Küçükken annemden Arap yazısını, daha doğrusu Türkçe’nin eski yazısını öğrenmeye niyetlenmiştim. Harflerin, sözcüğün başında, ortasında ya da sonunda oluşuna göre farklı şekiller aldığını öğrenince, bir şekilde hevesim kırıldı, ilgimi kaybettim. Bana gereksiz bir karmaşıklık gibi geldi sanırım. Daha sonra da konuya tekrar eğilmedim, belki bir ara öğrenirim.

Annemin ilk bilgi olarak verdiği şey, çoğu kişiye malum olduğu üzere, eski yazının sağdan sola yazıldığıydı. Bununla birlikte verilen ek bir bilgi de, yazı sağdan sola yazılıyor olsa da sayıların soldan sağa yazıldığıydı. O zaman çok fazla sorgulamadan bunu kabul etmiştim.

Sonradan düşününce bunun böyle olmaması gerektiğini fark ettim. Aynı yazı içinde farklı yönlerde okunup yazılan şeyler olmamalı. Çünkü okuma ve yazma dizisel bir şekilde ilerler, yazının bir yerinden başka bir yerine atlayıp ters yönde okumaya başlamak gibi bir şey olamaz.

Aslında sayı dediğimiz şey, yazının geri kalanından farklı, ağzımızdan çıkan seslerin ifadesi değil, bunların sayısal değerlerinin, ondalık sayı sistemine göre özel işaretlerle kodlanmış hali. Bu işaretlerin doğru sırasının ne olduğunu nereden biliyoruz?

Aslında eski yazıda sayılar soldan sağa yazılır demek yanlış bir ifade. Doğrusu şöyle: Eski yazı, sayılar da dahil olmak üzere sağdan sola yazılır. Sayılar, küçük basamaktan büyük basamağa doğru yazılır. Yani önce birler basamağı gelir, sonra onlar, sonra yüzler, sonra binler, sonra on binler, böyle gider.

Eski yazıdaki sayılar, şu an kullandığımızın iki kere ters çevrilmiş halidir. Biri yazı soldan sağa değil, sağdan sola olduğu için, ikincisi de basamaklar büyükten küçüğe değil, küçükten büyüğe sıralandığı için. İki kere ters çevrilince aynı yere geliyor.

Peki sayıları hangi yönde yazmak daha mantıklıdır? Hangisi daha kullanışlıdır?

Basamakları büyükten küçüğe sıralamanın daha kullanışlı olduğunu düşünmek için mantıklı bir neden var. Sayıları adlandırırken de, büyükten küçüğe doğru gidiyoruz. 23500 işaretlerini “yirmi üç bin beş yüz” şeklinde okuyoruz. Ağzımızdan çıkanlarla yazanları eşleştirmeye çalışırsak, önce bir “yirmi ü甑 var, sayının ilk iki işaretine denk geliyor. Sonra sayıda görünmeyen bir “bin” var. Ardından bir ‘beş’ geliyor, sayının üçüncü işaretiyle eşleşiyor. Sonra yine sayıda göremediğimiz bir “yüz” geliyor. Sonra sayıda iki tane “0” işareti var ama bunlar için ağzımızdan bir şey çıkmıyor. Evet, bire bir eşleme söz konusu değil, ama eşleyebildiklerimiz, ağzımızdan çıkan sırada.

Tersi şekilde sıralamanın nasıl avantajları olabilir?

Bizim kullandığımız yazıda, soldan sağa okurken, her seferinde bir karakter okuyup onu daha öncekilerle birleştirerek ilerlediğimizi varsayalım, bir rakamla karşılaştığımızda aslında onun ne demek olduğunu bilmiyoruz. Yani yazının bir yerinde 23500 varken, biz 2’yi gördüğümüzde onun sayısal değeri hakkında bir fikir sahibi değiliz. 2’nin ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce sayının sonuna kadar gidip toplam kaç rakam olduğuna bakmamız, sonra geri dönüp bu sefer doğru değerleriyle yeniden okumamız lazım. Ya da her basamağı okuduktan sonra şimdiye kadar okuduklarımızı 10’la çarpıp yeni okuduğumuzu üstüne ekleyerek ilerleyebiliriz.

