.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık bile yetmezken… Kadınlar için aileden ayrı bir Kadın Bakanlığı kurulması gerekirken… Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığı kaldırıyor, yerine Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kuruyoruz diyorlar. Aferin size. Yerinde oturan bizlere de aferin!

Kadını ısrarla sadece “aile” içinde düşünmek, “aile” içine hapsetmek niye! Kadın baba ve koca evinde psikolojik ve fiziksel şiddet görürken, eğitim ve çalışma, hatta yaşama hakkı önce ailesi tarafından elinden alınırken, kadın mecliste ya da diğer karar mekanizmalarında temsil bile edilemezken, iş hayatına girmekte zorlanır, girdiği vakit de erkekten daha düşük ücret alır, yönetici konumlarını yine hep erkeğe kaptırırken, kadının tabutunu çivilemek için bu ısrar niye!

Tam da aklını kaybetmiş bir kadının çıkıp, çokeşlilik yasal olsun dilediği günlerin hemen ertesinde! İnanmıyorum komplo teorilerine, ama insanların despotluğuna, manyaklığına ve kötülüğüne kuvvetle inanıyorum. İstemiyoruz kardeşim aile ve sosyal hizmetler bakanlığı. İnsan gibi yaşamak, erkeklerle eşit şartlarda yaşamak, YAŞAMAK istiyoruz. Kadınlara bu hakların verilmesini temin edecek bir kurum istiyoruz!

Yoksulluk, eğitim, sağlık gibi kriterler açısından dünya sıralamasının en diplerinde yer alan bir Türkiye’de, kadın erkek eşitliğini sağlamakla görevli tek mekanizmanın kaldırılmasını kabul etmek mümkün değil. Bu girişimden vazgeçilmesini; bakanlığın, aileden bağımsız olarak kadın-erkek eşitliğini sağlamakla görevli icracı bir bakanlık olarak yeniden düzenlenmesini talep ediyoruz. Bu yönde imza vererek bu talebi desteklemenizi bekliyoruz http://imza.la/kadin-bakanligi-kaldirilmasin

Ne ayarı bozuk milletiz! Bir haltı da bir yerlere “su kaçırmadan” yapalım… ya da düşünelim, neyi neden yapıyoruz… Bu gece beşinci gece. Bunların da mevsimi mi var kuşların göçü ya da ayıların uykusu gibi? Ayısal bir şey olsa gerek, evet evet, ayısal…

Her akşam yedi buçuk gibi, doğandan bozma bir şahinin ya da neyse işte tam tersinin (bu model bende korku filmlerinde karanlık merdivenlerden yuvarlanan kırmızı top etkisi yaratıyor), teybinden uzatılan kabloyla arabanın tepesine yerleştirilen iki kolondan oynak Karadeniz havaları çalınmaya başlıyor. Kadınlar plastik tabureleri arabanın civarına, kıçlarını da o taburelere yerleştirirken yavaş yavaş, müziğin sesi de artıyor. Kraliçe arı gibi müzik. Birtakım gençleri arabanın etrafına çekmeyi her seferinde başarıyor. Bu gençler ikili üçlü gruplar halinde halay çekerken, daha ufak olanlar plastik fanta şişelerini müthiş bir kol gücüyle sallayıp köpürterek sağa sola fışkırtırken tatminkar kahkahalar atıyor. İşi biten şişe elbette düştüğü yerde kalıyor. Gömleği, tişörtü fanta lekesi olanın işi de herhalde koslaya kalıyor. Ya da ne bileyim, gerdek ertesi millete gösterilen çarşaf, bir tür katılım nişanı gibi ertesi gün eşe dosta gösteriliyor.

Bu esnada müziğin etrafında başka araba ve hatta kamyonetler de birikiyor. Bu araçların sürücüleri ısrarla korna çalmazsa, anlaşılan o ki, bayraklar arabalara bağlanamıyor. Derken bu araçlar, yine korna çalarak bir karış ileri iki karış geri giderek yaşanan karasızlığı vurguluyor. Toplanan kalabalıktan destek bekleyen, kararsız bir iki “En büyük asker, bizim asker!” çığlığı duyuluyor. Kamyonetin arkasına doluşanlar kaportanın sağlamlığını avuç içleriyle sınıyor. Tabii bu arada sokak çoktan kapanmış, geçmek için yol isteme terbiyesizliğini gösterenler korna, el kol hareketleri eşliğindeki tehdit ya da ön kaportaya sallanan yumruklarla karşılaşıyor.

