Charlie Hebdo katliamı, 11 Eylül’den çok 2 Temmuz’a benziyor. Fransa’da Sivas katliamı daha bilinir olsaydı, Fransa’nın 2 Temmuz’u diyebilirlerdi. Bunu demekle, 11 Eylül’e göre daha hafif olduğunu söylemiyorum. Tersine, bence bu olay, tüm yüzyılı etkileyecek daha derin bir kırılmanın başlangıcı olabilir. Bunun etkilerini, 11 Eylül’de olduğu gibi, hemen arkasından başlayan savaşlar, işgal edilen ülkeler şeklinde görmeyeceğiz belki. Ama bu, Avrupa’nın güzel düşünülmüş barış ve hoşgörü temelli özel bir projesinin, çokkültürlülüğün sonunun başlangıcı olacak.

Bana bu düşünce konusunda ışık tutan şey, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Birol Aydın’ın sözleri oldu. Aynı minvalde şeyler söyleyen çok sayıda insandan biri… Saldırıyı, elinde herhangi bir belge veya kanıt olduğuna dair bir intiba verme zahmetine dahi girmeden, yeni emperyalist girişimlere zemin hazırlama amacındaki Fransız (derin) devletinin düzenlediğini iddia ettikten sonra, aynı gün Yemen’de de 35 kişinin öldürüldüğünü ama Fransa’da öldürülen 12 kişinin nedense daha büyük yaygara kopardığını söylüyor.

Üzerinde düşünmeye değer. 12 kişinin ölümü mü daha kötüdür, 35 kişinin ölümü mü? Bütün insanları eşit kabul ettiğimize göre ve 35 > 12 olduğuna göre 35 kişinin ölümü daha kötü olmalı. Yoksa bütün insanları eşit kabul etmiyor muyuz? Yoksa bir Fransızın hayatı bir Yemenlininkinden daha mı değerli?

Buna başka bir soruyla cevap verebiliriz. Hint Okyanusu’ndaki tsunamide 200 bin kişinin ölmesi mi daha kötüdür, yoksa kedinizin ölmesi mi? Bu olayın Fransa halkı üzerindeki etkisini anlamak için yol gösterebilir. Bir ölümden, ölen kişinin sizin hayatınızda kapladığı yer ölçüsünde acı duyarsınız. Charlie Hebdo’yu basan iki şerefsiz, 12 kişiyi değil, bir halkın çocukluk anılarını, üniversite kantinlerindeki kahkahalarını, sohbet konularını, fıkralarını, hikayelerini katlettiler. Fransa halkının algısında, bu, bazı insanların bedenlerine değil, bütün bir halkın ruhuna kurşun sıkılmasıdır.

Asıl kırılma ise, Birol Aydın ve benzerlerinin bakış açılarından kaynaklanıyor. Bizim ülkemizde son derece yaygın, muhtemelen diğer müslüman ülkelerde de durum farklı değildir. Açıkça sevinenler, alkış tutanlar bir yana, saldırıyı kınayanlarda dahi bir küçümseme hali yaygın. Hiçbir empati çabası göze çarpmıyor. “Gerçek İslam bu değil” lafının, saldırının acısını yüreğinde duyanlarda hiçbir karşılığının olmadığının farkında değiller. Fransızlar, emin olun, şu sıralar gerçek İslam’ın ne olduğunu hiç merak etmiyor. Gerçek İslam’la gerçek olmayan arasında ayrım yapma çabası, bazı müslümanların, bu saldırının müslümanlara yaşattığı utancı reddedip üste çıkma çabasından başka bir şey değil. Dünya müslümanlarına düşen, ismen de olsa sizinle aynı dine mensup bu caniler adına özür dilemek ve susmaktır. Daha fazlası değil. Ama dünya müslümanları bunu yapmıyorlar. Onun yerine, canilerin mesajını doğrudan ya da dolaylı olarak sahipleniyorlar.

