Bazı insanlar vardır ya hayatınızda, hani hiç göremeseniz, hiç tanışamasanız, ne bilim hiç oturup birlikte bir çay içemeseniz bile, içinize o kadar sinmiştir ki en yakın arkadaşınızı sevdiğinizden daha çok seversiniz onları. Hep merak edersiniz, acaba şimdi ne yapıyorlar diye. Bir yerlerde onlarla ilgili bir haber çıktığında birden heyecanlanıp okursunuz o haberi. İlla ki birileri onlardan söz eder size ve sanki biraz da onların yaptığı şeylerle siz hayata biraz daha sıkı tutunursunuz. Sizinle o insanları birbirinize bağlayan görünmez ipler vardır ve siz biraz geriye düştüğünüzde o iplerden biri sizi ileri çeker. O insanlarla aynı zaman diliminde yaşıyor olmak biraz olsun ferahlatır içinizi. Rüya gibi…

Profesyonel bir mizahçı olarak, mizahın temel doğasıyla ilgilenen birçok okurdan mektuplar alıyorum. “Ne tür hasta ruhlu, sapık, iğrenç bir insansın sen?” vs. Bu mektuplar tipik olarak “neden ateşe verilen bir keçiyle filan ilgili espriler yapıyorsun?” gibi sorular içeriyor. İşte bu tabii ki mizahın muhteşem yanı. Bazı şeyler birileri için can sıkıcı ya da belki trajik olurken başkaları için kahkaha olabiliyor, özellikle de dördüncü ile yedinci bira arasında. Ama birçok insan neyin komik olduğunu biliyor ve mizah duygusu gelişmiş insanların etrafında olmaktan hoşlanıyor. Tabii anlaşılabilir hijyen alışkanlıkları çerçevesinde. Bu yüzden bana sık sık şu soruluyor: “Ben de popüler olmak istiyorum. Senin gibi bir mizah duygusuna nasıl sahip olabilirim? (ama “sümük” kelimesini asgari derecede kullanarak)” Bu kolay bir soru değil. Tarih öncesi zamanlardan beri bilge kişiler insanları güldüren şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmışlardır. Zaten bu kişilere bilge dememizin sebebi de bu. Öbür bütün tarih öncesi insanlar birbirlerini mızraklarıyla balon patlatır gibi deşmeye çalışırken, bilgeler mağaraya döner ve: “Şuna ne dersin: işte karım, onu şimdi alabilirsin. Hayır… Şu peki: bir şey almak ister misin? Karım müsait. Hayır… Ya şu…” Aristoteles bir gün tıraş olurken şu meşhur “Mizahın Kıyas Teoremi”ni keşfedene kadar insanoğlu binlerce yıl boyunca mantıklı bir mizah sistemi geliştirememişti. Teori şöyle diyordu: “A, B’ye eşitse ve B de C’ye eşitse üçünün bir araya gelip birbirleriyle alay ederek tuhaf sesler çıkarmaları eğlenceli ya da komik değildir. En azından ben öyle düşünüyorum.”

Elizabeth dönemiyle birlikte mizah inanılmaz biçimde popüler hale geldi. Shakespeare’in eserleri örneğin; İngilizce öğretmenlerinin kötü birer şaka olduğunu, onları çözdüğünüzde de bir Elizabeth dönemi kelimesi olan “sümük”e ihtiyaç duyulacağını iddia eden sahnelerle doludur.

Bugün, ne onlarca televizyon kanalının ortaya çıkardığı durum komedisi oyuncularının, ne de reklamcıların kelimeleri doğru anladığı televizyon şovlarıyla dolu Amerika’da mizah tabii ki daha entelektüel bir seviyede. Ayrıca elimizde Woody Allen var. Karısı Mia Farrow’dan başka kimsenin çözemediği mizahı iyice sofistike bir hale gelmiştir. Mia Farrow’un şeytandan hamile kaldığı ve Woody Allen’ın bir sperm hücresi kılığına girdiği filmlere geri dönmesini isteyenler el kaldırsın? Teşekkür ederim.