Topluluk en büyük askerin onların asker olmasının verdiği sevincin yoğunluğundan olacak, bir türlü organize olup ne tarafa gidileceğine, konvoyun başını kimin çekeceğine karar veremiyor. Asker olacağı şaşkınlığından buram buram okunan delikanlının hangi araçta seyahat edeceği sorununu çözmek de kolay iş değil. Sokak boyunca bir ileri bir geri patinaj atarak ve kornalarını bağırtarak sürdürdükleri kararsızlık sayesinde, bir yerlerden evlerine dönen insanların hali dandik bilgisayar oyunlarını aratmıyor neyse ki. Komik hareketlerle, olmayan kaldırımlara kaçıp kurtulmaya çalışmaları berbat bir grafik harikası sanki. Çocuk ezmek kolay, o yüzden çocuklar 10 puan, yaşlılar da öyle. Bir gencin ezilmesi durumu havalı çünkü gençler daha çevik oluyor; 50 puan, bir aileyi toptan yok etmek 100. Nihayet konvoy kararsızlığından, belki de ara sokağın imkanlarının azlığından ana caddeye fırlıyor.

Gece yarısına doğru başlangıç noktalarına geri dönüp kamyonetlerden böğürerek inene kadar yaşanan sessizliğin bedeli paha biçilemez, ama şehrin ortasında hayvanlarla yaşamanın bedeli…

Askerlik, erkeğin en büyük ve şiddetli mağduriyeti olduğundan, bu mağduriyetten kaçacak bir yer olmadığından mı bu saçmalık? Vatan millet ayağına hayatından koparılıp, bir dönem, TSK’ca bir garip düzene hapsedilmenin nesi var sevinilecek? Ölüme neden olabilecek güç kullanımını öğrenmenin, öğrenirken askeriyeye hizmet adı altında ezilmenin, vatanı esas tehlikeye atanlar kilometrelerce ötede güvenli hayatlarını yaşarken vatan birtakım tehlikelere karşı korunsun diye kelle koltukta yaşamanın nesi var sevinecek? Herkese eşit akıl dağıtılmışken…

Hadi hepsine tamam, daha asker ocağına girmeden silahı sağa sola sıkarak tecrübe etmenin ne gereği var…

23 Nisan, 19 Mayıs ve diğerlerini oldum olası sevmedim. Şiiri güzel okumayı bağıra çağıra okumak sanan, anlamına nüfuz edemediği, üstelik hep aynı şiirleri okurken neye ağladığını bilmeden ağlayan, ağladıkça müdürlerin gözündeki yerini sağlamlaştıran çocukları sevmedim. Çocukları o günden sonra bir daha giymeyecekleri, rahatsız rugan pabuçlar içinde, ellerinde boylarından büyük flama vs.yi taşıyarak saatlerce yürütmeyi kutlama sanan zihniyeti sevmedim.

Dedikleri gibi “insanın yarını çocuklar”sa, 23 Nisan da Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bir çocuk bayramıysa, “çocuk bayramı” ise yani, çocuklara yakışır şekilde kutlamakta ne sakınca olabilir bu günü? Dünyanın her yerinden çocukların gelip Türk çocuklarının evlerine konuk olması (bu mevzudan da ne Aziz Nesinlik hikaye çıkar ya; Türk kültür ve geleneğini tanıması için evlerimize konuk olan yabancı çocukların tanık olabilecekleri rezil sıkıntıları ve onlardan paylarını aldıklarını düşünün; ancak o çocukların seçkin ailelere konuk olduklarından neyse ki şüphe etmiyoruz), yerel/ulusal oyunlarını oynamaları, birbirlerine güzel hediyeler vermeleri, 23 Nisan ormanları oluşturulması vs. çok güzel.