Bunun karşısında İslamofobinin ve aşırı sağın yükselişe geçeceği muhtemelen doğrudur. Ama asıl endişe etmemiz gereken şey o değil. Bununla birlikte, en sağdan en sola kadar tüm siyasal görüşler ve oluşumlar pozisyonlarını yeniden tanımlamak gereği duyacaklar. Charlie Hebdo, Avrupa’nın özgürlükçü sol düşüncesinin bir yüzüydü, aşırı sağın değil. Saldırıya uğrayanlar, düne kadar, müslüman ülkelerden gelenler de dahil olmak üzere göçmenlerin, yoksulların, ezilenlerin hakları için mücadele eden, onları kucaklayacak bir çokkültürlülük projesi için kafa yoranlardı. Batı kültürünün içindeki ırkçılıkla, sömürgeci zihniyetle mücadele edenlerdi. Ama İslam dünyasına öyle bir cehalet hakim ki, kimse bunun ayrımını yapabiliyor gibi gözükmüyor.

Bugünden sonra, Avrupa’da şimdiye kadar sadece aşırı sağdan duyduğumuz bazı şeyleri artık herkesten duyacağız. Artık sosyal demokratlar arasından da ülkelerinin müslümanlardan temizlenmesi gerektiğini söyleyenler çıkmaya başlayacak, belki başka sözcüklerle ama bu anlama gelecek şekilde. Dinsel özgürlüğün anlamı değişecek, inanç özgürlüğü artık o inancın yarattığı potansiyel tehditten bağımsız görülmemeye başlanacak. Dün ırkçılığın türevi olarak kabul edilen bazı kavramlar bu kapsamdan çıkarılacak. Mesela İslamofobi, kelime anlamıyla “İslam korkusu” artık bir ırkçılık türü değil, insanın doğal bir dürtüsü kabul edilmeye başlanacak. Sonuçta ırkçılığın tanımını da Batılılar yapmıştı, biz onların yaptığı tanımları kullanıyoruz. Onlar tanımı değiştirdiğinde biz de yeni tanımına ırkçılık demeye başlarız.

Peki, bu saldırı, gerçekten de, bütün bu etkiler hesap edilerek, emperyalist hedefleri olan gizli güçler tarafından, müslümanların üzerine yıkılmak için organize edilmiş olabilir mi? İşin doğrusu, bunun pek bir önemi yok. Önemli olan, müslümanların bu vahşet karşısında saldırıya uğrayanlarla bir gönül birliği içine girmeye ne kadar istekli oldukları. Şimdiye kadar pek istekli gibi görünmüyorlar.

Bütün siyasetlerin ortak amacı: Korku yaratmak. Bütün sanatların ortak amacı: Korkuyu yenmek. Uzlaşma bu yüzden zor.

***

Charlie Hebdo saldırısının ortalama bir Fransız üzerindeki etkisi, İkiz Kuleler saldırısınınki gibi olacaktır. Yeni bir sayfa açıldı.

***

Amerikalıyı ticaret merkezine, Fransızı sanatına, Müslümanı da dinine saldırıldığına inandırarak kışkırtabilirsin. Rulet bunun üzerine.

***

Charlie Hebdo katliamı hem İslamofobiyi hem de IŞİD’i konsolide edecek. Karanlık bir kazan-kazan durumu.

***

Televizyonda niye hep aynı kişiler konuşuyor? Ne söyleyecekleri belli olduğu için mi?

***

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun: İnsanoğlunda vicdan standart değil, opsiyonel.

***

XX. Yüzyıl sonunda ırkçı Le Pen’i durduran Fransa’yı dünya şampiyonu yapan Cezayirli Zidane olmuştu. Artık bu da yetmez.

***

Charlie Hebdo sayesinde karikatür günümüzün en önemli sanatı.

***

Yılın “yuh artık” ödülü “Hıristiyanlar ve Yahudilerle de alay ediyorlardı, niye kimse onlardan kuşkulanmıyor?” diyen gazeteciye gidiyor.

***

Dört kitabın binlerce yıldır anlatmaya çalıştığı tek cümle: “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.”

