahmet, annesinin öldüğü günlerde ne zaman bizi görse gözlerimiz ağlamaktan kızarmış gibiydi. Bir yalanı söylemek kolaydır, sürdürmek maharet ister.

Ahmet’i yıllar sonra Ankara’dan kurban bayramı tatili için geldiğimde gördüm. Bir Kartal SLX almış, önümde patinaj yaparak durdu, sarıldık. “Atla Çınarcık’a gidelim,” dedi. Atladım. Arabayı da top oynadığı gibi kullanıyordu; solluyor, sağlıyor, makas atıyor, yolun ve emniyet şeridinin bütün imkânlarını kullanarak bir şekilde geçiyordu önündeki aracı. Koruköy’de arabayı manzaraya çektik, Ahmet ot sardı, ben de tekelden bira aldım. Kafayı iyice bulduktan sonra Kale Disko’ya gittik ama damsız almadılar. Ortak bir kız arkadaşı aradık. Geldi bizi içeri soktu. İkimiz birden kıza yazmak zorunda kaldık çünkü çok çirkindi. Acıma duygusu uyandıracak kadar çirkin. Çok durmadı gitti zaten, kendisine mecburen yazdığımızı anlayacak kadar temiz kalpliydi. O gittikten sonra dedim ki, “Ahmet, biz o zaman yalandan ağlamıştık.” Ne demek istediğimi anlamadı. Annesi öldüğünde bizim kendisiyle beraber ağladığımızı unutmuş. Onun böyle bir şeyi nasıl unutmuş olabileceğini de ben anlamadım. “Ahmet,” dedim. “Büyük bir fedakârlık ve sahtekârlık vardı orada. Sadece sekiz yaşındayken aynı anda fedakâr ve sahtekâr olabilirsin. Ondan sonra çözerler seni, hiçbir yamuğun kaçmaz gözlerinden. Bak kız da gitti, niye gitti, kendimizi borçlu hissettiğimiz için ona yazdığımızı anladı çünkü.”

Üç sene önce çirkin kız duygusal bir muhasebeciyle evlendi. Ahmet de Samanlık yolunda öldü. Öndeki aracı yine geçmiş ama direksiyon hâkimiyetini kaybedince yol kenarındaki asırlık ağaçlardan birine toslamış.  

Geçen yaz eski arkadaşlarla sahilde oturuyorduk. Ahmet’in annesi öldüğünde yalandan ağlayan arkadaşlar. “Kalkın gidelim,” dedim. “Ahmet’i öldüren ağacı keselim.” Bahçe malzemeleri satan bir arkadaştan elektrikli testere aldık. Mühendis bir arkadaş da, ağaç üstümüze ya da yola değil de kenara düşsün diye, hangi açıyla nereden nereye doğru kesmemiz gerektiğini gösterdi. Ama elektrikli testere sesine yakınlarda oturan insanlar uyandı. Meseleyi çaktılar. Jandarmayı aradıklarını söylediler, biz de kaçtık.

Ahmet’i öldüren ağaç hâlâ orada. Ahmet 130’la girdi, biz kenarından yonttuk, biraz yamuldu ama hâlâ inatla duruyor. Önünden her geçtiğimde buruk bir öfkeyle bakıyorum o ağaca. Ne zaman bir ölüm haberi alsam, ne zaman bir şeyleri düzeltmeye çalışırken daha beter etsem, ne zaman kendimi bok gibi hissetsem aklıma o ağaç geliyor. İyi çalım atan bütün çocuklar için, çirkin ve temiz kalpli bütün kızlar için, bir gün o ağacı indireceğiz.

Turizm sektörünün son dönemde en büyük tartışma konularının başında gelen ‘her şey dâhil’ sisteminin ardından bu kez ‘her şey hariç’ sistemi ortaya çıktı. Brezilya’ nın Sao Paulo kentinde Rancho Bernardo Inn adlı otelin başlattığı bu uygulama ile 219 dolarlık odanın fiyatı 19 dolara kadar düşebiliyor.” Milliyet, Temmuz 2009

— İyi akşamlar, ben rezervasyon yaptırmak istiyordum.

—Alalım beyefendi isminiz?

—Francesco Totti

—Totti. Kaç T ile yazılıyor?

—2, neden sordunuz?

—Tek T ile yazılan Toti’ler için kampanyamız var. Bu durumda siz kampanya dışı kalıyorsunuz.

—Aa nedir o kampanya?

—Efendim odalara yastık koyduğumuzda tek T’li misafirlerimiz için %10 indirim yapıyoruz.

—Güzelmiş. Tek T ile yazsanız olmaz mı?

—Mümkün değil Bay Totti. Kimlik belgeniz geldiğinde sorun çıkacaktır.

—Anlıyorum.

—Siz kaç kişilik oda istemiştiniz?

—2.

—Kaç ayak?

—Nasıl kaç ayak? 4 ayak.

—Hımm. Çiftlerden birinin tek ayaklı olması halinde kampanya kapsamına giriyor. Bu durumda…

—Önemli değil. Biz toplam 4 ayaklıyız.

—Kaç dolarlık bir oda düşünüyorsunuz beyefendi?

—Kaç dolarlıklar var? Ben aslında şöyle denize bakan, 24 saat sıcak suyu akan, mini barlı ve televizyonunda belgesel kanallarını çeken bir oda düşünmüştüm.

—Denize bakan isteğinizden vazgeçerseniz oda fiyatlarımız %50 ucuzluyor efendim.

—Öyle mi? Olsun. Tamam. Yani denize bakmasın madem. Peki nereye bakıyor?


Yazının devamını okuyun. »

• “Türkiye’de neden seri cinayet olmuyor?” dedi birinci polis. “Kendini tekrar ediyor derler” dedi ikinci polis.

• Bana paranoyak diyenler kendi işine baksın. Amcam gece vardiyası diye gidip Silivri’de fil avına çıkıyor. Kaynım balığa gidiyorum diye kandırıp şehir suyu şebekesine tükürüyor. Patronum ise asansöre her yalnız bindiğinde üçüncü katta durdurup alçak sesle daha dün annemizi söylüyor.

• Dedem, internetten izlediği filmi anlatıyordu: “Çok ağırdı, neredeyse hiç konuşma yok, müzik yok. Tam bir sanat filmi.” “Adı neydi?” dedim. “Loading” dedi.

• 2023 gündemi: İlk defa bir koyundan bir insana karaciğer nakli gerçekleşti ve ilk defa bir kedi insan gibi konuştu: “O adamla tanışmak istiyorum.”

• Orhan Pamuk romanları ilaç prospektüslerine benzer. Önemlidir. Herkes bir merakla eline alır. Tamamını sadece redaktörler okur.

• Katilin vasiyetinde yakılmak istediği yazıyordu. Cehenneme gitti.