Ama gerisi saçma sanki. Özellikle de okullarda yapılan programlar:

08.30 İstiklal Marşı

09.00 Açılış ve okul müdürünün, Atatürk ve 23 Nisan hakkında yeni hiçbir şey söylemeye zahmet etmeyen sıkıcı konuşması

10.30 Okulun ineğinin her sene biraz daha fazla gözyaşı dökerek Elif’in Kağnısı’nı okuması

11.00 Bir başka sıkıcı ve yıllardır okunmaktan takati kalmamış şiir

11.30 Bir başka sıkıcı ve yıllardır okunmaktan aşınmış şiir

12.00 Tören alanına hareket

12.30 Trampet çalıp borazan öttürerek tören alanına gidiş

13.00 Ayakkabının vurduğunu çaktırmamaya çalışarak tören alanına gidiş

13.30 Flamanın kollarını koparacakmış kadar yorduğunu çaktırmamaya çalışarak tören alanına gidiş

14.00 Tören alanına varış ve itiş kakış içinde okul/sınıf olarak yerlerin alınması

15.00 Konuşmazsa ölecek birtakım devlet büyüklerinin duyulmayan, duyulduğu vakit de ne dediği anlaşılmayan sıkıcı konuşmaları

16.30 Birtakım okulların uzaktan seçilemeyen tuhaf performansları

Bunun böyle gittiğini, daha doğrusu nasıl sürüp gittiğini daha fazla anlatmaya gerek var mı? Çocuklar bunun sıkıcılığını, şenlikten uzak oluşlarını dile getiremiyorlarsa, tek nedeni çekinceleridir. Başka bir şey değil.

Oysa özellikle 23 Nisan’da (bu yazıyı 23 Nisan 2011’de yazdığımdan) çocuklara gerçekten anlamlı bir şey söylememiz gerekmez mi? Artık Ulu Önder Atatürk’le başlayan, ezbere bildiğimiz cümleler kurmak yerine, çocuklara kendi gelecekleri ve birarada yaşadıkları diğer çocukların gelecekleri için anlamlı, güzel bir şeyler yapmalarının önemini telkin etmemiz gerekmez mi? Özgüvenlerini sağlamlaştırmamız, sağa sola ve birbirlerine saldırmalarının önüne geçmek için bir değerler eğitimi vermemiz, onları hedef sahibi kılmamız gerekmez mi?

Ne var ki, hiçbirimiz bunu yapamayız! Çünkü ikiyüzlülüğümüzden ve bencilliğimizden, terbiyesizliğimizden sıyrılamayız; meclisin kurulduğu günün ne yüce ve kutlu bir gün olduğunu sayıklarken çocuklarımıza, o mecliste hiç utanmadan memleketin kaynaklarını söğüşlemek, birbirimize tekme tokat girişmek, elimizdeki gücü kötüye kullanmak türü aktivitelerle çok meşgulüz. Üstelik içi boş ezberimizi tekrar etmek daha kolay. Ama bunun da kolayı var! Saygıdeğer devlet büyüklerimiz ve resmi bayramların kutlanması işiyle ilgilenen diğer takdir edilesi kurumların işini kolaylaştırmak amacıyla enfes bir alternatif 23 Nisan kutlaması planladım.

12.00 yataktan kalkış

12.10 elini yüzünü yıkamadan haribo, patates cipsi ve coca cola ile çatlayana kadar kahvaltı

13.45 gözler pörtleyene kadar çizgi film seyredilmesi

18.00 tercihe göre futbol/basketbol sahası, lunapark/jetonlu oyuncak alanlarına, yakın arkadaşın barbie evinin durduğu köşeye vs. koşulması

Var, çocuklarımızın okurken haz alabileceği, çocukluğa ve yarınlara dair güzel şiirler var, bayram havası estirecek güzel, neşeli şarkılar var. Yapılanın diyemiyorum ama yapılmaya çalışılmışın üzerine bir şeyler ekleme şansımız var. E, niye yapmıyoruz o zaman! Niye 23 Nisan’da çcoukların gerçekten yerinde olmayı isteyeceği kişiler olmuyoruz!