***

Herkes kendi oyununu oynuyor. Gerçekler bir avuç deliden başka kimsenin umurunda değil.
***

Tuğçe Kazaz daha Charlie Hebdo katliamını yorumlamadı mı?

***

Dünyada şu an neler olduğunu anlamak için ilk yapmamız gereken: Televizyonu kapatmak.

resim
Charlie Hebdo saldırısı basın ve ifade özgürlüğüne yönelik hatırlayabildiğim en büyük katliam. Vahşi ve profesyonelce. Katliam,derginin yazıişleri toplantısı günü, yani en kalabalık olduğu gün yapılıyor, ağır silahlar kullanılıyor. İçeriye girildiğinde açılan ilk ateşin ardından derginin üst katına çıkılarak karikatüristler isim isim çağrılarak katlediliyor. Çıkışta bir polis aracına ateş açılıyor, kapıları açık bırakılan arabadan inilerek yaralı durumda kaldırımda yatan polis acımasızca öldürülüp soğukkanlı bir şekilde yeniden arabaya biniliyor. Sonra yola devam edilip, başka bir noktada araç değiştirilerek sırra kadem basılıyor. Ve bu olay dünyanın en önemli başkentlerinden birinde güpegündüz oluyor. Kimin yaptığı henüz belli değil. Fransa ile sınırlı kalıp kalmayacağı da belli değil. Fakat kimin alkışladığı belli. Örneğin bizim ülkemizde Madımak katliamını destekleyenler bu katliamdan da memnun görünüyorlar, en azından memnuniyetsiz değiller!

Olay aynı 11 Eylül’de olduğu gibi farklı bir ırka ve dine mensup olağan şüpheli yabancılara(entellerin anlayacağı dille yazarsak; ötekilere) tamamıyla yıkılacak gibi gözüküyor. 11 Eylül’de uçak kaçıranlar bilindiği üzere pilot kabinlerine maket bıçaklarıyla girmişlerdi, pilot eğitimi için aldıkları kılavuz kitapları da uçakları kaçırmak için geldikleri havaalanlarının otoparklarında bekleyen arabalarında bırakmışlardı! Yani “Uçak nasıl uçurulur?” diye son kez otoparkta kılavuz kitaplarına bakıp ardından bindikleri uçakları maket bıçaklarıyla kaçırarak ikiz kulelere sokmuşlardı! Bu seferkiler, biri evsiz 18 yaşındaki bir genç ve iki Cezayir’li kardeş. Fransız polisi onların izine arabada unuttukları kimliklerinden ulaşmış durumda! Paris’in ortasında, gündüzün gözünde ağır silahlarla etkileri yıllarca sürecek bir katliamı planlayarak yapıp ortadan kaybolmuş iki kar maskeli adamdan biri arabada kimliğini unutarak yakayı ele veriyor! Bütün bu olayı film diye izleseniz o dakika sinemadan çıkarsınız.

Başka birşey söylenmek istediği belli. Bunun da ne olduğunu şu anda herhalde François Hollande biliyordur. Biz sıradan insanlarız, biz bilemeyiz. Biz böyle anlarda ancak çok değerli analistlerimizin yorumlarıyla gerçeklerden haberdar olabiliyoruz! O da anca bir fiske. Bilindiği üzere böyle anlarda gelen ilk informasyonlara atlayıp hemen derin değerlendirmelere girişen analistlerimize göre Arap Baharı ile de bütün Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya demokrasi gelecekti! Ayrıca aynı demokrasi ülkemize de Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarını takiben tamamen yerleşecekti?!
Bir dünya savaşının içindeyiz. Ve bu savaşın içindeki radikal islamcılar her ne kadar kendilerini başrol oyuncusu yerine koysalar da, figürandan başka birşey değiller.

Kadın ve adam birbirine bakıyordu. Aralarından bir sinek geçti.
Adam, eliyle sineği itti. Sinek, gözden kayboldu.
Kadın ve adam birbirini öptükten sonra çok acıklı bir şey oldu ve ayrıldılar.
Bu, aradan geçen sineğin hikâyesidir.
Yemin ederim.