Eğer kendi kendinize bir mizah algısı geliştirmek istiyorsanız bazı fıkralar, şakalar vs. öğrenmeniz gerekir. Dikkat edin “cinas” demiyorum. Çünkü cinaslar, bir sürü insan tarafından yüzünüze püskürtülerek sizin de onlar gibi düşünmeniz gerektiğine inandırmaya ve tatmin olmuş bir ifade eşliğinde yapanın dünyadaki en zeki kişi olduğunu kabul ettirmeye çalışan kelime oyunlarıdır. Bakın Benjamin Franklin artık yaşamıyor. Eğer bu adam bir filika ile batan gemiden kurtulmuş olsaydı diğer yolcular günün sonunda yeterli yiyecek ve su olsa bile onu denize atarlardı. Yani gerçek esprilere ihtiyacımız var. Bunun için en iyi kaynak Ana Britannica Ansiklopedisi’nin 99. maddesi olan “Mizah ve Nükte” başlığıdır.  Bu madde Johnny Carson’un bütün her şeyini borçlu olduğu şeydir,  bir eğlence hazinesidir. Mesela şu müthiş espriye bakın: “her sabah soğuk duş alarak güne başlayan bir mazoşist için ödül: sıcak duş.” Voooaaaa! İşte size şakaların imparatoru. Bunu sıkıcı bir partide birine söyleyin ve diğer herkesin canlandığını ve birden dişçiyle olan randevularını hatırladıklarını gözlemleyin. Tabii sadece bu yetmez. Bunları uygun bir şekilde söylemeniz gerekir.

Bazı öneriler:

1. Aptalca ırkçı şakalar yaptığınızda -en azından bu yasal olana kadar- liberal bir geçmişiniz olduğunu ilan etmelisiniz.

2.  Erkekler, kadınlarda olmayan bir uzva sahiptir ve bununla ilgili şakaların çok şamata olduğunu düşünür. Ama bunu bir kadına yaparsanız size poşetin içindeki fare b.kuymuşsunuz gibi bakar.  Neden bilmiyorum ama bu hiç değişmez. Öyleyse bu tip hususlarda şaka yapmaktan kaçının.

3. Eğer siz bir şaka yaptıktan sonra karşınızdaki de size fıkra anlatmak isterse ona, bu fıkrayı hiç duymadığınıza ikna edecek biçimde, ilgiyle bakın.  Ve fıkranın vurucu cümlesine geldiğinde anlattığı şey ne kadar komik olursa olsun size sululuk yapılmış gibi bir tepki vererek “bu fıkrayı duymuştum” deyin.

4. Kayınvalidemle asla bir akşam yemeğine katılmayın. Çünkü size masanın diğer ucundan “onlara şu hayatın sırrını aramak için Tibet’e kadar giden ve bilge rahiplerin ona ıslak bir kuşun asla geceleri uçmadığını söylediği adamın hikâyesini anlatsana “ diye bağıracak ve siz anlatınca da yanlış anlattığınızı iddia edecektir. Bu yüzden onu çatalla öldürerek yok yere katil olabilirsiniz.

* Dave Barry’s Greatest Hits, 1988, çev: B.C.Y.