Sağolsun, kültür işiyle uğraşan yazılı ve görsel medyadan arkadaşlar gelip sorular soruyorlar biz yazarlara kitaplarımız yayınlandıkça. Biz de bu soruları bir güzel yanıtlıyoruz kendimizi anlatma, tanıtma çabasıyla. Peki ya gözünü sevdiğimin okuru? Onun canı yok mu! Fikirlerini hep eş dost arasında paylaşarak mı yaşayıp gidecek hayatını! Bizim için satış müdürünün verdiği rakamlardan biri olarak mı kalacak? Sayemde, hayır!
Ne ramazan dedim üşendim ne sıcak dedim bezdim ve çıktım dışarı, nadide eserlerimin hepsini okumuş bir okur buldum. Belki bir köşede birkaç tane daha okurum vardır, kim bilir! (Gören, duyan, bulan çıkarsa heberleşelim lütfen!)
Neyse efendim, bu okurumu tuttum kolundan oturttum bir serin köşeye, başladım sormaya. Hem okurumu tanımak hem de okurumun gözünden Aslı Tohumcu’yu tanımak için. Bakalım bu zat-ı güzide kitaplarımı okurken yeniden nasıl yazıyordu onları?
Cemile Öz, 1984 İstanbul doğumlu bir grafiker. Güzel, matrak, tuttuğunu koparan, kendini inandığı meselelere adamaktan çekinmeyen sıkı bir okur. Bunda kişisel ilgisinin yanı sıra, meslek icabı mizanpaj ve tasarım yapmasının da rolü var muhakkak. Benim için Cemile Öz’ün en ilgi çekici tarafı, ne vakitten ne paradan üşenip bütün eserlerimi (hatta şu an bitirmek üzere olduğumu bile) okumuş olması.
Söyleşiye geçmeden bir not eklemek isterim; Söyleşiden önce gerekli, güvenilir mercilerden Cemile Hanım’ın akıl sağlığının yerinde olduğuna dair kapı gibi raporumuzu aldık. İyi okumalar…
Nasıl oldu benle ilk tanışmanız? Ne oldu da karar verdiniz beni okumaya?
Merhaba Aslı Tohumcu. 2003 yılında abis kitabınızı okuyarak tanıştım sizinle, yazın hayatınızın yanı sıra eğlenceli kişiliğiniz ve çarpıcı güzelliğiniz de sebep oldu kitaplarınızı okumama. Hiç unutmuyorum, bir Perşembe günü sizin de
bildiğinizi tahmin ettiğim, Kadıköy’deki Penguen Kitabevi’nden satın aldım kitabınızı. Daha şu cümleyi okuduğumda; “sonu yalancı bir cennete, cinnete ve sıklıkla cinayete varan hezeyan metinleri”, işte Türk edebiyatında hep beklediğim, eksikliğini hissettiğim o kitabı bulduğumu düşündüm…
Oysa hiç de eli kanlı bir tipe benzemiyorum, değil mi?
Hayır, hanım hanımcık görüntünüz beni her zaman şaşırtmıştır diyebilirim. Güzel buluyorum bu görüntüyü ama ne yalan söyleyeyim, cinnet geçirmeniz her zaman (şu an bile) korkmuşumdur.
Kalp kalbe karşıdır derler, ben de korkuyorum aynı şeyden… Peki… Benim için Türkçesi çok yetkin ama yazmayı seçtiği temalar çok karanlık diyorlar. Ne dersiniz bu eleştiriye?
Seçtiğiniz konuların gerçekliği, yetkin Türkçenizle birleşince, tam da kaçmak istediğimiz o karanlık yaşamların, yani bir anlamda gerçekliğin  içine çekiliyoruz kitaplarınızı okurken. Daha güzel bir dünyada yaşasaydık hiç şüphem yok mutluluğun resmini bile çizebilirdiniz…
Resim bana uzak ama böyle giderse, günün birinde ucuzundan şan dersleri alıp bir pavyonda çıkmayı düşünebilirim. Bir de, kitaplarımı çok ince bulanlar var! Siz de aynı fikirde misiniz? Göz dolduramıyor muyum ben?
Kitaplarınızın hacmi konusundaki fikrimi açıklıkla paylaşmak isterim bir okur olarak: 300 sayfalık “Bir Aşk, Neyin Uzatması”nı okuyacağıma, açıp 80 sayfalık “Dönüşüm”ü okumayı tercih etmişimdir… Üstelik atalarımızın çok sevdiğim bir sözü vardır: Kısa kes de aydın havası olsun… Kısa ve öz anlatmak makbuldur bana göre… Ayrıca, benim için Endülüs’te Raks’ı söylerseniz makbule geçer.
Beni sadece okumakla bırakıyor musunuz, yoksa başkalarına tavsiye ettiğiniz de oluyor mu?
Okumakla bırakır mıyım hiç, aşk olsun! Duvarımda bir resminiz, baş ucumda imzalı kitaplarınız duruyor. Sizi insanlara şöyle tanıtıyorum; facebook’ta çeşitli söyleşilerinizi paylaşıyorum, tiwetter’ımda kitaplarınızdan alıntılar yapıyorum, yani bir okur olarak elimden geleni yapıyorum sizi tanımak, eserlerinizi yaymak için.
Çok merak ettim şimdi. Mesela, nasıl cümleler kuruyorsunuz beni tavsiye ederken?
“Kendi çağının tiryakisi” diyorum. Bu tamlamanın tam da sizin edebiyatınızı yansıttığını düşündüğümden hep bunu kullanıyorum.
Valla bırakmaya çalışıyorum bütün kötü alışkanlıkları ama bakalım, özellikle sigaradan kurtulmak zor… Her neyse… Bana yazmayı sevdirdiniz diyebilirim Cemile Hanım. Bu sonuna değin böyle gidecek mi diye merak ediyorum haliyle?
Sizin yazmayı sevmenize bir nebze olsun katkım dokunduysa varlığımın da bir sebebi olduğuna artık inanıyorum… Daha taslak halinde olan kitabınızın çıktılarını her elime aldığımda heyecanla ellerim titremeye devam ettiği
sürece evet diyorum.
Okumak demişken, gözleriniz nasıl oldu?
Hamdolsun, gözlerim daha iyi, ilginiz için ayrıca teşekkür ederim.
Newsweek Türkiye, 29 Ağustos sayısında bir dosya yaptı. “40’tan Genç 20 Harika Yazar” başlıklı. Bu konudaki duygu ve düşüncelerinizi alabilir miyim?
Gördüm o dosyayı, evet. 20 Harika Yazar’dan biri de sizsiniz. TDK, Harika kelimesinin karşılığını, “Yaradılışın ve imkânların üstünde nitelikleriyle insanda hayranlık uyandıran” şeklinde veriyor. Örnek cümle de şöyle hatta: “Türk tarihi harikalarla doludur.” Anlaşılan, Türk edebiyatındaki 20 harikada bulunmuş oldu böylece… Ben de sizin gibi komik buluyorum böyle şeyleri. Listeye itirazlarım var diyebilirim, bazı yazarlar üzerine yazılanlara da. Ama tabii reklamdır en nihayetinde ve reklama ihtiyaç duymadığınızı hangi densiz söyleyebilir. Ben sizin için harika tabirini kullanmazdım ancak.
Tam da bitirirken söyleşiyi niyetini bozdunuz sanki. Siz hangi tabiri kullanırdınız benim için?
Yetenekli ama tembel derdim sizin için. İlk aklıma gelen bu olurdu. Ama ben bu tarz dosyalara ihtiyacı olmayan bir okurum neyse ki. İyi yazarları kendim bulup okumasını bilirim. Öyle her harika denilene de kanmam.
Aman tamam, teşekkür ederim.
Rica ederim. Ben bir soru sorsam size?
Buyrun, sorun.
Yeni kitabınız ne zaman çıkıyor?
Valla ben yazdım bitirdim ama editörüm bir gitti tatile, gidiş o gidiş. Hele bir dönsün, oturacağız tabii pazarlığa.
O zaman yaş o iş, siz pazarlıktan anlamazsınız ki.