“Bir parçalanış, bir yitiş
Olabilir mi -zaman geçti mendirekteki korkunç leke duruyor-
Acılar dinlendi, yeniden başlamalıyız.”

EDİP CANSEVER
civil-rights

Edebiyat dünyasında tetikçiler türedi.
Kendilerine hedef gösterilen yazarlar aleyhine klasik ve sosyal medyada itibarsızlaştırma operasyonları düzenliyorlar.
Tetikçilerle çalışmayı kabul etmeyenler de aynı akıbeti paylaşıyor.
Yalan haberler ve sahte anketler düzenliyorlar.
Benzeri manipülasyonlar da “iş sahalarına” giriyor.
Aynı tetikçinin gününe göre farklı kişiler için çalıştığı gözlemleniyor.
Bu da edebiyattaki mafyalaşmanın boyutlarını sergiliyor.
Mesajları net: Ya onlarla çalışacaksın ya da haddini bileceksin!
Yayınevleri korku ya da işbirliği sebebiyle sessiz.
Yazarlar “İnşallah bana bulaşmazlar…” diyerek çaresiz.
Edebiyat dünyası değil Meksika Körfez Karteli mübarek!

1. Fransızca bilmeyen ve ukulele çalamayan otobüs şoförleri rencide edilsin. Otobüse binerken onların çarpık kentleşmeye ve peynirlerin bozulmasına olan katkıları yüzlerine vurulsun.

2. Yürüyen merdivenlerin ana fikrinin yürümek değil durmak olduğunu anladıkları için solda dikilen kişilere varış noktasında çiçekten kolyeler asılsın.

3. Bütün şarkılar 99’dan başlayan fiyatlarla alınsın. Bütün filmler %50’ye varsın. Bütün kitaplar kaçırılmayacak fırsatları, masrafsız kredileri anlatsın.

4. Kırmızı ışıkta geçip kazayla burun buruna gelen sürücüler camı açıp “Yol versen ölür müsün?” diye bağırdığında yeşil ışıkta geçen sürücüler hatalarını anlasın.

5. Ağaç diplerinin evsel atık deposu olarak değerlendirilebileceğini akıl eden vatandaşlar taltif edilsin.

6. Gönülden kopanların parayla ölçülemediği hallerde gönüller bir olmasın. Paranın söz konusu olmadığı bir jest söz konusu bile edilemesin.

7. İnternette kalp kırma olimpiyatları düzenlensin; en kısa sürede incitme, en popüler acıtma, en yaratıcı nobranlık dallarında altın madalyalar dağıtılsın.

8. Sigara izmaritini, sakız kutusunu herkes gönül rahatlığıyla yere atsın. Belediye temizlik işçilerinin tembellik yapmasını önlemek için herkes el ele versin.

9. İnsanlar üçe ayrılsın; patronlar, çalışanlar ve garsonlar.

10. Kaldırımın sağından yürümek kuralı bir inşaatın temel betonuna gömülsün. Kimse kimsenin sağına soluna karışmasın. Karışan olursa alnı karışlansın.

11. Madam Bovary’nin instagrama koyduğu fotoğraf gündeme bomba gibi düşsün. Tsubasa Galatasaraylıları çok kızdıracak bir röportaj versin.