Oysa basamaklar küçükten büyüğe yazılıyor olsaydı, yani yirmi üç bin beş yüzü 00532 şeklinde yazıyor olsaydık, her bir rakamla karşılaştığımızda onun ne demek olduğunu bilirdik. Basamaklar bir, on, yüz, bin diye giderdi. İlk karşımıza çıkanın hep birler basamağı olduğunu bilirdik. Dümdüz bir toplama işlemiyle sayıyı okuyabilirdik. Tersine alışık olduğumuz için bu şekilde okumak daha zor görünüyor olabilir, ama okumak için nasıl bir işlemden geçirdiğimize bakarak, tarafsız bir göz için, 00532 dizisini okumanın 23500 dizisini okumaktan daha kolay olduğunu anlayabiliriz.

Hayatınızın bir yerinde tablo şeklinde raporlar hazırlamak zorunda kalmışsanız, sayısal değerler içeren bir kolonu sağa dayalı hale getirmek için fazladan uğraşmış olmanız mümkündür. Çünkü aynı değerdeki basamakların alt alta gelmesini istersiniz. Metin halinde olan kolonlar ise sola dayalı olmalıdır. Sayısal bir kolonu metin kolonu izliyorsa bunlar çirkin ve okunaksız biçimde birbirine yapışık görünür. Tersi durumda da iki kolon arasında amorf bir boşluk oluşur, bir kolonun nerede bitip diğerinin nerede başladığını kestiremezsiniz.

Arap yazısını kullanan ulusların böyle bir derdi olmaması ilginç.  Bütün kolonlar sağa dayalıdır, problem yoktur.

İşin ilginç tarafı, Latin alfabesi kullanan ülkeler, ondalık sayı sistemini ve bugün kullandığımız rakamları 10. yüzyıl civarında Araplardan aldılar. Hatta İngilizce’de bunlara hâlâ “arabic numerals” deniyor. Bunları iki kere ters çevirmiş olduklarını düşünmektense, nasıl gördülerse öyle aldıklarını düşünmek daha akla yakın. Aslında büyük bir ihtimalle basamakları küçükten büyüğe sıralamak daha kullanışlı, ama Avrupalılar, Arapların sayılarını alırken, Arap yazısının sağdan sola yazılması gibi küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmışlar.

Şimdilerde yolu Beyoğlu’na düşen insanları heyecan verici ilginç bir sergi bekliyor: Madde-Işık sergisi. Borusan Müzik Evi’nde küratörlüğünü Richard Castelli’nin yaptığı bu sergi gözalıcı, zihin açıcı, ruh gevşetici yapıtları izleyicinin ilgisine sunuyor. Yoğun ilgiden dolayı Pazar günleri de açık olan serginin broşüründe şu bilgilere yer verilmiş:

“MADDE-IŞIK sergisi, medya sanatında sezgiye, fizikselliğe ve duyulara dayalı, insan vücudunu sanat deneyiminin merkezinde tutan yeni yönelimlere tanıklık ediyor ve elektronik akademizmi kenara itiyor. Yapıtların bazıları madde ve ışığın işbirliğine dayalı deneyimler sunarken, bazıları bu iki öğe arasındaki sürtüşmeden doğuyor. Kiminde Madde Işık’a, kiminde Işık Madde’ye dönüşüyor.”

Gözlerinin feri sönmemiş olanlara hararetle tavsiye edebileceğim bir sergi.

Jonas, genç ve yetenekli bir savunma avukatıdır. Gedikli bir hukukçu olan babası Peter, bir trafik kazasında ölmüştür. Jonas, hukuk firmasında, babasından boşalan yere talip olur. Camilla ile Jonas’ın soğuk fakat sevgiye dayalı bir evlilikleri vardır. Bir arkadaşı, Jonas’ı akşam gezmesine çıkarır. Gece kulübüne giderler. Adamımız kulüpte Louise’yle tanışır. İçer. Sabah gözünü bir otel odasında açar. Banyoda Louise’nin cesedini bulur. Otelden kaçar. Eline bir zarf ulaşır. Zarftaki DVD’de, Jonas’ın Louise’yi boğduğu bir video kaydı vardır. Jonas’ın koyu matemi, rezil bir kabusa dönüşür. Bundan sonra bol bol kaçacak, fidye ödeyecek, kılık değiştirecek, polis öldürecek ve neler olup bittiğini anlama umuduyla çırpınacaktır.
Kandidaten, sıkı bir gerilim filmi. Başrolde Nikolaj Lie Kaas var. Denk getirebilirseniz izleyin.