Tam da Berat Günçıkan’ın “Devletin Şiddet Tarihi” adlı kitabını okurken, tam da içinden çıkmakta zorlandığım karanlık koyulaşırken yani, sabah radyoda “Terör şehre indi” haberleri. Sanki daha önce şehirlerin göbeğinde ölümler, öldürülmeler olmamış gibi! Sanki sınırlarda ölenler oraya uzaydan gelip ellerine silah tutuşturulmuş gibi. Emekli bir general, artık or mu kor mu hatırlamıyorum, doğuda iyice köşeye sıkışan PKK’dan zaten böyle eylemler beklediklerini belirttikten sonra, bu işin ancak daha sıkı askeri önlemlerle çözülebileceği aklını veriyor. Aklım uçuyor. Bana öğretilen faşizmle humanizm arasında gidip geliyorum. Ama hayır, kimse ölmesin! TSK’nın, İç İşleri’nin ve Başbakanlık’ın başına bir kadın, anne olan bir kadın getirilsin diyeceğim ama sonuncusunu deneyimledik ve katilleri nasıl kahramanlaştırdığını gördük o başkadının da ne yazık ki.

ntvmsnbc.com’da Erdoğan’ın bir açıklaması var, Açıklamanın her bir cümlesi için bir şeyler söylenebilir ama uzatmayacağım, sadece bazı yerleri alıntılayacağım.

