62)konuşun korkaklar daha çok konuşun

BBC saatlerdir dönüp dolaşıp aynı görüntüyü gösteriyor. Taksim’de İsrail bayrağını yakıp üstünde tepinen takkeli adamlar. Diğer yanda, “Kahrolsun İsrail,” diye bağıran başörtülü kadınlar. Üstüne İsrail Dışişleri’nden bir adam çıkıyor, “Şiddet kullandılar, bunun karşılığında şiddet gördüler,” diyor. Pek çok akil adamı çileden çıkardılar bugün. Yahudilere sövenlere, Hitler’e hak verenlere gün doğdu. Katil olan İsrail Devleti’dir. Tepkileri İsrail yurttaşlarına ve Yahudilere yöneltenlere, düpedüz ırkçılık yapanlara fırsat vermeyin, her düzlemde teşhir edin.

Şimdi beni çileden çıkaran asıl meseleye geleyim. İHH gemisinin provokasyon amacıyla yola çıktığı, böyle bir saldırının beklendiği, çok doğal olduğu, hatta İsrail Devleti’nin buna hakkı olduğu vb. yurt içi yorumlar.

İsrail, oraya yardım malzemesi götürmeye çalışan muhtelif ülke vatandaşları sivillerden oluşan bir konvoya saldırdı. Üstelik kendi kara sularında değil uluslararası sularda yaptı bunu. Olay bu kadar açıkken yapılan yorumlara bak. Yalım Eralp CNN’de, “Dünya medyası olaya insani yardım değil, İslami yardım olarak bakacak,” diyor.

Oray Eğin Twitter’da: “Yardım yapma” demiyorlar, “Yardım yapacaksan, gel bu limana yanaş” diyorlar… Bunu dinlemeyip ölüme gitmek kahramanlık mı provokasyon mu?” diye soruyor. Ben de ona soruyorum: Rachel Corrie de mi provokatördü? Ona da demişlerdi ki, “Buradan buldozer geçecek, burada durma biraz yanda dur.” Filistinlilerin evinin önünde durduğu için o da mı provokatördü? Eline taş alan Edward Said de mi provokatördü?

İyi aile çocukları, eline hiç taş almamışlar, her zaman kazanan ata oynayanlar, sırtını daha güçlü birine dayamadan başka kimseyle kavga edemeyenler. Sizin ruhunuzu çok iyi biliyorum. Irak işgalinden önce de Amerika’nın yanında savaşa girmeliyiz diyordunuz. Çünkü siz ancak dayak yemeyeceğinizi bildiğiniz kavgalara girersiniz beyler. Siz ancak çocukları dövebilirsiniz. Uzağından yakınından geçmediniz hiçbir onurlu kavganın. Hiçbir zaman da anlayamayacaksınız kelleyi koltuğa alıp canavarlarla dövüşmeye giden insanları.

Başka zaman olsa, “Fikirlerinize katılmıyorum, onları söylemeniz için de canımı falan vermem, defolun gidin,” derdim. Ama şimdi öyle demiyorum. Şimdi daha çok konuşun diyorum. İstediğiniz kadar konuşun. Ortalık biraz bulanık olsa da herkes ne olup bittiğinin farkında bugün. Ancak sular geldiğinde böyle olur, bir süre çamurlu akar, sonra berraklaşır. O yüzden konuşun daha çok konuşun, bir an önce aksın gitsin bu pislik.

Sanat yönetmeni dostumuz Harun Tan’ın tasarladığı gazze posteri.


Gazze’ye giden gemiler hepimizin.
İHH, İslamcıların yoğun olarak yer aldığı bir yardım kuruluşu olabilir.
Yardım gemilerine yönelik İsrail saldırılarını protesto edenler tekbir getiriyor olabilir.
Fakat…
İsrail saldırısı hepimizi yaraladı.
Protestolar, İslamcıların tekelinde kalmamalıdır.
İnsani ve kitlesel bir tepkiye dönüşmelidir.
Hangi dünya görüşünden, hangi meşrepten olursa olsun, vicdan sahibi herkes bu saldırıya cevap vermelidir.
Bilim adamları, müzisyenler, sinemacılar, ressamlar, medya mensupları, yazarlar…
Herkes, hepimiz, her birimiz İsrail’in insanlık dışı hücumlarına karşı durmalıyız.
Protestoları; Radikal İslamcı havadan kurtarmalıyız.
Bu bir insanlık sınavıdır.
Filistinlilerle aramızda elbette din kardeşliği bağı vardır.
Gelgelelim, çok daha geniş bir çerçeve, çok daha büyük bir ortak payda söz konusudur.
O da, insanlık, sivillik, barışçılık, yardımseverlik gibi vazgeçilmez değerlerin bir karışımıdır.
Alevi-Sünni, Şeriatçı-Laik, Sağcı-Solcu, Başörtülü-başı açık… Hepimiz aynı barış gemisinde, insanlık gemisinde yer almalıyız.
Punkçı gençler, Emo’lar, banka çalışanları, Heavy Metal’ciler, karikatüristler, mankenler, akademisyenler, Müslümcüler, Ninjalar, jet sosyete, nihilistler… katılmadan bu gemi yürümez.