Kandidaten [The Candidate]
Yön.: Kasper Barfoed
Sen.: Stefan Jaworski
Oyn.: Nikolaj Lie Kaas, Ulf Pilgaard
Yapım: Danimarka, 2008

Brothers of the Baladi’den Türkçe bir şarkı. Müzik tatlı, şarkı ballı, yorum şeker.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Bayram tatiliyle birleştirerek yurtdışı turlarına katılak. Dubrovnik çok güzel diyorlar mesela, hem de vizesiz. Normalde bayram zamanı yer bulmak sorun olur ama bu sefer duyduğuma rezervasyonlar yavaş gidiyormuş.

9-10 Eylül’de Olimpos’ta rock festivali var, Duman falan çalacak. Oraya gidip, tatili pazar gününe uzatak.

Yaz boyu çok kalabalıktır diye gitmeye çekindiğimiz, civardaki sayfiye yerlere gidek. O gün çok kalabalık olmayacak gibi geliyor bana. İstanbullular için Adalar, Polonezköy falan güzel seçenekler. Alkol tedarikini önceki günden yapmak lazım, o gün zorluk çekilebilir.

Ailecek pikniğe gidek. Ama dans kareografisini önceden hazırlamakta yarar var, doğaçlama zor olur.

Bütün gün uyuyak.

Dalgalanak da durulak.

David Lynch

''İneği de al yeğen...'' David Lynch

Üniversite yıllarımda üç adam ve bir film peşimi bırakmadı. Tarantino, Kubrick, Lynch ve Dövüş Kulübü. Üniversite öğrencisiyseniz ve az çok sinemasever bir çevreniz varsa Tarantino, Kubrick, Lynch ve Dövüş Kulübü kabusunuz olabilir. Gidilen her öğrenci evinde ya Dövüş Kulübü ya da Pulp Fiction posterleri muntazam biçimde asılıdır. Öğrenci evine Dövüş Kulübü posteri asmak devlet dairesine Atatürk resmi asmak gibi bir zorunluluktur.

Bu dördünün içinde en ayrıcalıklı yere sahip olansa David Lynch’ti. Filmleri üzerine başlayan, imgesi bol, göndermesi gani tartışmalar ‘Abi Lynch işte ya’ (yapmış yapacağını manasında) sözleriyle sona eriyordu. Herkes doya doya ‘Özne’, kana kana Lacan diyordu.

O yıllar bu tuhaf filmlerin gizemli yönetmenine hayran adamları dinlemekle geçti. Ozu’ya Bresson’a hayran birine rastlamadım. Bir kişi vardı aslında. O da bir moğoldu, adı Bodi. Üniversite okumaya gelmişti. Babası Ünlü Rus yönetmen Kuleshov’un öğrencisi ve Moğolistan’ın tanınan yönetmenlerinden biriydi.

2009’da İfistanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilen, David Lynch’in gündelik hayatı ve film yapma sürecini konu alan bir belgesel, fanatik Lynch hayranlarını sanırım bir parça üzdü. “Lynch: Perdenin Arkasında” adlı belgeseli izlemeye gelen genç hayranlar ‘Ne umduk ne bulduk’ diyerek çıktılar salondan. O eksantrik filmlerin uçuk yönetmeni; hali, tavrı ve konuşmalarıyla sıradan bir adam görünümündeydi. Bacaklarına uzun gelen bol pantolonuyla David Emmi’ydi adeta . Çizgili bir tişört giyip, cebine bir Maltepe bir de çakmak koysa her şey tamamdı. Belgesel boyunca yogayı ve meditasyonu övüp zamanının büyük bir kısmını bu aktivitelere ayırdığını anlattı. ‘Çok faydasını gördüm yeğen, sen de başla.’ minvalinde tavsiyelerde bulundu izleyicilere. Sanırım o, filmlerini çekerken, hayranlarınca filmlerine atfedilen şeyleri pek önemsemiyordu.

Sonlara doğru, o sıra üzerinde çalıştığı Inland Empire için kast ajansını arayıp, istediği oyuncuları sipariş etti, tam bir emmi üslubuyla: ‘ bir sakat kız, bir örümcek maymun bir de cüce lazım.’