Geçenlerde gökten zembille inmiş bir akşam vakti kafede tanıştığım karikatürist ondan söz etmeseydi belki de Hayalet Oğuz’un varlığından sonsuza dek haberdar olmayacaktım. Orta yaşlı munis yüzlü karikatürist bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Kitap çevirmeniyim” diye cevap verdim. “O zaman Hayalet Oğuz ismini duymuşsundur?” diye çıkıştı, bir ajana parolayı soran başka bir ajan gibi. “İsmini duyduğum tek hayalet Casper” dedim muzipçe. Yüzünde beliren bir tebessümle karşılık verdi: “Çevirdiği romanlara kahraman olacak kadar sıradışı bir hayat yaşadı.” Gözlerimi faltaşı gibi açan bir merakla sordum: “Bir çevirmen mi? İnanılır gibi değil. Biz çevirmenler çoğunlukla evde çalıştığımızdan evcimen tipler olup çıkarız ve fazlasıyla sıradan bir hayatımız vardır. Bir kitabın başına oturup saatlerce çeviri yaparız. Başımızı kaldırıp pencereden dışarı baktığımızda da havanın çoktan kararmış olduğunu fark ederiz. Fazla hareket etmediğimiz için kolayca kilo alabiliriz. Bazılarımız bu ev eksenli hayatı abartıp asosyallik raddesine vardırır. Diğer bazılarımız 26’dan havuç yapabilir. Hepimizin içinde ‘Keşke fotosentez yapabilseydim de şu pimpirik yayınevlerinden para sökmek için bunca çırpınmasaydım anne!’ serzenişi yatar.”
Şenlenen ruhundan kopup gelen o munis (ikidir kullanıyorum bu kelimeyi, çok sevdim sevgideğer okur) bakışlarla anlatmaya koyuldu: “Sabit bir yeri olmadığı için mi, aylarca ortadan kaybolduğu için mi yoksa uzun boylu ama incecik olduğu için mi bilinmez, kendisine ‘hayalet’ lakabını takmışlar. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin. 60’lı ve 70’li yıllarda İstanbul’daki bohem hayatın ünlü simalarından biriymiş. Can dostu Tezer Özlü’nün anlattıklarına bakılırsa şu koca dünyada tek bir çöpü bile yokmuş. Kuş misali bir gün bir arkadaşında, ertesi gün bir başkasında kalırmış. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atarmış. Resmi dairelere girip çıkmadığı gibi pasaportu da yokmuş. Hiç evlenmemiş.”
“Vay be, tam bir anti-kahraman desene,” diye araya girdim, hoşsohbet arkadaşım biraz soluklansın diye. Ne var ki bizimkisi hız kesmeden sözüne kaldığı yerden devam etti:
“Sade ama zevkli giyinir, kolanya sürer, azalan saçlarını özenle tarar, kara gözlüklerinin ardından dünyaya bakar, ince ve sevimli bir sesle konuşur, Bafra sigarası içermiş.”
O konuştukça içimi saran merak ve heyecan büyüyordu.
“Çevresindeki insanlara güleryüz gösterir, akıllıca esprilerle onları neşelendirirmiş. Çok ender insanda rastlanan bir zekası ve elliye yakın dostu varmış. Çiçek veya pasta gibi hediyeler almadan misafirliğe gitmezmiş.”
Keşke birazdan şu kapıdan içeriye girse de tanışsaydık diye içimden geçirdim.
“Balıkpazarı meyhanelerine, Beyoğlu lokanta ve gece kulüplerine ve kahvelere takılır, kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severmiş. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurmuş. Parasını olunca dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırmış. İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlarmış. Oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: ‘Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim,’ der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirirmiş. Ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlarmış.”
. “Nasıl geçinirmiş peki?”
“Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmış. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor… gibilerden kullanmamış. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiymiş. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurmuş. Yüzlerce film senaryosu yazmış Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmezmiş.”
Sigarasının uzayan külünü kül tablasına dökerken konuşmasına ara vermesini fırsat bilip sordum: “Peki, ne tür kitaplar okurmuş bu cool Hayalet?”
“Çoğunlukla elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurmuş. Cebinde dolaştırdığı kitapları ya bir dostundan alırmış ya da biraz sonra bir başkasına verirmiş. Birkaç şiir de yazmış.”
Bir an için karşımdaki insanın Hayalet Oğuz’a dair sonsuza dek konuşabileceği hissine kapıldım. Lakin o belki de vaktin ilerlemiş olmasından dolayı hikâyenin sonunu beklediğimden daha çabuk getirdi.
“Hayatının son aylarında İstanbul’u ‘Katmandu’ya benzetiyormuş. ‘Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok’ diyormuş. 1975’te akciğer kanserinden boğularak ölmüş. Öldüğünde kırk altı yaşında ve kırk altı kilodaymış. Ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığı Ali Poyrazoğlu’na yanağından makas alarak takılmış:
“‘Tatlıhayat kurbanları gene nereye?’”