İsrail’le aram hep berbattı.
Fakat artık iş iyice kişiselleşti.
Böyle olacağını tahmin etmeliydim.
Gazze’ye insani yardım götüren gemilerde çok yakın dostlarım var:
Hakan, Sinan, Bahadır, Ebubekir…
Yoksul, yetim çocuklara ekmek götürüyorlar.
İsrail, bu yardıma mani olmak için silaha sarılıyor.
Bildiği başka bir ifade, davranış biçimi yok zaten.
60 senedir katliam, cinayet, suikastla insanlığa saldırıyor.
Öldürmekten, işkenceden, kan dökmekten başka bir şey bilmiyor.
Şimdi de arkadaşlarıma sataşıyor.
Kardeşlerimin başlarına ateşe diyor.
İsrail hiçbir zaman insaflı, zeki, medeni, ölçülü olmadı, olamadı.
İsrail her zaman belasını aradı.
İsrail askeri, cahil kabadayı pozlarından hiç vazgeçmedi.
Tüm insanlığın bedduasını almaktan kaçınmadı.
Lanetlenmekten sakınmadı.
Dostlarımı, geri zekalı sapıkların gübre dolu pençelerine terk etmeyeceğim.
Terörist İsraillileri sürekli aşağılayacağım!
Onları öyle pataklayacağım ki, “Keşke çocukken ölseydim” diyecekler!

Est j’un autre?
J’y crois pas!
Moi n’est que moi-même. Les reste est problème de l’autre.
Les autres en enfer!
En faite, l’enfer c’est les autres.
 
Ben bir başkası mıdır?
Hiç sanmam.
Ben benim; geri kalanı başkasının sorunu.
Başkasının canı cehenneme.
Zaten cehennem de başkalarıdır.
 
[*] Rimbaud’dan Sartre’a bir yol arayan bu metincik Kurmaca Alıştırmaları‘nın dokuzuncu hikâyesinin epigrafıdır.