İki ekmek, bir de süt der gibi…

Sadık Yalsızuçanlar, kendi kuşağının en üretken yazarlarından. 50’den fazla kitap yazdı. Modern düşünce ve sanat ile tasavvuf arasında çok etkileyici bağlar kuruyor. Yalsızuçanlar’la Ramazan’ı konuştuk…

Eski Ramazanlar neden daha iyidir? Ramazan’da medya sayesinde dinî bir aydınlanma mı yaşıyoruz? Ramazan eğlenceleri gerçekten eğlenceli mi? Metropolde Ramazan nasıl idrak edilmeli?…

Eski Ramazanlar çok övgüyle anılıyor. Ramazan söz konusu olunca neden eskiyi bunca hayırla anıyoruz?
Hepimizin çocukluk, ilkgençlik yıllarımıza ilişkin Ramazan hatıralarımız var. Sanırım ‘eski Ramazanlar…’ diye başlamamız bu yüzden. Bir de, yanlış bir algımız var, herşey gittikçe daha kötü oluyor şeklinde. Bu da, tabii o nostaljik tutumu besliyor.

Birçok ilahiyatçı, oruçta yeme-içme ve cinsi münasebeti kesmenin ötesinde bir derinlik olması gerektiğini söylüyor. Siz ne diyorsunuz?
Namaz, oruç gibi kulluk formlarının, formel olmanın ötesinde bir anlamı, işlevi var. Namazla zekat, bir arada anılır biliyorsunuz. Namaz, olmanın, zekat, sahiplik duygusunun arınmasıdır. Oruç biraz daha keskin bir şey. Tutkuların gemlenmesinde daha etkili. İbn Arabi ‘Sadakaların en büyüğü, insanın bizatihi kendisini tasadduk etmesidir’ diyor. Oruç böyle bir şey. İnsanda Tanrılık vehmi vardır. Oysa kul, her türden tanrılık vehminden arınmış kişidir. Bunu, o kulluk formları sağlıyor. Tabii onları birer form olmanın ötesinde algılamak lazım. Yoksa çok anlamsız, çok gereksiz tartışmalarla işin özü buharlaşır. Bir de, Ramazan’ın toplumsal yönü var. Bunu ıskalamamalı. Bir tasadduk imkanı. İnsanın kendi nefsini değil ötekini öncelemesi için aç kalması şart.

Oruç tutan – tutmayan ilişkisi nasıl olmalı?
Bektaşi, Hıristiyan’a demiş ya, ‘dininizin kıymetini bilin’ diye. Kadir kıymet bilmek lazım. Tabii, bir gerilimin içinden geçiyoruz…Dünya bir kabz, bir daralma hali yaşıyor. Merhametten, tevazudan, empatiden, muhabbetten söz edince sinirli abilerimiz kızıyor. Dünyayı değiştireceklerini, bütün bunlar Allah’ın takdiri değil sanıyorlar. Bazı sufiler şöyle der: ‘Allah, ipi p…tun eline vermiş.’ Tamam uğraşalım edelim ama, bu işler, bizim uğraşmamıza bağlı değildir.

Oruca dönersek…
Adam tutamıyor, mazereti var veya tutmak istemiyor. Tutmayanlarda, eskiden bir hassasiyet vardı, şimdi de var. Tutanlara karşı bir hürmet… Aynı hassasiyet ve hürmeti, hatta fazlasını, tutanlardan beklemek gerekiyor. 12 Eylülde, darbeden önce, bazı şehirlerde yol keserdi bazı abilerimiz. Otobüsten yolcuları indirirlerdi. ‘Fatiha’yı oku İhlas’ı oku’ derlerdi. Adam okurdu. Kendi adamını çağırır sorardı, ‘Doğru okuyor mu lan?’ diye. Oruç yiyorsa döverdi. Kendisi oruç tutmazdı. Rosa Luxemburg’un bir lafı vardır, ‘Asıl özgürlük, ötekinin özgürlüğüdür’ diye. Bir yerde, az olanlar, azınlıkta olanların durumuna bakmak lazım. Oruç tutmayanların rahat, tutanların alçakgönüllü olduğu yerde, bilin ki İslam ahlakı vardır.