“Saldırı yapılan bölgeleri görüp değerlendirme yapmak gerekiyor. Gediktepe bölgesi, ortalama 3 bin metre yüksekliğinde bir yer. Muhalefet partilerinin liderleri oraya gidip değerlendirmelerini yapsınlar. Askerimizin morali çok yüksek. Hatalar ve eksikler olabilir ama ’sınır namustur’ anlayışıyla görev yapıyor.” RTE

Çoktandır ayan beyan ortada olan bir şeyi görmek için Gediktepe’ye gitmeye ne gerek var! Olaylar Salaktepe’den net görünmüyor olabilir tabii, ona bir şey diyemem. Askerlerin morali yüksek mi gerçekten? Yüksekse şaşmam, bu gençler bizim “can veririm geçit vermem” mantalitesiyle gaz verdiğimiz, erkek olsunlar diye vatani görev ayaklarına travma yaşattığımız gençler ne de olsa! Peki… sınır namus mudur gerçekten? Nedir namus? Namusun bir an için apış aramızdan uzaklamasının sevincine kapılıp ihmal etmeyelim bu sorunun yanıtını! Kimsenin ekmeğiyle, geleceğiyle, huzuruyla, güvenliğiyle, özgürlüğüyle oynamamaktır. Yalan söylememek, kimsenin hiçbir konuda hakkını çalmamaktır bence.

“Şiddetin olduğu yerde akıl olmaz. Biz şiddet diline teslim olmayacağız, olmamalıyız. Şiddetin diline esir düşerek, aklı ve mantığı dışlamayacağız.”

Akıl ve mantığı çoktan dışladığımızı milletçe görmemiz için ne yapmak gerek!

“Cenazelerde slogan atarak mı sorunu çözeceksiniz? Şehit dua bekler, slogan beklemez.”

Merak ettim, sokaktan geçen sekiz şehide sordum ne beklediklerini. Önce şaşırdılar soruma, düşünmek için birkaç dakika izin istedikten sonra yaşamayı beklediklerini, ama madem öldüler, bunun daha az mezar kazılması adına ders olmasını istediklerini söylediler. Ne dua ne slogan bekliyoruz dememeleri pek acayip doğrusu!

“Anneliğin siyaseti yoktur. Sağcılığı-solculuğu yoktur. O anneler siyasi nutuklar duymak değil, çözüm çağrıları duymak istiyor.”

Doğru tespit, Bunu iktidar sahiplerine ve iktidar düşkünlerine her sabah kahvaltıdan hemen sonra ve yatmadan bir saat önce tekrar edelim .

Ben kimseden nefret ederek, şiddeti bir çare olarak görerek, yok yere ölenlere hayıflanmak yerine sözde taçlandırarak, boş laf dinleyerek yaşamak istemiyorum daha fazla. Böyle. Ama nasıl?

Türkiye’de sosyal devlet olmadığı için benim gibiler de yavrulayabiliyor… (Emrah Serbes’in sol yumruğunu havaya kaldırıp “Burası Mor Çatı’ya döndü uleyn!” diye isyan ettiğini görür gibiyim, ha ha!) Bu acı tecrübeyi yaşayanlar bilirler, insanın hayatı istemediği ve beklemediği bir şekilde değişir. Kastettiğim uykusuz geceler, sermayeyi çocuk bezine yatırmak gibi şeyler değil. Daha ziyade, kendini toplumsal yaşantıda gösteren gereksiz acayiplikler… Hani şu benim pek uzağında durmak için bir tarafımı yırttığım toplumsal ilişkiler.

Çocuğu boynuna asıp bir çay keyfi yapmak istersin Moda Burnu’nda, hayatında  hiç görmediğin, hatta görmek istemediğin zincirli gözlüklü bir teyze “aman çocuğun boynu kakılır öyle,” diye atlar üzerinize, sıcaklık gölgede 40 derecedir ancak “çorapsız dolaştırılır mı hiç bebecik, üşütür cık cık cık,” der bir başkası, oyun parkında velede salıncak kapacak girişkenlikte olmayışınız hem anneler hem de onların paylaşım nedir bilmeyen vahşi yavruları tarafından alaya alınır mesela (Özellikle bu sonuncusu pek vahim, Allah için yardım eden vicdan sahibi anneler çıkmasa, yavrum salıncaklara uzaktan melul melul bakarak büyüyecek). Çocuğunuzla hayatın keyfini yaşamanıza engel değildir tabii bu alakasız insanların gereksiz yorumları ama işte… Gereksizdir. Her neyse… İlgi çekici bir bahis olsa da bu, yazımın sebebi değil.