12. Futbol hakemleri müsabakalardan önce ve sonra kırbaçlansın.

13. Sevmek sadece sevdiğini ilan etmekle sınırlandırılsın. Sevmenin zihinle ilişkisi, terakki etkisi sıfırlansın.

14. Eleştirmek düşman olmayı, itiraz etmek can yakmayı gerektirsin.

15. Kazanma hırsı kutsal sayılsın.

Diyelim loş bir odada yatmaktasın. Sımsıkı perdelerin arasından cılız bir günışığı.
Neredesin, belli değil.
Günlerden ne, bilmiyorsun.
Ama vücudunda derin bir ağrı.
Hani “bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” derler ya, sen bütün vücudunu hissediyorsun.
Güç belâ başını çevirip baktığında, başucunda duran ilaçlar çarpıyor gözüne. Odadaki grilikle çelişen renkli kutular.
Uzanmak istiyorsun, elin gitmiyor. Doğrulmak istityorsun ama mecalin yok. Nefes almak bile mesele.
Elinin üzerideki cennet benekleri çarpıyor gözüne. Yüzüne dokunuyor ve çok yaşlı olduğunu anlıyorsun.
Hadi açık konuşalım: Yavaş yavaş ölüyorsun.
Ya da hastane odasında, her tarafına borular bağlanmış halde yatıyorsun. Odanın camına sinsi bir yağmurun damlaları çarpmaktadır.
Öyle bir inliyorsun ki hemşire koşuyor. Yanına gelip merhamete tutuyor elini. “Bir şey mi istediniz?”
Belki de bir otel odasında, göğsünde bir ağırlık. Şakakların zonkluyor, ellerin titriyor. Film şeridi gibi geçiyor hayat.
Birden, siyahlar giymiş bir melek!
Kara pelerinini savurarak giriyor odaya. Ama nasıl güzel! Ben diyeyim Angelina Jolie, sen de Johnny Depp!
Korkuyorsun ama gıkın çıkmıyor. Kum saati boşalıyor hızla. Zaman içine doğru, kum taneleri gibi akıyor.
“Çok mu istiyorsun biraz daha yaşamayı?” diye soruyor siyahlı melek. Son gücünle başını sallıyorsun.
“Bir düşüneyim” diyor. “Aslında bir seferlik torpil yapabiliriz. Ne dersin?”
Yine sallıyorsun başını ve melek başlıyor anlatmaya. “Şimdi seni 2014’ün son günlerine döndürebilirim. Ama bir şartla. O günden sonraki hiçbir şeyi hatırlamayacaksın. Bu konuşmayı da hatırlamayacaksın. Sadece sana yeni bir şans verildiğini bileceksin o kadar.”
Sonra saatine bakıyor. “Anlaştıysak gitmem gerek. Şimdi kapat gözlerini. Açtıktan sonra da hiçbir şeyden ‘artık çok geç’ diye vazgeçme. Ne hayallerinden ne de sevdiklerinden.”
“Yerinde olsam öyle yapardım” diyor gitmeden. “Çünkü sonunda yine karşılaşacağız.”
Kapıyorsun gözlerini.
Açtığında tam şu anki gibisin. İnternette bir yıl sonu yazısını okur halde.
Yokluyorsun vücudunu, sağlıklısın.
Dışarıda kar ya da yağmur. Elinde yukarıdaki sahneyi gerçekten yaşadığına dair bir kanıt yok. Tıpkı siyahlı meleğin dediği gibi.
Artık tek yapman gereken, anlaşmaya uymak. Meleğe verdiğin sözü tutup onunla tekrar karşılaşana kadar her saniyenin kıymetini bilmek.
Kafaya Pazartesi sendromu falan takmamak yani.
Yerinde olsam öyle yapardım.

Çıkmaz. Eğer soru “size çıkabilir mi” diye sorulmuş olsaydı, semantik zorunluluk gereği “çıkabilir” demek zorunda kalırdım, ama sizi boş ümitlere sürüklememek için de eklemek isterdim: “… ama çıkmaz.”

Bu ikisi arasındaki fark, birinde, ne kadar az olursa olsun, sıfırdan farklı bir olasılık olup olmadığı sorulurken, diğerinin bunun gerçekçi bir olasılık olup olmadığı sorusu olmasıdır. Geniş zaman kipinin pek çok yan işlevinden biri… “Size çıkabilir” dediğinizde, elbette, birilerine çıktığına göre, bu siz de olabilirsiniz, dolayısıyla bu olasılık vardır (sıfır değildir) demektir. Ama bu olasılık o kadar küçüktür ki, her türlü pratik uygulama açısından yok kabul edilebilir. Bu, mühendislikte “ihmal edilebilir” denen bir kavrama karşılık geliyor. Sıfıra çok yakın değerleri ve olasılıkları, hesapları yok yere karıştırmaması için ihmal edersiniz (yani sıfır kabul edersiniz), kafanız rahat eder. On milyonda bir olasılık da, nereden bakarsanız bakın, ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Yani size çıkmaz.