61)boşa geçmiş anlamlı günler

Antalya’da, Güllük Caddesi’nin ortasında, pasajın içinde bir Lık Lık Birahanesi vardı. 1999-2002, şimdi uzun sürmüş bir gece gibi hatırladığım üç yıl, hayatım orada geçti. İnsan yüzlerine bakarak. Bir Cengiz Ağbi vardı, yarım saatte bir bira içerdi. Ne eksik ne fazla, kurulmuş saat gibiydi. Saçları bembeyazdı, gözleri yemyeşildi. Ama öyle iddialı bir yeşil de değil, yırtıcı hayvanların sakin yeşil gözleri gibi. Alkol tedavisi gördüğü hastaneden dört sefer kaçmıştı. Hayat canına okumuştu ama dimdik oturuyordu. Sadece Sibel Can dinlerken iç çekerdi. Herkesin zayıf bir noktası vardır, psikoloji bunu gerektirir. Bir Ertan Ağbi vardı, durur durur, “İçmelere gidelim mi içmelere,” diye bağırırdı. “Hepinizin heykelini dikeceğim,” diye de bağırırdı. Hep bağırırdı, sesinin başka türlü duyulmayacağından emindi sanki. Sonra bir kaptan vardı, gemisiz bir kaptan, en az yüz yaşında, en az yüz elli kilo. En tatlı uykusundan matkap sesiyle uyandırılmış gibi sinirli biri. Biz güldükçe, “Hay ebenizin kör kandilini,” derdi. Sonra bir kumarbaz vardı, sıradan bir kumarbaz değil, hayatın her anını kumara çevirmeye hazır biri. Dürümüne tavla oynardık. Para bozdurup yazı tura oynardık. On ikiye doğru yandaki kahvede oyun bitince gelir, benle iddiaya girerdi, bir dikişte içersen benden diye. Çok birasını içtim. Bir sefer altılıyı tutturduk, 142 milyon verdi, şimdiki parayla 142 lira. Sonra DSİ’de çalışan bir Coşkun Ağbi vardı. İpli gözlük takıyordu. Hayatımda tanıdığım en efendi adam olan Atalay vardı. Parliament içerdi, efendi adamların Parliament içtiği zamanlar. Sonra evlendi, seyrek uğramaya başladı. Çocuk felci geçirdiğinden topal kalmış biri vardı, bastonla yürüyordu, bir de motosikleti vardı bu adamın. Bir akşam çıktık pavyona gittik, yan masada oturan adamlarla kavga çıktı. Motorla kaçtık, yolda zik zak yaptı sürekli. Yat limanında oturduk sabaha karşı, kol kadar fareler vardı kayalıkların arasında. Çöpleri toplayan, ayakkabıları boyayan, bütün ayak işlerini yapan, herkesin Muzo dediği bir Muzaffer vardı. Çünkü bu dünyada sefaletin dibi yoktur, her zaman daha kötü durumda olan birileri bulunur. Kasalardaki boş bira şişelerini kontrol eder, dibinde kalan varsa içerdi. Sonra pasajın bir delisi vardı. Barın önünde oturduğum uzun tabureyi sallamıştı bir gece. Deprem oluyor zannedip kendimi dışarı atmıştım. Bunu öğrenince ne zaman beni görse gizlice gelip taburemi sallamaya başlamıştı. Bir gece dövüştük bu yüzden, uzun süre ayıramadılar. İki deli gibi dövüştük pasajın içinde, ben de delirmiştim çünkü. Sonra tabure sallamayı bıraktı. Kavga ettiğimiz iyi olmuştu, yoksa öldürebilirdim onu. Babalarının kendilerine devrettiği Lık Lık Birahanesi’ni Ayhan’la Yalçın kardeşler işletiyordu. Ayhan büyük olandı, kötü polisti, hesapları kontrol eden, maaş günleri veresiyeleri toplayan. Evliydi, geceleri Yalçın’a bırakıyordu dükkânı. Bütün müşteriler gidince Baha’nın kasetini takıyordu Yalçın, Kutupta Yaz Gibi. Bin kez dinledik o albümü. Ölüm haberi almış iki adam gibi sessizce ve her şeyi affetmeye hazır. Sonra kapatıyorduk, evim yolunun üzerindeydi, taksiyle bırakıyordu beni. Ertesi gün ben onu alıyordum, yeniden başlıyorduk. Sonra hayatımı harcamanın değişik yollarını aramaya başladım. Yazmanın da bir çeşit kafa yapıcı etkisi olduğunu keşfettim. Ankara’ya hicret ettim. Bazı akşamlar telefon açıyordum Yalçın’a. İçeride kim varsa muhabbet ediyordum. Bazen onlar kafayı bulup beni arıyorlardı. Yıllar geçtikçe koptuk. Bir ara sokakta, uzun zaman önce terk edilmiş, lastikleri patlak bir arabanın ne anlamı varsa, o günlerin de öyle bir anlamı var şimdi.

Cat Stevens, sevdiğinden ayrılanlar için söylüyor, hepimiz için.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Bilemiyorum, belki küçükken mahallede, kimseyi bulamadığımızda kızları kaleye geçirdiğimiz için, kaleciliğin feminen bir imajı var aklımda. Ama sadece bundan olamaz. Belki futbol oyunu içinde edilgen bir görev üstlenmeleri ve edilgenlikle kadınsılık arasında, çoğumuzun aklında, ister istemez, bir paralellik olması… Doğal ve doğrudan bir paralellikten çok toplumsal rollerle bağlantılı bir paralellikten söz ediyorum. “Biz arkadaşlarla biraz top oynayacağız, sen de kaleye göz kulak ol” diye oraya dikilen kişidir kaleci, biraz futbol takımının annesi, ev hanımı durumundadır. Tabii profesyonel futbol dünyası, bunları yüzlerine söylemeye cesaret edemeyeceğiniz izbandut gibi kalecilerle dolu. Saha içinde bir itiş kakış olduğunda, olay yerine adam dövmeye koşan kalecileri görmek hep irkiltir beni. “Aman sen ona uyma oğlum” falan demelerini beklerim sanki.

Aynı zamanda, bir topun bir deliğe girmesi temalı oyunların kaçınılmaz cinsel çağrışımları var, ve tabii bu analojiyi keşfetmek için Freud olmak gerekmiyor, herhangi bir taraftar topluluğunun muhabbetine kulak misafiri olmuş olmak yeterli. Kaleciler bu tarz bir dağarcık içinde çok nazik bir konumda bulunuyorlar. Bir kalecinin gol yemesi gibi bir şeyden söz edilmemesi gerekirken (golü takım yer çünkü), yaygın bir şekilde kullanılan bir ifadedir. Özellikle insaf sınırlarını aşan bir durum olduğunda (sekiz gol yendiğinde mesela) kalecinin itibarının toparlanamayacak şekilde sarsılması mümkündür. Hatta mahalle maçları yapmış olanlar bilirler, golü bacak arasından yemenin ekstra bir maliyeti vardır. Bu “bacak arası” kavramını biraz daha açacak olursak… Ya da en iyisi açmayalım, orası da kapalı kalsın.