Yavrulama eylemiyle birlikte insanın algısı ve yaşamın içinde aradıkları da değişiyor; restoranda düzgün bir menü, uygun fiyatlar ve iyi servis kadar mama sandalyesi ve köpüklü süt arayabiliyorsunuz örneğin. Ya da deniz manzaralı, ahşap masa sandalyeli, güzelim bir bardak limonlu çay içebildiğiniz çay bahçeleri, önünde oyun parkı olan, üç gündür bekleyen çayın gönül rahatlığıyla servis edildiği, tiksinç müzikler çalınan, trafik manzaralı kafeler yanında geçmişin diğer tatlı hayalleri arasında yerini alıveriyor kolaylıkla…

Şimdi… bu insan yavruları hayatlarının ilk yıllarında tuvalete gitmek gibi bir başarı gösteremediklerinden, kirli bez de popoda ve ruhta sıkıntı yarattığından, olur olmaz yerde alt açmak zorunda kalıyorsunuz. Bebek bakım odaları haliyle önem kazanıyor. Aslında bir alt açma tahtası ve (emziren anneler için) bir sandalyenin yeteceği bu odalardan bulmak zor. Buldun diyelim, bu odalarda sadece kadın nüfusun meşguliyet göstermesi başlı başına bir problem. Erkekler için problem, demek istiyorum.

Hani şu, çocuğun bakımına yardım ettikleri için biz annelerden daha çok övgüyü hak eden ve o övgülere gani gani kavuşan erkekler için. (“Şükret haline, kocan ne kadar ilgileniyor çocuğun bakımıyla,” türü cümleleri hiç anlamıyorum, anlamamı da asla beklemeyin benden! Kardeşim ben bu çocuğu sütçüden peydahlamadım ki-(hadi digitürkçü deseniz anlarım, ama sütçü tipim değil, ben sarışın sevmem, vallahi sevmem!-, devletin bana verdiği yetkiye dayanarak kocamla yaptım bu işi. Tabii ki bakacak. Her neyse… bu parantez sondu, geliyorum konuya.)

Eşim kızımı alıp Bursa’ya kaçtı. Deniz otobüsünde bizimki patır patır kakasını yapınca eşim kısa süreli bir çaresizlik yaşamış. Bebek bakım odasının kapısını aralıyor, emzirenler alt açanlar, adım atmak uygunsuz geliyor. Birinden rica edecek oluyor, güvenemiyor. Bu işi koltukların arasına yerleştirilmiş masalarda yapmak da insanlara saygısızlık olacak diye düşünüyor. Başlıyor görevliyi aramaya. Görevli özürlü tuvaletinin kapılarını ardına kadar açıyor, oradaki alt açma tahtasında halloluyor mesele.

Şu kadarcık bir meseleyi anlatmak için kırk paragraf yazmış olmama hayret ederek, bitiriyorum. Sonuç, başlıktaki gibi; bebek bakan erkek bu memlekette ancak özürlü muamelesi görebilir, sadece bu örnekteki gibi değil, ama olsun, olsun.

Yüzde doksan yedi buçuğu (oranı attım kafadan, ama yakına isabet ettiğini bilin) erkek nüfuslu bir yazar kalabalığına dahil olurken kadın başıma, yazılacak yazı değil ancak tutamadım kendimi. Şeytan huyum kurusun! Yolun başında, sözüm meclisten dışarı diyeyim de ayıp olmasın afili kardeşlere.

İsmi lazım değil bir edebiyat festivalinde tanıdıklar ve yeni tanışlarla keyifli vakit geçirdik. Festivalin kiraz şenliği kutlamalarına dönen akşam yemekleri ve koca koca insanların, herhalde taşra sıkkınlığından olacak, okulun ilk günündeki veletler gibi şarkı ve şiir okumaları gibi katliamlara müstehzi mühtehzi güldük, gülüşlerin hedefinin aslında okur dediğimiz ve mevcudiyetimizin –bir kısım– nedeni olan kitle olduğunu göz ardı ederek.