Milli Piyango’nun tarihi reklam sloganı olan “size de çıkabilir” önermesi, olasılık algısını çarpıtma işlevi görüyor. Yani olasılığın küçüklüğünü (ihmal edilebilir olmasını) göz ardı edip, var olup olmamasını öne çıkarıyor. Eğer bunu yiyorsanız, yani tek istediğiniz sıfır olmayan bir olasılıksa, size müjdeli haberi verebilirim: Bunun için elli lira bayılıp bilet almak zorunda değilsiniz. Bilet almasanız da size de çıkabilir. Nasıl olacak? Mesela, büyük ikramiye çıkan ya da çıkacak olan bileti yerde bulabilirsiniz. Aman canım, bunun olasığı nedir ki, diyecek olursanız, doğrusu sizi yadırgarım. Çünkü siz olasılığın büyüklüğüyle değil var olup olmamasıyla ilgileniyorsunuz. Ama yine de, sizin için bu olasılığı kabaca hesaplamaya çalışayım.

Pek çok insan, hayatında en az bir kere değerli bir kağıdı (kağıt para, çek, senet, hazine bonosu ya da piyango bileti) düşürmüştür ya da kaybetmiştir. Bunu hiç yaşamamış olabilirsiniz ya da birden çok kez başınıza gelmiş olabilir. Ortalama herkesin bir kere bunu yaşayacağını varsayabiliriz. Dolayısıyla milli piyango bileti alacak yaklaşık 10 milyon kişi, hayatlarında ortalama bir kere değerli bir kağıtlarını kaybedecektir. Bunların, ceplerinde değerli kağıtlarla dolaştıkları yaşam dilimini ortalama elli yıl kabul edersek, bunlardan 200 bini bu yıl içinde değerli bir kağıdını kaybedecek demektir. Bunların da yaklaşık on bini, bu işi yılbaşı çekilişinin öncesinde veya sonrasındaki 15-20 günlük zaman dilimde yapacak. Kaybettikleri şeyin, herhangi bir kağıt para değil piyango bileti olma olasılığını da kabaca beşte bir kabul edelim. Belki bu süre içinde elinden beşten fazla değerli kağıt geçecektir, ama biletiyle, numaralarına bakarak hayal kurmak için, ya da ödül kazananlar listesinde aramak için falan daha çok meşgul olacağı için biletin kaybolma olasılığı herhangi bir kağıt paraya göre biraz daha fazladır. Yani yılbaşı çekilişine ait 2000 bilet, satın alındıktan sonra kaybedilecektir, diyebiliriz. Bu biletlerden birini bulma olasılığı olan insan sayısını da 20 milyon kabul edelim, nüfüsun dışarıda dolaşan kısmı olarak. Siz de dışarıda dolaşan biriyseniz, on binde bir olasılıkla yerde bir milli piyango bileti bulacaksınız. Bu bilete de on milyonda bir olasılıkla büyük ikramiye çıkacaktır. Yani yüz milyarda bir olasılıkla, bu yılbaşı civarı, büyük ikramiye çıkmış ya da çıkacak olan bileti yerde bulacaksınız.

Gördüğünüz gibi bu olasılık vardır, sıfır değildir. Üstelik bilet satın alarak bu olasılığı sadece % 0,000009999 arttırıyorsunuz. Sadece bu kadarcık bir fark yaratmak için, muhtemelen sonunda bir dalkavuk-bakan-ahbabı-yalaka-müteahhite hediyeli-iltimaslı ihaleyle verilecek elli liranızı harcamaya değer mi?

Bence değmez. Bırakın alınterinizle kazandığınız (ya da kiracınızın alınteriyle kazanıp size uçlandığı) elli liranız cebinizde kalsın. Yalnız, bu aralar yolda yürürken yerlere biraz daha dikkatli bakın. Belli olmaz, size de çıkabilir.