İskelenin en ucundaki masaya oturduk. Önümüz masmavi deniz. Çanakkale Boğazı. Bayram olmasaymış yer bulamazmışız. Öğrenciler memleketlerine gitmiş. Eliyle kumsalı gösteriyor. ‘‘Daha bir ay önce burada masalar vardı.’’  Yağmur yağmış üç-dört gün aralıksız. Deniz yükselince toplamışlar. ‘‘Kızlı erkekli cıvıl cıvıldı.’’ Çay söyledik.

Birbirimize bakıyoruz. Güneş vuruyor yüzümüze. Gözlerim kamaşıyor, sulanıyor. Eften püften bir şeyler soruyorum.  Anlatıyor. Bitirmeden başka bir şeyler soruyorum. Susup tahtaların arasından altımızda oynaşan suya bakıyoruz. İlk kez bir deniz kenarındayız birlikte. Fotoğraf çekiyorum.

Çaylar geldi. Tatlandırıcısını yanına almış annem. Küp şekerleri kenara koydu. ‘‘Ankara defteri de kapandı’’ dedim. Yapay şelaleler, göletler. Bozkırın ortasına dikilmiş birkaç ağacın arasında bir avuç çimenlik alan, Harikalar  Diyarı nda geçen onca sene.

Yüzüme bakıp gülümsedi. Esinti arttıkça üşüyorum. Yalancı güneşe kanıp gömlekle çıktım. Çaydan bir yudum. ‘‘Üstün kavi değil, kalkalım hadi.’’ Fark etti üşüdüğümü. Yok, çaylar bitince kalkarız. ‘‘Alıştın mı?’’ dedim. Sonunda geldik asıl meseleye. Geveledi, anladım. ‘‘Alışmasam ne olacak?’’

Güzel yer bura. Deniz var bak hemen evin dibinde. Sincan’da kalsan n’olacaktı. Konuşuyorum öylesine.

Eylülde taşındı bizimkiler. Buradaki ilk bayramımız. Yeni bir şehirde. Kimse kapımızı çalmadı, biz de kimseye gitmedik. Üçümüz; ablam, annem, ben. Yetimhaneye konmuş üç çocuk gibi. Geçen yıl bir ranzanın üst katında uyanmıştım bayram sabahına. Yürüyüş kararı sayarak, marş söyleyerek gitmiştik bayram merasimine. Plastik kutularda dağıtılan şekerler. Sonra nöbetler, yat yoklamaları yine, sabah içtimaları. Beş aya sığan iki bayram, bir yılbaşı.

Kıyıda bir çocuk boncuk atan tüfeğiyle denize ateş ediyor. Kurşunları bitince annesinin yanına gidip tüfeği dolduruyor. Asfalttan yaşlı bir adam geliyor bastonuyla. Elindeki plastik sandalyeyi sürükleyerek kaldırımdan yavaşça kumsala iniyor. Sandalyeyi çevirip, oturuyor denize karşı. Annem denize bakıyor. Boğazda koca koca gemiler. ‘‘Bu gemiler nereye gidiyor?’’ diyor. Sandalyesine oturmuş ihtiyara dönüyorum. O da gemilere bakıyor sanki. Elleri bastonun kıvrımında.

‘‘İkimizin saçları da ağardı’’ diyorum anneme. Koca koca insanlar olduk anne; kocadık. Şu giden gemiler gibi.