Orucun en önemli kısmı bu nezaket midir?
Kenan Rıfai’ye soruyorlar ‘Efendim, ehl-i beyte âşıksınız, fakat hiç Yezid’i lanetlemiyorsunuz?’ ‘Evladım, ben, içimdeki Yezid’le meşgulüm’ diyor. Bu, çok sahih, çok değerli bir şey… Tabiin’den büyük bir bilge vardır, Ahmed Rıfai… O kadar mütevazı ki, domuza selam verirmiş. Talebeleri yadırgayıca, ‘Evladım, Allah etini yasaklamış, selam vermeyi değil’ dermiş. Hani, ‘Yaratılmışı, Yaratan’dan ötürü sevmek, hürmet etmek…’ Sigara tiryakilerine de bir önerim var: Oruç tutmayan tiryakilere takılın, dumanlarından istifade edin. (Gülüyor.)

Modern bir yazar olarak, geleneksel eserler ve yazarlarla gerçekten güçlü bir bağınız var mı? Nedir bu bağın mahiyeti?
Hasta-hekim ilişkisi…Tek yanlı bir aşk ilişkisi…

Mazeretli ya da mazeretsiz olarak oruç tutmayanlara, Müslüman olmayanlara Ramazan’la ilgili bir tüyo vermek ister misiniz?
Yiğit Özgür’ün bir karikatürü var. Trenin ön tarafında, turist kılıklı, sırt çantalı genç bir adam… Camiin mahyasında, ‘Hoş geldin Ramazan’ okunuyor. Delikanlı bakarak ‘Hoş bulduk’ diyor. Bazen migren krizi geldiğinde ilaç, iğne, tutamıyorum. Yanılıp çarşıya çıktığımda, tutamayanların işinin ne denli zor olduğunu görüyorum. Mümkün olduğunca görünürlükten uzak, serin selviler altında, tutamayanların arasına karışmalı… Mazeretli olanların kendilerini rahat hissetmeleri gerek. Mazeretsiz olanlar da günahın hakkını vermeliler. (Gülümsüyor.) Fethi Gemuhluoğlu der ya: ‘Sizin tövbenizden ne çıkar! Günahlarınız bile eciş bücüş…’

Ramazan ayında çok sayıda hoca çıkıyor medyaya. Gazetelerde yazı dizileri başlıyor. Ekranda iftar ve sahur programları…
Mantar gibi demek istiyorsun. Ahmet Turan Alkan hoca geçen Ramazan yazmıştı. ‘Bu iftar, sahur programları, beni dinden imandan çıkaracak’ diye. Hocaya katılıyorum. Bu, patolojik bir hal. Bilhassa dini sadece bir emir-yasak toplamı olarak görmek… Sadece Ramazan’da hatırlamak… Ramazan’da iletişim ortamlarında kısmen bir farklılık olabilir ama bir ‘dinâ aydılanma ya da aydınlatma fırsatı’ gibi görülünce bayıyor…

Büyükşehirlerde, metropollerde Ramazan’ın idrak edilmesiyle ilgili gözlemleriniz neler?
Zor zamanlarda olduğumuz kesin. Ama yapacak bir şey yok. İçimizdeki neşveyi kaybetmemek lazım. Son Fatih sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi ‘Olan olmuş, olacak olan da olmuştur’ der.

Ramazan’ın hem bir dinî yönü, hem de kültürel yönü var. Hem geleneksel hem de modern Ramazan eğlencelerini nasıl yorumluyorsunuz?
Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’indeki Ne Evet Ne Hayır öyküsünü bilirsin. Gönül Köşesi’ne gelen bir okur mektubudur… Mektubu okudukça şöyle der: ‘Ben bu adama kesin karşıyım!’ Bu Ramazan eğlenceleri, belediyelerin eğlence algısının üzücü boyutlarını fazlasıyla ortaya koyuyor. Pek eğlenceli de değiller gibime geliyor. Doğal olmayan bir şey var, bu kesin. Burada nostaljiden başka çaremiz yok gibi… Kültürü rahat bırakmalı. Kızları da. Varsın davulcuya veya zurnacıya varsınlar…

Küresel ısınma ve yaz günlerinin uzunluğu, oruç tutmayı zorlaştırıyor. Bu konuda cesaret verici ya da kolaylaştırıcı yaklaşımlarınız var mı, nedir?
Ramazan’da, birkaç çok gerekli sektör-kurum dışında zorunlu tatil ilan etmek, bol bol uyumak, soğuk duş almak, Sezen Aksu’ya kulak vermek: ‘Çalışmak yorar!’ Ama, işin hakkı da verilebilir. Ramazan’da inşaatlarda çalışmak, günde oniki saat koşturmak, hayır hasenat yapmak…

Bono, “God Part II” adlı şarkısında, John Lennon’un “God” şarkısının devamını yazmaya yelteniyor. Nakaratı “I believe in love” diye dönüp duruyor. Evet, John Lennon bunu nasıl da atlamış, keşke önce Bono’ya sorsaydı mı diyeceğiz?