"Senin kıçını fena tekmeleyeceğim ve ceza meza almayacağım!"

13 Nisan günü bu sitede Polisiye Yazarına Saldıran Polis başlıklı küçük bir yazı yayınlamıştım. [http://www.afilifilintalar.com/index.php/polisiye-yazarina-saldiran-polis] Yazar Emrah Serbes’in polis şiddetine maruz kalmasına tepki göstermiştim. Kendini POLİS MEMURU AHMET olarak tanıtan bir okurumuz, yazıma afili bir cevap yazmış. Doğrusu bu cevap beni hem morarttı, hem çok sevindirdi. Ahmet Bey ve bütün iyi polisleri tenzih ediyor, kendilerinden helallik diliyorum. İşte, bir polisin nazik ve dostane olduğu kadar, ilginç ve etkileyici cevabı:

Murat bey merhaba, ben sizi keyifle okuyup takip eden bir okurunuzum.
Afili Filintalar’da harikalar yarattığınızı da söylemek isterim. Yalnız geçtiğimiz günlerde size ve zekanıza hiç yakışmayacak şeyler yazarak bizi çok üzdünüz.
Bir arkadaşınıza, Emrah Serbes’e yapılan kötü muameleye üzülmenin vermiş olduğu duygusallıkla yazmış olduğunuzu düşündüğüm satırlar oldukça acımasızdı. Bir kere eleştiriniz teknik bilgiden mahrum. “Bunun ne önemi var?” diyebilirsiniz, ama bu yaptığınız eleştirinin aceleyle, düşünmeden çalakalem yazıldığının kanıtı da olabilir.
Yaklaşık (?) olduğunu özellikle belirtmeniz de ilginç olmuş lakin 180 binin 500 bin rakamına yaklaşması teknik olarak zor.
İkinci olarak da bu kadar insan arasında stil sahibi bir adamın çıkmadığını iddia etmek abesle iştigal etmek olur. Kaldı ki hepsiyle tek tek tanışmış gibi böyle derin bir önyargıda bulunmanız garip geldi bana.
Emniyet Teşkilatı içerisinde sayısız ‘lisanslı satranç oyuncusu’ var. Eğer mesele oysa, onlarca satranç şampiyonu olmuş arkadaş var, Kasparov ayarında ki bunlardan biri de benim.
Ayrıca suluboya olmasa da karakalem ve ebru konusunda yine sayısız usta var içimizde.
Ayrıca ben ve bir kaç arkadaşım amatör olarak bağ-bahçe işleriyle ilgileniyoruz, domates-biber ekiyoruz ve mesai bitince amatör bahçıvanız.
Yine de “stil sahibi” sayılmayız belki size göre, ama kendimizce zevklerimiz vardır.
“Koskoca bir kütükler ordusu” anlamına gelecek yakıştırmalarınız gereksiz ve abartılı olmuş bence.
Saldırgan dürtülere sahip arkadaşlarımız elbette vardır içimizde. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, yaklaşık yarım milyon arasında…
Kaldı ki severek okuduğum Emrah Serbes’e -konuyu tam olarak bilmesem de- yapılanlara çok üzüldüm. Keşke Emrah Bey “Yazarım” dediğinde oradaki polislerden biri “Öyle mi, adınız nedir?” diye sorsaydı ve Emrah Serbes’in hayranı, seveni çıksaydı o polisler…
Neyse… selam ve sevgiyle…

Polis Memuru Ahmet

Lost‘un süper bir finalle biteceğini ummuyordum zaten. 6 senedir dizide bizi meraka boğan ne varsa “Şu ölümlü dünyada merak ettiğin şeye bak?” şeklinde cevaplandı. Entrika yokmuş. Ada bir acizlik, eylemsizlik evreniymiş. Zaman olmadığı için hareket de yokmuş. [Ya da tam tersi.] İyi ile kötünün ötesindeymiş elemanlar.
Başından beri bir mezar taşında yazılanları okuyormuşuz, alınyazısını değil.
Eyvallah, canımız sağolsun. Samed’le, Alper’le sohbet konularımızdan biri oldu bu dizi. Had safhada merak uyandırıcı, heyecan verici ve enteresandı. Bizi yaşattı yani.
Belki… belki hayat böyledir. Hepimiz, en çok merak ettiğimiz, en çok özlediğimiz şeylere temas edemeden ya da en çok bağlı olduğumuz şeylerden bir anda koparak göçmüyor muyuz?
Mister Eko ve Ana Lucia Cortez başta olmak üzere, ada halkını özleyeceğim galiba. Toprağın bol olsun Lost. Suyun zaten var epey.
Şaka bir yana, iyiydi be. İyiydi. Daha önce de bir yerlerde yazmıştım, hiçbir şey güzel bitmez.