Gümüş broş erguvani ruj
Göğün dibinde berduş insan
Kırık tabure gamalı haç
Seni dikizleyen rabb
Sesini kısarak
Sarkarak eğik yapraklar arasından
Nesi var nesi yok fısıldayan
Arşa lars diye çömelerek
Ortalığı karıştıran kerli ferli melek

Kanlı gece kırık toka
Ahı tutmuş kılıbık kavim
Kasılmış yüz mıncıklanmış fidan
Ha yaratılmak ha yara almak
İşte insan türüne has
İnlemek şiirlemek ırlamak
Her şeyin hacmince taşıdığı uğultu
Cirmince sancıdığı acı

Emilmiş dudak yoksanmış tarih
Kürek kemikleri toprağa nazır cin
Höykürmüş dev paralanmış toynak
Bize çıplak yerlerini uluorta
Gösterdi için çıktık için baştan
Bizi kuştüyü karanlık bir yastıkla
Boğdunuz da ne oldu odunlukta

Kart avrat yamuk üçgen
Lal ü ebkem heykel
Tirişkadan balo vanilyasız kek
Ahali ben değil miydim o
atarım kendimi dediğim her yerden atan
tadı henüz tecrübeyle sabit olmayan yemiş
damakta perimsirek bir titreme bırakan

kında kılıç santurda tel
evde peder sokakta işporta
doçlantta kultur çinde ipek
hutbede pot borsada ıskarta
enel hak diyor ordan entel hırt
devlet ebet müddet için
demokrasiye temennadan usandık

 • Kurşunkalem kadar mütevazı bir şey daha görmedim. Yazmaya devam edebilmesi için devamlı küçülmesi gerekiyor.

 • Dilberdudağını övmek, dilberi değil aşçıyı yüceltir. Dilber, aşçının kızıysa efendi gibi tatlınızı yiyin ve kalkın.

 • Twitter hakkında bir roman yazıyorum. Adı: Sensin Salak.

 • Yekta Kopan’ın Ev Arkadaşı Olmak: Tenten’in size “klozeti kim öyle bıraktı?” diye sorduğunu düşünün. “Profesör Turnesol çıktı en son” diyesiniz gelmez mi?

 • Tırtılların kahverengi bot giymesine ve satın almasına sınırlama getiren kanun tasarısına tepkiler büyüyor. Kırkayaklar Derneği bugün “Hepimiz Tırtılız” sloganıyla meydanlardaydı.

 • Kız arkadaşım tırnak makası olsaydı eminim şöyle derdi: “Anca tırnakların uzayınca aklına geliyorum.”

 • Engin Ardıç televizyonlara çıkarken ona tahammül edemezdim. Bir insanın konuşurken kuruyan dudaklarını yalamamakta ısrar etmesini hiç anlamıyorum.

 • Stendhal’ın Çamaşır Günü >> Otuz derecede yıkanacaklar: Kırmızı ve Siyah.