Lennon’un Beatles’ı bitirme manifestosu niteliğindeki “God”, aynı zamanda Beatles’ın görkeminden vazgeçip sonraki hayatını siyasi ve insani mücadelesi çevresinde şekillendireceğinin de ilanıdır. Tuhaf olan, Bono’nun eksik gördüğü şeyin, şarkıda kısacık ama son derece güçlü bir ifadeyle var olması; “I just believe in me” (sadece kendime inanıyorum) dedikten sonra fısıltıyla “Yoko an me” (Yoko’ya ve kendime) demesi “aşka inanıyorum” diye yırtınmaktan çok daha güçlü bir aşk ifadesi değil midir? Sevdiğini kendinin bir parçası olarak görmek, onsuz kendini eksik hissetmek… Ayrıca öznesi-nesnesi belirsiz bir şekilde söylenip duran bu aşka inanma/inanmama meselesi de nedir? Aşka inananın inanmayandan ne farkı var? Bana “aşka inanıyor musun” diye sorulacak olsa “hangi aşka” diye cevap veririm ister istemez. Aşık olandan, olunandan bağımsız bir şekilde aşk diye bir şey mi var? Göremediğime göre inanmıyorum belki de. Doğrusu, “ben” dedikten sonra, eksik kaldığını hissederek “Yoko ve ben” diyen Lennon’un aşkına inanıyorum, ama, kusura bakmasın, Bono’nun aşkına inanmıyorum.

Lennon gibi, belki dünya üzerinde hiç kimsenin sahip olmadığı bir şöhreti ve görkemi geride bırakıp, doğru bildiği şeyler uğruna yürümeyi seçmiş birinin, kendi profesyonel hayatında tam tersini yapmış, bir yandan savaş karşıtı görünüp, bir yandan savaş ilan eden devlet başkanlarıyla her fırsatta öpüşüp koklaşan Bono’dan alacağı bir tavsiye olduğunu sanmıyorum.

Aslında, kompozisyon duygusu olan becerikli müzisyenler ve sağlam bir vokal biraraya geldiğinde yeterlidir çoğu zaman, çok derinlikli sözler ve tutarlı bir siyasi duruş aramaz insan. Hiçbir zaman albümlerini almayacağım ama bir yerde kulağıma çalındığında da rahatsız olmayacağım gruplardan olurdu, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirme gereği duymazdım. Ama kendilerini gördükleri yer ve yakıştırıldıkları dünyanın sorunlarına duyarlı süper yıldız pozisyonuna bakınca, insan “dur bakalım, o kadar da değil” demekten alamıyor kendini.

Yıllardır, Türkiye’de insan haklarının ihlal edildiğini söyleyerek Türkiye’den gelen konser tekliflerini geri çeviren U2’nun, sonunda gelmeye ikna olmasını sevinçle karşılıyoruz şimdi. Doksanlarda Selanik konserlerine otobüs turları falan düzenlendiğini hatırlıyorum, “buraya gelmiyorlar ama çok yakına geldiler, hadi gidelim” diye. Sonuçta Bono’nun kararlı mücadelesi sonucunu verdi, Türkiye’de işkence tümden ortadan kalkmadıysa da eskisine göre epey azaldı ve Bono da bunun üzerine sonunda bizi şereflendirmeye karar verdi, haydi hep birlikte gidelim mi diyeceğiz? Bazıları da kimi gazetecilerin Bono’ya sorularından rahatsız olmuş, “inşallah Bono bütün Türkleri böyle sanmaz” diye sızlanıyorlar. Ülkece kendimizi Bono’ya beğendirme derdindeymişiz de haberim yokmuş.

Siyasi duruş sahibi bir müzisyen (hadi öyle olduğunu varsayalım), eylemlerini onaylamadığı bir devlete karşı nasıl tavır almalı, o ülkede konser vermeyi reddederek mi? Bu konuda ilginç bir örneği yakın zamanda okudum.