Esas şaşkınlığı festivalde yaşadım bitirdim sanıyordum. Yanılmışım. Birbirimize kitaplar imzaladığımız, içtenliğimize tutulduğumuz abilerimizden biri (lafın gelişi abi tabii, yoksa gocunmadan babam yaşında diyebiliriz) dönüşte beni bir mail ve sms yağmuruna tutmaya başladı. Kalbimin salak olan yarısı, bu mesajları dostlukla içine çekti, ne güzel dedi, bu yaşta yeni bir dost bulmak. Mesajların, bir sevgiliye yazılan uzun ilan-ı aşk mektuplarıyla yer değiştirmesi, bu mektuplarınsa yerini ısrarcı bir hafta sonu kaçamağı teklifine bırakması zaman almadı. Pazar günü evde oturmuş yeni eserimi vücuda getirmeye çalışıyorken, yarımşar saat aralıklarla g-mail’ime yağan, ısrarcı ve kendinden emin bir ton taşıyan mesajları takdire şayan bir sükunetle okudum. İki metre ötemde, cenazesinin kaldırılmasını bekleyen anne yadigarı kırmızı halının üzerinde tepişen kızımla eşime bir şeycik çaktırmadan. Karşı taraf, garsiyoner olarak seçtiği mekana kızımı da getirmemi teklif edince bir ejderha olup telefon hattından alevler saçmak istedim. Tuttum kendimi ama yapmadım.

Yanıtsızlığımın en büyük yanıt olduğu düşünmekle hata ettiğimi ertesi sabah kargalar kahvaltısını ederken anladım. Yazar abim, kendi tabiriyle “alıcısına ulaşmayan mektuplar yazmayı tecrübe ediyor”du tutkuyla. Ona bir sevgili olarak karşılık vermemin mümkün olmadığını yazdım sonunda ısrarından çıldırmamak için. Tanrı dünyaya yaptığı prodüksiyona müzik de eklemiş olsaydı, herhalde bunun üzerine aldığım yanıta, korku filmlerinden alışık olduğumuz bir parça eklerdi. Müzik yoktu ancak tüylerimi diken diken etmeyi ve beni korkutmayı başarmıştı: “Ladesi sen kazanamazsın çünkü hep aklımdasın!”

Olay iki günde görüşmekle aşktan tacize terfi etmişti benim gözümde. Arada gelen telefonlarını da yanıtsız bırakarak ancak üç gün sonra beni rahat bırakmasını isteyebildim. Olay neyse ki kapandı. Ama artık genetiğimdeki bir bozukluktan mı, yoksa öğretilmiş duygular nedeniyle mi bilmiyorum, bir insana “lütfen beni rahat bırak” demek tacizin hedefi olan beni bile utandırdı.

Bir yandan festivalde çekilen ve hemen oracıkta son model laptopuna aktardığı fotoğraflarımıza bakarak beni andığı düşüncesiyle, istemediğim biri tarafından çıplakken dikizlenmiş gibi rahatsız oldum ve fotoğraf makinelerine hayır diyemeyişime lanet ettim. Bir yandan da bunun bir “kendim ettim, kendim buldum durumu” olduğuna karar verdim. Şöyle ki…

Eli kalem tutan, dili iyi laf yapan, şeytan tüyüne binmiş şakalar ağzından eksik olmayan, açık yüreklilikle konuşan, karşısındakine merak duymasa da ilgili sorular soran, karşısındakiyle konuşurken kadın olduğunu unutan, dolayısıyla pipisini masaya kolaylıkla vurabilen, sadece doğallıyla davranan bir hatundum. İnsanlara karşı beslediğim muhabbet, aslında doğrusu, insanlar arasında olmasını arzuladığım muhabbet beni bu tuzağa sokan şey olmuştu.

Peki, şairane bir aşık olduğunu iddia eden bir kart zampara beni ürkekleştirecek miydi? Bilmiyorum açıkcası. Ancak… bir yazarın, dünyayı kurtarma ideali peşinde yorulan kişi olduğuna inanan yanımdan ürkmeye başladığımı söyleyebilirim. Yok kendimi değiştirme umudum, o yüzden ben yine dünyayı değiştirmeye çalışmaya ve başkaları adına utanmaya devam edeceğim. Elbet yazarak!

Yukari Asagi