Merhaba Uwe,

Bugün on beş kilometre ancak yürüyebildim. Hava kararınca rotamızda işaretlediğimiz yedinci kulenin yaklaşık üç kilometre doğusunda mola verdim. Çadırımı kurup biraz uyudum. Nedense önceki günlerden fazla yoruldum bugün. Metrekareye düşen on altı adet Japon turistin yürümemi zorlaştırması bir etken olabilir. İngilizce konuşmama rağmen söylediklerimi anlamadıkları yetmezmiş gibi sürekli “yoiii yoooooaa… koiko daaaaa…” diyerek dolanan bu fotoğrafçı robotlar, mütemadiyen sözümü kestiklerinden birçoğunu iteklemem gerekti. Dirseklerim ağrıyor. Az önce kas gevşetici aldım. Kahvemi yudumlarken sana bu mektubu yazıyorum. Senin öküz bir insan olduğunu iddia ettiğim kavgamız ne ilkiydi ne de ikincisi. Kronolojik olarak ilk beşte bile değil. Yani öküz olman şöyle dursun hafıza konusunda bir lepistesten farkın yok. Öte yandan en çok bir lepistes kadar romantiksin. Beckenbauer, üçüncü evlilik yıldönümlerinde karısı için evlerinin bahçesine bir kamyon papatya dökmüş bunu biliyor muydun? En sevdiğin adamı biraz örnek alsaydın ben bu uzun yürüyüşün sonunda “sorun sende değil, elveda” demek yerine rüzgârda uçuşan duvağımı zaptetmeye çalışacaktım. Ayrıca olayları çarpıtmada da üstüne yok. O Konfüçyüs büstü kafama isabet etseydi hastane hastane dolaşarak ölmeden önce kafasını komple bağışlamış bir genç kadın cesedi arardın. Senin bir vandal olduğunu daha önce anlamalıydım. Trafiğe takılmışmış. Hangi trafiğe? Berlin’de trafik mi vardı o yıllarda? Hem de o saatte. Sen o gün randevuya birahaneden gelmiştin. Ağzın Octoberfest çadırı gibi kokuyordu. Ne kadar sarhoş olduğunu hatırlatayım mı? Proje dosyasına girmesi açısından söylememe izin ver: Binaya girdiğinde Çin büyükelçisinin Nadia Comaneci’den gayrimeşru bir çocuğu olduğunu iddia ettin, kültür devrimi hakkında ileri geri konuştun ve Jackie Chan’ın filmlerine gıcık olduğunu söyledin. Jackie Chan Çinli değil, bu bir. Babamın iş ortaklarından biri Alman Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığından emekli olmasaydı seni içeri tıkarlardı, bu iki. Vegas’ta olanları ise hafızamdan silmek için çok didindim. Çünkü bununla yaşamak istemiyordum. Sevgilimin beni pokerde yenmesi asla gerçek bir sorun değildir. Gerçek sorun, sevgilimin Rus bir fahişeyi pokerde yenmesidir. Çıplakken. Elbette bunu da inkâr edeceksin. Ne de olsa inkâr, nü-poker oynamak ve insanlara bronz kafalar fırlatmak kadar yetenekli olduğun bir alan. Dua et kadının kocası seni uzun namlulu silahıyla delmeye geldiğinde araya babamın iş ortaklarından biri olan Moskova Belediye Başkanı girdi. Adam o gün şans eseri bizim otelin rulet masasında bir araba yükü para kazanmamış olsaydı, alnındaki kocaman üçüncü göze bakan kişi arkanı rahatlıkla görebilecekti. Şimdi utanmadan kalkıp nefret ettiğimi söyleyebilirsin filan diyorsun. Hayır, senden nefret etmiyorum. Çin devletinin bu projeye yıllarca izin vermemesinin tek müsebbibi olmana rağmen sana sadece acıyorum Uwe. Her şeye karşın aramızda bir arkadaşlık var. Paylaşılmış yıllar ve anılar var. Kaldı ki birlikte planlayıp inançla sarıldığımız sanatsal bir performansı yürütüyoruz. Nefret etmek istersem proje bittikten sonra bunu düşünebilirim. Ayrıca bu ülkede günlük ulaşımın yüzde otuzunun bisikletle yapıldığını belirtmeden geçemeyeceğim. Çin’deki bisiklet sayısının Almanya’daki futbol topu sayısını geçeceğine eminim. Boş keseden bol bol atmaya bir son vermeyecek ve hiç büyümeyeceksin galiba. Bir sonraki mektuba kadar hoşçakal.

Arkadaşın Marina.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

82. mütevazı hakikatler

Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.

Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.

Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.

“Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”   

Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.” 

Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.  

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar. 

Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”

Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.

“Belgradlı Marina Abramovic ve Alman Uwe Laysiepen adlarında iki sevgili, 1980 yılında geliştirdikleri ortak bir projeye göre Çin Seddi’nde karşılıklı olarak yürümeye başlayacak ve tam ortada buluşup evleneceklerdi. Çin Hükümetinden izin alabilmeleri sekiz yıl sürdü. Ama bu sekiz yıl içinde ilişkilerini bitirmeye karar verdiler. Proje biraz değişti: performans sonunda evlenmeyecekler, ayrılacaklardı. İkili, doksan gün süren yaklaşık iki bin kilometrelik yürüyüşün ardından ortada buluştu ve ilişkilerini bitirdi.”  (Bilmeniz Gereken 50 Çağdaş Sanat Çalışması, TEMPO, Ocak 2011)