İsrailli sinemacı ve barış eylemcisi Udi Aloni, Türkiye’de Bağışlanmak filminin dvd’siyle birlikte satılan ve Slavoj Zizek’in derlediği “Bir Yahudi Ne İster?” kitabındaki yazılarından birinde (Leonard Cohen’e açık mektubunda), Leonard Cohen’den Tel Aviv’de konser vermemesini istiyor. Yazıdan, Tel Aviv konserinden sonra gerçekleşmesi planlanan Ramallah konserinin Filistin yönetimi tarafından iptal edildiğini anlıyoruz. Aloni, Cohen’den Filistinlileri anlamasını da istiyor. Cohen’in Tel Aviv ve Ramallah’ta birer konser verecek olması görünüşte barışçı bir çaba gibi görünse de, işgal altındaki Filistinliler, işgalcilerle aynı kefeye konulmayı bir barış mesajı olarak kabul etmiyorlar. Aloni, kendi sözleriyle, Filistinlilerin ondan iletmesini istediği mesajı iletiyor (bu kitap, özellikle Aloni’nin “ikiulusluluk manifestosu” oldukça ilginç, ona da ayrıca değinmek lazım).

Aloni, İsrailli bir Yahudi olarak, İsrail politikasına vargücüyle muhalefet eden bir sanatçı, İsrail devletinin bu şekliyle ortadan kalkması ve Filistin toprakları üzerinde yaşayan bütün halkların eşit katılımıyla laik ve eşitlikçi bir birlikteliğin onun yerini alması için uğraşan bir eylemci. Cohen’e mektubunda, Tel Aviv’de konser vermeme çağrısını ne kadar tereddütlü bir şekilde yaptığı da anlaşılıyor, haddini aştığını kabul ediyor bir yandan. Ama davasının heyecanı, Filistinlilerin derdine tercüman olurken kurduğu cümledeki çarpıklığı görmesini engelliyor: “(Filistinliler, sana) gidip önce işgalcilerimizi eğlendirip, sonra bize teselli ödülü verir gibi gelme, diyorlar”. Çarpıklık dediğim, Tel Aviv konserine gidecek olanları işgalciler olarak görmek. Başka bir deyişle, devletleri halklarla karıştırmak. Bu aslında tam da devletlerin istediği bir şey, kendilerinin halktan ayrı bir şey olmadığını kanıtlayabildikleri ölçüde meşruiyet kazanıyorlar.

Ama Aloni’nin isteği, Bono’nun aşağılayıcı tavrına göre daha insaflı. Cohen tabii ki müziğini dinlemek isteyen herkesle buluşacaktır, fırsat verilseydi Ramallah’ta da buluşurdu, kendini devletlerin düzeyine indirmeye tenezzül edeceğini sanmam. Oysa Bono kendini devletlerle muhatap görüyor, ve bundan da büyük gurur duyuyor, belli. Onun devletlerle muhabbeti de devletlerin birbirleriyle muhabbetinden farklı değil, güçlü ve zengin olanın karşısında hazırola geçiyor, yoksul olana burun kıvırıyor. Dünya Ekonomik Forumu’na katılıp duyarlılık şovları yapmayı, Live Aid tarzı şarlatanlıklar düzenlemeyi ve tabii ki Türkiye’de konser vermeyi reddetmeyi en güzel eylem biçimi olarak görmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan, biz neden aşağılanmaktan bu kadar hoşlanıyoruz?

Matando Cabos, Meksika yapımı, olağanüstü bir başyapıt. 1975 doğumlu Alejandro Lozano yönetmiş.
İnsan inanamıyor. Bir film bu kadar mı komik olur. Bu kadar mı artistik anlatılır bir hikaye.
The Hangover‘ı izlerken güldüyseniz, Matando Cabos‘ta daha çok güleceksiniz.
Reservoir Dogs sizi etkilediyse, Matando Cabos sarsacak.
Filmin 35. dakikasında “Bundan sonra film inişe geçecek, daha fazla yükselmesi imkansız” diye düşündüm. Fakat son sahneye kadar hikaye gevşemedi. Cidden zıpkın gibi.
Tesadüfün iğne deliği, tehdidin en cilalısı, tırlaklığın Everest zirvesi… ve çok daha fazlası, Matando Cabos‘ta.

Matando Cabos
Yön.: Alejandro Lozano
Sen.: Tony Dalton, Kristoff, A. Lozano
Oyn.: Tony Daldon, Kristoff, Raul Mendez
Yapım: Meksika, 2004

Filmin fragmanı için:

http://www.imdb.com/video/screenplay/vi1236009241/

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.