İktidara gelmiş bir dost, yitirilmiş bir dosttur.
[HENRY BROOKS ADAMS]

Bir sanat eserinin önemini, verdiği söylenen zararın büyüklüğüyle ölçebilirsiniz.
[GUSTAVE FLAUBERT]

“Kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz.”
[EMRAH SERBES, Deliduman]
Emrah Serbes

Bizim zamanımızda her çocuğun kolayca yapabildiği dört çizim vardı: Kurukafa, yumruk resmi, Türkiye haritası ve Süleyman Demirel karikatürü!
Ben de derste canım sıkıldıkça, bir kağıdın kenarına Demirel karikatürü çizerdim.
Düşünün, başbakansınız, ve ülkedeki hemen tüm çocuklar sizin karikatürünüzü çiziyor! Sanırım, dünya tarihinde en çok karikatürü çizilen lider Demirel’dir.
Mizah dergileri, gazeteler, duvarlar, her yer Demirel karikatürleriyle dolup taşardı.
Ve yine herkes Demirel taklidi yapardı: “Binaenaleyh… Vaağ mı bunun baszşga bi izah tağrzı?..”
Nasıl ki her yerde Atatürk portreleri var, Demirel’in de karikatürleri vardı.
Nasıl ki heykel denince aklımıza Atatürk geliyor; taklit veya parodi dendiğinde de ilkin Demirel hatırlanırdı.

POLİTİKACININ MİZAH PAYI
Demirel’i seven birine hiç rastlamadım.
Fakat yine hiç kimse ondan tümüyle nefret de etmezdi.
Bu biraz garip.
Sanırım, Demirel’i katlanılabilir kılan şey, onunla ilgili espriler yapılabilmesiydi.
Mizah, yumuşatıyordu.
Giderek, Demirel’in kendisi de bu mizaha katkıda bulunuyordu: “Petrol vardı da biz mi içtik?” diyordu mesela.
Miting meydanlarında, bugün müstehcen kabul edilebilecek şakalar da yapıyordu.
Hakkında uydurulan fıkraların derlendiği çok sayıda kitap yayınlanmıştı…

“BU DAVA BÜYÜK”
Bugün, Cumhurbaşkanı hakkında şaka yapmak, zülfü yâre dokunan bir söz söylemek, büyük bir olaya dönüşüyor.
Açıkçası, olup bitenler, şaka yapacak esnekliği neredeyse tümüyle ortadan kaldırdı, o ayrı.
Fakat karikatüristlere, yazarlara, taraftar gruplarına açılan davalar nedir?
Türkiye’nin en zeki romancılarından olan Emrah Serbes’e neden dava üstüne dava açılıyor?
Her cümlenin sonunda, soluğu mahkemede mi alacağız?

ETYEN BEY’E DE DAVA AÇILACAK MI?
Tamam, Cumhurbaşkanına da bir şey demiyorum.
Bana öyle geliyor ki, artık nitelikler arasında ayrım yapmakta güçlük çekiyor.
Kendisine yöneltilen eleştirileri, büyük bir “düşmanlar ittifakı”nın hitabı gibi algılıyor.
Eleştiriden istifade etme fikrinden uzak.
Peki, Bilal Erdoğan neden Emrah Serbes’e dava açar?
Genç bir iş adamının, ülkesindeki en etkili genç yazara dava açmasının anlamı ne?
Hepimiz her gün, her konuda mahkemeye mi gidelim, her nefesimiz de savcılardan mı sorulsun?
Emrah Serbes “Son milyon bükücü” demiş Bilal Erdoğan’a.
Bu elbette biraz ağır.
Ünlü bir yazarın ağzında daha da ağırlaşıyor.
Bilal Erdoğan’ın duymazdan gelmesini beklemiyorum.
Öyle ya da böyle bir karşılık vermek istemesi normal.
Fakat mahkeme demek, dava demek “Bana haksızlık yapılıyor ve bu haksızlığı ben diyalogla, barışçı yollarla gideremiyorum, ey hukukçular yardım edin” demektir.
Başbakan Danışmanı Etyen Mahcupyan “AK Parti seçmenlerinin yarısı, hükümetin yolsuzluk yaptığını düşünüyor” şeklinde bir beyanda bulundu [24 Kasım 2014].
Mahcupyan’ın sözleri, Emrah’ın sözlerinden daha ağır değil mi?
Halk çoğunluğunun hakkınızdaki kanaatini dile getiren edebiyat dehasını sanık sandalyesine davet ediyorsunuz.
“Son milyon bükücü” unvanını sonsuza dek taşımak istiyor olmalısınız.
Problemin sizden kaynaklanan yönünü hiç mi görmeyeceksiniz?
Kabahati hep mi başkasında arayacaksınız?