Sevgili Marina,

Sevgili dediğim lafın gelişi. Biliyorsun seninle yollarımızı ayırmaya karar verdiğimizden beri artık birbirimizin sevgilisi değil dostuyuz. Aslında yollarımızı henüz ayırmadık. Yani aynı yerde yürüdüğümüze göre ayırmamış oluyoruz. Benim söylemim mecazi olarak kayıtlara geçmeli. Bunu anlatabilmişimdir diye umuyorum. Umut kelimesi de yanlış fikirlere kapılmana neden olmasın. Hatırlıyorum da bana en sevdiğin kelimenin “umut” olduğunu söylemiştin. Ben de benimkinin “Beckenbauer” olduğunu ekleyince bana kızmış, “öküz bir insan olduğun konusunda bütün dünyayla hemfikirim” demiştin. O zaman çok kalbim kırılmıştı. Bu seninle ilk kavgamız olmuştu değil mi Marina? Belki de ikinciydi? Şey olmuştu hani; Münih’te Çin Büyükelçiliğindeki randevumuza geç kalmıştım ve sen de beni sorumsuzlukla suçlamıştın. Oysa ben sadece trafiğe takılmıştım. Sinirden deliye döndüğünden bana hakaret etmiştin. Ben de koridordaki Mao heykellerinden birini kafana atınca ağlamış, benden nefret ettiğini bütün Çinlilerin duymasını istediğini haykırmıştın. Her neyse, üç gündür, günde en az yirmi kilometrelik hedefimizden şaşmadım. Duvarın bu ucu batıda kaldığı için pek kalabalık değil. Bazen yanımdan bisikletiyle geçen kimseler görüyorum. Bunların onda dokuzu Avrupalı. Bisikleti de Çinliler icat etmiş diye duymuştum? İlginç olan şey Çinlilerin zamanında icat ettikleri şeylerin çoğunu şu an kullanmamaları. Örneğin barut? Etraftaki ağaçların yapraklarından çok Çinli görüyorum. Baruta ne gerek var değil mi. Salt insan gücüyle dünyayı fethedebilirler. Fabrikalarda iki dakikada elli tane iskambil kâğıdı kutusu katlayan işçilerden yalnızca tokat atarak ilerleyen küçük bir ordu kursan Las Vegas’ı cepte bil.  Las Vegas deyince seninle birlikte çıktığımız ilk ve tek okyanus ötesi yolculuğu anımsadım. Pokerde seni ezdiğimde ağlamaklı olmuş, beni hile yapmakla suçlamıştın. Hâlbuki hile yapmayı bilmem. Fakat o Rus işadamının karısına göz kırptığımı itiraf ediyorum. Çünkü tam o sırada aklıma birden sol gözümü hiç kırpamadığım gelmişti, çocukken alay konusu olurdum bu yüzden. Şanslı günümde olduğum için denemek istedim. Ve inanır mısın hayatımda ilk defa birinin yardımı olmadan sol gözümü kırpabildim. Kadın bunu görmüş ve kendi başıma bunu başarmamı takdir etmiş olmalı. Yani en azından bana göz kırparak karşılık vermesi ve kendisine içki ısmarlamamı istemesi bunun göstergesi. Ama sen beni hiç takdir etmedin. Senden saygı görmek istiyor, başarılarımla gurur duymanı bekliyordum. Pokerde ufalanmanın ve sürklase olmanın yol açtığı gereksiz moral bozukluğu nedeniyle bana bütün akşam surat astın. Ne yani, sevgilimsin diye bile bile sana yenilecek miydim? O zaman karaktersiz davranmış olmaz mıydım? Ayrıca zarif bir kadının içki davetini reddetmek kabalık değil midir? Bunları ısrarla anlamak istemedin. Düşününce hüzünlenmemek imkânsız. Şimdi elinde fırsat var. O bin yıllık duvarların üzerinde yürürken benden nefret ettiğini söyleyebilirsin herkese. Neticede Çin topraklarındayız.

 Uwe.