MAHKEMEDE YUNUS EMRE’NİN RUHUNU ÇAĞIRMAK
Bizim ömrümüz zenginleri tiye almakla geçiyor.
Biz derken, Türk milletini kastediyorum.
Yunus Emre’den ilhamla, “Mal da yalan mülk de yalan / Al Bilal sen de oyalan” desek, biz de mi dava edileceğiz mesela?
Mahkemeye Yunus Emre’nin ruhunu mu çağıracaklar?

“FERMAN PADİŞAHIN SAYFALAR BİZİM”
Türkçe’de para, ağalık, mal, mülk, gösteriş, şatafat, kibir… gibi konularda binlerce deyim var.
Sizin her bir banknotunuza karşılık, hiciv dolu bir sayfa var literatürümüzde.
Öyle ki, birçok kelime, hicivlerin tek başına sembolü olmuştur.
Sözgelimi birine “Padişah” denildiğinde, zihinlerde “Ferman padişahın dağlar bizimdir” dizesi yankılanır.
Kitabı bomba, sözü saldırı, yazarı suçlu olarak görüyorsunuz.
Bu gidişle tek tek kelimeleri yasaklayacaksınız.
Eh, halk gözlerini yumsun, sesini kessin ve alkışlasın istiyorsanız, Emrah Serbes’in ülkesinde iktidar olmakla pek iyi etmediniz.

YAZAR TANIK MI, SANIK MI?
Son dönemde Türkiye’de ne yazık ki hakaret diyaloğun ve iletişimin baskın unsuru oldu.
Tamam da, bunun tek izahı “Dış güçler bizim aptalları kandırıp fiştekliyorlar” falan olabilir mi?
Emrah Serbes gibi üstün yetenekli yazarları, sözlerinden ötürü mahkemeye çağırmadan önce biraz düşünmek iyi olmaz mı?
Binlerce sayfa yazmış genç bir edebiyatçıya, sözünden ötürü dava açmak, aslında hakaret değil mi?
Bana göre, bir yazarın okuru değilseniz, hiçbir şeyi değilsinizdir.
Adam edebiyata hayatını koymuş.
Bunun anlamı, Türkçe’ye ve elbette Türkiye’ye hizmet etmek demektir.
Buna saygı göstermeniz gerekmez mi?
Türkiye’ye saygı göstermeniz gerekmez mi?
Siz nasıl ki makam mevki ve para bakımından güçlüyseniz, yazarlar da söz, duygu, fikir, ahenk bakımından güçlüdür.
Fark etmiyor musunuz?
Edebiyatçılar hayata, insana, çağa, kültüre tanıklık eder.
Bir yazarı tanık makamından sanık sandalyesine çekmeye kalkışmak; politik, toplumsal, sanatsal, millî ve dinî bir terbiye problemine işarettir.
Ağırınıza giden bir söz mü işittiniz? Size saygısızlık edildiğini mi düşünüyorsunuz?
Basın toplantısı düzenleyin, meramınızı anlatın, haber olur. Tweet atsanız yine haber olur yayılır.
Yazarları, sanatçıları cezalandırma eğilimi, size de Türkiye’ye de bir şey kazandırmaz.
Böyle bir cümle kuracağım hiç aklıma gelmezdi fakat işte, buyurun: İnsan, Demirel’den utanır.